Etiket arşivi: TÜRK

TARİH : TÜRK TARİHİNDE KAHRAMANLAR BİTMEZ /// ÇERKEZ HASAN EFSANESİ

“O Bir Kahramandı”

Ali Murat

Kim olduğunu bilmediğimiz,ismini dahi hatırlayamadığımız sayısız kahraman var kadim tarihimizin tozlu sayfalarında.

Bu kahramanlardan belki de hatırlanmayı,yad edilmeyi en çok hak edeni Çerkes Hasan’dır.Osmanlı tarihine “Çerkes Hasan Olayı”diye geçen meşhur hadisenin başrol oyuncusudur Kolağası(Kıdemli Yüzbaşı) Çerkes Hasan Bey. Şehzade Yusuf İzzettin Efendi’nin yaverliğini yapan Çerkes Hasan aynı zamanda cennet mekan Sultan Abdülaziz Han’ın kayınbiraderidir.

Sultan Abdülaziz İngiliz uşağı,Serasker(Genelkurmay Başkanı ve Milli Savunma Bakanlığının karışımı olan askeri rütbe)Hüseyin Avni Paşa’nın başını çektiği şer çetesinin yaptığı askeri bir darbe sonucu tahttan indirilir.Darbenin yapıldığı gece hem sultan hem de maiyetindeki hanımlar darbecilerin tacizlerine maruz kalır.Çerkes Hasan’ın kardeşi olan Neşerek Nesrin Kadınefendi’nin omuzundaki şalı darbeci subaylardan Binbaşı Tevfik Bey alır.Nesrin Kadınefendi yarıçıplak vaziyette boğazın soğuk havasına ve yağan yağmura maruz kalıp hasta olur. Sultan Abdülaziz Han ve maiyeti önce Topkapı Sarayı’na oradan da Feriye Sarayı’na nakledilir.Darbeden bir kaç gün sonra Hüseyin Avni Paşa’nın emriyle Sultan Abdülaziz dört soysuz cellat tarafından bilekleri makasla kesilmek suretiyle şehit edilir.Bu cinayet halka intihar olarak anlatılır.Sultanın ölümünden yalnızca birkaç gün sonra bu acıya dayanamayan ve zaten halihazırda hasta olan Nesrin Kadınefendi de vefat eder.Sultan Abdülaziz’in şehit edilmesine,kardeşi Nesrin Kadınefendi’in ölmesine içerleyen Çerkes Hasan silahlarını,merasim kılıcını ve meşhur çerkes kamasını alarak darbeci paşaların Heyet-i Vükela toplantısı yaptığı Midhat Paşa’nın konağını basar.Şer çetesinin reisi konumunda bulunan Serasker Hüseyin Avni’yi, Hariciye Nazırı Raşid Paşa’yı ve kendisine engel olmaya çalışan bazı rivayetlere göre sekiz bazı rivayetlere göre de üç kişiyi daha öldürür.Yaralı olarak yakalanan Çerkes Hasan Süleymaniye Kışlası’nda günlerce işkence altında sorgulanır.Yaralarına bakmaya gelen hekimi de:”Gerek yok hekim efendi ne de olsa beni asacaklar.”diyerek geri yollar.

Yapılan uyduruk yargılama sonucunda satılmış bir kadının verdiği hükümle Beyazıt Meydanı’nda şimdiki İstanbul Üniversitesi’nin giriş kapısının önünde bulunan dut ağacına asılarak şehit edilir. Çerkes Hasan asılmadan önce son söz mahiyetinde birilerinin kulaklarına küpe olması gereken şu sözleri söyler:”Nefsim için bu işi yapmadım,millet için yaptım.Gayem;bundan sonra kimse padişah hal etmek falan gibi şeylere cesaret edemesin.”Sultan Abdülhamid Han bu duruma çok üzülür.Tahta çıkınca daha sonra “Mecelle”yi yazacak olan ve olay günü Midhat Paşa’nın konağında bulunan Ahmet Cevdet Paşa’dan “Çerkes Hasan Olayı”nı resmi bir rapor olarak kendisine sunmasını ister.Çerkes Hasan’ın asıldığı dut ağacını da kökünden kestirir.Çerkes Hasan’ın mezarını yaptırıp etrafını demir parmaklıklarla çevirtir.Sultan Abdülhamid Çerkes Hasan’ın mezar taşına şu sözleri yazdırır:”Ümera ve guzat-ı çerakiseden İsmail Bey’in oğlu olup,Harb Okulunu bitirip,kıdemli yüzbaşı rütbesindeyken genç yaşında velinimeti uğrunda feda-yı can eden Çerkes Hasan Bey’in kabridir.”

Günümüzde”Kinim dinimdir.”diyen Hüseyin Avni Paşa gibi yabancı menşeli vatan hainlerinin cirit attığı şu günlerde Çerkes Hasan’ın değerini daha iyi anlamamız gerekir diyerek 18 Mart günü Çerkes Hasan’ın mezarını bulmak için düştüm yollara.Topkapı mezarlığında başlayan Çamlık mezarlığında devam eden ve Edirnekapı mezarlığında son bulan yaklaşık yedi saatlik bir arayıştan sonra tesadüf eseri buldum Çerkes Hasan’ın kabrini.Malesef heyecan ve hayal kırıklığını beraber yaşadım.Devleti için istikbalinden ve canından feragat eden Çerkes Hasan’ın kabri çöplük olarak kullanılan bakımsız izbe bir yerdi.Sultan Abdülhamid Han’ın yaptırdığı parmaklıkların iki parçası hurdacılar tarafından çalınmış,diğer iki parçası da harap vaziyette bir köşeye atılmıştı.Çerkes Hasan’ın kabrini sulayıp bol bol dua ettim.Merhumun ruhuna Yasin-i şerif ve fatihalar okudum.Devleti ve milleti için kendini feda eden bu cesur Osmanlı subayının hakkettiği değeri görmesi için, en azından kabrinin çevre düzenlemesinin yapılması ve kabrin ziyarete açılabilmesi için başta Çerkes dernekleri olmak üzere birçok sivil toplum kuruluşu ve Cumhurbaşkanlığıyla iletişime geçtim.Malesef kimseden olumlu bir yanıt alamadım henüz.Elimden geldiği kadar Çerkes Hasan’ın aziz hatırasının yaşatılması için mücadele etmeye gayret etmekten geri kalmayacağım.

Memleketin başına bela olan Hüseyin Avniler var oldukça Çerkes Hasanlara hep ihtiyaç duyacağız şüphesiz.Ama mezarına ve hatırasına sahip çıkılmayacağını,adının anılmayacağını bilen kaç Hasan son nefesini darağaçlarında vermeye talip olur varın siz hesap edin.

Ola ki birileri sesimi duyar,Çerkes Hasan’ın mezarını ziyaret edip bir fatiha okumak ister diye mezarın yerini detaylı olarak tarif ediyorum.Metrobüse binip Edirnekapı durağında inin.Edirnekapı şehitliğinin karşısındaki tramvay istasyonunun yanında etrafı çevrili küçük bir bahçe çıkacak karşınıza.Bahçe şu anda bir mermer atölyesi tarafından kullanılıyor(Temiz İş Mermer).Çerkes Hasan işte bu bahçede yatıyor.Atölyenin sahibi yaşlı amcaya selam verin.O size mezara kadar refakat edip Çerkes Hasan’ın hikayesini anlatacaktır.Ziyaretiniz bitince hal ve hareketlerinizi,tarih bilincinizi beğenmişse bir bardak taze çayını da ikram eder belki size.

*: Sultan Abdülhamid Han, Çerkes Hasan için:”O bir kahramandı.”demiştir.

ÖZEL BÜRO NOTU : KİMSE SAHİP ÇIKMADI AMA ÖZEL BÜRO SAHİP ÇIKACAK. ÇOK YAKINDA KAPSAMLI BİR KAMPANYA BAŞLATIYORUZ.

Reklamlar

İRAN DOSYASI /// TÜRK FARS MÜCADELESİ’NİN YENİ OYUN SAHASI : SUR İYE

Tarihi Arka Plan

İranlılar ile Türklerin mücadelesi iki topluluğun İslamiyeti benimsemesiyle başlarken; Selçuklu ve Osmanlı Devleti zamanında bu mücadeleler doruk noktasına ulaşmıştır. Özellikle Osmanlı devleti ile bir Türk hanedanı olan Safevi hanedanlığı arasındaki mücadeleler İran-Türk dönüm noktasını oluşturmuştur.

Yavuz Sultan Selim döneminde doruk noktasına ulaşan Osmanlı-İran çatışması Osmanlı’nın Çaldıran darbesiyle, 1533’e kadar 19 yıl, dünyanın ikinci büyük Türk devletini hareketsiz tutmuştu. Safeviler ile Osmanlı devleti 16 ve 17. Yüzyıllarda da amansız savaşlara giriştiler. Genel olarak Osmanlı Devleti’nin daha ön planda olduğu bu savaşlarda iki taraf da nihai sonuca ulaşamadı. Sınır şehirleri karşılıklı olarak sürekli el değiştirirken, sonuçsuz kalan bu savaşlar günümüzde hala geçerliliğini koruyan 1639 tarihli Kasr-ı Şirin Antlaşmasının imzalanmasıyla nihayete ermiş ve İran-Türk sınırı büyük oranda bu antlaşmayla belirlenmiştir.

Cumhuriyet Dönemi Türk-İran İlişkileri

Osmanlı Devleti’nin sona ermesi, İran’da ise Pehlevi Hanedanı’nın başa geçmesiyle Türk-İran ilişkilerinde yeni bir dönem başlamış oluyordu. İki ulus arasındaki mücadelelerde ön planda olan sıcak çatışmalar Türkiye’deki rejim değişikliğiyle beraber yerini diplomatik ilişkilere bırakıyordu. 1 Kasım 1922’de saltanatı kaldıran Türkiye Devleti 29 Ekim 1923’de Cumhuriyet rejimine geçmiş 3 Mart 1924’de ise Hilafete son vererek seküler bir rejimi benimseyeceğinin ilk sinyallerini vermişti. Türkiye Devleti’nin cumhuriyete son verdiği günlerde İran’daki son Türk hanedanlığı da sona ermiş ve 26 Ekim 1923 tarihinde Rıza Şah Pehlevi kendini Şah ilan etmişti.

Mustafa Kemal Atatürk’le iyi ilişkiler kuran Rıza Şah, Türkiye Cumhuriyeti devletini ülkesinde yapacağı yenilikler için kendisine model alıyordu. 2 Temmuz 1934’de Türkiye’ye bir ziyarette bulunan Rıza Şah, yeni cumhuriyetin radikal reformlarını yerinde görme fırsatı bulmuştu. Bazı tarihçiler Rıza Şah’ın yaşamını ve İran’da yapmak istediklerini Atatürk’ünküne benzetmektedirler. Örneğin 1934’de Türkiye’de yüzleri ve başları açık kadın aydınları gördükten sonra İran’da da kadınların serbest bırakılmalarını istemiş ve 1936 yılında İran’da peçe yasaklanmıştı.

İkinci Dünya savaşından sonra İran’ın Sovyet Rusya’nın işgali altında olmasından dolayı iki ülke arasındaki ilişkiler askıya alınmışken, Rıza Şah’ın yerine geçen oğlu Muhammed Rıza Pehlevi döneminde Türk-İran ilişkileri inişli çıkışlı bir seyir izlemesine rağmen yeniden güçlenmiş ve oğul Pehlevi de babasının yolundan giderek Atatürk Türkiye’sini kendine örnek alarak Batı ile olan ilişkilerini güçlendirmiştir.

1979’da Ayetullah Humeyni’nin önderliğinde ilan edilen İslam Devrimi’yle Türk-İran ilişkilerinde de yeni bir boyuta girilmişti. 79 devriminden sonra İran içerisinde “Devrim İhracı” gibi bir düşüncenin pratiğe dökülmesi ve komşu Müslüman ülkelerdeki ayrılıkçı İslamcı yapıların desteklenmesi iki ülke arasındaki ilişkilere de olumsuz bir şekilde yansımıştır.

Devrim sonrası iki ülke arasındaki ilişkilerde; sınır problemleri, azınlıklar, İran-Irak savaşı, İran’a yönelik baskılar, İran-İsrail ilişkileri, SSCB’nin yıkılması sonrasında oluşan yeni konjonktür gibi etkenler önemli belirleyiciler oldu. Ayrıca, bu dönemde Ankara İran’ı tehdit olarak değerlendirirken, İran da Türkiye’yi Amerika ve NATO tarafından yönlendirilen bir ülke olarak görmeye başlamıştı. 12 Eylül 1980 darbesi de İran’da olumsuz karşılanmış, ABD destekli bir darbe olarak algılanmıştı.

İki ülkenin yumuşak karnı olarak nitelendirilebilecek olan Kürt meselesi ise, Türkiye ve İran’ı birbirine yakınlaştıran en önemli konulardan biri olmuştur. Türkiye ile İran arasında 28 Kasım 1984 tarihinde imzalanan güvenlik anlaşmasıyla da, her iki ülke de topraklarında diğer ülkenin güvenliğine tehdit oluşturacak eylemleri yasaklama kararı alınmıştır.

Yeni Oyun Sahası Suriye

Geçmişte yaşanan savaşlar ve onca anlaşmazlığa rağmen günümüzde Türkiye ile İran arasında geniş bir siyasi ve ekonomik işbirliği ile yüksek bir ticaret hacmi mevcuttur. Fakat 2011 yılından beri Suriye’de başlayan çatışmalar iki ülke arasındaki ilişkilerin Cumhuriyetten bu yana en kötü günlerini yaşamasına neden oluyor.

Arap Baharı olarak isimlendirilen sürecin başlamasıyla birçok ülkede yaşanan suni devrim heyecanı Suriye’ye de sıçramış ve Deraa kentinde ilk olaylar patlak vermişti. Deraa’da sokak gösterileriyle başlayan ve çok hızlı bir şekilde silahlı muhalif oluşumların işin içine girmesiyle bir iç savaşa dönüşen olaylara Türkiye ve İran’ın müdahil olması fazla uzun sürmemişti.

Suriye ile 911 kilometrelik bir sınırı bulunan Türkiye’nin Suriye’de yaşanan sürece kör kalması düşünülemezdi. Ahmet Davutoğlu ve Recep Tayyip Erdoğan gibi Yeni Osmanlıcı liderlerin Türkiye’nin başında bulunması da Suriye olaylarında Türkiye’nin daha etkili bir politika izleyeceğinin ilk göstergesiydi. Üstelik Libya’ya yönelik NATO operasyonunda geri planda kaldığı hissine kapılan Türk devlet adamları, Suriye’nin de Libya gibi kısa bir sürede yenileceği öngörüsüyle daha hızlı hareket etmelerine neden oldu.

İran ise 79 devriminden sonra Suriye ile devam eden iyi ilişkileri ve Suriye’nin Lübnan Hizbullah’ı ile Filistin’deki gruplara yönelik lojistik desteğin köprüsü olması hasebiyle, bu ülkede yaşanacak bir rejim değişikliğine taraftar değildi.

2011 Ağustos’unda Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile Beşar Esad arasındaki görüşme, Türkiye ile Suriye arasındaki son yüz yüze görüşmeydi. Eylül’de Türkiye muhalefet karargâhına dönüşmeye başladı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise Suriye ile ilişkileri askıya aldığını ve yaptırımlara katılacağını açıkladı. 2011 Eylül’ü Türkiye’nin Suriye ile tüm bağlarını kopardığı ve Suriye sahasında İran ile girişeceği bilek güreşinin başlangıç tarihiydi.

Türk İran mücadelesinde Suriye, 2011’den itibaren örgütler üzerinden iki devletin karşılıklı çatışma ve güç sahası haline geldi. İran Esad’ın başında bulunduğu rejime yönelik desteğini askeri ve lojistik anlamda gerçekleştirirken, Türkiye de İran’ın bu tutumunu her platformda eleştirip Suriye ordusu ile savaşan muhalif güçlere yönelik lojistik desteğini 5 yıllık iç savaş boyunca devam ettirdi.

İki devlet arasında en üst perdeden yapılan açıklamalar İran ve Türkiye’nin Suriye sahasındaki mücadeleyi anlamamız açısından son derece önemlidir.

Marmara Üniversitesi Yeni Akademik Yıl Açılış Töreni’nde konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Kalkıp da bir dini lider, ‘Suriye’de 250 bin kişi öldürülüyor, Niye buna karşı koymadınız?’ dediğimizde; ‘İsrail zulmüne karşı ayakta dik duran tek kişi Esed’dir’ diyor. Kendisine şunu diyorum, orada öldürülenler İsrail kendisine saldırırken dik durmadılar mı? Esed’in İsrail’e karşı bir tane kurşunu var mı? 250 bin insanı öldürüyor, siz hâlâ bunlara destek veriyorsunuz. Hâlâ bunlara silah, para gönderiyorsunuz. Böyle bir dini önder olabilir mi?” sözleri Türkiye’nin Suriye sahasında İran’ın faaliyetlerinden duyduğu rahatsızlığı göstermektedir. Üstelik Recep Tayyip Erdoğan’ın en üst perdeden eleştiri yaparak İran’ın dini lideri ve Velayet-i Fakih kurumunun başı Ayetullah Hamanei’yi hedef alması birçok kişi tarafından Şiiliğe yönelik bir mesaj olarak okunmuştur.

Dönemin Başbakan yardımcısı Bekir Bozdağ’ın 2013’de Suriye’de Esad güçlerine yaptığı askeri yardımlarla bilinen Hizbullah’a yönelik sert eleştiriler de unutulmamalıdır. “Çok açık, çok net buradan bir kez daha söylüyorum. Adını da Hizbullah’ın değiştirmesi lazım, hizbüşşeytan yapması lazım. Hem adınıza Hizbullah diyeceksiniz hem de tanımadığınız bilmediğiniz masum kadınları, çocukları yaşlıları öldürmek için harp ilan edeceksiniz. Böyle saçmalık olabilir mi? Böyle bir anlayış olabilir mi?”

İki devlet arasındaki sert açıklamalar sahada desteklenen gruplara da yansımıştır. Türkiye PKK’nin Suriye kolu olarak bilinen PYD/YPG güçlerini kendisine tehdit olarak görürken, İran’ın PYD’ye olan desteği birçok haber ajansına yansımıştır. İran’ın Suriye’deki en önemli komutanlarından biri olan Kasım Süleymani de Suriye’de Kürtlerin kuracağı bir özerk yönetimi destekleyeceklerini söylemiştir.

Türkiye’de buna karşılık Kürt güçleriyle savaşan cihadçı unsurları desteklemiş ve bu desteğin detaylarını anlatan birçok haber yayınlanarak kamuoyunda yer bulmuştur. Newsweek’ten Barney Guiton’a konuşan Şerko Ömer adlı eski IŞİD militanı, Türk devletinin IŞİD’le ‘işbirliğini’ şu sözlerle anlatmıştır: “IŞİD’in başkenti Rakka’dan, kamyonlarla sınıra getirilen militanlar, önce Türkiye topraklarına sokuluyorlardı. Sonra da Kürtlerle savaşılan bölgeden, yeniden Suriye topraklarına transfer ediliyorlardı. Böylece Kobani’yi ele geçirmek için Kürt güçlerine karşı savaşan IŞİD militanları arasındaki yerlerini alıyorlardı.”

Öte yandan Suriye’de savaşan cihadçı grupların Türkiye’nin desteğine yönelik minnettarlığını da her fırsatta dile getirdiklerini görmekteyiz. 1 Kasım 2015 seçimlerinden sonra Suriye’ye muhalefetinin bel kemiğini oluşturan ve aynı zamanda ‘’Fetih Ordusunun” bileşenlerinden olan Ahrar’uş Şam, Feylak’uş Şam, Ecnad’uş Şam, Ensar El-Şeria, İslam Ordusu başta olmak üzere 8 büyük muhalif grup ortak bir bildiri yayınlayarak, Adalet ve Kalkınma Partisinin seçimleri kazanmasını tebrik etmiştir.

Türkiye Suriye’ye asker göndermeyip daha çok sahada bulunan muhalif güçleri destekleyerek Esad yönetiminin devrilmesine çabalarken, İran gerek kendi askerlerini gerekse kendisine bağlı Hizbullah gibi milis güçleri Suriye’de savaştırarak bu savaşta yer almıştır. İran sadece Ekim 2015’de, aralarında General Hüseyin Hemedani’nin de bulunduğu 30’dan fazla askerini Suriye’de kaybetmiştir. Toplam kaybın ise binlerle ifade edildiği belirtilmekte.

Suriye sahasında vekalet savaşları aracılığıyla jeopolitik ve siyasi rekabete tutuşan İran ile Türkiye’nin bu mücadeleyi nereye kadar götürebileceği tam olarak kestirilemezken, Rusya’nın 2015’ten itibaren aktif olarak sahaya inmesi olayların seyrini değiştirmiştir.

Rusya’nın Ekim 2015’te Suriye’de hava operasyonlarına başlaması, Türkiye’nin başından beri Suriye’nin kuzeyinde uygulamak istediği “uçuşa yasak bölge”, “güvenli bölge” planlarını sekteye uğratmıştır. 24 Kasım’da Türkiye tarafından düşürülen Rus uçağıyla beraber güvenli bölge planları da tamamen imkansızlaşırken, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ”Fırat’ın batısına kimse geçemez.” Politikası da Rusya, Suriye ve İran güçleri tarafından anlamsız hale getirilmeye çalışılmaktadır.

Esad-Rusya-İran-PYD ittifakının Fırat’ın batısında uygulamak istedikleri plan başarılı olursa, Türkiye’nin Halep’le bağlantısı tamamen kesilecek ve Türkiye buraya herhangi bir müdahalede bulunamayacaktır. Zira S-400 hava savunma sistemini de Suriye’ye konuşlandıran Putin, Suriye’de artık hava savunma sistemleri olduğunu ifade ederek, “Türkiye buyursun, şimdi de Suriye hava sahasını ihlal etsin” demiş ve Türkiye’nin Suriye’de yapacağı hiçbir hamleye izin vermeyeceğini ilan etmiştir.

Nihai olarak İran’ın en yakın müttefiki Rusya’nın Suriye sahasına aktif olarak katılması ve Türkiye’nin Batılı müttefiklerinin gerek IŞİD korkusu, gerekse başka nedenlerden dolayı Suriye’de sadece vekalet savaşı yürütmesi, Suriye’deki Türk-Fars bilek güreşinde İran tarafının elinin daha güçlü olmasını sağlamıştır.

SONUÇ

Türkler ile İranlılar arasındaki sıcak çatışmalar Kasr-ı Şirin Antlaşması ile nihayete ererken, iki ülke arasındaki ilişkiler 2002 yılında AK Parti iktidarının başa geçmesine dek inişli çıkışlı bir seyir izlemiştir. Ak Parti’nin ilk yıllarında iyi seyreden ilişkiler, 2011 Suriye iç savaşının başlamasıyla yerini gerginliğe bırakmıştır. Vekalet savaşlarının verildiği Suriye’de iki ülke örgütler aracılığıyla savaşırken, Suriye’nin tarihi Türk-Fars mücadelesinin yeni oyun sahası haline geldiğini görmekteyiz.

İran; Rusya ve Hizbullah gibi müttefikleriyle Esad rejiminin devrilmemesi için çabalarken, Türkiye ise Batılı müttefikleriyle Esad’ı devirmeye çalışmaktadır. Bu mücadelede Türkiye, bizzat sahada olmayıp muhalif silahlı güçlere lojistik, siyasi ve istihbari destek vermekle yetinirken; İran ve müttefikleri askeri olarak sahada olup sıcak çatışmaların içinde yer almaktadır.

Nurettin Akçay / Twitter: @akcay_nuri

DIŞ POLİTİKA DOSYASI : Güncel Türk Dış Politikasında Düşünce Temelleri

Türk dış politikasında son dönem gelişmeleri incelendiğinde Türkiye’nin dış politikada dünya sahnesinde daha belirleyici, daha aktif rol almaya çalıştığı gözlemlenebilir. Fikri temellerinin, oluşum sürecini ve Cumhuriyet dönemi Türk dış politikası tarihsel gelişimini kısaca gözden geçirmek ayrıca Uluslararası arenayı, bir diğer ifadeyle Türkiye Cumhuriyeti devleti dışındaki gelişmeleri ana hatları ile irdelemek ve dış politika analizi yapabilmek için de siyaset biliminden ve/veya Türkiye iç siyasi durumundan faydalanmak gerekir.

Cumhuriyet kurulacağı zaman Türk dış politikasının ana amacı, doğal olarak yeni kurulan Türk devletinin egemenliğinin, bağımsızlığının dünyaya kabul ettirilmesiydi. Bununla birlikte diğer önemli husus, Türk tarihinde çok önemli bir kırılma noktası olarak görülen kapitülasyonların, bazı devletlere verilen ekonomik ayrıcalıkların, kaldırılması konusudur. Kapitülasyonların kaldırılması yeni kurulan Türk devletinin ekonomik bağımsızlığının en önemli adımıdır. Cumhuriyetin ilk yıllarında Türk dış politikası; yeni kurulan “çağdaş” Türk devletinin çağdaş olma iddiasını dünyaya kabul ettirmek ile dünyayı ilgilendiren antlaşmalarda, uluslararası örgütlerde, ikili anlaşmalarda dünya meselelerini ilgilendiren gerek bölgesel gerek uluslararası ortamda faal rol alma, bu doğrultuda dünya politikasına dâhil olma amacı taşır. Bugün Türkiye Cumhuriyeti devletinin dünyadan izole olmamasının, uluslararası sahnede kabul görmesinin ana kaynağı budur.

Cumhuriyet dönemi Türk dış politik düşüncesinin bir diğer temel başarısı ise dış politikada akılcı ve gerçekçi bir politikaya dayanmasıdır. Cumhuriyetin doğuşu ile Ortadoğu uzmanı Lenczowski Türk dış politikasını değerlendirirken şunları söylemektedir: “Yeni Türkiye, 200 milyonluk dev Rusya ile sınırı olan, 16 milyon nüfuslu orta derecede büyük bir devletti. Dolayısı ile Türkiye’nin siyasal ve askeri yapısı ne kadar mükemmel olursa olsun gücünün belli sınırları vardı. Belki de Mustafa Kemal ve onu izleyenlerin en büyük yanı, bu sınırlamaların bilincinde olmaları ve ülkenin gücüne uygun gerçekçi ve ılımlı bir politika izlemeleriydi. Mustafa Kemal’in dış politikasında romantik ve serüvenci hiçbir yan yoktur”

Cumhuriyet dönemi dış politikasında üçüncü aşama ise ana hatları ile ikinci dünya savaşı yılları ve iki kutuplu dünya/soğuk savaş dönemi olarak ele alınabilir. İkinci dünya savaşı insanlık serüveninin en yıkıcı yılları olmuştur. Bu yıkıcı savaşın son yılına kadar savaşın dışında kalmayı başaran genç cumhuriyetimiz adına büyük bir başarıdır. Tıpkı Lenczowski’nin dediği gibi Mustafa Kemal ve onu izleyenlerin en büyük başarıları ülkenin gücüne uygun gerçekçi ve ılımlı bir politika izlemeleri olmuştur.

İkinci dünya savaşından sonra ise SSCB ve ABD’nin dünya sahnesinde ağırlıklarının artık iyice hissedildiği ki sadece onların ağırlıklarının olduğu “iki kutuplu dünya” dönemine girilecekti. Buradan çıkaracağımız sonuç, 1991 Sovyetler Birliğinin yıkılmasına kadar olan süreçte dünya politiğine ne Türkiye ne de dünya üzerindeki başka bir ülke pek fazla müdahale şansı bulamamıştır. Türk Dış politikasında bu dönemin ana hatlarında NATO ve Avrupa Birliği serüveni başlıyor. Daha önce bahsettiğim gibi Türkiye Cumhuriyeti devleti tarihi boyunca dünyadan izole bir dış politika izlememiş dünyayı analiz etmiş ve ona göre dış politika belirlemiştir. Türkiye’nin NATO’ya katılma isteğinin temeli Rus baskısını üzerinde hissetmesidir. Sovyetler Birliği’nin yıkılması ile iki kutuplu dünyanın sona ermesi Türk dış politikasında ve uluslararası ortamda bazı değişimler meydana getirmiştir bu değişim henüz resmi anlamda Sovyetlerin yıkılmadığı ve iki kutuplu dünyanın çok kutuplu hale geçmeden önce aslında 1982 yılından sonra dünyada ve Türkiye’de başlayacaktır. Türk ekonomisinin liberalleşme süreci ile gelişmeye yavaş yavaş başlayan Türk ekonomisi siyasi krizleri 2002 yılından sonraki dönemde aşacak ve etkisi gerçek anlamda hissedilmeye başlayan ekonomik istikrar, siyasi istikrar Türkiye’nin dünya siyasetine ve politikalarında daha etkin olma çabalarını tetikleyen unsur olacaktır.

2000’li yıllar ile uluslararası ortam çok kutuplu diyebileceğimiz bir çok aktörün ve bu aktörlerin etkili olmaya çalışması ile değişim rüzgarının en sert hissedildiği döneme girdi. Ulus devletlerin çok kutuplu dünyada ağırlıklarını arttırması ve diğer aktörler olarak kabul ettiğimiz; çok uluslu şirketlerden, uluslararası örgütlere, terör örgütlerinden, halen etkisini hissettiğimiz birey(lider)’e kadar birçok yeni aktör uluslararası ortamdaki boşluktan faydalanarak gün yüzüne çıkma süreci savaşı veriyor. Ayrıca 2010 yılında başlayan “Arap Baharı” denilen süreç ile Müslüman/Arap dünyasında başlayan, devlet liderleri ve rejimlerinin meşruluğunun sorgulandığı dönemde halk ayaklanmalarının yaşanması, Türkiye’yi gerek jeopolitik konumundan, gerek meşruluğu sorgulanan rejimlerin halkları ile yüzyıllar boyu beraber yaşamış olmasından, dini ve kültürel benzerlikleri bulunmasından, Türkiye’nin mevcut dünya durumuna müdahale etme dürtüsünü canlandırmıştır.

Son dönem Türk dış politikasında uygulanan vize muafiyetleri politikası Türk milletinin dünyada özgürce seyahat edebilme aynı şekilde Türkiye’ye daha çok turist gelmesi, Türk yatırımlarının yurt dışında arttırılması adına yeni girişimler ve imkânlar sağlama, yabancı yatırımların teşviki ve Türkiye’nin tanınması gibi birçok açıdan önemli olmuştur.

Türk dış politikasında “komşular ile sıfır problem” politikası 2010 yılı Arap Baharı denilen süreç itibari ile bu politikanın sekteye uğradığı söz edilebilir ancak Türkiye bu politikasını devletler ve rejimlerden ziyade komşu ülke halkları ile gerçekleştirebilir. Komşularla sıfır problem politikası, içinde bulunduğumuz coğrafyada şu anki süreçte mümkün gözükmüyor ancak şunu unutmamız gerekir; bu politikanın gerçekleşmesi sadece Türkiye’nin tutumuna bağlı gelişemeyecektir.

Uluslararası ilişkilerin giderek kaotikleştiği, uluslararası örgütlerin sorgulanmaya başlandığı, küresel terörün yükseldiği dünyamızda, devletlerin dış politikalarında ani değişimler ve yeni bir paylaşım düşüncesinin başladığını söyleyebiliriz.

Güncel Türk dış politikasının dayandığı tarihi ve kültürel bağlarla ilişkilerin tekrar yapılandırılması sürecinde Ortadoğu’yu ele aldığımızda bugünkü resim Osmanlının hâkimiyetinden sonra oluşan yeni Ortadoğu haritasında, son yüzyılda belli dönemler haricinde, uzun vadede istikrar sağlanamamıştır, doğal devlet sınırları henüz şekillenmemiştir. Bu doğal sınırların çizilememesi geçtiğimiz yüzyılı şekillendiren ulusçuluk/milliyetçilik akımının, Ortadoğu’nun demografik yapısını ve muhafazakâr düşünce yapısını etkilemiş ancak pratikte ulusçuluk gerçek anlamda fayda sağlayamamış millet olma bilinci oluşamamıştır. Bunlardan farklı olarak coğrafyanın sahip olduğu enerji kaynakları, dünyanın geri kalanının iştahını kabartmış ve bu dış müdahaleleri beraberinde getirerek Ortadoğu’nun bugünkü durumunu doğurmuştur.

Güncel Türk dış politikasının şekillenmesinde Ortadoğu siyasetine müdahale hakkından söz edebiliriz ancak bu müdahalelerin kısa vadede sancılı dönemler doğuracağı muhakkak. Türkiye’nin aktif dış politika anlayışı başarıya ulaşırsa, dünya üzerindeki durumu yeni bir boyut kazanacaktır. Ancak bu süreçte başarıya ulaşma durumunu izlenen yöntemler belirleyecektir.

Tarih boyunca dış politikanın başarısı iç politika başarısından bağımsız olmamıştır kendi sınırları içerisinde tamamen egemenlik sağlayamayan devletler, dünyanın politik durumuna müdahale edemez ayrıca bir ülkenin sistemi değiştirebilmesi veya sisteme müdahale edebilme kapasitesinin olabilmesi için ekonomik durumunun ve ekonomik yapısının tam anlamıyla istikrarlı bir duruma gelmiş olması gerekir. Üçüncü olarak, millet olma bilincinin bir diğer ifade ile ortak değer yargılarının ortak hareket edebilme yeteneğinin oturmuş olması gerekir.

Sonuç olarak; Cumhuriyet dönemi dış politikası değerlendirildiğinde Türkiye’nin 2000’li yıllar ile siyasi istikrara kavuşması ve uluslararası ortamın uygun zeminde bulunması Türk tarihindeki, insanlık serüveninde kilit rol oynayan millet olma dürtüsünün yeniden canlanmasına neden olmuştur. Fakat dünya gücü olan devletleri incelediğimizde, bunun gerçekleşebilmesi en başta çok sağlam siyasi, idari, askeri, ekonomik, güvenlik alt yapılarına sahip olmaları durumu ile mümkün olduğu görülür.

Siyasi devrimlerin yaşandığı, küresel terörün yükseldiği, uluslararası arenada aktörlerin çokluğu ve özellikle önemli bir enerji bölgesi olan Ortadoğu’da tekrar bir paylaşım savaşı başlar mı düşüncesi, devletlerin Ortadoğu’ya karşı tutumlarını değiştiriyor; bu durum jeopolitik konum itibari ile Türkiye’yi ilgilendiriyor. Dünyanın ekopolitik durumuna bağlı olarak Türkiye’nin Ortadoğu’ya kayıtsız kalmasını engelliyor.

Mehmet Ali YURTTAŞER, Atatürk Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü

RUSYA DOSYASI : Suriye Krizinde Rusya’nın Türk Hava Sahası İhlal i

rus-u%C3%A7aklari-t%C3%BCrkiyeye-girdi-ankara-ayaklandi-rusya-sava%C5%9F-u%C3%A7aklari.jpg

Ortadoğu’da birçok diktatör rejimin devrilmesine yol açan Arap Baharı akımının Suriye’deki rejimi de etkilemeye başlamasıyla birlikte Suriye’de rejime karşı mücadele başlatan gruplar ortaya çıkmıştır. Bu karışıklık ya da mücadele esnasında Irak’ta doğarak gelişen IŞİD terör örgütünün Suriye’de etkili olması ve güneyden kuzeye büyük kesimi kontrol altına alması buradaki krizi bambaşka bir boyuta taşımıştır. 4 yılı aşkın bir süredir devam eden Suriye krizinde, IŞİD terörü ile birlikte ülkede belirsizliğin ve iç savaşın giderek şiddetlenmesi sonucu ortaya çıkan mülteci sorunu, uluslararası kamuoyunda tüm dikkatlerin bu bölgeye dönmesine yol açmıştır. Bu dikkat, IŞID’in yok edilmesi sonrasında ülkede kontolü sağlayacak yönetimin kim olacağı üzerinde anlaşmaya varılamaması ve ABD’den sonra Rusya’nın da aktif olarak sahaya inmesi sonrası güç savaşına dönüşmüştür.

Türkiye, ABD, Avrupa ve S.Arabistan bloğunun Suriye’de Esad’sız bir yönetimin kurulması temel hedefiyle muhaliflere verdikleri destek Rusya,Çin ve İran bloğu ile arasındaki en büyük ayrışmazlık olarak ortaya çıkmıştır. Bu ayrışmazlık iki grubun Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi Suriye, Ortadoğu ve Akdeniz’de etkin olma mücadelesine dönüşmeye başlamıştır. Rusya’nın 3-4 Ekim tarihlerinde yaptığı Türk hava sahası ihlali bu mücadelenin eseridir. Bu ihlalin vermek istediği mesajı da ancak Suriye’deki durumu ve Rusya’nın Suriye’deki kazanımlarını kavradıktan sonra anlayabiliriz.

Suriye’deki Mevcut Durum

Suriye’de vukuu bulan iç savaş, muhalefetin parçalı yapısı, yeterli askeri destekten mahrum olması ve Esad rejiminin almış olduğu desteğe rağmen eski gücünü muhafaza edemediği için sonuçlanamamıştır. El-Kaide bağlantılı grupların ortaya çıkması muhalefetin dünya kamuoyundaki imajını zedelemiş, Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) sahadaki etki alanını sınırlandırmıştır. Esad rejimi de el-Kaide bağlantılı gruplara ve PKK/KCK’ya hareket alanı açmış, bu terör örgütlerini dolaylı biçimde muhalefeti zayıflatmak için kullanmıştır. Destek sağlayan ülkelerin farklı grupları öne çıkarma girişimlerinin de etkisiyle Suriyeli muhaliflerin belirginleşen siyasi ve askeri bölünmüşlüğü, muhalefetin Esad rejimi karşısında etkili bir aktöre dönüşmesini engellemiştir. İran, Rusya ve Çin, Esad rejimine verdikleri desteği istikrarlı biçimde sürdürmüş, İran, ÖSO’ya karşı Hizbullah’ı ve Irak’taki Şii milisleri bile seferber etmiştir. Türkiye ise muhalefete sağladığı desteği devam ettirmiş, Ağustos 2011’den beri Beşşar Esad’in iktidardan ayrılması yönündeki politikasını ısrarlı biçimde sürdürmüş, iç savaştan kaçan sığınmacılara sınır kapılarını açık tutmuştur[1].

Ortaya çıkan bu durumun dışında ülkedeki düzensizlikten yararlanarak büyük bir ilerleme kaydeden IŞİD terör örgütü, Suriye’de geniş bir alanı kontrol altına almayı başarmış ve etkili bir güce sahip olmuştur.

Bu bağlamda halen dört grup Suriye’yi kontrol etmeye çalışmaktadır. Hükümet güçleri, Suriye’nin büyük şehirleri ile birlikte merkezini tutarken, muhalif gruplar kuzey ve kuzeydoğuda daha kuvvetlidir. IŞİD ise ülkenin Fırat Nehri koridorunu tutmayı sürdürmekte olup, Kürt güçleri[2] Suriye’nin kuzeyini, Türkiye sınırı boyunca, kontrol etmeye çalışmaktadır[3].

Rusya Niçin Esad Diyor?

Suriye’nin Sovyetler Birliği ve onun devamı olan Rusya için hem jeopolitik konumu açısından hem de ekonomik ilişkiler bakımından önemi çok büyüktür.

Hafız Esad’ın iktidara gelişi ve ülkede Sovyet sistemine benzer sistem oluşturmasıyla ikili ilişkiler gün geçtikçe artmış ve ABD’nin Sovyetleri çevreleme politikası çerçevesinde, Sovyetlerin bu politikayı kırma adına Suriye ile ilişkileri çok önemli olmuştur. Bölgeye giriş açısından anahtar konuma yükselen Suriye, Tartus Limanı’nı Sovyetlere tamir ve yeniden ikmal için kullanmasına müsaade etmesi bu önemi pekiştirmiştir. Nitekim bu liman Rusya’nın şuan için Akdeniz’deki ileri karakolu olarak görev yapmaktadır[4]. Ortadoğu ve Akdeniz’de faaliyetlerini arttıran Rusya’nın Akdeniz’de askeri ve küresel siyasi bir güç olma amacına en çok hizmet edecek projelerden biri olan Tartus Limanı’nın kullanımı, ABD’nin Ortadoğu hakimiyetini dengeleyebilecek stratejilerde Suriye’nin ne kadar önemli bir yer aldığını göstermektedir[5].

Ekonomik ve askeri ilişkiler bakımından ise 2011 yılında 4 milyar dolar civarında imzalanan silah anlaşmasıyla artarak devam eden ilişkiler, Rusya’nın dünya silah ihracatında Suriye’nin payını yüzde 3­7 seviyelerine ulaştırırken, Suriye’nin gerçekleştirdiği silah ithalatındaki Rusya’nın payını yüzde 71 seviyelerine ulaştırmıştır. Rusya Suriye’nin silah ihracatını kontrol etmekle birlikte, askeri araçların yedek parçalarını da karşılamaktadır. Rejimin düşmesi durumunda Rusya, Suriye üzerindeki stratejik üstünlüğünü, bölgedeki varlığını ve silah pazarıyla birlikte Suriye ordusu üzerindeki kontrolünü de kaybetmiş olacaktır[6]. Ayrıca 100 bin civarında Rus vatandaşının Suriye’de yaşamakta olduğu ve Rus şirketlerinin burada 20 milyar dolar civarında ticari bağlantısının olduğu bilinmektedir[7].

Bu jeostratejik ve ekonomik veriler, Rusya’nın kendisine bu imkanı sunan yönetimden vazgeçmeyeceği anlamını taşımaktadır. Ortaya çıkan bu anlam ve kazanımlar, Rusya’nın Türk hava sahası ihlali ile ABD koalisyonunu test etme ve mesaj verme zaruretini ortaya çıkarmıştır.

Türk Hava Sahası İhlalinin Mesajları

Rusya’nın Türk hava sahası ihlali, her ne kadar yapılan açıklamalarda sehven olarak belirtilmiş olsa da aslında Suriye’de varlığının ve etkisinin, Türkiye üzerinden NATO’ya verdiği bir mesajı olarak değerlendirmek gerekmektedir. Çünkü Türkiye’nin 2012 Haziran ayından itibaren değiştirdiği angajman kuralları ile, Güney sınırında herhangi bir taciz hareketini veya sınıra yaklaşan silahlı unsurları tehdit olarak algılaması ve bunları sınırlara yaklaştırmadan önlemesi amaçlanmıştır[8]. Ancak NATO uzmanı Emekli General Ali Er’in açıkladığı gibi 2010 yılında NATO, Lizbon zirvesinde aldığı kararlar neticesinde tüm üyelerinin hava sahasını tek noktadan kontrol eden hava savunma sistemine geçmesi sebebiyle, Rusya’nın ihlal ettiği hava sahasını sadece Türk hava sahası olarak görmek mümkün değildir ve Rus uçakları NATO hava sahasını ihlal etmiştir[9].

NATO’nun, bu ihlalden sonra Türkiye gündemiyle toplanması ve yaptığı açıklamalar ile konuyla bağlantılı olduğunu göstermiştir. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg toplantı öncesinde ve sonrasında yaptığı açıklamalarda yapılan ihlalin kabul edilemez olduğunu, Rusya’nın NATO hava sahasına saygılı olması gerektiğini belirtmiş ve NATO üyelerinin Türkiye’ye desteğinin tam olduğunu, Rusya’yı NATO hava sahasını ihlal ettiği için kınadıklarını bildirmiştir[10].

Rusya’nın Suriye’nin geleceğinin belirlenmesinde sahadaki konumunu güçlendirecek çok sayıda girişimde bulunacağı aşikardır. Bu girişimde bulunabilecek yeterli kazanımlara ve avantajlara sahiptir. Öncelikli olarak, her ne kadar zayıflamış olsa da Suriye’de kabul edilebilir tek güce sahip ve Rus askeri kültürüyle aynı özellikleri taşıyan Esad’ın ordusunun varlığı, İran ve Hizbullah’ın kara harekatına verdiği destek ve en önemlisi de Lazkiye gibi açık bir limana sahip oluşu Rusya’nın lojistik, manevra ve hız yeteneklerini perçinlemektedir[11].

Bu avantajların varlığıyla Rusya, yaptığı ihlal ile öncelikli olarak NATO’ya, sonra da muhalifler ve diğer gruplara hava sahasının kendisine ait olduğu göstermektedir ve Suriye’de işlerin artık tamamen kendi kontrolü altında ilerleyeceği mesajını vermektedir. Nitekim yaptığı hava sahası saldırılarında, IŞİD ile birlikte Amerika koalisyonunun desteklediği muhalifleri de vurması bunu açıkça göstermektedir.

Bunun yanı sıra Türkiye’nin savunduğu güvenli bölge tezinin artık bir değerinin kalmadığını ve uçuşa yasak bölgenin olmayacağını göstermiştir. Bu ise Türkiye’nin hızla kendi sınırında vukuu bulan olaylardan dışlanmasına yol açabilecek gelişmelere hayat verecektir. Güvenli bölge tezinin sonlandırılması, IŞİD terör örgütünün boşaltacağı Suriye’nin kuzey hattının kim tarafından doldurulacağı sorusunu ortaya çıkarmaktadır ki, eğer Kürt grupları tarafından doldurması gerçekleşirse Türkiye’nin Irak ve Suriye güney sınırının tamamen Kürt gruplarından oluşmasına sebep olacaktır.

Ayrıca Rusya, NATO’ya karşı artık güç olduğunu göstermek ve Rusya’nın dünya kamuoyunda itibarının yükseltmek amacını da hedeflemiştir. Bu bağlamda müttefiki Suriye’ye yaptığı yardım ve gösterdiği güç, kendi yanında olan diğer yönetimlere onların her türlü yardımlarına koşacağının mesajını vermektedir.

[1] Irak ve Suriye’deki gelişmelerin Türkiye’ye etkileri, Bilge Adamlar Kurulu Raporu, Rapor No:65, Bilgesam Yayınları, Ankara, Nisan 2015, ss. 16.

[2] Kürt güçleri olarak ortaya çıkan güç, PKK’nın kuzey Suriye’de örgütlenme ve burada meşrutiyet kazanma çabaları olarak şekillendirdiği PYD yapılanmasıdır. PKK terör örgütü, kuruluşundan itibaren Suriye’nin kuzeyini Orta Doğu’da planladığı bağımsız devletin sınırlarına dâhil etmeyi hedeflemiş, Hafız Esad iktidarının sağladığı himaye örgütün bu ülkede faaliyet göstermesini sağlamıştır. Örgüt, 1990’lı yıllarda özellikle finansman ve militan elde etmek için Suriyeli Kürtlere yönelik yoğun bir propaganda yürütmüş, dağ kadrosunun bir kısmını bu bölgedeki çocuk ve gençlerden oluşturmuştur. 1999’da Öcalan’ın yakalanmasının ardından yapısal değişikliklere giden PKK, 2002’deki 8. Kongresinde teröristbaşının avukatları aracılığıyla gönderdiği talimatlar doğrultusunda Suriye’de örgütlenme kararı almıştır. Örgüt bu kararın ardından 17 Ekim 2003 tarihinde PYD’nin (Parti Yekitiya Demokrat-Demokratik Birlik Partisi) kuruluşunu ilan etmiş, müteakip günlerde örgüte müzahir medya ile örgütün Türkiye ve Avrupa’daki uzantıları PYD’nin kuruluşuyla ilgili propaganda amaçlı yayınlar yapmıştır. Bu dönemde Ankara-Şam ilişkilerindeki olumlu gelişmelere rağmen örgüt, Suriye’nin kuzeyindeki faaliyetlerini PYD adı altında sürdürmeye devam etmiştir. Bilgi için bakınız: Irak ve Suriye’deki gelişmelerin Türkiye’ye etkileri, Bilge Adamlar Kurulu Raporu, Rapor No:65, ss.25.

[3]U.S.and Russian Air strikes in Syria Show Divergent Strategies, http://www.nytimes.com/interactive/2015/09/30/world/middleeast/syria-control-map-isis-rebelsairstrikes.html#compare-strikes.

[4] Ishaan Tharoor, Why Russia is in Syria, www.washingtonpost.com/news/worldviews/wp/2015/09/11/why-russia-is-in-syria/

[5] Muhittin Ataman, Suriye’de İktidar Mücadelesi: Baas Rejimi, Toplumsal Talepler ve Uluslararası Toplumlar, ss. 23.

[6] Seda Türkoğlu, Suriye, Rusya için neden önemli?, http://www.sozcu.com.tr/2015/dunya/suriye-rusya-icin-neden-onemli-952597/

[7] Ishaan Tharoor, Why Russia is in Syria.

[8] 2012 yılında değiştirilen angajman kuralları neleri kapsıyor?, http://t24.com.tr/haber/2012-yilinda-degistirilen-angajman-kurallari-neleri-kapsiyor,303829

[9] Zeynep Gürcanlı, NATO uzmanı emekli generalden çarpıcı yorum, 6 Ekim 2015, http://www.hurriyet.com.tr/gundem/30244715.asp.

[10] NATO Secretary General expresses solidarity with Turkey following Russian air space violation, http://www.nato.int/cps/en/natohq/opinions_123395.htm.

[11] Nihat Ali Özcan, Suriye ve ‘askeri haritada’ yer kapma, Milliyet Gazetesi, 06.10.2015.

TARİH : SELÇUKLU VE OSMANLI’DA TÜRK – KÜRT İLİŞKİSİ

Osmanlılar, Kürdistan adını verdiği bölgede, devletin temel dayanağı olan tımar sistemini Kürtler’e uygulamadı. Bölgenin yönetimini, babadan oğula geçecek biçimde aşiretlere bırakıp bu aşiretlere, yalnızca Avrupa’daki sınır boylarında yaşayan kimi topluluklara verilen özel haklar tanıdı. Kürtler Müslüman olduğu için haraç ve cizye ödemiyor, tımar dışında bırakıldıkları için de aşar vermiyordu. Çevreleri koruma altında olduğu için, hiçbir dış tehdit altında değildiler. Bu koşullar, Kürtlerin tarihlerinin hiçbir döneminde ulaşamadıkları ayrıcalıklardı.

Selçuklu Dönemi

Selçuklular döneminde, Türk-Kürt karışması yoğunlaştı ve Kürtler arasında hızlı bir Türkleşme yaşandı. Selçuklular’ın bölgeye getirdiği ekonomik ve siyasi denge, uzun süredir Ermeni ve Arap baskısıyla uğraşmak zorunda kalan Kürtler için, istekle katılacakları, kendileri için uygun bir yönetim düzeni yaratmıştı.

Ekonomik canlanma, katılım ve karışmayı, karışma da Türkleşmeyi hızlandırıyordu. Kafkas dilleri üzerine yaptığı araştırmalarıyla tanınan ünlü dilbilimci, kazıbilimci ve etnograf Prof.Nikolay Marr (1865-1934), 12.yüzyıl karışması için, “Türk ve Kürt kanının Selçuklular döneminde kitlesel bir karışıma uğradığını” ileri sürer ve şunları söyler: “Anadolu Türkleri’nin, etnik ve kültürel yapılarının gelişiminde, toplumsal bakımdan onlara en yakın olan Kürtlerden etki almaları doğaldır”. 1

12.Yüzyıl Türk-Kürt karışmasına önem veren bir başka tarihçi Claude Cahen’dir. Cahen, Malatya bölgesinden Batıya göçen Germiyanoğullarının, bir “Türk-Kürt topluluğu” olduğunu, “topluluktaki Kürtler’in zamanla Türkleştiğini” ve Türkmen topluluklarıyla birlikte Azarbeycan’a giden Kürt oymakların “hayli kısa bir süre içinde” Türkleştiğini ileri sürer. 2

Türklerin kurduğu Karakoyunlu Devleti, Kürtleri hiçbir ayırım gözetmeden eşit haklara sahip uyruğu sayar. Kimi tarihçiler, Karakoyunlu Devleti’ni, “Türkmen çoğunluğa karşın Türk-Kürt aşiretleri konfederasyonu” 3 sayar. Önemli sayıda Kürt, Karakoyunlu Devleti içinde Türkleşir. Erdebil’den Mugan’a dek uzanan geniş bölgeyi yurt tutmuş, Kürt kökenli Cakirlu topluluğu, 15.yüzyılda Türkleşir. 4 Safevi döneminde Karabağ’da yaşayan ve Kürt tarihi yazıldığı Şerefname’nin Kürt kökenli kabul ettiği, İgirmidört (Yirmidört) aşireti tümüyle Türkleşir. 5

Doğan Avcıoğlu’na göre Anadolu’yu Selçuklular ve Osmanlılar, Türkleştirip İslamlaştırmıştır. Ancak İslamlaşmada İranlılar ve Kürtlerin de katkısı vardır.

Avcıoğlu, “Türklerin Tarihi” adlı yapıtında şunları söyler: “Hıristiyan Anadolu’da Selçuklular, daha sonra Osmanlılar, birer İslam devleti kurarak yeni bir toplum biçimi oluştururlar. Bu oluşumda İslam Kürt öğesinin katkısını belirtmek gerekir. Diyarbakır, Silvan, Ahlat vb. Selçuklu döneminin parlak İslam uygarlık merkezleridir. Selçuklular, bu kentlerin Kürt kökenli İslam bilginlerini hizmetlerine alırlar. Böylece Selçuklu hizmetinde yalnızca Kürt emirler ve savaşçılar değil, din bilginleri ve sivil yöneticiler de vardır. Anadolu’nun İslamlaşmasına Türklerin yanı sıra, İranlılar gibi Kürtler de katkıda bulunmuşlardır”. 6

Yavuz Selim- Şah İsmail Çelişkisi

Selçuklu döneminde, Kürtler arasında yaygın ve hızlı bir Türkleşme yaşanırken, Osmanlı döneminde, özellikle de I.Selim’den(Yavuz) sonra baskıya dayanan ilginç bir ters süreç yaşanır. Büyümenin ağır yükünü çeken Türkmenler arasında hoşnutsuzluklar artar. Ayaklanmalara dönüşen hoşnutsuzluk, Osmanlı Devleti tarafından kanlı biçimde bastırıldı, çok sayıda Türkmen öldürüldü. Anadolu’daki gelişmeleri Osmanlı Devleti’ne karşı kullanan Safeviler, Anadolu Türkmenlerini ülkelerine çağırır.

Kendisi de Türk olan ve Türkçeyi mükemmel biçimde kullanan Şah İsmail’in çağrısı, mezhep yakınlığıyla birleşince, Azarbaycan’a yoğun bir Türkmen göçü başlar ve Anadolu’da Türkmen nüfus, tehlikeli biçimde azalır. Özellikle Güneydoğu Anadolu’da, sayıları son derece azalan kimi Türkmenler, kırımdan kurtulmak için Kürtleşirler.

Prof.Faruk Sümer’e göre, “Güneydoğu Anadolu eğer Safevilerin elinde kalsaydı”, Türkçe, orada “Rakipsiz bir dil haline gelecek ve bölge tümüyle Türkleşecekti”. 7

Osmanlılar, Safevilerin tam tersini yaptı. Şah İsmail’in peşinde koştuğu Alevi Türkmenlere karşı Sunni Türkleri ve Şafi Kürt aşiretlerini destekledi; onları Alevilere karşı kullandı. Bu tutum, devlet politikası yapılarak Osmanlı Devleti yıkılana dek sürdürüldü.

“Kürt Alevisi” Olur mu?

Bugün, Batının desteğiyle ayrılıkçılığa yönelmiş olan kimi örgütlerin, yayınlarında bolca kullandıkları ve bilimsel bir dayanağı olmayan “Kürt Alevisi” ya da “Arap Alevisi” gibi garip tanımlar ortaya çıktı. “Kürt Alevisi” en az “Fransız Alevisi” kadar bozuk ve yanlış bir tanımlamadır. Alevilik, Türklüğe özgü bir yaşam biçimidir. Türk inanç dizgesine dayanan bir Orta Asya anlayışıdır. Alevi olmak için Türk olmak ya da Türkleşmiş olmak gerekir. Bu nedenle, kendini Alevi olarak tanımlayan Kürt ya da Arap topluluklar varsa, bunları Türkleşmiş Kürt ya da Türkleşmiş Arap saymak gerekir.
Alevilik etnik kökenle ilişkilendirilirse, karşımıza yalnızca Türkler çıkar. Ayrıca, Alevilik din inancına sıkıştırılacak bir kavram da değildir. Kendilerini, Arap Alevisi, Kürt Alevisi olarak tanımlayan insanlar vardır. Bu gerçektir. Ancak, bunlar Aleviliği bağlı oldukları ırktan değil, Türklerden almıştır. Yani Türkleşmişlerdir. Kendilerini Arap Alevisi ya da Kürt Alevisi olarak gören insanları, Türkleşmiş Araplar ya da Türkleşmiş Kürtler olarak görmek gerekir. Aynı, kendini şeriatçı olarak gören Türklerin Araplaşması gibi.
Alevilerin önemli bir bölümü, hala ne olduklarını, nereden geldiklerini bilmemektedir. Yüzyıllarca baskı altında yaşamanın korkusuyla kimliklerini gizlemişlerdir. Osmanlı’nın zulmünden kurtulmak için, kendilerini Kürt ya da Arap olarak göstermişler ve giderek gerçek kimliklerini unutmuşlardır. Cem törenlerini Türkçe yapıp kendine Kürt diyen insanlarımız vardır. Batı emperyalizmi bugün, Kürtler üzerinde oyun oynarken, aynı oyunu Aleviler üzerinde de oynamakta, onları kimliklerinden uzaklaştırmaya çalışmaktadır.

Osmanlı Dönemi

Anadolu Türklüğü, Osmanlı Merkezi Yönetimi’nin kırıma yönelen baskıcı uygulamalarından büyük zarar gördü. Toplu öldürmelere varan şiddet nedeniyle, Türkmenler, ya İran’a kaçıyor ya da Kürtlere tanınan haklardan yararlanmak için kimliğini gizleyerek dağlara çekiliyordu. Buralarda Kürtçe öğreniyor ve kendilerini Kürt olarak gösteriyorlardı.

Kürt aşiretleri, özellikle dağlık bölgelerde olanlar, özerk yönetimleriyle Türkmenler için kırımdan korunabilecekleri sığınak yerleri olmuştu. Günümüzde Kürt olarak bilinen, Kürtçe ile Türkçeyi birlikte kullanan Türkmen boyları, bu dönemin ürünleridir. 7

I.Selim (Yavuz), Türkmen Kırımı ve Kürtleşme

I.Selim (Yavuz) Safevi seferine çıktığında, Sivas’a doğru gelirken, yolda 60 bin Türkmeni öldürtmüştü. Bunu duyan yöredeki Aleviler Dersim (Tunceli) ve Malatya Akçadağ başta olmak üzere dağlara kaçmışlar ya da Tokat, Aydın, Isparta yörelerine göçmüşlerdi.

Dağlarda gizlenerek, yabancı bir ortamda yaşamak zorunda kalan bu insanlar, toplumsal geleneklerini kendi içlerinde yaşatmışlar ancak dilleri ve milli duyguları, bu zorlama karşısında büyük zarar görmüştür. İlişkiye geçtikleri Kormanço, Zaza gibi aşiretlerin dillerini öğrenmişler, bu dilleri ana dilleri Türkçeyle karıştırarak kullanmışlardır. Yaşadıkları baskının şiddetini hiçbir zaman unutmamışlar, Türk kimliğini, bilinçli bir unutkanlık içine sokarak kendilerini ne Türk, ne Kürt, ne Arap ve ne de bir başka etnik kümeden saymışlar, yalnızca Alevi olduklarını bilmişlerdir. 8

Akçadağ, Maraş, Zara, Gürün ve Dersim’e yerleşip Kırmançi ya da Zazacayı kullanmaya başlayan Türkmenler, bu dilleri Kürt boylarının anlayamayacağı hale getirmişlerdi. Bunların kullanmakta oldukları Zazacanın yüzde yetmiş beşi Türkçe’den oluşmaktadır. 9

Zazaca ya da Kırmançiye çok sayıda Türkçe sözcük yerleşmiştir. Ancak, kendini gizleme zorunluluğu, dağlara çekilen ve Oğuz Türkçesi konuşan Türkmenlerin dillerine, büyük zarar vermiştir. Çocuklarına iki dil birden öğretmişler ve ilginç bir durum olarak bu iki dili anadil konumuyla yaşatmışlardır.

Türkmenler, Orta Asya’dan getirdikleri tarihsel ve toplumsal geleneklerini sürdürmüşlerdir. Günlük yaşamda, Zazaca ya da Kırmançi karışımı bir dil kullanmışlar ancak dinsel törenlerini Türkçe yapmışlardır. Örneğin, Bektaşilerin temel özelliği Gülbank ve Gülbank törenleri, deyiş, nefes ve cem ayinleri, edep-erkan usulleri her zaman Türkçe olarak yapılıyordu. 10

IV. Murat

Sultan IV.Murat (1612-1640), Türk kimliğini öne çıkararak Alevilere yakınlık gösterdi. 1628’de Erzincan’a geldiğinde, Dersim’deki Türk aşiret reislerini huzuruna kabul ederek, aşiretlerini dağdan indirip, Doğu Anadolu yaylasının geniş ovalarına yerleşmelerini önerdi.

Bu öneri üzerine Tunceli’den (Dersim) ayrılan yirmi kadar Alevi aşireti; Hınıs, Varto, Tercan, Kiği, Bayburt, Erzincan, Erzurum, Sivas’ın ova ve dağ eteklerine yerleştiler. Kürtçe ve Zazaca öğrendikleri halde Kürtlüğü hiç düşünmediler. 17.Yüzyıldan 19.yüzyıla dek göreceli olarak çatışmasız bir ortam içinde yaşadılar.

Yeniden Alevi Kırımı

Çatışmasız ortam, II.Abdulhamit döneminde (1876-1909) sona erdi. Abdulhamit, Ermeni ayaklanmalarına karşı bir önlem olarak Sunni Kürtler’den oluşan Hamidiye Alayları’nı kurdurdu. Alaylar’a asker verip katılan aşiret reislerine paşalık, kaymakamlık gibi resmi ünvanlar dağıttı.

Okuma yazma bile bilmeyen bu “paşalardan”, daha sonra devlet, büyük zarar gördü ancak gerçek zararı, IV.Murat’ın önerisiyle ovalara inen Alevi Türkmenler gördü. Abdulhamit, Hamidiye Alayları’nı Ermenilere olduğu kadar “din dışı” saydığı Alevi kızılbaşlara karşı da kullandı. Köylere, kasabalara saldırıldı ve aralıksız sürdürülen bu saldırılarda çok sayıda Türkmen öldürüldü, malları yağmalandı. Saldırıya uğrayan bu insanlar, bir kez daha kimliklerini gizlediler ve kimi Alevi aşireti , “biz de Kürtüz” demek zorunda kaldılar. 11

Osmanlı döneminde, Türk, Kürt ve Arap unsurlar devlet terörü nedeniyle öylesine karışmıştı ki, kimi yerlerde insanların hangi etnik kökenden geldiği artık bilinemiyordu.

Etnik Karmaşa

16.Yüzyılda Urfa bölgesinde yaşayan büyük aşiretlerden biri olan ve Oğuzların 24 boyundan gelen Döğerlü aşireti, etnik kimliğini gizleyen Türk boylarından biridir. 13.Yüzyılda Anadolu’ya gelmişler, Urfa ve Halep bölgesinde yerleşmiş, Halep’te, Arap Beni Kilap kabilelerini Türkleştirmişlerdi. 14.Yüzyılda, etkili oldukları alanlarda Türkçe konuşuluyor, Orta Asya Türkleri gibi “igdiş ata biniyorlardı”, oysa bu yörede, iğdiş ata binilmezdi. 12

Prof. Faruk Sümer’in “Kürtleşmiş bir Türkmen topluluğu olduğundan kuşku yoktur” dediği 13Döğerlü aşireti, kimi tarihçi tarafından hala Kürt sanılır. Ancak aşiret üyeleri; Durmuş, Budak, Yağmur, Gündoğmuş, Kaya, Tanrıverdi, Satılmış gibi Türk adları taşırlar. 14

Ünlü Türk toplumbilimcisi Kürt kökenli Ziya Gökalp (1876-1924), Diyarbakır’da Kürtler’le ilgili araştırmalarında, Kürt aşiretleri arasında çok sayıda Türk boyu saptar. Gökalp’e göre, Viranşehir’deki Karakeçililer, Batı Anadolu’daki Karakeçililerin “Türkçe’yi unutmuş bir parçası” dır. Türkan aşireti, Türktür ve bu aşiretin üyeleri Türk olduklarını genellikle bilirler. Mardin’deki Kiki, Dekuri, Milikebir aşiretlerinin Türk olma olasılığı yüksektir. 15

Dr.Mahmut Rişvanoğlu’na göre, kendisinin de bağlı olduğu ve Kahramanmaraş-Gaziantep yöresinde yaşayan Rişvan aşireti, “birçok Türk oymağını içine alan bir tür konfederasyondur”. 16 Güneydoğu Anadolu bölgesinde toplumbilim araştırmaları yapan Prof.Dr.M.Ersöz, Rişvanlardan “Pazarcık Kırmançları’nın, kendilerinin Türkmen kökenli olduklarını bildiklerini ve komşu aşiretlerin bu bilgiyi doğruladıklarını” söyler. 17Rişvanlar içinde yer alan Çepniler, Avcıoğlu’na göre “hayli Kürtleşmiş Türkmenlerdir”. 18

Mardin Sancağı’nın 16.yüzyılını inceleyen N.Göğüş, Osmanlı sayım defterlerine “Kürt toplulukları” diyerek kaydedilen topluluklar içinde birçok Türkmen beyliği saptar. 19 F.Kirzioğlu, 1518 yılı Diyarbakır Sancağı Tahrir Defteri’ndeki Kurmançlar arasında bir hayli Türkçe; köy, aşiret ve erkek adı bulur. 20

Tunceli Zazaları içinde Türk kökenli olduklarını bilen aşiretler vardır. Hermek, Çarıklı ve Lolan aşiretleri bunu açıkça belirtmektedirler. 21Varto Tarihini yazan Şerif Fırat’a göre, Hermek yaşlıları Orta Asya Türk devleti Harizmşahlardan indiklerini söylerler. 22Zazaca konuşan Tunceli Alevileri, cem törenlerinde “Türkçe söyleşirler”, “Türkçe şiir, nefes, mersiye, koşma ve deyiş okurlar”. 23

DİPNOTLAR

1 “Les Kurdes” B.Nikitine sf.183; ak.D.Avcıoğlu, Tekin Yay., 5.Kit. 1996, sf.2038

2 a.g.e. sf.2038

3 “Türklerin Tarihi” Doğan Avcıoğlu, Tekin Yay., 5.Kitap-1996, sf.2039

4 “Safevi Devleti’nin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü” Prof. Faruk Sümer, sf.2; ak. Doğan Avcıoğlu a.g.e. sf.2040

5 “Türklerin Tarihi” Doğan Avcıoğlu, Tekin Yay., 5.Kitap 1996, sf.2040

6 a.g.e. sf.2043

7 a.g.e. sf.2041

8 “Kürtçe Konuşan Aleviler” Cem-Siyasi Haber Gazetesi Antalya, Ocak 2003, Sayı 73, sf.4

9 a.g.g.sf.4

10 a.g.g. sf.4

11 a.g.g. sf.4

12 “Kitab-ı Diyarbakrıyya” Lugal ve Sümer, 1.Cilt, sf.53; ak. Doğan Avcıoğlu, “Türklerin Tarihi” Tekin Yay., 5.Kitap-1996, sf.2041

13 “Oğuzlar” Prof. Faruk Sümer, sf. 16; ak. D.Avcıoğlu “Türklerin Tarihi” Tekin Yay., 5.Kitap 1996, sf.2041

14 “Türklerin Tarihi” Doğan Avcıoğlu, Tekin Yay., 5.Kitap 1996, sf.2041

15 “Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik İncelemeler” Ziya Gökalp sf. 64; ak. a.g.e. sf.2041

16 “Doğu Aşiretleri ve Emperyalizm” Dr. Mahmut Rişvanoğlu, sf. 186; ak. Doğan Avcıoğlu, a.g.e. sf.2042

17 “Doğu Aşiretleri ve Emperyalizm” M.Risvanoğlu sf. 186; ak. a.g.e. sf.2042

18 “Türklerin Tarihi” Doğan Avcıoğlu, Tekin Yay., 5.Kitap 1996, sf.2042

19 “16.Yüzyılda Mardin Sancağı” N.Göğünç; ak. a.g.e. sf.2042

20 “Türk Dili Dergisi” Elim 1961, F.Kirzioğlu; ak. a.g.e. sf.2042

21 “Türklerin Tarihi” Doğan Avcıoğlu, Tekin Yay., 5.Kitap 1996, sf.2042

22 “Varto Tarihi” Şerif Fırat, sf. 88; ak. a.g.e. sf.2042

23 a.g.e. sf.2042

TARİH : İskit ve Türk-Moğol Halklarına Ait Aynı Gelenekler, Kültler ve Psikolojik Özellikler

İskitler, Avrasya’nın medenî, kültürel ve askerî gelişmesine önemli katkı sağlayan en eski Avrasya halklarından biridir. İskitler, Orta Asya ve Sibirya kökenlidirler. M.Ö. VII. yüzyıla doğru Doğu Avrupa’da ve Ortadoğu’da görülmeye başlar. İskitlerin bu bölgelere gelmesiyle, atın binek hayvanı olarak kullanılmaya başlaması ve arkasından da tabii olarak birbirlerinden uzak olan bölgelerin idaresi ve kontrolünü sağlayan hareketliliğin (mobilitenin) artması sayesinde mümkün olan dünyanın siyasî bütünleşmesini öngören eşsiz süreci başlar.

Herodot’a (Heradotos/Herodotus) göre İskit İmparatorluğu, değişik İskit kabilelerinden oluşuyordu. Herodot, bunlardan sayıca daha fazla ve güçlü olanının, diğer bütün İskit kabilelerini kendilerinin tebaası (astları) sayan “Kraliyet (Hükümdar, Çar) İskitleri” olduğunu söylemektedir. Herodot’un, İskitlerin tarihi, efsaneleri, mitleri ve geleneklerini anlatırken öncelikle İskit İmparatorluğu’nun iktidar klanıyla, başka bir ifadeyle, “Kraliyet İskitleri”yle ilgili belgelere yer verdiğini belirtmek gerekir.

Daha önce “Kraliyet (Hükümdar, Çar) İskitleri”nin dilleriyle ilgili yaptığımız araştırmada onların dillerinin Türk dilleriyle akraba olduğu ispatlanmıştır.[1] Bu çalışmada ise, “Kraliyet İskitleri” ile Türk-Moğol halklarının geleneklerinin, kültlerinin ve psikolojisinin birbirleriyle ne kadar örtüştüğü tespit edilmeye çalışılacaktır.

İskitlerde ve Türk-Moğol Halklarında Cenaze Törenleri

Herodot, İskit hükümdarlarının cenaze törenini tasvir ederken onların defnedildikleri mekânın, Boristen (Borysthenes) Nehri boyunca gittikten sonra en sonunda nehrin denize döküldüğü yerden kırk günlük mesafede bulunan Gerrhi adında bir mekân olduğunu ileri sürmektedir. Herodot’un sözlerine göre Gerrhi, “Kraliyeti İskitleri”nin hâkimiyeti altındaki en uzak mekândır.

Herodot ayrıca, “Kraliyet İskitleri”nin vefat etmiş hükümdarları için yas tutarken ellerini ve kulaklarını çizerek kestiklerini; saçlarını kestiklerini (kazıdıklarını); alın ve burunlarını yırttıklarını ve sol ellerine ok sapladıklarını da belirtmektedir. Bundan sonra hükümdarın naaşı Gerrhi’ye giden yolda bir sonraki İskit kabilesine teslim edilir ve onlar da “Kraliyet İskitleri”nin yaptıklarının aynısını yaparlar. Böylelikle her kabile İskit usullerine göre hükümdar için yas tutarak defin sürecine iştirak eder. Bu şekilde İskitler, hükümdarlarının naaşını kabile kabile dolaştırarak ve her kabilenin yas tutmasını sağlayarak kutsal defin yerine varırlar. Sıradan İskitler de ölülerini bölgede kırk gün boyunca dolaştırdıktan sonra defnederler.

Gerrhi’de hükümdarın defni sırasında beraberinde bir cariyesini, sâkisini, yani elinden içki içtiği şahsı, aşçısını, seyisini, muhafızını ve habercisini de gömdükleri dikdörtgen şeklinde büyük bir kabir kazarlar. Kabre ayrıca altın kaplar da konur. Daha sonra kabir, toprakla kapatılarak “kurgan” dedikleri büyük toprak tepe hâline getirilir. Hükümdarın defnedilmesinin birinci yıldönümünde, “Kraliyet İskitleri” tekrar kurgan dedikleri bu mezara dönerler ve hükümdarın en iyi 50 hizmetkârı ile en iyi 50 atını öldürüp mumyalarlar. Boyunlarından delip çıkacak şekilde gövdelerinden demir kazık geçirilen atların mumyaları daha önceden hazırlanmış olan ahşap kalıpların üzerine ayakları havada sallanacak şekilde yerleştirilir. Atın gövdesinden geçirilen kazık aynı zamanda hizmetkârın bütün omurgalarından da geçirilerek boynundan çıkarıldıktan sonra 50 hizmetkârın mumyaları, bu kazık sayesinde atlı konumunda atların üzerine yerleştirilir. “Kraliyet İskitleri”, “atlıları” böylece hükümdarın mezarı etrafında yerleştirdikten sonra mekânı terk ederler.[2]

Türklerin atalarının, Doğu göçmenlerinin defin törenleriyle ilgili günümüze kadar ulaşan ilk ve en eski belgeler, Çince kaynaklardır. Asya Hunları da, “Kraliyet İskitleri” gibi, hükümdarları öldüklerinde kullarını ve hizmetkârlarını öldürüp beraberinde defnetmişlerdir.[3] Avrupa Hunlarının defin törenleriyle ilgili bilgi veren Jordanes, Atilla’nın ölümü haberini alan Hun askerlerinin gelenekleri gereği saçlarını yolduklarını, gözyaşları kana karışsın diye yüzlerini derin yaralarla yaraladıklarını belirtmektedir.[4]

Görüldüğü üzere, Avrupa Hunlarının bu defin törenleri, Herodot’un anlattığı gibi, hükümdarlarının yasını tutarken kulaklarını çizen, saçlarını kazıyan, ellerini kesen, alın ve burunlarını yırtan, sol kollarını okla delen “Kraliyet İskitleri”nin defin geleneklerinin aynısıdır.

Türkler ve “Kraliyet İskitleri”nin defin törenlerindeki bu benzerlik, Göktürk İmparatorluğu için de söz konusudur. Göktürklerin hükümdarı Bilge Kağan’a ithaf edilen Orhun-Yenisey yazıtlarında, Li-Sun Tay-Sengun’un 500 erkeğin başında Kağan’ın defin törenine geldiğine dair bilgiler var. Onlar, bu defin merasimi için altın, gümüş ve güzel kokulu tütsüler getirirler. Sonra da defin sırasında bu 500 kişinin hepsi saçlarını keser, kulaklarını ve yanaklarını çizer ve kendi güzel atlarını vefat etmiş Kağan’a kurban ederler.[5]

“Kraliyet İskitleri” ve Moğolların geleneklerinin, hükümdarlarını nerede vefat ederse etsin atalarının defnedildiği özel mekâna defnetmeleri hususunda da aynı olması dikkat çekicidir. İskitlerde bu özel mekân, Gerrhi iken; Moğollarda Altay’dır. Moğolların defin törenlerini anlatan Marco Polo, Cengiz Han’ın yadigârlarının ve bütün büyük kağanların, nerede vefat ederlerse etsinler, defnedilmek üzere Altay’a getirildiğini belirtmektedir. Daha sonra da çok garip bulduğu bir hususa dikkatleri çeker: “Altay’a giden yolda Kağan’ın naaşına eşlik eden kervan, definden önce kırk gün boyunca karşılarına çıkan her kimseyi “Git, öbür dünyada Kağanımıza hizmet et” diyerek öldürürler. Bunun yanı sıra Kağan’a öbür dünyada lâzım olur düşüncesinden hareketle Kağan’ın en güzel atlarını da öldürürler”.[6] Aynı bilgiye Reşidüddin’in eserinde de rastlanmaktadır.[7]

Buna benzer bilgiler, Jordanes’in eserlerinde de vardır: “Atilla’nın defninden sonra bu vazifeyi üstlenen herkes öldürülür”.[8]

Türklerin defin törenlerini anlatan bütün kaynaklarda atların kurban kesildiğine dair bilgiler geçse de onların nasıl öldürüldüğüne dair bir kayıt yoktur. Türk-Moğol hükümdarlarının definleri sırasında atların nasıl öldürüldüğüne dair daha teferruatlı bilgiler, İbn-i Battuta’ya aittir. XIV. yüzyılın ortasında Çin’de seyahat eden İbn-i Battuta şahit olduğu, savaşta şehit düşen Türk-Moğol hükümdarının defin merasimini “El-Hansa” (Al-Khansa) adlı kitabında anlatmaktadır:

“Hükümdarı bütün eşyalarıyla birlikte yerde kazılmış olan büyük bir kabre yerleştirdiler. Kabre ona ait bütün altın ve gümüş eşyaları, dört cariyesini, en sevdiği altı kulunu ve içecek dolu birkaç kabı beraberinde gömdüler. Sonra kabir, büyük bir tepe (kurgan) yüksekliğinde toprakla gömülerek kapatıldı. Ondan sonra da defin sürecine katılanlar, mızrak saplanmış dört at getirdiler. At öldürüldükten sonra gövdesine saplanan mızrak, boynundan delip çıkacak şekilde omurgalarından geçirildi. Sonra kazıkları tepenin üstünde bir yere yerleştirip, atları orada bıraktılar”.

Görüldüğü üzere, Türklerde vefat eden hükümdarların hürmetine öldürülmüş atların kazığa yerleştirilmesi usulü ile Herodot’un anlattığı “Kraliyet İskitleri”nin merasimleri aynıdır. İbn-i Battuta’da hükümdarın altı kulunun vazifelerine dair bir bilgi yok. Herodot’ta ise bunlardan beşi, vazifelerine göre sâki (hükümdarın elinden içki içtiği kimse), aşçı, seyis, silah taşıyıcı ve habercidir.[9]

Yukarıda zikredilen İskitlerin ve Türklerin defin törenleri arasındaki paralellik konusu, E.H. Minns ve F. Thordarson tarafından incelenmiştir.[10] J.A.Boyle, Oğuz, Kıpçak ve Moğolların yası tutulan şahısların atlarının kurban edilmesi geleneklerini tasvir eden Avrupa ve orta asırlardaki Doğu yazılı kaynaklarını incelemiş ve bu geleneği İskitlerin gelenekleriyle mukayese etmiştir.[11]

Herodot’un da zikrettiği, İskitlerdeki tahnit veya mumyalama uygulaması,[12] “Köroğlu”nun Türkmen nüshasında da geçmektedir.[13] T. Tarhan, Orhun yazıtlarına göre Kül-Tigin’in mumyalandığına dikkat çekmektedir. Tarhan, ilâveten İslâm’ı kabul ettikten sonra bile Türklerde mumyalama uygulamalarına devam edildiğine dair deliller getirir. Meselâ, II. Kılıç Arslan, III. Kılıç Arslan ve II. Süleyman Şah mumyalanmıştır.[14]

Bütün bu bilgileri şöyle özetlemek mümkündür: 1) İskitlerde ve Moğollarda defin süresi 40 gün sürer; 2) İskitler, Avrupa Hunları ve Göktürkler ölünün ardından yas tutarken saçlarını kesip, yüzlerini yırtarak çirkinleştirirler; 3) İskitler, Oğuzlar, Kıpçaklar ve Moğollar ölüye bağışlanmak üzere atlarını aynı usulle kurban ederler; 4) İskitler, Göktürkler ve Selçuklular, hükümdarlarını mumyalarlar.

İskitlerde ve Türk Halklarında Kan Yemini Törenleri

İskitlerin ve Asya Hunlarının geleneklerini inceleme neticesinde aşağıdaki paralelliklerin farkına varılmıştır. Bunlar aşağıda mukayese edilecektir.

Herodot’ta şu bilgiler geçmektedir:

“İskitlerde yeminle kutsallaştırılan bütün dostluk anlaşmaları şöyle yapılır: büyük toprak bir kupanın içerisine anlaşmanın taraflarının kanları ile karıştırılmış şarap doldurulur. (Bunun için de yemin edecek olanlar biz veya bıçakla derilerini çizerler). Sonra bu kaba kılıç, oklar, balta ve mızrak daldırırlar. Bu merasimden sonra uzun dualar okunup, yemin edenler ve orada bulunan ileri gelenler bu kaptaki kan karıştırılmış şaraptan içerler”.[15]

Çin kaynaklarında geçen bilgiler ise şu niteliktedir:

Han Çang ve Çang Meng, Şan-Yu [Hunların hükümdarı] ve ileri gelen komutanlarıyla birlikte No Nehri’nin doğusunda bulunan dağa çıktılar. Orada beyaz bir atı boğazladılar. Şan-Yu Çing Lu kaması ve metal kaşığını çıkarıp, [atın kanını] şarapla karıştırdı. Sonra Lao-Şang Şan-yu (Lao-shang Shan-yu) tarafından öldürülmüş Yüeçi kabilesinin hükümdarının kafatasını kap olarak kullanıp, birlikte kan yemini şerefine şarap içtiler.[16]

İskitler ve Asya Hunları hakkındaki bu iki bilgi şu hususlarda aynılık arz etmektedir: 1) kaba kan karıştırılmış şarap konur; 2) sonra aynı kaba silah daldırılır; 3) yemine katılanlar bu şaraptan içmek suretiyle yeminli anlaşmayı tasdik etmiş olurlar; 4) Asya Hunlarının yemin gelenekleriyle ilgili Çin kaynaklarından alınmış olan bu kısa bilgide İskitlerin gelenekleriyle büsbütün aynılık arz eden bir başka unsur da söz konusudur. Herodot’un tasvir ettiği İskit gelenekleri günümüze, Kırım’da Kül-Oba’daki bir İskit mezarının (kurganının) kazısı esnasında bulunmuş olan M.Ö. IV. yüzyıla ait altın resim şeklinde ulaşmıştır. Söz konusu resimde yanaklarını ve burunlarını birbirlerine yaklaştırarak kan yemini şerefine aynı kaptan şarap içmekte olan iki İskit tasvir edilmiştir.[17] Hunlarla ilgili metinlerde ise “Onlar birlikte kan yemini şerefine içtiler” cümlesinden de anlaşılacağı üzere aynı şarap içme usulüne şahit oluyoruz.

İskitlerde ve Türk Halklarinda Ganimet Geleneği (Kafatası Kültü)

Yukarıda da belirtildiği gibi, Çince kaynaklarda Hunların yemin merasiminde içki kabı olarak düşmanın kafatasının kullanılması geleneği söz konusudur. Sima Qian, Hunların Yüeçi halkını mağlup ettikten sonra, onları Batı’ya doğru nasıl kovduklarını; hükümdarlarını öldürüp kafatasından nasıl içki kabı (kupa) yaptıklarını çok teferruatlı bir biçimde tasvir eder.[18]

Herodot’ta da aynı şekilde İskitlerin, mağlup olmuş düşmanlarının kafataslarını ziyafetlerde içki kabı olarak kullandıkları zikredilmektedir. Herodot şöyle yazmaktadır:

“İskitlerin askerî gelenekleri böyledir: Her düşmanıyla olmamakla beraber en acımasız düşmanlarının kafataslarıyla böyle muamele ederler: evvelâ kafatasını kaşlara kadar kesip, temizlerler. Fakir birisi kafatasını, dışından ham sığır derisiyle kaplayarak kullanır. Zengin insanlar ise evvelâ kafatasını ham deriyle kaplarlar, sonra kabın içini altınla yaldızlarlar. İskitler, kardeşler arası kavgada veya mahkemede birinin diğerine galip gelmesi söz konusu olduğunda, kendi akrabalarının kafataslarıyla bile aynı şekilde muamele ederler. Çok saygın misafirlerin ziyareti esnasında ev sahibi, sofraya böyle kafataslarını koymakla, bu akrabalarının onun düşmanı olduğunu ve onların üstesinden geldiğini misafirlerine hatırlatmak ister. Bu davranış, İskitlerde yiğitlik addedilir”.[19]

Böylelikle İskitlerin de, aynen Asya Hunları gibi, kafatası avcıları oldukları anlaşılmaktadır. Herodot’un anlattıklarından ve Çince kaynaklardan da anlaşılacağı üzere, bu barbarca gelenek İskitlerde ve Asya Hunlarında gurur meselesi idi. Aynı zamanda kafatası avcılığı, bir nevi kumandanın, askerlerinin savaşta ne kadar iyi savaştıklarını denetleme yoluydu. Aşağıdaki alıntıdan da anlaşılacağı üzere, ganimetler İskit askerleri arasında öldürdükleri düşman sayısına göre üleştirilmiştir.

İskitlerin askerî gelenekleri şu şekildedir: İskit, ilk düşmanını öldürdüğü zaman onun kanını içer. Savaşta öldürdüğü düşmanlarının hepsinin kafataslarını hükümdara getirir. Zira sadece düşmanlarının kafataslarını getiren asker ganimetten payını alabilir, aksi hâlde hiçbir şey alamaz”.[20] Kafatası avcılığı, ayrıca toplumda itibar kazanma imkânı da sağlardı. Bunu, Herodot’un aşağıdaki yazısından anlamak mümkündür:

“Her hükümdar yılda bir defa kendi bölgesinde şarap karıştırmak için kap hazırlatır. Bu kaptan sadece düşmanını öldürenler içebilirler. Henüz kendilerine düşman öldürmek nasip olmayanlar ise bu kaptan içemezler. Mahcup ve şerefsiz olarak bir kenarda otururlar. İskitler için bundan daha utanç verici bir şey yoktur. Aksine düşmanını öldürenlere ikişer kupa içki getirilir ve onlar da iki kupayı üst üste (bir defada) içerler.”[21]

Aynı bilgi, Çin tarihçisi Sima Qian’ın Asya Hunları ile ilgili yazdıklarında da vardır: “Savaştan sonra düşmanlarının kellesini alan veya düşmanlarını esir alan (Hunlar), bir kupa şarapla ödüllendirilirler ve onlara, kazandıkları ganimetleri kendileri için bırakmalarına izin verilir”.[22]

Orta asırlarda düşman kafatasının içki kabı olarak kullanılması geleneği, bozkır Türk halklarında devamını bulmaktadır. Meselâ, Günah Çıkartıcı Teofanes’a göre Bulgarların hükümdarı Krum Han, mağlup ettiği Bizans İmparatoru Nikeforos’un kafatasından gümüş kaplamalı içki kupası hazırlatmıştır.[23] Tarihçi Nestor (Nestor the Chronicler), “Povesti Vremennıyh Let” (Geçmiş Yıllar Kıssası) adlı eserinde, Peçeneklerin Hanı Kurya’nın Kiev Büyük Knezi Svyatoslav’ı mağlup edip, kafasını uçurduğunu ve kafatasından kıymetli metallerle kaplı içki kabı yaptırdığını belirtmektedir.[24]

Ayrıca şu da unutulmamalı ki, kafatası kültü, eski zamanlardan beri dünya arkeolojisi ve mitolojisinde de çok yaygın olan bir külttür. Azerbaycan’da Azıh Mağarasında 300.000 yıl öncesi Alt Paleolitik dönemine ait, içinde ayı kafataslarının saklandığı gizli bir yer bulunmuştur. Bu kafataslarından birinde birbirlerine paralel yedi çizgi sıralanmış, en üstte (sayı birimi göstergesi olarak) enlemesine bir çizgi çizilmiştir.[25] İster öküz ve kızıl akbaba gibi hayvan kafatası ister insan kafatası kültünün izlerine, insanlığın en eski kültürlerinden olan M.Ö. VIII-VII binyıllara ait Türkiye’nin Çatalhöyük ve Çayönü gibi en eski yerleşim merkezlerinde (komplekslerinde) de rastlanmaktadır.[26] Kafatası, içki kabı olarak yaygın bir şekilde Tibet’te kullanılmıştır. B. Laufer, farklı milletlerin farklı dönemlerde kafatası kullandıklarına dair geniş bilgi toplamıştır. Onun araştırmalarından, akrabalarının ve arkadaşlarının kafataslarını içki kabı olarak kullanan Amerika ve Avustralya kabileleri de dâhil olmak üzere, dünyadaki bütün halklarda bu kültün olduğu anlaşılmaktadır. Bununla beraber Laufer’in örnek verdiği bazı benzetmelerin esasa dayandırılmadığını da belirtmek gerekir. Meselâ, Edda’da kafatasının içki kupası olarak kullanılması kültüne dair bulunduğu atıf doğrulanmamıştır.[27] Diğer araştırmacı A.L. Andrews, Odin’e akıl veren (ve konuşan) Mimir başından (kafatasından) hareketle Edda’da Mimir kafatasının içki kabı olarak kullanıldığına dair aynı şeyleri ispat etmeye çalışır.[28] Daha sonra J. Lindow, bu yorumlamayı “romantik” bularak Mimir kafasının (kafatasının) içecek kabı olarak kullanıldığına dair gerçeğe dayalı hiçbir delilin bulunmadığını belirtmiştir.[29]

Yukarıda mezkûr delillerden hareketle kafatası kültünün her kavme mahsus “yerel” özellikler taşıdığı kanaatine varmak mümkündür. Hayvana veya insana ait kafatası akıl almak için kullanıldığı gibi, içecek kabı olarak da kullanılmış olabilir. İçecek kabı olarak kullanılan kafatasları düşmana veya arkadaşa ait de olabilir. Ayrıca zaman faktörünü göz önünde bulundurmak gerekir ki, zamanla bu kültün aynı halkta bile şekil değiştirmesi mümkündür.

Kafataslarının bu tür özelliklerinin incelenmesi, kafatası kültünün “yerel” özelliklerinin tespit edilmesine imkân sağlar. Yukarıda zikredilen bilgilere dayanarak sadece Hunlara ve İskitlere mahsus kafatası kültünün özellikleri üzerinde durmak istiyoruz:

  • İskitler ve Hunlar, düşmanlarının kafataslarını savaş ganimeti olarak biriktirmişlerdir; 2) İskitler ve Hunlar düşmanlarının kafataslarını değerli metallerle kaplayarak içecek kabı olarak kullanmışlardır; 3) savaşta düşmanlarının kellesini alan İskitler ve Hunlar, toplumda itibar kazanmış ve bir kupa şarapla ödüllendirilmişlerdir; 4) savaşta düşmanlarının kafasını uçuran İskitlerin ve Hunların savaşta kazandıkları ganimetler kendilerine bırakılmıştır; 5) İskitlerde ve Hunlarda kafatası kültünün kutsal önemi gibi, aynı zamanda askerlerin savaşta ne kadar iyi savaştıklarını denetlemeyi sağlayan pratik yönü de olmuştur.

Şunun altını bir daha çizmek gerekir ki, İskitlerdeki ve Hunlardaki ancak bu benzerliklerin tamamı bir araya getirildiğinde, bu iki halkta kafatası kültünün aynı özelliklere, en önemlisi de bu kültün özgünlüğüne işaret etmektedir.

İskitlerin ve Türk Halklarinin Dinlerinde Kılıç Kültü

İskitlerin ve Hunların Dinlerinde Kılıca Tapma

Herodot, İskitlerin Ares’e tapma sürecini şöyle tasvir etmektedir:

“İskitlerin her bölgesinde Ares için, açık bir mekânda çalı çırpıdan dağlar şeklinde birbirlerinin üzerine yığılmış üç aşamalı ve uzunluğu ile genişliği hemen hemen aynı, ama yüksekliği uzunluğuna ve genişliğine nispeten daha az olan mabetler dikilir. En üstte üç tarafı düz olan, dördüncü tarafında da girişi olan dikdörtgen şeklinde bir alan oluşturulur. Kötü hava durumlarında bu inşaat daima çöker. Dolayısıyla her yıl buraya yüz elli yük çalı çırpı getirilir. Her tepenin başına eski demir kılıç yerleştirilir. İşte bu kılıç, Ares putudur. Bu kılıca her yıl diğer Tanrılara olduğundan daha fazla at ve büyükbaş hayvan getirilip kurban kesilir”.[30]

Pan Ku’nun derlediği “Han Şu”[31] ve onun daha sonraki ilâvelerinde Asya Hunlarının kılıca taptıklarından bahsedilmektedir. Kao Chu-hsun özellikle bu konuyu ele aldığı makalesinde bütün bu bilgileri bir araya getirmiştir. Bunlara aşağıda yer verilecektir.

Ch’ing hanedânından Wang Hsien Chien “Coğrafya ile ilgili Risale”nin ilâvesi olan “Han Şu”da şöyle yazmaktadır: “Hükümdâr Hsiu Chu’nun (başka bir ifadeyle Siu Tu) Gökyüzüne tapmak için hazırlanan metal askerleri ve Ching Lu kaması için Xiongnu (Hsiung–nu) ile ilgili kayıtlara bakınız”.[32] Xiongnu (Hsiung–nu) ile ilgili kayıtlarda, Hunların hükümdarı Lao-Şang Şan-yu’nun iki Çin elçisiyle beraber dağ tepesine çıktığı, orada beyaz bir atı öldürdükleri ve hükümdarın, atın kanına şaraba bandırılmış Ching Lu kamasını daldırdığına dair yukarıda bahsedilmiş olan bilgiler bulunmaktadır.[33]

Çince kaynaklardan alınmış olan bu iki kayıtta, “ching lu”nun, “kılıç” veya “kama” anlamına gelen Türkçe bir kelimenin Çince eski fonetik karşılığı olduğu belirtilmektedir. Kao Chu-hsun, makalesinde “ching-lu” kelimesinin anlamını geniş bir şekilde ele almaktadır. F. Hirth, K. Shiratori ve B. Karlgren’le aynı fikirde olan Kao Chu-hsun, “l” ve “r” ünsüzlerinin birbirine dönüşebilirliğine de dayanarak “ching-lu”nun çift yüzlü kama anlamında kullanılan Türkçe “kyngrak/qingrak” ve Moğolca “kingara” kelimelerinin Çince fonetik karşılığı olduğunu ileri sürmektedir.[34] Bu tür kamalara Yunanlılar “akinakes” diyorlardı. Daha önce de bahsedildiği gibi, Herodot’ta da İskitlerin kılıca taptıklarına dair kayıtlar vardır. Kao Chu-hsun, Han hanedânının tarihi olan “Han Şu”yu, bu kitabın Çinli tarihçiler tarafından düzenlenmiş olan daha sonraki ilâvelerini ve kutsal (ilahî) kılıçla ilgili çağdaş araştırma çalışmalarını esas alarak İskitler ve Hunlarda kutsal kılıç kültünün aynı olduğunu belirtmektedir.

Kao Chu-hsun’a göre Sima Qian, eski Hunların dokuz kat Gök’e (gökyüzünün dokuz tabakasına) taptıklarına işaret etmektedir. Bu dokuz tanrıdan sadece bir tanesine, kutsal Ching-Lu kılıcına sunaklar dikmişlerdir.[35] İskitler de sadece kılıç tanrısı olan Ares’e sunaklar dikmişlerdir.[36] Hunlarda ve İskitlerde ching-lu kılıcı, insan biçimindeki Savaşçı Tanrı kültüyle özdeşleştirilmektedir. Bunun delillerini şu aşağıdaki alıntılarda bulmak mümkündür.

“Coğrafya ile ilgili Risale”nin ilâvesi olan “Han Şu”da: “Yun Yang’da[37] hükümdâr Hsiu Chu’nun, gökyüzüne tapmak için dikilmiş olan metal [veya altın] askerleri ve üç Ching Lu Shen mabedi vardır” denmektedir. “Han Şu”daki “Kurban Risalesi”nde geçen diğer kayıtta da: “Yun Yang’da hükümdâr Hsiu Chu’nun hürmetine kurban kesmek amacıyla dikilmiş olan üç Ching Lu Shen mabedi vardır” denilmektedir. Hsiu Chu, Batı Hunlarına ait kabilelerin hükümdarıdır.[38]

Böylece yukarıda mezkûr Çince kaynaklardan alınmış olan kayıtlara dayanarak “Göklerin metal [altın] savaşçısı”nın, başka bir ifadeyle “Metal tanrı”nın ve “kutsal Ching Lu kaması”nın aynı İlah’ın anlamsal hipostazı olduğunu, daha doğrusu Hunlarda da, İskitlerin Ares’ine benzer Savaş Tanrısı olduğunu tespit etmek mümkündür.

Geriye sadece son meseleyi açıklığa kavuşturmak kalıyor. “Han Şu”daki “Kurban Risalesi”nden alınan yukarıda verdiğimiz alıntıdaki, Ching Lu mabetlerinin hükümdar Hsiu Chu’nun hürmetine kurban kesmek için dikildiğine dair görüşe katılmıyoruz. “Han Şu”nun 96.bölümünde Çin kumandanı Piao Chi’nin (başka bir ifadeyle Huo Qubing) Çin’e göre daha batıda olan Hunların topraklarını fethettiğinden, Hun kabilelerinin hükümdarları Hong Ye’yi ve Hsiu Chu’yu teslim olmaya zorladığından ve sonra bu fethettiği yerlerde ilk defa kaleler inşa ettiğinden bahsedilmektedir.[39] “Han Şu”nun 68.bölümünde M.Ö. 121 yılının yazında kumandan Huo Qubing’in Çin’e göre daha batıda bulunan topraklara saldırıp, Hunların hükümdarı Hsiu Chu’nun taptığı Altın Gökyüzü Adamını ele geçirerek Batı Hunlarını mağlup ettiğine dair bilgiler vardır.[40] Hunların hükümdarı (Şan Yu), kendisine bağlı iki kağanın Çin’e karşı koyamadığını duyunca öfkelenip onları öldürmeye karar verir. Ölesiye korkan kağanlar Çin’in hâkimiyeti altına girmeye karar verirler. Ancak daha sonra Hsiu Chu kararından döner ve Hong Ye onu öldürdükten sonra Hsiu Chu’nun ordusunu kendi ordusuna katarak Çin’e teslim olur. Çin imparatoru onu tahtından eder ama unvanını bırakır. Hsiu Chu’nun ailesi ise köleleştirilir. O zaman 14 yaşında olan oğlu Mi-ti Sarı Kapıların ahırına imrahor olarak tayin edilir. Çinliler Mi-ti’ye, babası Hsiu Chu’nun altın savaşçı heykeli (chin jen) yaptırmasından dolayı Chin Mi-ti adını verirler. “Chin”, “altın” anlamına gelmektedir[41]. Daha sonra Chin Mi-ti imparatorun sağ kolu olur ve sarayda yüksek konuma gelir.[42]

Kao Chu-hsun, Yun Yang’daki Ching Lu kaması için yapılmış mabetlerin Hsiu Chu ailesinin değil, bütün Hunların mabetleri olduğu görüşünde ısrar etmektedir. Bunun delili de şu aşağıdaki hususlardır: Birincisi, yukarıda bahsedildiği gibi, Altın Gökyüzü Savaşçısı’nın (Adamının), Hunların hükümdarı Hsiu Chu daha hayattayken ele geçirilmiş olması gerçeğidir. Bu, Demir Savaşçı ve Kılıç kültlerinin, hükümdarları Hsiu Chu öldükten sonra Hunlar tarafından oluşturulmayıp hükümdarın vefatından çok önce de varlığını sürdürdüğünü ispatlamak için yeterli bir gerekçedir. İkincisi de, Yun Yang’daki Ching Lu kaması için dikilmiş mabetlerin temellerinin, M.Ö. 61 yılında yani hükümdâr Hsiu Chu’nun vefatından 60 yıl sonra; M.Ö. 85 yılında vefat eden oğlu Chin Mi-ti’nin ölümünden 25 yıl sonra; Çin İmparatoru Wu’nun vefatından bir yıl sonra atıldığı gerçeğidir.[43] Kao Chu-hsun’un görüşüne katılarak şunu ilâve edebiliriz ki, “Kurban Risâlesi”nde Ching Lu kaması için dikilmiş mabetlerin Hunların hükümdarı Hsiu Chu’nun ismiyle bağdaşlaştırılma sebebi, Hunların savaş tanrısı ile hükümdarlarının isimlerinin aynı olmasından kaynaklanmaktadır. Bu da hükümdar Hsiu Chu’nun ismini, Hunların savaş tanrısının adından aldığı anlamına gelmektedir[44].

Iskit ve Avrupa Hunlarının dinlerinde kılıca tapma

Priskos’a (Romalı Priscus’a) atıfta bulunan Jordanes’in örnek verdiği Avrupa Hunlarının efsanesine göre, savaş tanrısı Mars’ın kılıcına hâkim olan Atilla kendini dünyanın hükümdarı olarak ilân eder.

“Zaten kendinden emin olma özelliğine sahip Atilla’nın kendine güveni, İskit hükümdarları arasında her zaman kutsal olarak saygı duyulan Mars’ın kılıcını bulduktan sonra daha da artar. Tarihçi Priskos kılıcın hangi şartlarda ve nasıl bulunduğunu şöyle anlatır: Çoban, sürüsünden bir düvenin topalladığını fark eder ancak yarasının sebebinin ne olduğunu anlayamaz. Endişeli çoban kan izini takip eder ve otlarken yanlışlıkla düvenin ayakları altında çiğnenmiş kılıca rast gelir. Çoban, kılıcı toprak altından kazıyıp çıkartır ve Atilla’ya götürür. Atilla, buna çok sevinir. Bundan kendisinin dünyaya hâkim olacağı anlamını çıkartarak kılıcı memnuniyetle kabul eder. Atilla, Mars’ın kılıcının bütün savaşlarda ona zafer kazandıracağından emindi”.[45]

Otto John Maenchen-Helfen’e göre (Almancası: Otto Mänchen-Helfen), bu olay Priskos’un ağzından anlatılan bir başka Yunanca kaynakta (Constantinian Exerpts) da mevcuttur. Kılıcın aranıp bulunma sürecinin kısa ve öz anlatılmasına rağmen kılıcın kendisi çok teferruatlı bir biçimde tasvir edilmektedir. “Kılıç [Atilla’nın bulduğu Mars’ın Kılıcı], Savaşların Tanrısına inanan İskit hükümdarları arasında saygı duyulan kutsal bir kılıçtı. Ancak [kılıç] çok eski zamanlarda kaybolmuştur.”[46]

Bu alıntıda Herodot’un anlattığı İskitlerin ilk hükümdarı Kolaksay tarafından elde edilen gökten düşmüş yanan kılıçla ilgili mit söz konusudur.

“Köroğlu” destanının Azerbaycan versiyonunda destanın kahramanı olan Köroğlu’nun kılıcının, yıldırım misali gökten düşmüş ilahî (kutsal) metal parçasından yapıldığı anlatılmaktadır.[47]

Otto John Maenchen-Helfen’in araştırmalarında Ortaçağ Türk halklarının nasıl kendi kılıçları üzerine yemin ettiklerine dair birkaç örnek daha mevcuttur.[48]

İskitlerin, Asya Hunlarının ve Avrupa Hunlarının Dinlerinde Kılıç İçin Kurban Kesme

Herodot, İskitlerin Ares için kurban kesmeleriyle ilgili olarak şunları yazmaktadır:

“İşte bu kılıca her yıl diğer Tanrılara kesilen kurbanlardan daha çok sayıda at ve büyükbaş hayvan kurban kesilir. Ayrıca her yüz esirden biri kurban edilmeye mahkûmdur. Ancak esirlerin kurban edilmesi, hayvanların kurban edilme usulünden farklı bir merasimle gerçekleştirilir. Esirin başına önce şarap serpilir, sonra kabın üzerinde başı kesilir (boğazlanır). Sonra da kanı çalı çırpı yığınının bulunduğu yukarıya götürülür ve orada bu kan kılıca serpilir. Yukarıda durum böyle iken o yığının altında, yani mabedin alt kısmında şöyle bir merasim yapılır: Boğazlanmış kurbanların sağ kolunu omzuyla birlikte kesip havaya fırlatırlar; diğer kurbanlık hayvanlar da kesildikten sonra merasim biter ve herkes dağılır. Kurbanın kolu düştüğü yerde kalır, cesedi ise ayrı bir yerde durur”.[49]

İskitlerin ve Hunların kılıca kurban kesme gelenekleri arasında şöyle benzerlikler tespit ettik:

  • Hunların hükümdarı Lao-Şang Şan-yu’nun bir kapta beyaz atın kanını şarapla karıştırıp, bu karışıma da Ching Lu kamasını daldırdığına dair Çince yazılı kaynaklarda geçen bilgilerden, Hunların da aynen İskitler gibi kutsal kılıç için kurban kestikleri anlaşılmaktadır.[50]
  • Hunlar da İskitler gibi, kutsal kılıca esir kurban etmişlerdir. “Han Şu”da Hunların, Çin generali Li Guang’ı (Li Kuang) silah için kurban ettiklerine dair kayıtlar vardır. Kao Chu-hsun, N. Egami’ye atıfta bulunarak “Kan Şu”da geçen “Silah için kurban kesme” ifadesinin “Ching Lu” kaması için kesilen kurban olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtmektedir.[51]
  • İskitler, esirleri Ares’e kurban olarak keserken önce kafalarına şarap döküp sonra bir kap üzerinde gırtlaklarını keserler. Şarapla karışmış kan kaba akıtıldıktan sonra bu karışım kutsal (ilahî) kılıcın üzerine dökülür.[52] Hunlar, Ching Lu kılıcı üzerine yemin törenini gerçekleştirirken bir kaba kan ve şarap koyduktan sonra bu kaba Ching Lu kamasını daldırırlar.[53]

Bütün bunlardan şu neticeye varmak mümkündür: 1) İskitler de, Asya Hunları ile Avrupa Hunları da kılıca tapmışlardır; 2) hem İskitlerde hem Asya Hunları ile Avrupa Hunlarında da kılıç tanrısı, insan kılığındaki Ares/Mars/“Metal Savaşçı”dır; 3) İskitler de Hunlar da sadece kılıç tanrısına sunaklar dikmişlerdir; 4) İskitler de Hunlar da (kutsal) kılıç için atları ve esirleri kurban olarak kesmişlerdir; 5) İskitler de Hunlar da kurbanların kanlarını şarapla karıştırmışlardır; 6) gökten düşmüş yanan “Kolaksay kılıcı” ile ilgili İskit miti, Türk halklarının destanlarında da mevcuttur.

İskitlerde ve Türk Halklarinda Anti Asimilasyon Psikolojisi

Herodot’un “Tarih”inde İskitlerin asimilasyona karşı tahammülsüzlük psikolojisini resmeden iki olay mevcuttur. Birincisi, İskitlerin düşmanlarına karşı stratejik üstünlük elde etmelerini sağlayan ihlâl edilemez göçebe hayat tarzıdır.

“Tanıdığımız bütün halklar arasında sadece İskitler, insan hayatı için en önemli sanata sahiptirler. Bu sanat, kendine saldıran hiçbir düşmanın kurtulmasına imkân bırakmamalarından ileri gelmektedir. Ayrıca kendileri buna izin vermedikçe onları geçmek, onların üstesinden gelmek de mümkün değildir. Zira İskitlerin ne şehirleri, ne de kaleleri vardır, evlerini yanlarında taşırlar. İskitlerin hepsi güzel at biner ve ok atarlar; tarımla değil hayvancılıkla uğraşırlar; evleri, çadırlardır. Böyle bir halkın ele geçirilmesi ve yenilmesi hiç mümkün mü? İskitlerin bu özelliklerinde tabii olarak onların topraklarının ve nehirlerinin de payı vardır”.[54]

İkincisi, İskitlerin, atalarından devam ede gelen örf-adetlerine sımsıkı bağlı olmalarıyla ve diğer yabancı halkların geleneklerini benimseyen kendi kandaşlarını ağır bir şekilde cezalandırmalarıyla ilgilidir. Bunun ne anlama geldiğini açıklamaya çalışacağız.

İskit hükümdarlarından Anaharsis (Anacharsis) ve Skil (Scyles, Skyles) diğer halkların hayat tarzı ve geleneklerini uyguladıkları için kendi kabileleri tarafından öldürülmüşlerdir. Herodot’un anlattığına göre Anaharsis çok seyahat eden ve farklı halkların bilgelik sırlarına erişmeye çalışan birisidir. Anaharsis seyahati sırasında, yabancı bir ülkedeki Tanrıça’ya ülkesine sağ salim döndüğü takdirde kendisi için ayin yapacağına dair yeminde bulunur. İskitya’ya dönünce “Ağaçlar Mekânı” olarak bilinen Giley adlı bir yere saklanır. Ayini orada yapar. Ancak onu gören İskitler hükümdar Savliy’e haber verirler. Savliy bu haberi duyar duymaz olay yerine varır ve yabancı örf-adetlere uyduğu için kendi elleriyle kardeşini[55] öldürür.[56]

Herodot daha sonra aradan yıllar geçtikten sonra İskit hükümdârı Skil’in başına da aynı şeylerin geldiğini yazar. Skil’in babası İskit hükümdârı Ariapites (Ariapeithes); annesi ise Yunanlı birisidir. Annesi, Skil’e Yunancayı ve yazmayı öğretir; bunun yanı sıra Yunanca olan her şeye karşı sevgi beslemesine vesile olur. Skil, hükümdâr olduğu zaman sık sık Boristen’e gider. Şehre girerken Yunan kıyafetini giyer. Skil, Boristen’de evlenip kendine bir ev yapar. Orada bazen bir ay bazen de daha fazla kaldıktan sonra şehirden ayrılır. Tekrar İskit kıyafetlerini giyerek bozkırdaki topraklarına döner. Tabii olarak İskitler, deliliğe yol açan Tanrı’ya tapmanın ahmaklık olduğu düşüncesiyle Yunanlıları, Bacchanalia ayinine olan tutkularından dolayı kınarlar. Bir keresinde Skil, Bacchanalia ayinine katılır. Bunu gören Boristen ahalisinden birisi, İskitlerin dalga geçtikleri Yunan geleneklerini kendi hükümdarlarının benimsediğini İskitlere haber verir. Haberi ulaştıran adam İskitleri gizlice Bacchanalia’nın yapıldığı yere götürür. İskitler orada Yunan kıyafetini giyip, Yunan müzik aletini çalan kendi hükümdarlarını görünce hemen şehri terk ederler. Bu haberi bütün orduya yayarlar. Bundan sonra halk ayaklanır, Skil’in baba tarafından kardeşi olan Oktamasad’ı (Octamasadas) hükümdar olarak seçer. Skil, İskitlerin elinden kurtulamaz. Oktamasad onun kellesini alır. Bu olayı özetleyen Herodot: “İskitler geleneklerine o kadar sıkı bağlılar ki, başka kültürlere ait bir geleneği benimseyenleri en ağır cezaya tâbi tutarlar” diye yazmaktadır.[57]

İlk bakışta Herodot’un yazdıklarından bir toplum olarak İskitlerin psikolojik özellikleriyle ilgili kesin bir sonuç çıkarmak mümkün olmayabilir. Ancak daha teferruatlı tahlil yapılarak İskit ve diğer göçebe halkların toplumsal ve psikolojik özellikleri karşılaştırıldığında şu sonuçlara varmak mümkündür:

  • İskit toplumunun psikolojik özellikleriyle ilgili Herodot’un anlattığı iki olayda, birbirlerinden ayrı ele alınamayan bir bütün sistem söz konusudur.
  • Bu iki psikolojik tespit, birbirleriyle bağlıdır ve İskitler için bu, erimeye (asimilasyona) karşı bir nevi koruyucu bariyer niteliğindedir.

Bu görüşleri desteklemek için, Hunların yabancı olan her şeye karşı tahammülsüzlükleriyle ilgili Han Hanedânı devrinden kalma Çince yazılı kaynaklara başvurulabilir.

Çin tarihçisi Sima Qian, M.Ö. 174 ve 161 yılları arasında Hunların hükümdarı Lao-Şang Şan-yu ile danışmanı Çung-Hang Yueh arasında geçen şu diyaloga yer verir[58]:

“Han (Çin) imparatorluğunun ipeği ve yemeği Hunların hoşuna giderdi. Danışmanı Çung-Hang Yueh, Hun hükümdârı Şan-yu’ya dönüp şöyle dedi: “Hunlar, Han imparatorluğu hâkimiyeti altındaki her hangi bir halktan nüfusça daha azdır. Ancak Hunlar, kendi yemekleri ve kıyafetlerine sahip olmaları sayesinde çok güçlüdürler ve hiçbir şeyden dolayı Han İmparatorluğu’na bağlı değildirler. Şan-yu, Çin yemeklerini benimsemeye ve Hunların geleneklerine değişiklik getirmeye çalışıyor. Bu sebeple, Han buraya kendi mallarının beşte birinden daha az bir kısmını gönderse bile neticede amacına ulaşır ve bütün Hun halkını köleleştirmeyi başarır”. “Bugünden itibaren, yani Han’ın ipeğini elde ettiğiniz günden itibaren üzerinize giyip çalılar ve dikenler arasında at üstünde koşturun. Pantolonlarınızın ve kaftanlarınızın ne kadar çabuk paramparça yırtıldığını herkes görür ve ipekten yapılmış giyimin keçe ve deriden yapılmış giyimle kıyaslanamayacağını anlar. Aynı şekilde Han’ın yemeğini aldığınız zaman da onu atın ki, halk Han yemeğinin süt ve kımız kadar kullanışlı ve lezzetli olmadığını anlasın”.[59]

Bu diyalogdan da anlaşılacağı üzere, Türk halklarının yabancı kültüre ait hayat tarzını reddedişi, aslında bir nevi bağımsızlıklarını koruma mekanizmasıdır. Asya Hunları bağımsızlıklarını, ihtiyaçlarını kendi iktisadî imkânlarıyla karşılamaları sayesinde koruyabilmişlerdir. Hunlar, Çin İmparatorluğu’na bağlı değillerdi. Türk halklarında yabancı kültüre ait örf-adetleri ve töreleri inkâr etme prensibi, Hunların millî ideolojisinin olmazsa olmaz unsurlarından biri olmuştur. Daha sonraki döneme ait Orhun-Yenisey yazıtlarında buna dair örnekler mevcuttur:

“…altını, gümüşü, ipeği, ipekliyi sıkıntısız öylece veriyor. Çin milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, ipek kumaşla aldatıp uzak milleti öyle yaklaştırırmış. Yaklaştırıp, konduktan sonra, kötülüğü o zaman düşünürmüş. İyi bilgili insanı, iyi cesur insanı yürütmezmiş. Bir insan yanılsa, kabilesi, milleti, akrabasına kadar barındırmazmış. Tatlı sözüne, yumuşak ipek kumaşına aldanıp çok çok, Türk milleti, öldün; Türk milleti, öleceksin! Güneyde Çogay ormanına, Tögültün ovasına konayım dersen, Türk milleti, öleceksin! Orada kötü kişi öyle öğretiyormuş: Uzak ise kötü mal verir, yakın ise iyi mal verir diyip öyle öğretiyormuş. Bilgi bilmez kişi o sözü alıp, yakına gidip, çok insan öldün! O yere doğru gidersen, Türk milleti, öleceksin! Ötüken yerinde oturup kervan, kafile gönderirsen hiçbir sıkıntın yoktur. Ötüken yerinde oturursan ebediyen il tutarak oturacaksın.(Güney Cephesi, 5-8.satırlar)[60]

Çin İmparatorluğu’nda Çin’in hayat tarzını kabul edenleri teşvik etme geleneği vardı. Bu, Türk halklarının yavaş yavaş göçebe hayat tarzından yerleşik hayat tarzına geçmelerine ve neticede onların sıkça asimilasyona uğramalarına yol açmıştır. Çin medeniyetinin etkisi altında kalanlar, Doğu’nun “Anaharsis”leri ve “Skil”leriydi. Herodot’tan bin yıl sonra yazılmış olan Kül-Tigin yazıtlarından da anlaşılacağı üzere, İskit ve Türklerin psikolojik özelliklerinde aynılık söz konusu idi. Bu benzerlikleri destekleyen bir başka kayıt da, Kül-Tigin’in ağabeyi Bilge Kağan ile danışmanı Tonyukuk arasında geçen bir diyaloga atıfta bulunulan Tang hanedanının tarihinden alınmış fragmanlarda bulunmaktadır:

“Kendisine teslim edilen çok sayıda Çinli mülteciye sahip olan Bilge Kağan, yeni şehirler ve mabetler inşaat etmeyi düşünür. Tonyukuk: “Bu, büyük bir hata olur. Türklerin nüfusu çok azdır, Tang (Çin) halkının yüzde biri kadar olamaz. Onlara karşı koyabilmemizin tek şartı, göçebe hayat tarzımızdır. Biz su ve otlaklar ararız; ama ikamet ettiğimiz belirli bir yer yoktur. Üstelik hareketli hayat tarzımız var: herkes savaş sanatı eğitimini almış, ok atabilir ve avlanabilir. Zayıf düştüğümüz zaman geri çekilip, dağlarda veya ormanlarda saklanabiliriz. Tang’ın çok sayıda askerinin olmasının bizim için bir tesiri yoktur. Şayet şehirler inşaat etmeye başlarsak ve hayat tarzımızı ve örf-adetlerimizi değiştirmeye başlarsak o zaman Tang, bizi “yutacaktır”. Ayrıca mabet geleneği, insanlara cömert ve zayıf olmayı öğretir. Bu ise, savaş sanatının gelişmesi ve iktidar mücadelesi için iyi değildir. Dolayısıyla bütün bu dediklerin yapılmamalıdır.” Bilge Kağan bu görüşe katılır.”[61]

Görüldüğü üzere, Türklerin yabancı kültürlere ait her şeyi reddedişinin sebebi vardır: atalarından devam ede gelen hayat tarzlarını kaybetme ve hem askerî hem de kültürel olarak zayıf düşme tehlikesidir. Askerî olarak zayıf düşmekten kasıt, ordunun ve askerlerin mücadeleci niteliklerini kaybetmesi ise; kültürel olarak zayıf düşmekten kasıt, sayıca çok az olmalarından kaynaklanan asimilasyon (erime) korkusudur.

Böylece, esas aldığımız Yunanca, Çince ve Türkçe yazılı kaynaklarda yer alan bilgileri şöyle özetleyebiliriz: 1) İskitler de Göktürkler de göçebe hayat tarzlarını, düşmanlarına karşı askerî üstünlük elde etmek için kullanmışlardır[62]; yerleşik hayat tarzı yaşayan halklara nispeten sayıca daha az olan İskitler ve Göktürkler, göçebe hayat tarzını askerî güçlerinin zayıf düştüğü dönemlerde koruyucu bariyer olarak kullanmışlardır; 2) İskitler, Hunlar ve Göktürkler asimilasyona uğramamak ve kendilerinden sayıca daha çok olan yerleşik halkların kültürel tesiri altında kalmamak için örf-adetlerine sıkı bağlı kalmış ve yabancı kültüre ait gelenekleri benimseyenleri ağır cezaya tâbi tutmuşlardır; 3) İskitler, Hunlar ve Göktürkler anti asimilasyon psikolojisi bakımından aynı özelliklere sahiptiler.

***

Böylece, şöyle tespitlerde bulunabiliriz:

1. İskitlerin defin törenleri Asya Hunlarının, Avrupa Hunlarının, Göktürklerin ve Moğolların defin törenlerinin aynısıdır.

2. İskitlerin kan yemini törenlerinin aynısı Hunların geleneklerinde de mevcuttur.

3. İskitlerin mağlup ettikleri düşmanlarının kafataslarını içki kabı olarak kullanma geleneği, Asya Hunları için de söz konusudur. Üstelik bu iki halkta savaş ganimetlerinin, kafatası kültünü esas alarak üleştirilmesi geleneği de aynıdır.

4. Herodot’un tasvir ettiği, İskitlerin tanrısı Ares’e tapma ve kurban kesme gelenekleri, Asya Hunlarındaki Ching Lu kamasına tapma ve kurban kesme geleneklerinin aynısıdır. Herodot’un verdiği ilahî (kutsal) kılıç hakkındaki bilgiler İskitlerle ilgiliyken; Çince kaynaklarda bu, Asya Hunlarıyla, Yunanca kaynaklarda ise Avrupa Hunlarıyla ilgilidir.

5. İskitler, Asya Hunları ve Göktürkler anti asimilasyon psikolojisi hususunda da aynı özelliklere sahiptir. Göçebe hayat tarzı ve yabancı kültüre ait olan her şeyi reddediş, bu halklarda asimilasyona karşı kullandıkları koruyucu bariyer niteliğindedir.

Netice itibarıyla, daha önce tarafımızdan “Kraliyet (Hükümdar, Çar) İskitleri”nin diliyle ilgili araştırma yapıldığını ve İskitlerin dilinin menşe itibarıyla Türkçe ile aynı kökten geldiğini ispatladığımızı bir daha belirtmek isteriz.[63] “Kraliyet İskitleri”nin ve Türk-Moğol halklarının farklı geleneklerinin aynı olduğunu gösteren bilgiler ise, sadece İskitlerle Türk-Moğol halklarının aynı kökten geldiğini, akraba olduklarını onaylayan ek bilgi niteliğindedir.

TARİH : SELÇUKLU VE OSMANLI’DA TÜRK KÜRT İLİŞKİSİ

SEL%25C3%2587UKLU%2BVE%2BOSMANLILARDA%2BT%25C3%259CRK%2BK%25C3%259CRT%2B%25C4%25B0L%25C4%25B0%25C5%259EK%25C4%25B0LER%25C4%25B0.JPG

Osmanlılar, Kürdistan adını verdiği bölgede, devletin temel dayanağı olan tımar sistemini Kürtler’e uygulamadı. Bölgenin yönetimini, babadan oğula geçecek biçimde aşiretlere bırakıp bu aşiretlere, yalnızca Avrupa’daki sınır boylarında yaşayan kimi topluluklara verilen özel haklar tanıdı. Kürtler Müslüman olduğu için haraç ve cizye ödemiyor, tımar dışında bırakıldıkları için de aşar vermiyordu. Çevreleri koruma altında olduğu için, hiçbir dış tehdit altında değildiler. Bu koşullar, Kürtlerin tarihlerinin hiçbir döneminde ulaşamadıkları ayrıcalıklardı.

Selçuklu Dönemi

Selçuklular döneminde, Türk-Kürt karışmasıyoğunlaştı ve Kürtler arasında hızlı bir Türkleşme yaşandı. Selçuklular’ın bölgeye getirdiği ekonomik ve siyasi denge, uzun süredir Ermeni ve Arap baskısıyla uğraşmak zorunda kalan Kürtler için, istekle katılacakları, kendileri için uygun bir yönetim düzeni yaratmıştı.

Ekonomik canlanma, katılım ve karışmayı, karışmada Türkleşmeyi hızlandırıyordu. Kafkas dilleri üzerine yaptığı araştırmalarıyla tanınan ünlü dilbilimci, kazıbilimci ve etnograf Prof.Nikolay Marr (1865-1934), 12.yüzyıl karışması için, “Türk ve Kürt kanının Selçuklular döneminde kitlesel bir karışıma uğradığını” ileri sürer ve şunları söyler: “Anadolu Türkleri’nin, etnik ve kültürel yapılarının gelişiminde, toplumsal bakımdan onlara en yakın olan Kürtlerden etki almaları doğaldır”. 1

12.Yüzyıl Türk-Kürt karışmasına önem veren bir başka tarihçi Claude Cahen’dir. Cahen, Malatya bölgesinden Batıya göçen Germiyanoğullarının, bir “Türk-Kürt topluluğu”olduğunu, “topluluktaki Kürtler’in zamanla Türkleştiğini” ve Türkmen topluluklarıyla birlikte Azarbeycan’a giden Kürt oymakların “hayli kısa bir süre içinde”Türkleştiğini ileri sürer. 2

Türklerin kurduğu Karakoyunlu Devleti, Kürtleri hiçbir ayırım gözetmeden eşit haklara sahip uyruğu sayar. Kimi tarihçiler, Karakoyunlu Devleti’ni, “Türkmen çoğunluğa karşın Türk-Kürt aşiretleri konfederasyonu” 3sayar. Önemli sayıda Kürt, Karakoyunlu Devleti içinde Türkleşir. Erdebil’denMugan’a dek uzanan geniş bölgeyi yurt tutmuş, Kürt kökenli Cakirlutopluluğu, 15.yüzyılda Türkleşir. 4 Safevi döneminde Karabağ’dayaşayan ve Kürt tarihi yazıldığı Şerefname’nin Kürt kökenli kabul ettiği, İgirmidört (Yirmidört) aşireti tümüyle Türkleşir. 5

Doğan Avcıoğlu’na göre Anadolu’yu Selçuklular ve Osmanlılar, Türkleştirip İslamlaştırmıştır. Ancak İslamlaşmada İranlılar ve Kürtlerin de katkısı vardır.

Avcıoğlu, “Türklerin Tarihi” adlı yapıtında şunları söyler: “Hıristiyan Anadolu’da Selçuklular, daha sonra Osmanlılar, birer İslam devleti kurarak yeni bir toplum biçimi oluştururlar. Bu oluşumda İslam Kürt öğesinin katkısını belirtmek gerekir. Diyarbakır, Silvan, Ahlat vb. Selçuklu döneminin parlak İslam uygarlık merkezleridir. Selçuklular, bu kentlerin Kürt kökenli İslam bilginlerini hizmetlerine alırlar. Böylece Selçuklu hizmetinde yalnızca Kürt emirler ve savaşçılar değil, din bilginleri ve sivil yöneticiler de vardır. Anadolu’nun İslamlaşmasına Türklerin yanı sıra, İranlılar gibi Kürtler de katkıda bulunmuşlardır”. 6

Yavuz Selim- Şah İsmail Çelişkisi

Selçuklu döneminde, Kürtler arasında yaygın ve hızlı bir Türkleşme yaşanırken, Osmanlı döneminde, özellikle de I.Selim’den(Yavuz) sonra baskıya dayanan ilginç bir ters süreç yaşanır. Büyümenin ağır yükünü çeken Türkmenlerarasında hoşnutsuzluklar artar. Ayaklanmalara dönüşen hoşnutsuzluk, Osmanlı Devleti tarafından kanlı biçimde bastırıldı, çok sayıda Türkmen öldürüldü. Anadolu’daki gelişmeleri Osmanlı Devleti’ne karşı kullanan Safeviler, Anadolu Türkmenlerini ülkelerine çağırır.

Kendisi de Türk olan ve Türkçeyi mükemmel biçimde kullanan Şah İsmail’in çağrısı, mezhep yakınlığıyla birleşince, Azarbaycan’a yoğun bir Türkmen göçü başlar ve Anadolu’da Türkmen nüfus, tehlikeli biçimde azalır. Özellikle Güneydoğu Anadolu’da, sayıları son derece azalan kimi Türkmenler, kırımdan kurtulmak için Kürtleşirler.

Prof.Faruk Sümer’e göre, “Güneydoğu Anadolu eğer Safevilerin elinde kalsaydı”, Türkçe, orada “Rakipsiz bir dil haline gelecek ve bölge tümüyle Türkleşecekti”. 7

Osmanlılar, Safevilerin tam tersini yaptı. Şah İsmail’in peşinde koştuğu Alevi Türkmenlere karşı Sunni Türkleri ve Şafi Kürt aşiretlerini destekledi; onları Alevilere karşı kullandı. Bu tutum, devlet politikası yapılarak Osmanlı Devleti yıkılana dek sürdürüldü.

“Kürt Alevisi” Olur mu?

Bugün, Batının desteğiyle ayrılıkçılığa yönelmiş olan kimi örgütlerin, yayınlarında bolca kullandıkları ve bilimsel bir dayanağı olmayan “Kürt Alevisi” ya da “Arap Alevisi” gibi garip tanımlar ortaya çıktı. “Kürt Alevisi” en az “Fransız Alevisi” kadar bozuk ve yanlış bir tanımlamadır. Alevilik, Türklüğe özgü bir yaşam biçimidir. Türk inanç dizgesine dayanan bir Orta Asya anlayışıdır. Alevi olmak için Türk olmak ya da Türkleşmiş olmak gerekir. Bu nedenle, kendini Alevi olarak tanımlayan Kürt ya da Arap topluluklar varsa, bunları Türkleşmiş Kürt ya da Türkleşmiş Arap saymak gerekir.
Alevilik etnik kökenle ilişkilendirilirse, karşımıza yalnızca Türkler çıkar. Ayrıca, Alevilik din inancına sıkıştırılacak bir kavram da değildir. Kendilerini, Arap Alevisi, Kürt Alevisi olarak tanımlayan insanlar vardır. Bu gerçektir. Ancak, bunlar Aleviliği bağlı oldukları ırktan değil, Türklerden almıştır. Yani Türkleşmişlerdir. Kendilerini Arap Alevisi ya da Kürt Alevisi olarak gören insanları, Türkleşmiş Araplar ya da Türkleşmiş Kürtler olarak görmek gerekir. Aynı, kendini şeriatçı olarak gören Türklerin Araplaşması gibi.
Alevilerin önemli bir bölümü, hala ne olduklarını, nereden geldiklerini bilmemektedir. Yüzyıllarca baskı altında yaşamanın korkusuyla kimliklerini gizlemişlerdir. Osmanlı’nın zulmünden kurtulmak için, kendilerini Kürt ya da Arap olarak göstermişler ve giderek gerçek kimliklerini unutmuşlardır. Cem törenlerini Türkçe yapıp kendine Kürt diyen insanlarımız vardır. Batı emperyalizmi bugün, Kürtler üzerinde oyun oynarken, aynı oyunu Aleviler üzerinde de oynamakta, onları kimliklerinden uzaklaştırmaya çalışmaktadır.

Osmanlı Dönemi

Anadolu Türklüğü, Osmanlı Merkezi Yönetimi’nin kırıma yönelen baskıcı uygulamalarından büyük zarar gördü. Toplu öldürmelere varan şiddet nedeniyle, Türkmenler, ya İran’a kaçıyor ya da Kürtlere tanınan haklardan yararlanmak için kimliğini gizleyerek dağlara çekiliyordu. Buralarda Kürtçe öğreniyor ve kendilerini Kürt olarak gösteriyorlardı.

Kürt aşiretleri, özellikle dağlık bölgelerde olanlar, özerk yönetimleriyle Türkmenler için kırımdan korunabilecekleri sığınak yerleri olmuştu. Günümüzde Kürt olarak bilinen, Kürtçe ile Türkçeyi birlikte kullanan Türkmen boyları, bu dönemin ürünleridir. 7

I.Selim (Yavuz), Türkmen Kırımı ve Kürtleşme

I.Selim (Yavuz) Safevi seferine çıktığında, Sivas’a doğru gelirken, yolda 60 bin Türkmeni öldürtmüştü. Bunu duyan yöredeki Aleviler Dersim (Tunceli) ve Malatya Akçadağ başta olmak üzere dağlara kaçmışlar ya da Tokat, Aydın, Isparta yörelerine göçmüşlerdi.

Dağlarda gizlenerek, yabancı bir ortamda yaşamak zorunda kalan bu insanlar, toplumsal geleneklerini kendi içlerinde yaşatmışlar ancak dilleri ve milli duyguları, bu zorlama karşısında büyük zarar görmüştür. İlişkiye geçtikleri Kormanço, Zaza gibi aşiretlerin dillerini öğrenmişler, bu dilleri ana dilleri Türkçeyle karıştırarak kullanmışlardır. Yaşadıkları baskının şiddetini hiçbir zaman unutmamışlar, Türk kimliğini, bilinçli bir unutkanlık içine sokarak kendilerini ne Türk, ne Kürt, ne Arap ve ne de bir başka etnik kümeden saymışlar, yalnızca Alevi olduklarını bilmişlerdir. 8

Akçadağ, Maraş, Zara, Gürün ve Dersim’e yerleşip Kırmançiya da Zazacayı kullanmaya başlayan Türkmenler, bu dilleri Kürt boylarının anlayamayacağı hale getirmişlerdi. Bunların kullanmakta oldukları Zazacanınyüzde yetmiş beşi Türkçe’den oluşmaktadır. 9

Zazaca ya da Kırmançiye çok sayıda Türkçe sözcük yerleşmiştir. Ancak, kendini gizleme zorunluluğu, dağlara çekilen ve Oğuz Türkçesi konuşan Türkmenlerin dillerine, büyük zarar vermiştir. Çocuklarına iki dil birden öğretmişler ve ilginç bir durum olarak bu iki dili anadil konumuyla yaşatmışlardır.

Türkmenler, Orta Asya’dan getirdikleri tarihsel ve toplumsal geleneklerini sürdürmüşlerdir. Günlük yaşamda, Zazaca ya daKırmançi karışımı bir dil kullanmışlar ancak dinsel törenlerini Türkçe yapmışlardır. Örneğin, Bektaşilerin temel özelliği Gülbank ve Gülbank törenleri, deyiş, nefes ve cem ayinleri, edep-erkanusulleri her zaman Türkçe olarak yapılıyordu. 10

IV. Murat

Sultan IV.Murat (1612-1640), Türk kimliğini öne çıkararak Alevilere yakınlık gösterdi. 1628’de Erzincan’a geldiğinde, Dersim’deki Türk aşiret reislerini huzuruna kabul ederek, aşiretlerini dağdan indirip, Doğu Anadolu yaylasının geniş ovalarına yerleşmelerini önerdi.

Bu öneri üzerine Tunceli’den (Dersim) ayrılan yirmi kadar Alevi aşireti; Hınıs, Varto, Tercan, Kiği, Bayburt, Erzincan, Erzurum, Sivas’ın ova ve dağ eteklerine yerleştiler. Kürtçe ve Zazaca öğrendikleri halde Kürtlüğü hiç düşünmediler. 17.Yüzyıldan 19.yüzyıla dek göreceli olarak çatışmasız bir ortam içinde yaşadılar.

Yeniden Alevi Kırımı

Çatışmasız ortam, II.Abdulhamit döneminde (1876-1909) sona erdi. Abdulhamit, Ermeni ayaklanmalarına karşı bir önlem olarak Sunni Kürtler’den oluşan Hamidiye Alayları’nı kurdurdu. Alaylar’a asker verip katılan aşiret reislerine paşalık, kaymakamlık gibi resmi ünvanlar dağıttı.

Okuma yazma bile bilmeyen bu “paşalardan”, daha sonra devlet, büyük zarar gördü ancak gerçek zararı, IV.Murat’ın önerisiyle ovalara inen Alevi Türkmenler gördü. Abdulhamit, Hamidiye Alayları’nı Ermenilere olduğu kadar “din dışı” saydığı Alevi kızılbaşlara karşı da kullandı. Köylere, kasabalara saldırıldı ve aralıksız sürdürülen bu saldırılarda çok sayıda Türkmen öldürüldü, malları yağmalandı. Saldırıya uğrayan bu insanlar, bir kez daha kimliklerini gizlediler ve kimi Alevi aşireti , “biz de Kürtüz” demek zorunda kaldılar. 11

Osmanlı döneminde, Türk, Kürt ve Arap unsurlar devlet terörü nedeniyle öylesine karışmıştı ki, kimi yerlerde insanların hangi etnik kökenden geldiği artık bilinemiyordu.

Etnik Karmaşa

16.Yüzyılda Urfa bölgesinde yaşayan büyük aşiretlerden biri olan ve Oğuzların 24 boyundan gelen Döğerlü aşireti, etnik kimliğini gizleyen Türk boylarından biridir. 13.Yüzyılda Anadolu’ya gelmişler, Urfa ve Halep bölgesinde yerleşmiş, Halep’te, Arap Beni Kilapkabilelerini Türkleştirmişlerdi. 14.Yüzyılda, etkili oldukları alanlarda Türkçe konuşuluyor, Orta Asya Türkleri gibi “igdiş ata biniyorlardı”, oysa bu yörede, iğdiş ata binilmezdi. 12

Prof. Faruk Sümer’in “Kürtleşmiş bir Türkmen topluluğu olduğundan kuşku yoktur” dediği 13Döğerlüaşireti, kimi tarihçi tarafından hala Kürt sanılır. Ancak aşiret üyeleri; Durmuş, Budak, Yağmur, Gündoğmuş, Kaya, Tanrıverdi, Satılmışgibi Türk adları taşırlar. 14

Ünlü Türk toplumbilimcisi Kürt kökenli Ziya Gökalp(1876-1924), Diyarbakır’da Kürtler’le ilgili araştırmalarında, Kürt aşiretleri arasında çok sayıda Türk boyu saptar. Gökalp’e göre, Viranşehir’deki Karakeçililer, Batı Anadolu’daki Karakeçililerin “Türkçe’yi unutmuş bir parçası” dır. Türkanaşireti, Türktür ve bu aşiretin üyeleri Türk olduklarını genellikle bilirler. Mardin’deki Kiki, Dekuri, Milikebir aşiretlerinin Türk olma olasılığı yüksektir. 15

Dr.Mahmut Rişvanoğlu’na göre, kendisinin de bağlı olduğu ve Kahramanmaraş-Gaziantep yöresinde yaşayan Rişvanaşireti, “birçok Türk oymağını içine alan bir tür konfederasyondur”. 16Güneydoğu Anadolu bölgesinde toplumbilim araştırmaları yapan Prof.Dr.M.Ersöz, Rişvanlardan “Pazarcık Kırmançları’nın, kendilerinin Türkmen kökenli olduklarını bildiklerini ve komşu aşiretlerin bu bilgiyi doğruladıklarını”söyler. 17Rişvanlar içinde yer alan Çepniler, Avcıoğlu’na göre “hayli Kürtleşmiş Türkmenlerdir”. 18

Mardin Sancağı’nın 16.yüzyılını inceleyen N.Göğüş, Osmanlı sayım defterlerine “Kürt toplulukları” diyerek kaydedilen topluluklar içinde birçok Türkmen beyliği saptar. 19 F.Kirzioğlu, 1518 yılı Diyarbakır Sancağı Tahrir Defteri’ndeki Kurmançlar arasında bir hayli Türkçe; köy, aşiret ve erkek adı bulur. 20

Tunceli Zazaları içinde Türk kökenli olduklarını bilen aşiretler vardır. Hermek, Çarıklı ve Lolanaşiretleri bunu açıkça belirtmektedirler. 21Varto Tarihini yazan Şerif Fırat’a göre, Hermekyaşlıları Orta Asya Türk devleti Harizmşahlardan indiklerini söylerler. 22Zazaca konuşan Tunceli Alevileri, cem törenlerinde “Türkçe söyleşirler”, “Türkçe şiir, nefes, mersiye, koşma ve deyiş okurlar”. 23

DİPNOTLAR

1 “Les Kurdes” B.Nikitinesf.183; ak.D.Avcıoğlu, Tekin Yay., 5.Kit. 1996, sf.2038

2 a.g.e. sf.2038

3 “Türklerin Tarihi” Doğan Avcıoğlu, Tekin Yay., 5.Kitap-1996, sf.2039

4 “Safevi Devleti’nin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü” Prof. Faruk Sümer, sf.2; ak. Doğan Avcıoğlua.g.e. sf.2040

5 “Türklerin Tarihi” Doğan Avcıoğlu, Tekin Yay., 5.Kitap 1996, sf.2040

6 a.g.e. sf.2043

7 a.g.e. sf.2041

8 “Kürtçe Konuşan Aleviler”Cem-Siyasi Haber Gazetesi Antalya, Ocak 2003, Sayı 73, sf.4

9 a.g.g.sf.4

10 a.g.g. sf.4

11 a.g.g. sf.4

12 “Kitab-ı Diyarbakrıyya” Lugal ve Sümer, 1.Cilt, sf.53; ak. Doğan Avcıoğlu, “Türklerin Tarihi” Tekin Yay., 5.Kitap-1996, sf.2041

13 “Oğuzlar” Prof. Faruk Sümer, sf. 16; ak. D.Avcıoğlu “Türklerin Tarihi” Tekin Yay., 5.Kitap 1996, sf.2041

14 “Türklerin Tarihi” Doğan Avcıoğlu, Tekin Yay., 5.Kitap 1996, sf.2041

15 “Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik İncelemeler”Ziya Gökalp sf. 64; ak. a.g.e. sf.2041

16 “Doğu Aşiretleri ve Emperyalizm”Dr. Mahmut Rişvanoğlu, sf. 186; ak. Doğan Avcıoğlu, a.g.e. sf.2042

17 “Doğu Aşiretleri ve Emperyalizm”M.Risvanoğlu sf. 186; ak. a.g.e. sf.2042

18 “Türklerin Tarihi” Doğan Avcıoğlu, Tekin Yay., 5.Kitap 1996, sf.2042

19 “16.Yüzyılda Mardin Sancağı”N.Göğünç; ak. a.g.e. sf.2042

20 “Türk Dili Dergisi” Elim 1961, F.Kirzioğlu; ak. a.g.e. sf.2042

21 “Türklerin Tarihi” Doğan Avcıoğlu, Tekin Yay., 5.Kitap 1996, sf.2042

22 “Varto Tarihi” Şerif Fırat, sf. 88; ak. a.g.e. sf.2042

23 a.g.e. sf.2042