Etiket arşivi: TARİH

TARİH : Cengiz Han’ın Mezarı Bulundu

Japonya’nan “Kiodo Susin” ajansı ile Japon Bilim Merkezi, Burkan Kaldun dağında uzun zamandan beri yapılmakta olan bilimsel araştırmaların ön raporunu açıkladı.

1990’dan bu yana yapılmakta olan söz konusu araştırma-incelemelerin sonucunda Cengiz Han’ın mezarı keşfedildiği bildirildi.

Açıklamada, NASA ve Japon Uzay Araştırmaları Merkezi “GVC”’in ortak çalışmaları sonucunda, Moğolistan’ın Kuzey Doğusunda Cengiz Han’ın mezarlığına ulaşıldığı ifade edildi.

İlgili keşfin bir Japon markası olan ve binlerce metrelik toprak derinliğini inceleme kapasitesine sahip olan “LCI” inceleme dürbünü sayesinde mümkün olduğu belirtildi.

Açıklamaya göre, Burkan Kaldun Dağında bulunan Cengiz Han’ın mezarı 100 metrekareyi kapsamakta ve sekiz odadan oluşmaktadır. En ortada bulunan odada Cengiz Han, elinde (göbek kısmında) damgasını tutmuş şekilde yatırılmış bulunmaktadır. Ayak ucunun her iki tarafından arslanın heykelleri yapılmıştır. Başucunda ise Göğü/Tanrı sembolize eden uçmakta ulan yırtıcı kuşun heykeli bulunmaktadır.

Bununla birlikte sağ tarafında sekiz boz renkli at, eyer ve diğer at kültürü eşyaları, değerli taşlar konulmuştur. Ayrıca, diğer odalarda bahadır ve hanımlarının da bulunduğu tespit edilmiştir.

İleride dünya bilim adamlarının özel komisyon oluşturacağı ve Moğolistan Hükümetinden incelemelerin yapılması için izin alma işlemlerinin başlatılacağı ifade edildi.

Kaynak: qazaquni.kz

http://www.genelturktarihi.net/

Burhan Haldun Dağı

Moğolistan’ın Hentiy eyaletinde bulunan ve Moğollar için kutsal sayılan dağlardan biridir. Cengiz Han’ın buraya gömüldüğü kuvvetli bir ihtimal olarak görülmektedir. Budist olan Moğollar ve Türki kavimler Buda’yı burhan olarak adlandırmaktaydı, bu sebeple bu dağın isminin Sonsuz Buda anlamına geldiği söylenir.

Moğol İmparatoru Cengiz Han’ın seferlere çıkmadan önce buraya gelip dua ettiği rivayet edilir, aynı zamanda mezarının bu dağa yakın bir yerde olduğu sanılmaktadır. Ayrıca Cengiz Han’ın babası Yesügey Bahadır öldüğünde, henüz 9 yaşındaki Cengiz Han’a miras kalan 9 tuğlu sancağı ele geçirmek için Cengiz Han’ı öldürmek isteyen Targutay Kriltuh ve onu destekleyenlerin eline 9 tuğlu sancağı geçirmek istemeyen Cengiz Han 4 gün boyunca bu dağda sadece atıyla birlikte kalmıştır. 4 gün atının kanını içerek beslenmiş, dağdan çıkmak istediği her günde bir engelle karşılaşmış ve bunu tanrıların gösterdiği işaretler olarak yorumlayıp dağdan inmemiştir. Açlıktan ölmek üzere olduğunu düşünen ve artık “Sonu ne olursa olsun” demeye başlayan Cengiz Han, atıyla birlikte dağdan bir patikayı takip ederek inerken yakalanıp esir alınmıştır. Esirlikten kurtulduktan sonra da beyliğini bu dağın yamacına kurmuş ve her sabah düzenli olarak dağa çıkarak dua etmiştir. Öldükten sonra bu dağlara gömülmek istediğini, vasiyet olarak kendisinden 2 yaş küçük ve hanlığı boyunca en rütbeli komutan olan kardeşi Kassar’a bildirmiştir.

Reklamlar

TARİH : TÜRKLER, SLAVLAR VE BULGARLARIN KÖKENİ

Çoğu bilim adamı, M.S. I.’den 10. yy.’a kadarki Çin, Bizans, Arap ve Batı Avrupa kaynaklarında adı geçen Bulgarların veya Bulgaristanlıların, bugün Balkan veya Tuna Bulgaristan’ındaki nüfusun çoğunluğunu oluşturan Bulgarlarla çok az ortak şeyinin olduğunu kesin bir doğru olarak kabul eder. “Random House Webster’s College Dictionary” gibi yaygın sözlüklerde bile, Bulgarlar (Bulgars) “M.S. 7. yy. sonunda Güney Balkanlar’da bir devlet kuran” ve “900 yılına kadar yerli Slav nüfus tarafından büyük ölçüde asimile edilen bir Türk halkı” olarak tanımlanır. Aynı sözlüğe göre Bulgaristanlılar (Bulgarians) ise, Bulgaristan’ın bir Güney Slav dili konuşan yerel ya da yerleşik halkıdır.”[1]

Bununla birlikte herşey, Bulgarların Slav kökeni hakkındaki derin köklere dayanan efsanenin, tamamen değilse bile büyük ölçüde, siyasi değerlendirmelerden güdülendiğini göstermektedir. Mauro Orbini’nin ‘Slavların Krallığı’nı yayınladığı 1601 yılına kadar, hemen herkes Bulgarlarla Slavlar arasında açık bir ayrım yapıyordu. Büyük ve birleşik bir Slav imparatorluğunun ortaya çıkışını görme arzusundaki Mauro Orbini, Gotlar, Hazarlar ve hatta Etrüskler gibi kesinlikle Slav olmayan pekçok halka bir Slav köken izafe etti. Doğal olarak Bulgarlar da Slav ailesine dahil edildiler. Bu bağlamda Mauro Orbini’nin ayrı Slav milliyetlerinin varlığını inkar ettiğini ve Rus, Leh, Çek, Slovak, Sloven, Hırvat ve Sırpları bir ve aynı milletin kabileleri kabul ettiği belirtilmelidir.[2]

Bir sonraki aşamada, Romen ve Bulgarların Slav kökeni hakkındaki iddia Rusya tarafından, bu iki millet Rusya’nın İstanbul ve Boğazlar’a doğru genişlemesinde yol üzerinde bulunması gibi basit bir sebeple güçlü bir şekilde desteklendi. 1769’daki bir bildirgesinde Rus Çariçesi 2. Katerina (1762-1796) Moldova, Romanya (Wallachia), Karadağ, Bulgaristan, Bosna, Hersek ve Arnavutluk ‘Slavlarının’ Balkanlar’a Rusya’dan geldiklerini iddia ediyordu. Bu yüzden onlar, Osmanlı Devleti’ne saldırmak üzere olan Rus ordularına yardım için Türklere isyan etmeliydiler.[3]

Osmanlı yönetimine karşı dış destek arayan pekçok Bulgar milli önderleri, Rusya’nın Panslavizm propagandasından gayet çabuk etkilenir hale geldiler. Rusları ve Sırpları hiç sevmeyen, Bulgar ulusal hareketinin babası Hilandarlı Paissi bile Orbini’nin Bulgarların Slav aslı hakkındaki savını hemen kabul etti. Gerçekte o, eski Bulgar Çarlığı’nın yeniden kurulmasını düşlüyordu ve Türklerle muhtemel bir akrabalık üzerine bir ipucu bile sözkonusu değildi. Bu sebeple, Bulgarların hem Slavlarla, Ruslarla, hem de Türklerle akraba olduğunu söyleyen zamanının yaygın efsanesini kasten çarpıttı. Kendi ‘Slav-Bulgar Tarihi’nde, Türklerle ilişkiyi tamamen görmezden geldi.[4]

Yukarda da dile getirildiği gibi, 1601’e kadarki tüm yazılı kaynaklar, birbirine tamamen yabancı ve sık sık da düşman olarak görülen Bulgarlar ile Slavlar arasında kesin bir ayrım yaparlar.[5] Örneğin, 11. yy. sonlarında bir Bulgar yazar, açıkça Bulgarların sadece ‘Kumanların üçüncü kısmı’ olduğu kanısındadır. Onun gözünde Bulgarlar ile Kumanlar arasındaki tek fark, Bulgarların Hıristiyan, Kumanların ise hala pagan oluşudur.[6]

Değişik Slav halklar arasında kaydadeğer farkların olduğu 13-14. yy.’larda da, yabancı gözlemciler Slavların Bulgarlar veya Ulahlar ile doğrudan bir ilişkisi olmadığını tam olarak dile getirmişilerdir. Bu yüzden, Venedikli Andrea Dandolo, bu dönemde tek bir tane bile Güney Slav, Bulgar veya Ulah devletinin olmadığı halde, Dalmaçya hakkında Güney Slavlarının ülkesi diye yazarken, Bulgaristan’a Bulgarların, Romanya’ya da Ulahların ülkesi der. Hırvatlar Macarların hakimiyetinde bulunurken, Sırplar pekçok knezlik arasında bölünmüştü. Bulgarlar ise en azından on farklı krallık ve knezlik halinde yaşıyorlardı ve en az iki adet Romen veya Ulah devleti vardı.[7]

Bilim adamları sık sık, Bulgarların Slav özelliklerine bir delil olarak, çok sayıda birincil kaynakta geçen “Slavlar veya Bulgarlar”, “Bulgaristanlı Slavlar” veya “Bulgar denilen Slavlar” gibi ifadelere gönderme yaparlar. Ancak anlam açıktır: Bu kaynaklarda belirtilen halk, Bulgarlar değil, ya bir zaman Bulgar yönetiminde kaldıkları, ya da Bulgaristan’dan göçtükleri için Bulgar diye adlandırılan Slavlardır. Imre Boba’nın işaret ettiği gibi, Panonya, Yukarı Mezya (Moesia) ve Karpat Slavları, buralar 9 ve 10. yy.’larda Bulgar devleti sınırları içinde bulunduğu için, “Sclavi ex Bulgariae” (Slavlar ve Bulgarlar) olarak tanımlanıyordu.[8]

Şimdiki Bulgarların Slav kökeni hakkındaki savı arkeolojik veriler de doğruluyor görünmemektedir. Üç tarihi bölge Mezya, Trakya ve Makedonya’da Slav çömlekçiliği, Slav yerleşimleri, hatta mücerret Slav meskenleri bulmak için çok çaba gösterildi ancak sonuçlar büyük ölçüde kuşkulandırıcıdır. Bazı bilginler, Balkanlar’daki pek çok yerde bulunan ilkel ve kaba çömlekleri Slavların ürünü olarak ilan etmekte acele ettiler. Ancak bu çömlekçilik eski Trakyalılara özgüdür ve Romen arkeologlar bunların yerel ‘Dridu’ kültürüne ait olduğu inancında haklı görünmektedirler.[9]

Zaten acemice çömleklere dayanarak belli bir milliyet hakkında hüküm vermek mümkün değildir, çünkü bunlar nihayet oldukça ilkel teknolojideki yerel ev ürününden başka bir şey değildir. Aynısı profesyonel çömlekçilik değildir ve bu bağlamda, bugünkü Bulgaristan ve Makedonya topraklarında bulunan ustaca çömlekler, İdil Bulgaristan’ındaki ustaca çömleklerle aynı değilse bile oldukça benzerdir.[10]

Hatta Pliska ve Preslav gibi Ortaçağ şehirlerinin mimarisinin Slavlarla hiçbir ilgisi yoktur, aksine harabeleri başlıca, Asya’dan Avrupa’ya uzun yollarında bir zamanlar Bulgarların yaşadığı topraklarda bulunan şehirlerin mimarisi ile akrabadır.[11]

Bulgaristan veya Makedonya’da bulunan hemen tüm kafatası ve iskeletlerde öyle bir Slav özelliği yoktur. Aynısı, pek çok uzmana göre diğer güney Avrupalılardan ayrılan ama Ortaçağ Bulgarlarının ırk özellikleri ile aynı olan bir mahalli Akdeniz ırkına mensup olan günümüz Bulgarları için de geçerlidir. Öte yandan, Güney Avrupa ırk tipi doğu ve batı Slavlarından tamamen farklıdır. Ortaçağ Slav mezarlarında bulunan kafataslarında güney Avrupa unsurları bulunmamaktadır. Bu Güney Slavları, yani Sırp ve Hırvatlar, güney Avrupa altırkının ‘Dinar’ denilen tipine aittirler. Sırbistan ve Hırvatistan’daki Ortaçağ Slav mezarlarındaki kafatasları, Bulgaristan ve Makedonya’dan tamamen ayrı olan gerçek Slav altırkının tüm özelliklerine sahip iken, bu Dinar tipi ovalarda daha az belirgindir. Başka bir diyişle, Sırp ve Hırvat olaylarında Slav ve önemli miktarda yerli unsurların karışımından bahsedilebilirken, Bulgar altırkı, Slav ırk tipinden tamamen farklıdır. Burada tabii ki, Bulgarların şimdi ve eskiden ‘saf bir ırk’ olduğunu söylenmemekte, fakat herşey Bulgar altırkının kesinlikle Slavlarla Slav olmayan unsurların bir karışımı olmadığına işaret ediyor görünmektedir. Bulgarlar, İraniler, Balkan yerlileri ve belli miktarda Moğolsuların (Mongoloid) bir karışımı idi.[12]

Bulgarların kökeni hakkındaki Slavcı sav, esas olarak bugünkü Bulgarların bir Slav dili konuştuğu deliline dayandırılır. Gerçekten de, pekçok dilbilimci Bulgarca kelimelerin yaklaşık yüzde 80’inin diğer Slav dillerinde az çok benzerlerinin olduğunu iddia eder. Ancak bu kelimelere yakından bir bakış, Slav deyişler şüphesiz Hint-Avrupa ailesine ait olsa da, hem Bulgarca’da hem de bütün Slav dillerinde bulunan çok fazla kelimenin Hint-Avrupa’dan ziyade Ural-Altay kökenine sahip olduğunu keşfetmeye yol açar. Örneğin, ‘tovar’ (mal), ‘kniga’ (kitap), ‘jupan’ (yönetici, çoban) ve ‘otets’ (baba, ata) gibi kelimelerin muhtemelen Slav dillerindeki erken Altay alıntıları olduğu uzun süredir söylenir. Aynı şekilde Bulgarca ‘dyado’ ve Slavca ‘ded’, Türkçe ‘dede’ ile ilgili olabilir. Bulgarca ‘vruh’ ve Slavca ‘verh’ (doruk) kelimeleri Çuvaşça ‘vur’, Moğolca ‘oroi’ ve Macarca ‘orr’ ile açıkça aynı köktendir. ‘Su’ için Bulgarca ve Slavca kelime ‘voda’ açıkça Almanca ‘wasser’ ile ilgilidir, ama Mordvaca ‘ved’e daha yakındır. Aynısı ‘olovo’ (Bulgarca ve Slavcada ‘kurşun’; Macarcası ‘olom’), ‘med’ (Bulgarca ve Slavcada ‘bal’; Mordvaca ‘med’ ve Macarca ‘mez’), ‘beg’ veya ‘byag’ (Bulgarca ve Slavca’da ‘kaçmak’; Kırgızca’da ‘beige’, Doğu Türkçesi’nde ‘paige’ ve değişik Fin-Oğur dillerinde ‘poktem, ‘potta’ and ‘fut’), ‘pol’ veya ‘polovina’ (Bulgarca ve Slavcada ‘yarım’; Mordvacası ‘pele’), ‘slovo’ (Bulgarca ve Slavca ‘söz’; Macarcası ‘szo’, Türkçesi ‘söz’), ‘tsvet’ veya ‘tsvyat’ (Bulgarca ve kısmen Slavca ‘renk’ veya ‘çiçek’; Çuvaşçası ‘çeçek’, Türkçesi ‘çiçek’); ‘sveti’ (Bulgarca ve Slavca ‘ışımak’; Macarcası ‘süt’), ‘tegne’ veya ‘teji’ (Bulgarca ve Slavca ‘ağır gelmek’; Türkçe ‘takmak’ ve Ön-Bulgarca ‘tagrogi’ ile özdeşleştirilebilir), ‘koza’ (Bulgarca ve Slavca ‘keçi’; Çuvaşçası ‘kaçaga’ ve Türkçesi ‘keçi’), ‘vodi’ (Bulgarca ve Slavca ‘ (klavuzca) götürmek’; Mordvacası ‘ved’), ‘dee’ veya ‘dyava’ (Bulgarca ve Slavca ‘yapmak’, Mordvacası ‘tej’), ‘pişe’ (Bulgarca ve Slavca ‘yazmak’, Doğu Türkçesinde ‘pit’ ve Moğolca’da ‘biçi’), ‘meri’ (Bulgarca ve Slavca ‘ölçmek’; Macarcası ‘mer’), ‘pali’ (Bulgarca ve Slavca ‘ışıtmak’; Mordvacası ‘pal’) kelimelerine de uygulanabilir. Hatta ‘edin’ gibi bir sayı (Bulgarca ve Slavca ‘bir’) Macarca ‘egy’ kelimesiyle ilişkilendirilirken, ‘devet’ (Bulgarca ve Slavca ‘dokuz’) rakamının paraleli yoktur, lakin muhtemelen ön-Bulgarca ‘dokuz’ olan ‘tovir’ ile aynı kökenden gelebilir.

Bütün bu kelimeler ve diğer birçoğu, eğer çağdaş Bulgarcadaki Slavca kelimelerden ziyade Slav dillerindeki Bulgarca kelimeler değilse, erken Ural-Altayca görülmeli. Slav ve Hint-Avrupa dillerinde hiç olmayan ve buna karşılık Altayca veya Fin-Oğurca karşılıkları olan ‘biser’ (inci), ‘beleg’ (iz, belge), ‘belçug’ (bilezik), ‘bubrek’ (böbrek), ‘paşenog’ (bacanak), ‘toyaga’ (baston, dayak), ‘kapişte’ (tapınak), ‘kumir’ (put), ‘kuşta’ (ev), ‘kani (çağırmak), vb. çok fazla sayıda Bulgarca kelimenin varlığı bu varsayımı doğruluyor gözükmektedir.

Öte yandan hem çağdaş Bulgarca hem de Ön-Bulgarca çok sayıda Hint-İran kelimeleriyle birbirinden ayrılır. Bu yüzden, örneğin, ‘Bog’ (Tanrı) kelimesi bütün Slav dillerinde vardır ama bir Hint- İran kelimesiyle ilgili gözükmektedir. ‘Bogatur’ veya ‘bagain’ (Ortaçağ Bulgaristanı’nda seçkinlerin sanları) gibi Ön-Bulgarca kelimeler açıkça ‘Bog’dan türetilmiştir. Öte yandan ‘san’ (san, unvan), ‘delva’ (çanak), ‘stopan’ (sahip, usta, koca, ağa), ‘Asparukh’ (Esperik, Tuna Bulgaristanı’nın ilk hanı) ve diğer birçok kelime Hint-İran kökenlidir, fakat diğer Slav dillerinde yoktur.

Kelimeler bir dilden diğerine kolayca geçer ama aynı şey ses yapısı (phonetics) ve biçim (morphology) için geçerli değildir. Bu bağlamda, çağdaş Bulgarca Slav dillerinden açık şekilde farklıdır ve aynı zamanda çağdaş Bulgarcanın hem Ural-Altay dilleri, hem de Ön-Bulgarca ile bariz akrabalığı vardır. Öte yandan, hem çağdaş, hem de eski Bulgarca Ural-Altay ve Hint-İran özelliklerin özel bir karışımı olarak görünür.

Eski ‘ae’ sesinin telaffuzuna göre çağdaş Bulgarcanın iki ağız topluluğuna ayrılması da diğer Slav dillerinde görülmez. Örneğin ‘byag’ (kaçmak) sözcüğü bugün Batı Bulgaristan ve Makedonya’da ‘beg’ şeklinde söylenir. Bu bölünme, bir zamanlar bir tarafta Asparukh’un Bulgarları, öte tarafta Panonya Bulgarlarının yerleştiği alanlara denk düşer. Ön-Bulgarcada ‘ae’ sesinin varlığı fikrini, Ön- Bulgarca karakteri iyi bilinen bir gerçek olan ‘belyazvam’ ve ‘beleja’ (işaretlemek, belgelemek) gibi biçimler takviye eder.

Türkçe gibi, çağdaş Bulgarcada Slav dillerinden ‘ö’ sesinin varlığı ile ayrılır. Bu seslerin bazıları, Eski Slavca’nın Kiril-Metod nüshasında olan ve halen Lehçe’de bulunan genizden çıkarılan ‘o (n) ’ gelir. ‘To (n) gan (doğan) gibi Ön-Bulgarca kelimelerin gösterdiği gibi, bu genizden çıkan ses Ön- Bulgarca’ya da özgü idi. Belki Türkçenin etkisiyle bu kelime çağdaş Bulgarcada ‘dogan’ şeklinde değişti.

Ural-Altay dillerinin aksine, hem çağdaş, hem de eski Bulgarcada ses uyumu yoktur. Ön- Bulgarca için ‘dilom’ (yılan),[13] ‘şegor’ (sığır),[14] ‘tovir’ (dokuz) vb. kelimeler bu kanıyı güçlendirir. Yine de, kimi bilginlere göre, çağdaş Bulgar ağızlarının en azından bir veya ikisinde ses uyumunun kalıntıları vardır. Örneğin ‘şapka’ (şapka), ‘jaba’ (kurbağa) ve ‘çaşa’ (kap) gibi kelimeler bu ağızlarda ‘şepki’, ‘çeşi’ ve ‘jebi’ haline gelir.[15]

Çağdaş Bulgarca ‘l’, ‘n’ ve ‘r’ yarım seslilerinin yumuşak ve sert biçimlerinin olmamasıyla da Slav dillerinden belirgin şekilde ayrılır, ama ‘ç’, ‘ş’ ve ‘j’nin Hint-Avrupa ‘k’, ‘x’ ve ‘g’ ve ‘k’, ‘s’ ve ‘z’ye karşı gelmesiyle hem Bulgarca, hem de Slavca deyişler Hint-Avrupa dillerinden ayrılır. Sofya’da 1989’da yapılan Uluslararası 6. Güneydoğu Avrupa Çalışmaları Kurultayı’na sunduğu bir bildiride, Avusturyalı dilbilimci Galton, bu ‘Slavca’ seslerin Ural-Altay kökenli olduğuna işaret etmiştir.

Çağdaş Bulgarcanın kuşku götürmeyen bir Hint-Avrupa özelliği üç cinsin varlığıdır. Hem Bulgarca, hem de Slav dillerinde eril isimler, örneğin, genellikle bir sessizle, dişil isimler genellikle ‘a’ ile ve ortal isimler ‘o’ veya ‘e’ ile biter. Eski Bulgarcada cinsiyetin olup olmadığını söylemek çok zordur. Ancak ‘beleg’ (eril), ‘toyaga’ (dişil) ve zırh anlamına gelen ve muhtemelen bazı çağdaş Bulgar ağızlarında ‘kepe’ (çoban abası) olarak korunan ‘kupe’ (ortal) gibi iyi bilinen ön-Bulgarca kelimelerde de bu sonlamalar bulunur.

Çağdaş Bulgarcada isim ve sıfatların çoğulu pek çok değişik yolda yapılır. Ancak ‘kuçe’den (kuçu, köpek) ‘kuçeta’ (köpekler) Fince kelime ‘talo’dan (ev) ‘talot’ (evler) ile karşılaştırılabilirken, ‘kışta’dan (ev) ‘kışti’ (evler), Macarca ‘könyv’den (kitap) ‘könyveim’ (kitaplarım) şeklini çağrıştırmaktadır. Samoyedçe ‘tubka’dan (balta) ‘tubkami’ (baltam) veya Türkçe ‘oda’dan ‘odam’ gibi, Ural-Altay dillerindeki özel iyelik biçiminin hem ön-Bulgarca hem de çağdaş Bulgarcada tam karşılığı olduğu da belirtilmelidir: ‘Başta’dan (baba) ‘başta mi’ (babam) veya ‘alkha’dan (yüzük) ‘alkhasi’ (yüzüğü). Bu iyelik gösterme şekli Slav dillerinde bilinmez.

Slav dillerinin aksine, edebi Bulgarcada bir kural olarak ‘declension’ durumları yoktur. Çağdaş Bulgarca, edebi biçimlerinde bazı durumlarda isimlerin hal çekimi ve pek çok ağız ile halk türkülerinde isim ve zamirlerin hal çekimini korumuştur. Ancak, Slav ve Hint-Avrupa dillerinin aksine ve Ural-Altay dillerine benzer olarak, Bulgarca hal çekimleri cinsiyet ve sayıya göre değişmez ve isim ve sıfatların hal çekimleri arasında fark yoktur.

Bulgarca hal çekimlerinin Slavcaya Ural-Altaycadan daha benzer olmadığı, hatta Mokşa- Mordvaca hal çekimleriyle hemen hemen aynı olduğu gerçeği de daha az önemli değildir. ‘Kogo’ (Kimi) soru zamiri, Slavca karşılığı ile aynı gözükmektedir. Ancak Bulgarca ‘kogo’, Slavca ‘kto’, ‘tko’ ve ‘ko’ biçimlerinden açıkça farklı olan ‘koy’dan gelir ve Çantice ‘koii’ gibi Fin-Oğur biçimlerle hemen hemen aynıdır. Hatta-i hali (genitive) eki ‘go’ Hint-Avrupa dillerinde bulunmaz ve ancak Mordvaca translatif eki ‘ka’ ile eşleşebilir. Aynı ek iyi bilinen bir ön-Bulgarca biçimde, yani ‘içir’den ‘içirgo’da bulunuyor olabilir.[16]

Aynı şekilde ‘koy’dan (kim) çağdaş Bulgarca ‘komu’ (kime) da Slavca karşılıkları ile aynı olabilir ama bir epentetik ‘m’ ile de kurulmuş olabilir.[17] ¡smin -e hali için ‘u’ eki hem Hint-Avrupa, hem de Ural-Altay dillerinde yaygındır ve Mordvaca ‘u’ eki ile aynı olabilir. Örneğin ‘oş’tan (şehir) ‘oşu’ (şehre).

Bazı Batı Bulgar ve Makedon ağızlarında, Slav ve Hint-Avrupa dillerinden tamamen farklı özel bir e hali vardır. Örneğin, ‘tate’den (baba) ‘tateta’ (babanın). Bu ‘ta’ eki Mokşa-Mordvaca -den hali ekleri ‘ta’ ve ‘da’ ile neredeyse aynıdır.

Bazı Bulgarca ağızlar, -i hali için ‘a’, ‘ü’ veya ‘u’ sonlamalarını korumuşlardır. Bu üç ek de, Mokşa-Mordvaca iyelik eki ‘ny’yi çağrıştıran daha eski bir ‘o (n)’ ekinden geliyor olabilir.

‘Noşt’tan (gece) ‘noştem’ (geceleyin) gibi biçimler Slav dilleri için kesinlikle imkansızdır, çünkü ‘noşt’ bir dişil isimdir. ‘M’, ‘om’, ‘em’ ve ‘am’ gibi ekler, Mokşa-Mordvacada ‘ftama’daki -den hali eki ‘ama’ ile ilgili olabilir. ‘Dobır’dan (iyi)-e hali ‘dobre’ gibi Bulgarca biçimler de Slav dillerine tamamen yabancıdır. ‘E’ ve özellikle ‘i’ eki ‘big’den ‘bigi’deki[18] gibi, çok sayıda 9. yy. Bulgar taş yazmasının başlangıcında bulunan bir ön-Bulgarca biçimde de bulunabilir. Bu ‘i’ eki, Mokşa-Mordvaca-e hali eki olan ‘i’ ile ilgili olabilir.

Ünleme (vocative) çağdaş Bulgarcada halen yaygın olarak kullanılmaktadır. Bunun ‘e’ eki Ön- Bulgarcada da bulunuyor olabilir. Bir şekilde, çok sayıda 9. yy. Bulgar taş yazması, ‘kan’ın (han) ünlemesi olması muhtemel ‘kane’ kelimesiyle başlar.

Bulgarca ve Slav dilleri arasındaki esaslı bir ayrılık hem çağdaş Bulgarcada, hem de ön- Bulgarcada, ‘kışta’dan (ev) ‘kıştata’ (bilinen ev) örneğinde olduğu gibi, belirteç son ekinin kullanılmasıdır. Yukarda geçen deyişteki ‘kana’nın, muhtemelen bir belirteç son eki olan ‘a’nın ‘kan’a eklenmesiyle oluştuğu açıktır. Bu belirteçler Slav dillerinde kesinlikle bulunmaz. Ermenice, Norveççe, Danca, İsveççe, Romence ve Arnavutça gibi çok sayıda Hint-Avrupa dilinde bulunabilirler, fakat bu dillerde belirteçler öneklerle aynı zamanda (eş zamanlı olarak) olarak kullanılır. Gerçekte belirteçler genellikle Ural-Altay dillerinin tipik bir özelliğidir ve örneğin Mordva dilinde de belirteçler vardır. Bu bakış açısıyla, Bulgarca ‘kıştata’ şekli, Mordvaca ‘kudo’dan (ev) ‘kudos’ (bilinen ev) şekli ile hemen hemen aynıdır.

Bulgarca kişi zamirleri de Slavca olanlardan çok farklıdır, ama aynı zamanda Ural-Altay ve Hint- Avrupa unsurlarının yine özgün bir karışımı olarak görünürler. Bu bağlamda, Slavca ‘ya’ya denk gelen ‘az’ (ben) ve Slavca ‘mi’ veya ‘mı’ya denk gelen ‘nie’ (biz), Slavca karşılıkları ‘vi’ veya ‘vı’dan iki heceli olmasıyla ayrılan ‘vie’ (siz) ile birlikte açıkça Hint-Avrupa kökenlidir. Üstelik Bulgarca biçimler ‘tebe’ (seni), ‘nas’ (bizi), ‘vas’ (sizi) sadece Slavca değil, Toharca (yani Hint-Avrupa) karşılıklarıyla da hemen hemen aynıdır. Öte yandan Bulgarca kişi zamirleri ‘men’ (beni), ‘on’ (o) ve ‘nego’ (onu) da Slavca karşılıkları ile hemen tamamen aynıdır ama Ural-Altay dillerinde, Hint-Avrupa dillerinden daha fazla benzerleri vardır. Nihayet ‘toy’ (eril o), ‘to’ (ortal o), ‘tya’ (dişil o) ve ‘te’ (onlar) kişi zamirlerinin tam Slav veya Hint-Avrupa benzerleri yoktur, fakat Komice ‘sia’ ve Çantice ‘tow’ gibi Fin-Oğurca biçimlerle kolayca eşleşebilirler.

Bulgarcada olumsuz zamirlerin Çuvaşçaya çok benzer bir şekilde yapıldığı da belirtilmelidir.Örneğin, Bulgarca ‘koy’dan (kim) ‘nikoy’ (hiç kimse), Çuvaşça ‘kam’dan (kim) ‘nikam’a (hiç kimse) uyar.

Sonuncu ama kesinlikle önemli olarak, Bulgarca’nın tüm zaman ve kip düzeni Slavca fiil düzeninden tamamen farklıdır ve yapısı Türkçe ile neredeyse aynıdır. Diğer pekçoğu yanında bu, görülmemiş eylemleri tanımlamak için kullanılan -miş kipi için de geçerlidir. Bu kip, sadece Slavcaya değil, tüm Hint-Avrupa dillerine de tamamen yabancıdır. Örneğin Bulgarca ‘çel sım’ ve ‘çel’ Türkçe ‘okumuşum’ ve ‘okumuş’a karşılık gelir.

Sayıları sınırlı olsa da, yazılı kaynaklarda günümüze kadar korunan Ön-Bulgarca metin, terim ve deyişler, ön-Bulgarca ile şimdiki Bulgarca arasındaki farkın eski ve yeni Yunancadan daha fazla olmadığını iddia etmek için yeterlidir. Bulgarca ve Slav dilleri hem temelden farklıdırlar, hem de birbirine açıkça benzerler. Bu bizi, Bulgarcanın güçlü Hint-Avrupa tesiri altındaki bir Ural-Altay dili, Slavcaların ise güçlü Ural-Altay etkisi altındaki Hint-Avrupa dilleri olduğu kestirimine götürür. Bulgarcaya en yakın Ural-Altay dilleri kuşkusuz Çuvaşça (bir Altay dili) ve Mordvacadır (bir Ural dili) ve bu, bu iki halkın Bulgarlarla akrabalığını gösteren bir dizi etnografik veri ile takviye bulur. Diğer bir deyişle, bir Slav dili konuştukları için Bulgarların Slav olduğu yaygın inancı, yanlış sorulmuş bir soruya yanlış bir cevap olarak gözüküyor: “Bulgarca neden Slav dillerine yöle yakın?” yerine “Slav dilleri Bulgarcaya neden o kadar yakın?” diye sorulmalıdır.[19]

Bazı kuramlara göre, Slavlar M.Ö. 2000 yılında bile ayrı bir milliyet olarak vardı ama herşeyin, M.S. 4-5. yy.’lara kadar Slavlar veya doğrusu Ön-Slavlar ile şimdiki Litvan ve Letonların ataları olan Baltlar arasında fark olmadığını gösterdiği görülüyor. 4. yy.’ın ikinci yarısındaki Hun işgaline kadar bugünkü Polonya, Batı Ukrayna, Batı Akrusya, Litvanya ve Letonya’nın sakinleri, Balto-Slav denebilecek tek ve aynı milliyete ait idiler. Aynı tanrılara tapmışlardır ve çömlekçilik ve meskenler de dahil, kültürleri M.S. 4. yy.’a kadar gerçekte değişmeden kalmıştır. Bugünkü Polonya ile Ukrayna ve Akrusya’nın batısında yaşayan Balto-Slavların güçlü Ural-Altay ve Hint-Avrupa etkisi altına girmeleri ancak, Tuna’nın kuzeyine ve Rhine’in batısına kadar tüm Avrupa’nın Hunlarca fethinden sonra olmuştur. Diğer bir deyişle, Hunlar Avrupa’nın bu kısımlarını işgal ettiler ama daha kuzeye giremediler ve onların istilası bugünkü Litvanya ve Letonya topraklarına dokunmadı. Bulgarcadaki karşılıklarıyla birlikte Slav dillerindeki Ural-Altay ve Hint-İran ses ve sözlerin, aynılığı olmasa da yakın benzerliği, Slavların ayrı bir milliyet olarak, Balto-Slavların büyük bir bölümünün Bulgarlarla veya en azından Bulgarlara çok yakın bazı halklarla kaynaşması sonucu ortaya çıktığını ispatlıyor görünmektedir.[20]

Ön-Bulgarca ve çağdaş Bulgarca kelime haznesi, ses, biçim ve sözdizimi Bulgarların ön-Altay, ön-Ural ve Hint-Avrupa unsurlar arasındaki bir temas bölgesinde ayrı bir milliyet olarak ortaya çıktıklarını gösteriyor. Böyle bir alan Huanghe ve Changjiang nehirlerinin kaynakları ile Balkaş gölü arasındaki alan, yani bugünkü Kuzeybatı Çin ile eski Sovyet Orta Asyası’nın bazı kısımları olabilir. Özetle, ön-Altay kabileleri burada bir Hint-Avrupa halkı olan Toharlarla birlikte veya onların komşuluğunda yaşamışlardır.[21]

M.Ö. 6. yy. kadar erken bir tarihte, Çin kaynakları Bo-Jiong halkından bahseder. Burada jiong’ yabancı demektir; ‘Bo’ ise ‘Bulgar’ın Çince telaffuzu olabilir. Hatta Bulgarların bu belirtilen topraklardaki varlığı ile ilgili daha güvenilir bir kanıt, daha sonraki Çin vakayinamelerinde bulunabilir. Bunlara göre, M.Ö. 2. yy.’da Po-le halkı Hsiung-nu (Hun) Devleti’nin batı kanadının gözetimi altında idi. Po-le bariz şekilde ‘Bulgar’ın diğer bir Çince telaffuzu idi.[22]

Hsiung-nu Devleti Bulgarları, eski Türkleri ve daha sonraki basamakta eski Macarları, aynı zamanda da Alanlar gibi Hint-İran halklarını içeren bir birlik idi. Bu birliğin arazisi üç kısma ayrılıyordu: Merkez, sağ ve sol. Merkez, kendi hakim konumunu yöneticinin çocuklarını (genellikle oğullarını) öbür kabile önderlerinin çocukları (genellikle kızları) ile evlendirerek koruyan yönetici boya ait idi. Öyleyse herşey, Çince kelime ‘Hsiung-nu’, Latince ‘Hun’ ve Hunların kendilerini adlandırdığı ‘Ouar’ın eşanlamlı olmadıklarını, tüm haklara sahip tüm birlik üyelerinin bir tanımlaması olduğunu göstermektedir. Etnik köken önemli değildi; önemli olan şey yönetici boy ile hanedan akrabalığının olması idi.[23]

Bulgarların erken tarihi Hunların tarihi ile yakından bağlantılıdır. Gayet tabii olarak, M.S. 372-375 arasında gerçekleşen Avrupa’nın işgaline iştirak ettiler. Kimi yazarlara göre Bulgarlar Balkan topraklarına oldukça erken bir tarihte kalıcı olarak yerleşmeye başlamışlardır. Theodosius (379-395), 3. yy. sonunda iki Bulgar topluluğuna bugünkü Dobruca topraklarına ve Mezya’ya göçme izni vermiştir. 2. Theodosius (402-450) da diğer bir Bulgar topluluğuna aynı bölgeye yerleşme izni vermiştir.[24]

Atilla’nın 453’te ölümünden sonra, Bulgarlar Panonya’dan Karadeniz’in kuzey kıyılarına uzanan kendi devletlerini kurdular. Bir 14. yy. Bulgar vakayinamesine göre, Doğu Roma imparatoru 1. Anastasius (491-518) zamanında çok sayıda Bulgar Vidin üzerinden Tuna’yı geçmiş ve Makedonya’ya yerleşmiştir.[25]

542’den itibaren yayılan korkunç hıyarcıklı veba salgını, çoğunlukla yerli yerleşik nüfusu etkilediği için Mezya, Trakya ve Makedonya’da Bulgar yerleşimini kolaylaştırmıştır. Doğu Roma imparatoru 1. Justinianus (527-565) Kutrigur (Koturoğur) ve Utigur (Otuzoğur) Bulgarlarını birbirlerine düşürmeyi başardı ama aynı zamanda 2000 Kutrigura iltica hakkı tanıyarak Trakya’da bir yere yerleştirdi.[26]

6. yy.’ın başından itibaren Balkanlar Slavları da çekmeye başladı. Doğu Roma imparatoru 1. Heraclius (610-641), Slavların kabaca bugünkü Yugoslavya, Bosna, Hırvatistan ve Slovenya topraklarına denk düşen İllirya eyaletine yerleşmelerine izin verdi. Yani Slavların Mezya, Trakya ve Makedonya’ya hareketine izin verilmedi ve Asparuh’un (Esperik) Romalılara veya Bizans’a karşı 680- 681’deki zaferine kadar Tuna’nın güneyinde, bugünkü Bulgaristan, Trakya ve Makedonya bölgelerinde 250 veya 300 bin Slav ancak vardı. Öte yandan, sadece Asparuh ile gelen Bulgarların sayısı 600 bin ila 800 bin kişi arasında olmalıydı.[27]

İyi bilindiği gibi, 665 yılında Kubrat’ın ölümünün ardından Büyük Bulgaristan’ın parçalanması, iki Bulgar devletinin kurulmasıyla sonuçlandı: Tuna Bulgaristanı ve İdil Bulgaristanı. Kubrat’ın en büyük oğlu Batbayan ise Karadeniz ve Hazar arasındaki topraklarda kalır.

Gerçekte zaten, eski Türklerin ve Rusların artan baskısı yüzünden İdil Bulgarlarının Balkanlar’a doğru sürekli bir göçün olduğu anlaşılıyor. Son olarak Tuna Bulgarlarına 970 yılında Bilu, Boksu ve Hesen’in yönetiminde İdil’deki kardeşlerinden geniş bir topluluk katılmıştır.[28] Balkanlar’a Bulgar göçü, 11. yy.’ın sonundan 13. yy. ortalarına kadarki çok sayıda müteakip dalgada gelen Kumanlarla birlikte Tuna Bulgaristanı ve Macaristan’a ulaşan ve Batbayan tarafından yönetilen Bulgarlarla birlikte açıkca son bulmuştur.[29]

Bulgarlar toprak arzusu ile Mezya, Trakya ve Makedonya’ya girdiler ve onların burada karşılaştığı yerli sakinlerin kaderi, Avrupalıların yerleşimi sırasında Kuzey Amerika yerlilerinin kaderinin aynısı idi. Hem Slavlar, hem de Trak ve Romalıların torunları oracıkta katledildi veya Tuna’nın kuzeyindeki topraklara nakledildiler. Asparuh en az yedi Slav kabilesini Avar sınırına, Karpatların güney eteklerine gönderdi. 760-763’te 208,000 Slav Bulgaristan’dan Bizans’a kaçtı ve Anadolu’da yerleştirildi. Bizans yazarı ve imparatoru 7. Constantine Porphyrogenetos’a (912-959) göre, Slavların kuzeyden Peleponnes de dahil Yunan topraklarına iki kitlesel göçü vuku buldu: Birincisi 7. yy. sonunda gerçekleşti; ikincisi ise Bulgarlar tüm Trakya ve Makedonya’yı zaptettiği zaman, 9. yy.’da oldu.[30]

Her milliyet yüzyıllar boyunca değişir ama herşey eski Bulgarlar ile şimdiki Bulgarlar arasındaki farkın, Aristo zamanındaki Helenlerle şimdiki Yunanlılar arasındaki farktan ciddi manada küçük olduğunu gösteriyor. Öyleyse Bulgarlar (Bulgars) ile Bulgaristanlılar (Bulgarians) arasında ayrım yapmaya gerek yoktur.

Prof. Dr. Plamen S. TZVETKOV

Sofya Yeni Bulgar Üniversitesi / Bulgaristan

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 2 Sayfa: 599-605

TARİH : OSMANLI DEVLETİ’NDE SOSYAL GÜVENLİK SİSTEMİ

Bilindiği üzere Osmanlı Devleti, XIII. yüzyılın sonlarından XX. yüzyılın ilk çeyreğine kadar devam eden, çok uzun ömürlü bir siyasal kuruluştur. Bu uzun sürecin “klasik dönem” olarak isimlendirilen devresinde Osmanlı toplumunda halkın sosyal güvenliğinin nasıl sağlandığı, sosyal güvenlik teknikleri olarak nelerin yer aldığı ve modern sosyal güvenlik anlayışının hangi noktasında bulunduğu hususları hep merak edilegelmiştir.

Genellikle Osmanlı Devleti’ne ilişkin çalışmalarda yapılan Tanzimat öncesi ve Tanzimat sonrası ayırımı, Osmanlı Devleti’nde sosyal güvenlik sisteminin incelenmesi açısından da yapılabilir. Hatta, özelliği itibariyle Osmanlı Devleti’nde sosyal güvenlik sisteminin, biri Tanzimat’tan önceki devir (lonca devri) ve diğeri Tanzimat ve Meşrutiyet Devri olmak üzere iki dönemde incelenmesi gerekir. Biz de bu çalışmamızda Osmanlı Devleti’nde reayanın (halkın) sosyal güvenliği konusunu, genel itibariyle Tanzimat’tan önceki dönemi anlatan klasik dönem açısından ele almaya çalışacağız.

Hemen belirtmek gerekir ki, Osmanlı Devleti’nde toplum yapısı, biri askeriler (yönetenler) ve diğeri reaya (yönetilenler) olmak üzere iki ana grup altında ele alınmaktadır. Osmanlı toplum yapısı içinde reaya, askeri zümre dışında kalan, üretici olan, ticaretle uğraşan, vergi veren, yerleşik veya yarı yerleşik halk zümresini ifade etmektedir.Başka bir anlatımla reaya, şehirliler, köylüler ve göçebe aşiretlerden meydana gelmiş vergi yükümlüsü olan zümredir. Bu kesim, yönetici sınıf içinde yer almayan, meslek ve müstahsil grupları (köylüler, zanaatkarlar ve ticaretle uğraşanlar) olarak alt tabakayı oluşturmuş; sanayi, ticaret ve tarımla uğraşmış; devlete vergi vererek servet üretmiştir.

Osmanlı toplumunda reaya (halk) kapsamında öncelikle şehirde yaşayan kesim (şehirliler) yer almıştır. Bunlar, ziraatla meşgul olmamış; genellikle ticaret, endüstri ve benzeri işleri yapmış; geçimini ve kazancını bu gibi işlerden sağlamıştır. Genelde esnaf olarak adlandırılan bu gibi kimseler, devlet ekonomisine, pazarlarda sattıkları mallar dolayısıyla verdikleri vergilerle katkıda bulunmuşlar, buna bağlı olarak da meydana getirdikleri teşkilatlar sayesinde idarede söz sahibi olmuşlardır.

Reaya kapsamında yer alan ve şehir halkı dışındaki diğer bir üretici kesim de köylüler yani çiftçilerdir. Bunlar, devletin ekonomik yapısı ziraata dayandığı için, bu işle meşgul olmuşlar ve devlet açısından oldukça önem taşımışlardır.

Reayanın diğer bir kesimini ise konar-göçerler oluşturmuştur. Zaman içerisinde önemi azalmakla birlikte Osmanlı belgelerinde konar-göçer diye isimlendirilen yarı yerleşik kesim, diğerlerinden azçok farklı bir hayat tarzına sahip olmuşlar; bunlar, yaylak ve kışlak olarak isimlendirilen yerleşim yerlerine sahip bulunmuşlar; yaylakta hayvancılık, kışlakta ise basit tarım ile uğraşmışlardır. Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemindeki genel yapısı, konar-göçerleri ziraat alanlarında (mezraa) küçük çapta tarımla uğraşmaya zorlarken, bir yandan da onların köyler kurarak yerleşik vaziyete geçmelerine de zemin hazırlamıştır.

Osmanlı Devleti’nde, milletimizin ayırıcı bir vasfı olan muhtaç olana yardım ve zayıf olanı koruma özellikleri, emeğiyle hayatını kazanan ve bu emeğine pazar bulamadığı zaman sefaletle karşı karşıya kalan emekçi, işçi ve sanatkarlar açısından da geçerli olmuş; bunlar değişik yollarla korunmuş ve kendilerine yardım eli uzatılmıştır. İlk zamanlar dini bazı düşüncelerin etkisi altında yapılan bu yardımlar, sonradan tamamen ekonomik ve hukuki bir nitelik kazanmıştır. Genelde, dinin etkisi ile yapılan bu yardımların biri içeriden, diğeri ise dışarıdan olmak üzere iki yönden meydana geldiği söylenebilir. İçeriden yapılan ve mesleki dayanışma düşüncesine dayanan yardımlardır esnaf teşkilatları yolu ile gerçekleştirilmiş; dışarıdan yapılan yardımlarda ise vakıf kurumlarının etkisi görülmüştür.

Burada hemen vurgulamak gerekir ki, Osmanlı Devleti, kuruluşundan itibaren bağlı bulunduğu İslâm dininin gereklerine göre bir hukuk sistemini ve toplum yaşantısını esas almış; sosyal güvenlik alanında da bu dinin etkisi fazlasıyla hissedilmiştir. Genel olarak Müslüman topluluklarda devletin, memleketteki fakirleri gözetmek, muhtaçları korumak ve işi olmayanlara da yardım elini uzatmak gibi görevleri vardır. Devletin, bu gibi pek çok görevi olmasına rağmen, bu görevlerini yerine getirmede vakıflar gibi sivil toplum kuruluşları devlete yardımcı olmuşlar, onun görevlerini hafifletmişlerdir.

Yrd. Doç. Dr. Murat ŞEN

Atatürk Üniversitesi Hukuk Fakültesi / Türkiye

TARİH /// TÜRKLERİN İSLÂM HUKUKUNA KATKILARI : SERAHSΠÖRNEĞİ

Giriş

Müslüman bilginler, ilimler tarihindeki birçok düşünce ve inkişaflarıyla din ilimlerinin olduğu kadar felsefe ve fen bilimlerinin gelişmesinde de büyük katkılar sağlamışlardır. Gerek teorik bilimler gerekse pratik bilimler alanındaki sayısız araştırma ve ürünleriyle hukuktan ahlaka, tarihten felsefeye, tıptan matematiğe, fizikten kimyaya, astronomiden coğrafyaya kadar birçok biliminin gelişip yayılmasına öncülük etmişlerdir. Genel olarak teorik bilgiye dayanan eski Yunan felsefi mirasını dünyaya tanıtan ve bu mirası geliştirerek tabiî bilimlere, deney esaslı pratik yöntemi kazandıranlar da kuşkusuz Müslüman bilginler olmuşlardır. Müslümanların gerek din ilimlerine gerekse fen bilimlerine bu denli önem vermelerinin gerisinde yatan en büyük faktör, elbetteki, insanlığa maddî ya da manevî bir faydası dokunan her alanda bağlılarına sınırsız bir dinamizm kazandıran dinleri İslamiyet olmuştur.

İnsanlığa ilk mesajını 610 yılında “oku” emriyle duyuran ve “bilenlerle bilmeyenlerin asla bir olamayacağını”[1] ifade eden İslamiyet, 1400 yıllık tarihinde sürekli insanları hurafe ve safsataların esaretinden kurtulup Yaratıcı’nın varlığının bir nişanesi olarak sunduğu tabiî fenomenler üzerinde düşünmeye, tefekkür etmeye ve doğru bilgilere ulaşmak için akıllarını kullanmaya davet etmiş, onları hayal mahsûlü bir takım kuruntu ve kuşkuların peşinden gitmek yerine, akıl ya da doğru gözleme dayanan kesin bilgi ve objektif gerçekleri esas almaya teşvik etmiştir. İslam’ın yüce peygamberi Hz. Muhammed de “Hikmet Müslümanın yitiğidir. Onu her nerede bulursa, o, onu elde etmeye en layık olan kişidir.”[2] buyurarak bilimsel araştırma ve inceleme konusunda Müslümanların önüne sınırsız bir alan açmıştır.

İşte temel dinamizmlerini bu teşvik ve tavsiyelerden alan Müslüman bilim adamları, her nerede bilgi ve hikmet adına insanlık için yararlı bir şey bulmuşlarsa, kaynağına bakmaksızın onu, içtenlikle almışlar ve onu içselleştirerek daha da geliştirmek için mümkün olan her türlü gayreti sarfetme konusunda en ufak bir tereddüt göstermemişlerdir. Bu hususta kendi dinlerinden ise, Hıristiyan Skolastik düşüncesindeki gibi bir köstek değil, aksine teşvik ve destek görmüşlerdir. Bu gerçeğin bir ifadesi olarak “Hıristiyanlar, Hıristiyanlıktan uzaklaştıkça, Müslümanlar ise dinlerine bağlı kaldıkça yükselirler” sözü haklı olarak meşhur olmuştur.[3]

İslamiyet ile bilim arasındaki bu yakın ilişkiye, The Making of Humanity (İnsanlığın Meydana Gelişi, London 1919) adlı eserin sahibi Biriffault da “İslam medeniyetinin modern dünyaya en büyük yardım ve hediyesi, ilimdir”[4] diyerek işaret etmiştir. O nedenle İslamiyet’in 1400 yıllık tarihinin hemen hiçbir döneminde din ile bilim arasında, Batı tarihindekine benzer türden bir çatışma ve mücadele yaşanmadığı gibi bundan sonra da böyle bir mücadelenin yaşanması mümkün değildir. Aksine din ile fen bilimlerinin meczolunduğu dönemlerde Müslümanlar, kültür ve medeniyet bakımından doruk noktalara ulaşmışlar, aksi durumlarda ise kültür ve medeniyet yönünden gerileyerek kendilerini kuşatan kültür emperyalizminin tesiri altında öz benliklerini dahi yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalmışlardır.

İslam dininin ilme olan teşvik ve desteği ile ilim adamlarına atfettiği büyük değer sayesindedir ki, Avrupa’nın kara bir barbarlık içinde bocaladığı bir devrede İslamiyetin hakim olduğu coğrafyalarda İstanbul, Bağdat, Kurtuba, Buhâra gibi dünyayı aydınlatan ilim merkezleri kurulmuştu. İslam’ın ilim ve medeniyete katkısını çağdaş düşünürlerden Prof. E. F. Gautier’da (1864-1940) şu sözleriyle ifade etmiştir: “Rönesansın ilk kekeleme anları öyle bir devre rastladı ki, barbarlıktan uyanmakta olan Avrupa, İslam medeniyetine bitkin bir hürmetle bakmaktaydı. Taklidi imkansız bir örnek karşısında cesaretini kaybeden Batı’nın kolları sarkıyordu”.[5]

Türklerin İslam Kültür ve Medeniyetine Katkıları

Gerek İslam medeniyetinin gerekse dolaylı olarak çağdaş Batı medeniyetinin doğmasında en büyük katkıyı sağlayan milletlerden birisi kuşkusuz, İslamiyeti din olarak benimsemelerinden sonra, ondan aldıkları ruh ve dinamizmle Asya steplerinden Avrupa içlerine kadar uzanan geniş topraklarda büyük ve uzun ömürlü devletler kuran Türklerdir. Türklerin Müslüman olmaları, Türk ve İslam tarihinde olduğu kadar dünya tarihinde de önemli bir olaydır.

Tarihi kaynaklarda kaydedildiğine göre Türkler ile Müslüman Araplar arasındaki ilk temaslar 642 yılında yapılan Nihavend Savaşı’nı müteakip İran’ın fethinin tamamlanmasıyla başlamış, ilerleyen yıllarda bu ilişkiler artarak devam etmiştir. Bu yüzyılda Emevî fetihleriyle başlayan Türklerin İslamlaşması hareketleri, özellikle VIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Türklerin önemli devlet hizmetlerinde kullanılmaya başlandığı Abbâsîler devrinde, İslam dinini yakından tanımalarıyla ivme kazandığı ve X. yüzyılın ilk yarısından itibaren de müstakil Müslüman Türk devletlerinin ortaya çıkmaya başladığı görülmektedir. X. ve XI. yüzyıllarda ilk Müslüman Türk devletlerinin ortaya çıkmasıyla Türk dünyasında İslamlaşma hareketleri büyük bir gelişme göstermiş, XIV. yüzyıla gelindiğinde hemen hemen bütün Türk dünyası İslamiyeti din olarak benimsemiş ve ondan sonra gerek siyasî, askerî ve idârî sahalardaki gerekse İslam kültür ve medeniyeti ile felsefe ve fen bilimleri alanındaki yarışa Türkler de katılmışlardır. İslamiyeti din olarak benimsemeye başladıkları günden itibaren geçen bin yıllık tarihlerinde kuşkusuz Araplar, Farslar ve diğer milletlerin yanında Türkler de en az onlar kadar İslam ve dünya medeniyetinin gelişmesinde önemli katkılarda bulunmuşlardır. Şaban Döğen tarafından hazırlanan Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi adlı eserde, dünya ilim tarihinde önemli iz ve eserler bırakan ilim öncülerinden seçilen 100 bilginden 30 kadarının, değişik Türk boylarına mensup ilim adamlarından oluştuğu göz önüne alındığında, Türklerin, İslam ve dolaylı olarak Batı medeniyetine sağladıkları katkıların nitelik ve niceliği daha iyi anlaşılır.

İslam dünyasında felsefe ve bilimin gelişmesi esas olarak eski Yunan ve Latin felsefî mirasının Arap diline kazandırılması amacıyla yapılan tercüme faaliyetleriyle başlamıştır. Bu faaliyetlerle birlikte İslam dünyasına girmeye başlayan eski Yunan ve Latin felsefesinin İslâmî düşünce ve inançlarla uzlaştırılıp İslam felsefesinin oluşturulmasında, Türk bilginlerinin inkar edilemez bir rolü olmuştur.

Meselâ, Yunan felsefesinin İslam düşünce tarihindeki ilk gerçek temsilcisi, bugünkü Kazakistan sınırları içerisinde bulunan Farâb doğumlu bir Türk bilgini olan Muhammed el-Farâbî’dir (ö. 339/950). Latin Ortaçağında Alfarabius adıyla anılan Farâbî, metafizik, fizik, astronomi, mantık, psikoloji, siyaset ve musiki gibi çeşitli bilim dallarında yazdığı 160[6] kadar eseriyle Aristotales’in hemen bütün fikirlerini İslamî düşünceyle uzlaştırmaya çalıştığı için Aristo’dan sonra “Muallim-i sani” unvanını almıştır.[7] Felsefî bilgisinin esasını Farâbî’den alan ve “Doktorların Sultanı” unvanıyla tanınan büyük bir filozof ve tabip olan İbn Sina’nın (ö. 428/1037) Orta Çağ’da tıbba birçok yenilikler getiren Kanun adlı eseri, İslam dünyasındaki önemi kadar Avrupa’da da “Tıbbın İncili” unvanını kazanarak 600 sene boyunca okullarında temel tıp kitabı olarak okutulmuştur. Sıfırı ilk kullanan Harizm (Aral gölünün güneyinde kalan topraklar) asıllı ve Latin kaynaklarında Alkarismi, Algaritmi veya Algarismi şeklinde geçen büyük matematik bilgini Harizmî (ö. 232/847) de el-Cebr ve’l-Mukabele isimli eseriyle Batı’da Algebra diye bilinen ve ismini zikri geçen eserden alan Cebr ilminin temellerini atmıştır. Diğer yandan dünyanın yuvarlak olup hem kendi etrafında hem de Güneş’in etrafından döndüğünü Avrupalılardan çok önce ispatlayan Beyrûnî (ö. 453/1061), aynı zamanda matematikteki fonksiyon fikrini ortaya atan, Newton’dan önce yer çekiminden bahseden, bir kısmı günümüz ölçümlerine tıpatıp uyan 18 kimyasal maddenin özgül ağırlığını hesaplayan dünya çapında bir bilgin olma özelliğine de sahiptir. Astronomi alanındaki kitapları Avrupa mekteplerinde 700 sene ders kitabı olarak okutulan dokuzuncu asır bilginlerinden Ahmed el-Fergânî (ö. 247/861’den sonra) de dünyanın bugünkü 23° 27’ dakika olan ekliptik eğilimini ilk doğru hesaplayan kişi olarak tarihe geçmiştir.

Mimari denilince, kuşkuşuz, ilk akla gelen ölümsüz eserleriyle hâlâ yaşamakta olan Koca Sinan’dır. Mimarlık yaşamında birçok cami, medrese, külliye, türbe, aşevi, dârüşşifa (sağlık ocağı), su yolu kemeri, hamam, saray ve kervan saray yaparak 364 esere imzasını koyan Mimar Sinan, asıl çıraklık dönemine ait İstanbul’daki Şehzade Camii ve Külliyesi, kalfalık dönemine ait Süleymaniye Camii ve ustalık dönemine ait Edirne’deki Selimiye Camii gibi eserleriyle ünlenmiştir. Coğrafyanın bir ilim haline gelmesinde 29 yıl hiç durmadan kıta kıta, ülke ülke gezen İbn Batuta (ö. 1369) ile bütün İslam coğrafyasını köşe köşe, bucak bucak dolaşan Evliya Çelebi’nin (ö. 1682) seyahatnameleri önemli rol oynamıştır. İslam dünyasında Coğrafya ilmindeki büyük gelişmenin bir sonucu olarak 800 sene öncesinde Müslüman bilginler tarafından zamanımızdakine benzer tarzda çizilen dünya haritaları yanında, özellikle Pîri Reis’in Amerika haritası gerçek bir şaheserdir.

Buraya kadar isimlerini zikredilip bilim tarihindeki önemli katkılarına işaret edilen bilginlerin tamamı Türk asıllıdırlar. Onlara bu dinamizmi kazandıran, ilim ve medeniyet bakımından yükselerek insanlığa önemli hizmetler sunmalarını sağlayan, elbetteki yeni dinleri İslamiyet olmuştur. Dolayısıyla denilebilir ki Türkler, gerek askerî ve idârî alanlarda gerekse kültür ve medeniyet sahalarında İslamiyetle tarih safhasına çıkmışlar, İslamiyetle tarih safhasında kalabilmişler ve hiç kuşku yoktur ki, yine İslamiyet sayesinde tarihteki yerlerini alacaklar ve onu ilelebet muhafaza edeceklerdir. Nitekim Türk kavimlerinden, İslamiyet yerine din olarak Musevîliği benimsemiş olan Hazarlar’la Hristiyanlığı benimsemiş olan Bulgar ve Macarlar gibi bazı azınlık guruplar kendi öz kimliklerini yitirmişler, hatta bugün için onların Türklükleri dahi kuşkulu hale gelmiştir.[8]

Türklerin İslam kültür ve medeniyetine katkıları elbetteki sadece tabii ve felsefî bilimlerle sınırlı kalmamış, bunun yanında Tefsir, Hadis, Fıkıh (Hukuk), Kelam, Tasavvuf gibi temel İslam bilimlerinin teşekkül edip gelişmesinde de büyük katkıları olmuştur. Meselâ, İslam dünyasında yaygın olan iki Sünnî kelam ekolünden birisini temsil eden Maturidiyye Mezhebinin kurucusu İmam Ebû Mansur el- Maturidî (ö. 333/944) ve başta, Kur’an’dan sonra en sağlam kaynak olarak görülen Sahih-i Buhari’nin müellifi İmam Buharî (ö. 256) olmak üzere Hadis ilminde Kütüb-i Sitte unvanıyla tanınan altı temel hadis koleksiyonunun müelliflerinin hemen hemen hepsi birer Türk bilginidirler.

Müslüman Türk alimlerinin İslam kültür ve medeniyetine katkıları birçok alanda görülmekle birlikte, daha yoğun biçimde hukuk (fıkıh) sahasında dikkati çekmektedir. Hukukta İslam kaynaklarında Maverâünnehir diye tabir edilen Türkistan bölgesi (Orta Asya) alimlerinin, özellikle, bugün İslam dünyasında en yaygın hukuk mektebi olan Hanefî fıkhının gelişmesinde katkıları büyük olmuştur.

İslam hukuku Hz. Peygamber devrinden sonra ortaya çıkan yeni meselelere gelişen şartlar ve durumlar çerçevesinde uygun çözümler üretmek üzere belli bir sistem içerisinde sahabe ve onların öğrencileri olan tabiin alimleri tarafından geliştirilmeye çalışılmıştır. Zamanla bu alanda içtihat yöntemi ve coğrafya farkından kaynaklanan bir ekolleşmeye gidilmiştir. Daha hicrî birinci asırda re’y ve içtihat ağırlıklı Irak mektebi ile rivayet ve hadis ağırlıklı Hicaz mektebi doğmuştur. İlk önceleri Irak ve Hicaz ekolleri çerçevesinde gelişme gösteren İslam hukukunda, sonraki dönemlerde hoca, yöntem ve ilkeler bazında farklılıklar arzeden ve özellikle kurucuları sayılan kişilere nisbetle Hanefî, Malikî, Şafiî ve Hanbelî nisbeleriyle anılan hukuk mektepleri doğmuştur. Kitleler halinde İslâmiyete girdikleri X. yüzyıldan itibaren Türkler arasında İslam dünyasında yaygın olan bu dört mezhepten özellikle Hanefî mezhebinin daima, gerek toplum gerekse siyâsî idare tarafından benimsenip kollanan hâkim mezhep konumunda olduğu görülmektedir.[9]

Türk halkları arasında özellikle Hanefî mezhebinin yaygın olmasının elbette bir takım sosyo-kültürel sebepleri vardır. Her şeyden önce gerek Ebû Hanîfe’nin gerekse Ebû Yusuf, İmam Muhammed, İmam Züfer, İmam Hasan b. Ziyad gibi onun önde gelen öğrencilerinin yetiştirdiği birçok fakih özellikle Hârizm, Batı Türkistan, Horasan ve Mâverâünnehir gibi halkı yeni Müslüman olmuş bölgelere giderek oralarda hocalarının görüş ve içtihadlarının tanınması, benimsenmesi ve yayılması için büyük gayret göstermişlerdir.

Ebû Hanife’nin tabakat kitaplarında adı geçen 800’ü aşkın öğrencisinin önemli bir kesiminin, Ahvan, Isfahan, Hemedan, Rey, Cürcan, Nese, Merv (Bugünkü adıyla Mari), Buhara, Semerkant, Belh, Harizm gibi Irak’ın doğusunda yer alan ilim ve kültür merkezlerinden olduğu ifade edilmektedir. Bunların önemli bir kısmı gerek kendi bulundukları bölgelerde ders halkaları kurup talebe yetiştirerek gerekse kadılık görevi üslenerek Hanefliğin yayılmasında önemli katkılar sağlamışlardır.[10] Ayrıca İmam Muhammed’in bölgede yaygın olan eserleri ile değişik alimler tarafından bu eserler üzerine yapılan şerhlerin de, Hanefî mezhebinin bölgede iyice kök salmasında büyük rolü olmuştur.

Dolayısıyla hem Hanefî hukuk ekolünün geliştirilmesinde hem de onun İslam aleminde en büyük ve en yaygın ekol haline gelmesinde özellikle Maverâünnehir fakihlerinin katkıları büyük olmuştur. Genel olarak fıkhın özel olarak Hanefî fıkhının gelişme tarihinde, özellikle XI. ve XII. asırlardaki Maverâünnehir fıkıh faaliyetleri mühim bir yere sahiptir.[11]

Diğer taraftan zikredilen bölgelerde yaşayan Türk halkları, muhtemelen Hanefîliği kendi örf ve adetlerine, hayat anlayışlarına ve tabiatlarına daha uygun bulmuşlardır. Çünkü bu bağlamda Hanefîlik, dinin özellikle amelî yönünün anlaşılmasında re’y ve içtihada ağırlık vererek Hicaz-Arap toplumunun baskın örf ve telakkilerini nisbeten yumuşatan ve farklı muhitlerce daha kolay benimsenebilen bir anlayışı temsil etmekteydi.[12]

Mezhebin kurucusu Ebû Hanîfe ve ilk nesil Hanefî fakihlerinin (Ebû Yusuf, İmam Muhammed, İmam Züfer gibi) görüşleri etrafında oluşan fıkıh kültürünün IX. ve X. yüzyıllarda Irak ve Kûfe’nin doğusunda kalan İslam coğrafyasında hızla yayılmasının ardından her bölgede bu fıkhî mirasın, bölgenin sosyo-kültürel durumu ve kendine hâs şartlarıyla daha da zenginleştirilerek geliştirilmeye başlandığı ve fakihlerin, bulundukları bölge ve şehirlere nisbetle Belh alimleri, Buhâra alimleri, Irak alimleri, Horasan alimleri ve Maverâünnehir alimleri gibi bir gruplandırmaya tâbi tutulduğu görülmektedir.[13] Aynı metodolojiyi esas almalarına rağmen bu grurupların, kendi bölgelerinin sosyo-kültürel şartlarına paralel olarak zaman zaman farklı içtihadları benimsedikleri de olabilmekteydi.

Maverâünnehir’de İslam Hukuku

Türklerin yoğun olarak yaşadıkları Maverâünnehir, hemen hemen bütün temel İslam bilimleri açısından olduğu gibi özellikle de hukuk (fıkıh) ilmi bakımından oldukça verimli bir bölge konumundadır. Daha ilk Müslüman oldukları günden itibaren Türkler arasından birçok fakih, müfessir, muhaddis, mütekellim ve mutasavvıf çıkmaya başlamıştır. Meselâ, ilk müstakil Müslüman Türk devletlerinden olan Karahanlılar devrinde Türklerin, Maverâünnehir’de özellikle İslam hukukunun gelişmesinde büyük katkılar sağladıkları görülmektedir. Bu dönemde 300 kadar İslam hukukçusu yetişmesi ve bunlara ait %98’i Hanefî fıkhına dair 350’den fazla eserin vucûda gelmesi dikkate şâyandır. Gerçekten tarih boyunca Maverâünnehir, özellikle doğuya doğru yayılarak Horasan ve Mâverâünnehir’de en büyük inkişafa ulaşan Hanefî fıkhının kalesi haline gelmiştir. Nitekim birçok meşhur Hanefî fakihinin, hep Mâverâünnehir bölgesine mensup oluşu bunun bir göstergesidir.[14]

Mâverâünnehir’de İslam hukuku bakımından çok hareketli ve canlı bir dönemi teşkil eden Karahanlılar idaresinde yetişen fakihler, tabir caizse İslam hukukunun kurucuları rolünü üslenmişlerdir. Bu dönemde yetişen fakihle kendilerini özellikle Ebû Hanifenin öğrencileri Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’den nakledilegelen kitapların tetkik, tedris ve şerhine vermişlerdir. Bu yüzden bölge halkının %99’u amelde Hanefî mezhebini, itikadde ise yine bir Hanefî alimi olan Ebû Mansur el- Maturîdî’ye nisbetle Maturidî unvanıyla anılan itikadî mezhebini benimsemiştir. Şafiî fukahâsından çok az kimseye rastlanan bölgede Hanbelî ve Malikî ekollerinden ise hemen hemen hiçbir eser ya da fakihe rastlanmamaktadır.

X. ve XI. yüzyıl Karahanlılar dönemi Maverâünnehir’inde Hanefî mezhebinin en üretken, en disiplinli ve en büyük temsilcilerinden birisi, hiç kuşkusuz, hukukçu olduğu kadar aynı zamanda usulcü ve münazaracı da olan Şemsüleimme es-Serahsî’dir.

Şemsüleimme es-Serahsî ve İslam Hukukuna Katkısı

Asıl adı Ebû Muhammed b. Ebî Sehl olan Şemsüleimme es-Serahsî[15] müteahhirin döneminde yetişen Hanefî hukukçularının en büyüklerindendir. Serahsî nisbesi doğum yeri olan ve Meşhed ile Merv (Mari) arasında bulunan, bugün İran ile Türkistan sınırı üzerinde Hariroud nehri kenarında yer alan, ancak eski bölgeleri Türkistan sınırları içerisinde kalan “Serahs”[16] adlı tarihi bir kasabadan gelmektedir. Şemsüleimme (İmamların güneşi) lakabı ise, hocası Şemsüleimme Abdulaziz el- Halvânî’nin (ö. 448/1056) vefatından sonra, ilmî yeterliliği ve hukukî formasyonunu takdir için kendisini hocasının kürsüsüne layık gören kamuoyu tarafından verilmiş onursal bir unvandır. Hocasının vefatında 48 yaşında olan Serahsî, hayatının geri kalan kısmında hep bu unvanla anılacak ve fıkıhta Şemsüleimme denilince, ilk anda hep o akla gelecektir.

Nisbeten yeni olan biyografi kaynaklarına göre doğumu 400/1009 yıllarına rastlayan Serahsî’nin, M. Hamidullah’ın ifadesine göre Türk soyundan olduğuna dair müspet bir delil bulunmasa da, Buhâra’da tahsil görmüş, daha sonra aynı bölgede ders vermiş, en önemli eserlerini Özkent (Bugünkü Özgön) hapishanesinde imlâ ettirmiş ve hayatının son yıllarını Fergana ve Merğinan’da[17] geçirmiş bulunması, onun Batı Karahanlılar döneminde yetişmiş bir Türk hukukçusu olma ihtimalini güçlendirmektedir. Eserlerinde sık sık Türklerden bahsedip ergenlik çağı gibi onlara ait çok özel haller hakkında bilgilere yer vermiş bulunması da bu tezi teyit etmektedir.[18]

Serahsî ilk yurtdışı seyahatini 410/1019 yılında çok genç yaşta babası ile birlikte ticârî amaçlarla gittiği Bağdat’a gerçekleştirmiştir. Bu tarihte Bağdat, Abbâsî hilafetinin başkenti ve dünya ticaret merkezlerinden biri konumunda olup Türkistan halkı, Bağdat idarecilerini halife olarak tanıyordu. Bu ilk seyahatinden sonra Buhârâ’ya dönen Serahsî, orada dinî ilimleri tahsile başladı. Bu dönemde Buhâra dünya ilim ve kültür merkezlerinden biri idi ve orada devrin ünlü fakihlerinden Şemsüleimme Abdulaziz el-Halvânî (ö. 448/1057) gibi alimler ders veriyordu. Dinî öğrenimini, Şemsüleimme el-Halvanî, Şeyhulislam Ebü’l-Hasan Ali es-Suğdî (ö. 461/1068) ve Ebû Hafs Ömer b. Mansur el-Bezzâz gibi devrin ileri gelen fakihlerinin ilim meclislerinde tamamlayan Serahsî’nin yetişmesinde en büyük katkıya sahip olan ve uzun süre yanından hiç ayrılmadığı hocası Halvânî ile başlayan ilim silsilesi, mezhebin kurucusu Ebû Hanife’nin mümtaz talebelerinden İmam Muhammed’e kadar uzanır.[19]

Bir taraftan Haçlı Seferleri gibi İslam dünyasına dış baskıların arttığı, diğer taraftan Maverâünnehir’de çeşitli siyâsî ve sosyal çalkantılar sonucunda merkezî idarenin parçalanarak birden fazla hanlığın ortaya çıktığı sıkıntılı bir dönemde, her türlü zorluk ve güçlüklere göğüs gererek öğrenim faaliyetlerini sürdüren Serahsî, fıkıh ilminde kendisini en iyi şekilde yetiştirerek Hanefî mezhebinde otorite konumuna yükselmiştir. Vefatından sonra hocasının postuna oturarak tedris faaliyetlerine başlamış ve müteakip yıllarda birçok değerli alimin yetişmesinde önemli katkılar sağlamıştır. Serahsî’nin ders halkalarına katılan öğrencilerin sayısı hakkında kesin bir bilgi bulunmamakla birlikte, Burhaneddin Abdulaziz b. Ömer, Burhânüleimme Abdülaziz b. Mâze, Mahmud b. Abdulaziz el-Özgendî, Ruknüddin Mes’ud b. Hasan el-Kâşânî, Ebû Bekr Muhammed b. İbrahim el- Hasîrî ve Osman b. Ali el-Bîkendî gibi dönemin önde gelen alimlerinin hep onun rahle-i tedrisinde yetiştikleri bir gerçektir.

Fakihliğinin yanında, mütekellim, munazaracı ve usülcülüğü ile de meşhur olan Serahsî, üstün zekası ve güçlü hafızası ile tanınmaktadır. Nitekim hemen hemen bütün biyografi kaynaklarının ittifakıyla el-Mebsût gibi hacimli bir eseri Özkent’de mahpus tutulduğu kuyunun dibinden, kuyunun başında duran öğrencilerine tamamen hafızasından imlâ ettirmiş olması, onun ne kadar güçlü bir hafızaya sahip olduğunu gösterir.[20] Çocuk sahibi cariyelerin hür kimselerle evlendirilmesi gibi bazı fıkhî meseleler konusunda zamanının önde gelen alimlerinden üstünlüğünü ispatlayan Serahsî, hem ulemâ ve halkın hem de yöneticilerin takdirine mazhar olmasına rağmen yaptığı “bir nasihat sözü” sebebiyle dönemin idarecilerinin öfkesini üzerine çekmiş ve bu yüzden uzun müddet hapishanede tutuklu kalmıştır.

Hapis Hayatı

Kendi ifadesiyle yaptığı “bir nasihat sözü” yüzünden dönemin hükümdarının gazabına uğrayan Serahsî, bu yüzden Batı Karahanlılar Devleti’nin idârî merkezi olan Özkent’de 15 yıl kadar hapis yatmıştır.[21] Eserlerinin yirmiyi aşkın muhtelif yerinde, genellikle de bölüm sonlarında kısa kısa pasajlar halinde hapis hayatı hakkında bazı malumatlar veren Serahsî’nin, hapsedilmesinin asıl nedeni hakkında ayrıntılı bilgi vermekten özellikle kaçındığı gözlenmektedir. Ancak imalı bir şekilde, söylediği “bir nasihat sözü” yüzünden tehlikeli bir sultan tarafından ve bazı beyinsiz, aptal, fitneci, kalleş, zındık ve hevâperest alçakların kışkırtması nedeniyle hapse düştüğünü ve yakın gelecekte de pek kurtulma ümidi taşımadığını ifade etmektedir.[22] Serahsî’nin ifadelerinden, hükümdar nezdinde maddî ya da manevî bir çıkar peşinde koşan bu dalkavuk ve yaltakçı tiplerin, onun sözlerinden fena halde rahatsız oldukları ve kendisinin hapsedilmesinde önemli rol oynadıkları anlaşılmaktadır. Elbetteki Serahsî’nin siyâsî idareyle zıtlaşmasını gerektirecek maddî ya da kişisel hiçbir neden olamazdı. O sadece ilahî hukuku anlatıyor, idarecilerin hoşuna gitsin ya da gitmesin onun asla değiştirilemeyeceğini ifade etmeye çalışıyordu. Bununla beraber 15 yıl kadar ağır hapis cezasına çarptırılmasının, basit “bir nasihat sözü” ile geçiştirilemeyecek kadar ciddî nedenleri olmalıdır.

Serahsî’nin bu kadar uzun süre hapiste tutulmasının muhtemel nedenleri üzerinde çeşitli tezler ileri sürülmüştür. Bu tezleri tek tek değerlendiren M. Hamidullah, bu konuda en tutarlı tez olarak Prof. Menazir Ahsen Gîlânî’nin ileri sürdüğü tezi bulmuştur. Söz konusu teze göre Serahsî, idârî yolsuzluk ve baskıların arttığı bir dönemde hükümdar tarafından topluma zorla dayatılan haksız vergilere karşı çıkmış, böylece hükümdarın öfkesini üzerine çekmiş ve uzun yıllar hapiste tutulmuştur.

Hatta Serahsî’nin, şayet haksız vergiler dayatılırsa, halkın meşrû vergileri dahi ödememe hakkı bulunduğuna dair bir de fetvası bulunduğu söylenmektedir.[23] Bu dönemde idarî yolsuzluklar ve halka dayatılan haksız vergiler sebebiyle ulemâ ile devlet arasında ciddî gerginlikler yaşandığı, hatta bazı önde gelen fakihlerin hükümdarlar tarafından idam ettirildiği bir gerçektir. Serahsî’nin, kendi zamanındaki idarî yolsuzluk ve zulümlerle ilgili olarak el-Mebsût’ta geçen bazı sözleri,[24] onun da siyâsî idareye karşı tavır aldığı ve yapılan haksızlıklara karşı direnen bazı hareketleri desteklediğine işaret etmektedir. Dolayısıyla onun idareye karşı takındığı bu olumsuz tavrı, dönemin hükümdarının öfkesini üzerine çekmiş ve kendisini kontrol altında tutarak halkın üzerinde menfî bir etkide bulunmasını önlemek amacıyla uzun yıllar hapishanede mahpus tutulmuş olması mümkündür.

Serahsî’nin hangi hükümdarlar tarafından hapsedildiği hususunda açık bir bilgi bulunmamakla birlikte kaynaklarda geçen malumatlara göre onun Batı Karahanlılar Devleti hükümdarlarından Şemsülmülk Ebü’l-Hasan II. Nasr b. İbrahim (460-473/1068/1080), kardeşi Ebû Şücâ Hıdır b. İbrahim Han (473-474/1080-1081) ve Hıdır Han’ın oğlu Ahmed Han (474-487/1081-1095) dönemlerinde hapsedildiği anlaşılmaktadır.[25]

Uzun süre haksız yere hapiste tutulması Serahsî’ye çok ağır gelmişti. Nitekim hapiste imlâ ettirdiği el-Mebsût’un çeşitli bölüm sonlarında sık sık ailesi, çocukları, arkadaşları ve kitaplarından uzak kalışından yakınması, bir an önce kendisini bu sıkıntılı hayattan kurtarması için göz yaşları içerisinde sürekli yüce Allah’a dua etmekte olduğunu ifade etmesi, onun ne kadar ağır şartlar altından bulunduğunu gösterir.[26] Bütün bu zor şartlara rağmen yine de o, hapis hayatının zorluklarını sukûnetle, sabır ve tevekkülle karşılıyor, kendini ibadet ve taata vererek gecelerini nafile ibadetle, gündüzlerini ise oruç tutarak geçirmeye çalışıyordu. Onun bu zühd ve takva hâli hapishane idarecilerini de derinden etkilemiş olmalı ki, bir süre sonra tedris faaliyetlerini hapiste de devam ettirmesi yolunda kendisine izin verilmiştir.

Serahsî’nin mahpusluk devresi ilmî çalışmaları bakımından hayatının en verimli devresini oluşturmaktadır. Zira o, el-Mebsût, Usûlü’l-fıkh ve Şerhu’s-Siyeri’l-kebîr gibi en hacimli ve en önemli eserlerini bu dönemde imlâ ettirmiştir. Serahsî, her ne kadar İslam kültür muhitinde hapishanede ilmî faaliyetlerini devam ettirip kıymetli eserler veren ilk alimlerden olsa da, insanlık tarihinde elbette ki yegâne değildir. Eski Yunan felsefesinin büyük temsilcilerinden Sokrates, yakın tarihten İtalyan asıllı Campanella (XVII. asır sonu), çağdaş alimlerden Hindistanlı Ebü’l-Kelam Azâd gibi bilginler de, uzun yıllarını geçirdikleri hapishanelerde ciltler tutan eserler veren müstesna kişilerdendirler.[27]

20 Rebiülevvel 480 tarihinde Serahsî hapisten çıkarıldı, 30 Rebiülevvel 480 tarihinde Fergana’ya hareket etti ve 10 Rebiülâhir 480 tarihinde de Merğinan’a ulaştı. Orada, muhtemelen Merğinan yöneticisi olan Emir Hasan’ın[28] özel ikram ve iltifatlarına nail oldu.

Hapis hayatını ve bu süre zarfında tutuklu bulunduğu yerlerle ilgili farklı rivâyetleri inceleyen M. Hamidullah’ın değerlendirmesine göre, Serahsî önce bir kuyuya atılmış, daha sonra kendisine kalede ders verme imkanı sağlanmış, sonra yine kale içerisinde bir zaviyede bir süre tecrit edildikten sonra Emir Gün lakabıyla tanınan üst düzey bir yetkilinin konağında bir müddet göz hapsinde tutulmuş ve sonra tekrar kaleye nakledilerek bir süre sonra tamamen serbest bırakılmıştır.[29] Menazir Ahsen Gîlânî’nin ileri sürdüğü ve Hamidullah tarafından da uygun görülen bir teze göre Serahsî’nin serbest bırakılmasında o sıralarda Buhâra, Semerkant ve Özkent gibi şehirlerin bulunduğu Maverâünnehir bölgesine sefer hazırlıkları içerisinde olan büyük Selçuklu hükümdarı Melikşah etkili olmuştur. Melikşah’ın 482’de Buhâra’yı, ardından Semerkant’ı ve 483’te de Özkent’i kendi hakimiyet alanlarına katmış olduğu hususu dikkate alınırsa, böyle bir etkiden söz edilebilir.[30]

Yorucu ve sıkıntılı, ama İslam hukukuna katkısı bakımından oldukça verimli bir hayat süren Serahsî, 483/190-91 yılında ömrünün son anlarını geçirdiği Fergâna’da vefat etmiştir.[31] Tutukluluk hali 20 Rebîülevvel 480 yılında kalktığına göre, onun Fergana’da geçirdiği süre ancak üç yıl kadardır.

İlmî Kişiliği

Serahsî, kuşkusuz Maverâünnehir bölgesinde yetişen Hanefî fakihlerinin en önde gelenlerindendir. Onun kendisini daha çok fıkıh alanında yetiştirmesinde, elbetteki onun ilim anlayışı etkili olmuştur. Eserlerinin önsözlerinde yer alan ifadelerine bakılırsa, Serahsi’ye göre yüce Allah’a imandan sonra en büyük farz ilim talep etmektir. Zira ilim peygamberlik mirasıdır. Peygamberler hiçbir zaman miras olarak dinar ya da dirhem bırakmamışlardır. Onların bıraktıkları miras, ancak ilimdir. Bu ilmi alan kişi de gerçekten nasipli ve bahtiyar kişidir. İlmi, tevhid ve fıkıh ilmi diye ikiye ayıran Serahsî, toplumun her kesimden en az bir grubun dinde geniş bilgi sahibi olmasını emreden et-Tevbe sûresinin 122. âyeti ile “Allah kime hayır murat ederse, onu dinde anlayış sahibi (fakih) kılar”,[32] “İlim öğrenmek her Müslümana farzdır”[33] hadisleri gibi din ilimlerini talep etmeye teşvik eden naslara istinat ederek fıkhı, tevhit (usûlüddin) ilminden sonra en üstün ilim olarak değerlendirmektedir.[34]

Serahsî ve çağdaşı Ebü’l-Usr Pezdevî, İslam hukuk metodolojisi (usul) ve furû fıkha (mevzûat) dair yazdıkları eserlerin yanısıra mezhep içi içtihat ve tercihleriyle de sonraki dönem Hanefî fıkıh literatürü ve fakihleri için önemli birer kaynak ve mesnet olmuşlardır.[35] Eski ve yeni birçok kişi, Serahsî’nin Hanefî içtihat mertebelerinden üçüncü kategoriyi teşkil eden mesâilde (meselelerde) müçtehit mertebesinde olduğunu söylemiştir.[36]

Bu mertebede olan bir müçtehit, ilmî bakımdan özellikle mezhep kurucularından herhangi bir görüşün nakledilmediği konularda mezhebin içtihat esaslarına dayanarak görüş beyan edebilecek ve yeni meselelere çözüm getirebilecek yeterliliktedir. Serahsî, elbetteki sıradan bir hukukçu değildi. O, akıllı, dirayetli ve çalışkan bir fakih idi. Nitekim en önemli eserlerini çok zor ve sıkıntılı bir dönemde hapiste imlâ ettirmiş olması, onun ne kadar üstün bir zeka, kabiliyet, sabır ve metânet sahibi bir kişi olduğunu gösterir.

Esasen siyasî sebeplerden dolayı hapse atılan Serahsî, üstün bir siyasî bakış açısına sahip olmak ve aynı zamanda İslamî literatüre vukûfiyetiyle özellikle de ilk dönemlerdeki sosyo-politik olayları çok yönlü olarak yorumlayabilme kabiliyetiyle dikkati çekmektedir. Mesela, Hz. Peygamber’in, görünürde tamamen Müslümanların aleyhine olan Hudeybiye Anlaşmasını kabul edişini, genel kanaatın aksine o, Mekke müşrikleri ile Hayber Yahudileri arasında yapılan gizli bir anlaşmaya bağlamıştır. Anlaşmaya göre şayet Muhammed, Mekke üzerine yürürse, Yahudiler Medine’ye saldıracak, Hayber üzerine yürürse, bu defa müşrikler Medine’ye saldıracaktı. Durumun Müslümanlar açısından oldukça kritik olduğunu farkeden Resulullah (s.a.s.) aleyhte gibi görünen bu anlaşmayı her türlü itiraz ve eleştirilere rağmen kabul etmenin Müslümanlar açısından daha uygun olacağını düşünmüştü.[37] Böyle bir yorum kuşkusuz, ancak tarihî bilgilere derin vukûfiyetle mümkün olabilir.

Eserleri

Hayatını Maverâünnehir’de fıkıh ilmini geliştirip yaymaya adayan Serahsî, o zengin fıkhî birikimini, kendisi ile birlikte götürmemiş, aksine gerek ders halkalarına katılan öğrencileri aracılığıyla gerekse ölümsüz eserleri vasıtasıyla sonraki nesillere aktarmak suretiyle onu İslam ve insanlığın hizmetine sunmuştur. Daha talebelik yıllarında iken ürün vermeye başlayan Serahsi,[38] eserlerini Arap dilinde kaleme almış, bazı fıkhî kavramların Farsça karşılıklarını zikretmek ve zaman zaman Farsça beyitler nakletmek dışında eserlerinde başka herhangi bir dil kullanmamıştır. En önemli eserleri ise şunlardır:

1. El-Mebsut [39]

Serahsî’nin el-Mebsut isimli eseri, ilk dönem Hanefî fıkıh kültürünün sonraki nesillere aktarılması yanında onun anlaşılmasında da büyük rol oynayan önemli furû fıkıh eserlerinden biri konumundadır. Mezhebin kurucusu Ebû Hanife (ö. 150/767) ders halkalarında fıkhî meseleleri öğrencileri ile birlikte değerlendirip tartıştıktan sonra ortaya çıkan çözümleri onlara imlâ ettiriyordu. Bu imlâ faaliyetleri sonucunda oluşan ilk dönem Hanefi fıkhının en güvenilir metinleri, Ebû Hanifenin öğrencilerinden Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî (ö. 189/805) tarafından derlenen ve sonraki nesillere tevatür ve şöhret yoluyla nakledildiği için “Zahirü’r-rivaye” adıyla anılan şu altı kitaptır: el-Asl (el-Mebsût), ez- Ziyâdât, el-Camiu’l-kebîr, el-Camius’s-sağîr, es-Siyerü’l-kebîr ve es-Siyerü’s-sağîr. Bu eserler Hanefî fıkhının birinci dereceden kaynakları olup özellikle mezhebin kurucusu İmam Ebû Hanife ile onun önde gelen iki öğrencisi İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’in görüşlerini ihtiva etmektedir. Daha sonra Hakim eş-Şehîd (ö. 334/945) lakabıyla anılan Ebü’l-Fadl Muhammed b. Ahmed el-Mervezî, himmetleri zayıflamış fıkıh öğrencilerine kolaylık sağlamak ve kendilerinden istifadeyi umûmileştirmek amacıyla Şeybânî’nin zikri geçen kitaplarını, tekrarları çıkarmak suretiyle ihtisar ederek el-Kâfî adlı eserini meydana getirmiştir. Şemsüleimme es-Serahsî de el-Kâfî’yi el-Mebsût adıyla 30 cüzlük bir eserde şerhetmiştir.

1. el-Mebsût’un önsözünde geçen bazı ifadeler dikkatle incelenirse, XII. yüzyılda Maverâünnehir’de fıkıh ilminin kısmî bir kriz yaşadığı anlaşılır. Serahsî bu krize temelde üç sebep göstermektedir.

2. Fıkıh öğrencilerindeki gayret ve himmet eksikliği.

3. Bazı hocaların fıkıh bakımından pek önem arzetmeyen tâli meseleleri geniş geniş tahlile girişmeleri ve özellikle de hilâfiyât meselelerine dalmaları.

4. Özellikle bazı kelam bilginlerinin fıkhî terminolojiyi, felsefî terminoloji ile açıklama çabaları.

İşte Serahsî, hapishanede tutuklu bulunurken bazı alim dostlarının da talebi üzerine fıkıh ilminin yaşamakta olduğu bu krizin aşılmasına katkıda bulunmak amacıyla mezhepte en güvenilir ve en temel metinleri, genel kabul görmüş sağlam rivâyet ve eserlerle şerhe girişmiştir.[40] Serahsî, H. 466 yılında imlâya başladığı 30 cüzlük bu hacimli eserini, yaklaşık on üç yıl süren yoğun bir çalışmadan sonra H. 479 yılında hitama erdirmiştir. Buna göre yılda iki ciltten fazla eser vermiş olmaktadır ki, bu onun eser verme kabiliyetinin hayli yüksek olduğunu gösterir.[41]

XII. asırda Maverâünnehir bölgesi fakihlerinden bir çoğu tarafından el-Mebsût adıyla kendi zamanına kadarki Hanefî doktrin, rivâyet ve içtihatlarını toplayan kapsamlı eserler yazılmış olmasına rağmen, hiçbirisi Serahsî’ninki kadar meşhur olamamıştır. Serahsî’nin eseri ise mezhep fıkhını delilleriyle birlikte aktarması bakımından ayrı bir önem taşımaktadır. O nedenle Hanefî literatüründe Şemsüleimme denilince Serahsî, el-Mebsût denilince de onun bu eseri akla gelir.[42]

Hanefî fıkhının temellendirildiği ve bu mezhebe ait fıkhî görüşlerin delilleri ile birlikte açıklanıp sistemli bir tahlilinin yapıldığı ilk ve en hacimli mutemed eser olan el-Mebsut’un[43] önsözünde Serahsî, eserinde mezhebin görüş ve içtihatları özlü bir biçimde açıkladığını belirtse de[44] eserin hacmi, bunu nefyeder mahiyettedir. Mezhebin kabul edilmiş dokrininin tesis edilip doğruluğunun isbatına çalışılan eser, aynı zamanda ele alınan konularla ilgili diğer görüşlerin de zikredilip tarafsız bir şekilde sistemli tahlilinin yapıldığı ilk eser olma özelliği taşımaktadır. İslam hukukunda mütehassıs olan meşhur Batılı müsteşriklerden Schacht’ın ifadesiyle Serahsî, meseleleri felsefî bir tarzda ele almakta olup mezhep içerisinde meseleleri bu şekilde ele alıp inceleyenlerin ilk mümessili durumundadır.[45]

el-Mebsût Hanefî fıkhına olan katkısı yanında, ayrıca XII. yüzyıl Türkistan ve Mâverâünnehir bölgesinin sosyo-ekonomik ve sosyo-politik durumu ile ilgili ihtiva ettiği pek çok değerli bilgiyle umûmi tarih bakımından da önem arzetmektedir.

2. Usûlü’s-Serahsî[46]

Hanefî metodolojisine dair kaleme alınan usûl eserlerinin en önemlilerinden birisi, kuşkusuz Usûlü’s-Serahsî adıyla şöhret bulan Serahsî’nin, kendi isimlendirmesiyle Temhidü’l-fusûl fi’l-usûl veya Bülûğu’s-sûl fi’l-usûl’üdür.[47]

Fıkıh literatüründe “usûl” adıyla kaleme alınan eserler, hukuk metodolojisi türünde yapılan çalışmaları ifade etmektedir. Fıkıh usûlü, fıkhî hükümlerin (mevzûât) istinbatında dikkate alınması gereken kuralları açıklayan ilmin adı, bir başka ifadeyle, başta Kur’an ve Sünnet nasları olmak üzere icma, kıyas, istihsan, maslahat, örf vb. gibi hüküm kaynaklarından hareketle yeni yeni ortaya çıkan meselelere şer’i çözümler üretmek için bağlı kalınması gereken kurallar bütünüdür. Bir anlamda İslam Hukuk Usûlü, bir mücerret hukuk çalışması, kanunların felsefesi, kanun yapma metodu, kanunların yorum ve tatbikinde takip edilmesi gereken kurallar demektir. Bu çeşit bir çalışma ne eski Yunan ve Roma’da, ne Çin’de, ne de eski dünyanın herhangi bir yerinde mevcuttu. Bunu ilk düşünmüş olanlar, Müslümanlardır.[48]

Hanefî fıkıh ekolünde ilk tedvin edilen fıkıh kitaplarında mütekaddim müctehidlere ait hüküm ve fetvalar aktarılırken, hangi usûlün takip edildiği ve hangi kuralların esas alındığı ve konuyla ilgili mevcut nasların nasıl değerlendirildiğine hemen hemen hiç yer verilmeyip sadece hangi meselede hangi müctehidin nasıl bir görüşü bulunduğunun, varsa, istidlâl ettiği âyet ya da hadisin zikredilmesiyle yetinilirdi. Literatürde usûliyyûn (usulcüler) diye adlandırılan bilginler, usûl çalışmalarında doktrin sahibi müctehidlerin vardıkları fıkhî çözümleri ve varsa, takip ettikleri metodlarla ilgili açıklamalarını baz alarak ilk dönem mezhep doktrine ve kendi dönemlerine kadar oluşan fıkıh kültürüne ortak bir açıklama getirebilecek bir takım metodolojik kurallar, ilke ve esaslar belirlemeye çalışmışlardır.[49]

Fıkıh Usûlü dalında ilk ürünleri İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’in verdikleri, ancak onların eserlerinin değişik nedenlerden dolayı günümüze kadar ulaşmadıkları ifade edilmektedir. Bu sahada eseri günümüze ulaşan ilk bilgin ise, er-Risâle’siyle İmam Şafiî (ö. 204/820) olmuştur. Ondan sonra gerek Hanefî bilginleri gerekse diğer mezheplere mensup bilginler, bu alanda sayısız eserler vücuda getirmişlerdir. Serahsî’nin yaşadığı XI-XII. yüzyıllara ait Hanefî usûl literatürü bir yönüyle daha önceki asırlarda hoca-talebe ilişkisi çerçevesinde gelişen şifahî geleneğin tedvini, bir yönüyle de o döneme kadar ki, Hanefî fakihlerinin mezhepte genel kabul görmüş çözüm ve fetvalarını temellendirme, belli kurallarla açıklama, savunma ve hangi nastan nasıl bir usulle istinbat edilmiş olabileceğini tesbit etmeye yönelik gayretler olarak görülmektedir.[50] Böyle bir çalışmanın ürünü olan Serahsî’nin usûlü ile çağdaşı Fahrulislam Pezdevî’nin usûlü, hem bu sahada daha önce yazılan eserlerin sistematik tahlil ve tenkitinin yapıldığı hem de daha sonraki Hanefî usulcülerinin esas aldıkları kaynakların başında gelen eserler olarak dikkati çekmektedir.[51] Öyleki Pezdevî ile Serahsî herhangi bir meselede görüş birliğine varmışlarsa bu, “İki üstat (şeyh) ittifak etmiştir” cümlesiyle ifade edilirdi.[52]

Önsözünde usûlünü 479 Şevval’inin sonunda Özkent kalesinde tutuklu bulunurken imlâya başladığını belirten Serahsî, aynı yerde eserini telif nedenine de işaret etmektedir. Serahsî’ye göre, yolların en hayırlısı önceki imamların yolunu takip etmektir. Bu bağlamda mezhebin kurucusu İmam Ebû Hanife ile ikinci nesil ülemâsından İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed gibi fakihler, örnek alınması gereken ilmi ile amil gerçek fakihlerdir.

Bu yüzden Serahsî, özellikle bu üç imamın görüş ve içtihatlarını toplayan İmam Muhammed’in daha evvel zikri geçen kitaplarını şerhe yönelmiş, el-Mebsût isimli geniş şerhini tamamladıktan sonra da, şerhte takip ettiği usûlü, fer’î meselelerin hakikatlerini anlamalarına yardımcı olması ve yeni meselelerin çözümünde nasıl bir yöntem takip etmeleri gerektiğini göstermek amacıyla fıkıh talebeleri için müstakil bir eserde toplamıştır. Zira fer’i meseleler (hadiseler) sınırsız, usûl (genel kurallar) ise sınırlıdır.[53]

Çeşitli baskıları yapılan eser, ifade ve üslup bakımından nisbeten ağır olsa da hâlâ en önemli usul eserlerinden biri olarak değerlendirilmekte, tarihteki önem ve değerini günümüzde de muhafazaya devam etmektedir.

3. Şerhu’s-Siyeri’l-kebîr [54]

Serahsî’nin on kadar eser imlâ ettiği Özkent hapishanesinde en son kaleme aldığı eseri ise, İmam Muhammed’in son tasnifini oluşturan devletler umûmi hukukuna dair olan es-Siyerü’l-kebîr adlı eserine yazdığı özel şerhidir. Bizzat kendi ifadesine göre Serahsî, bu şerhini yazmaya Özkent’de Emir Gûn lakabıyla tanınan bir üst düzey yetkilinin konağında göz hapsinde tutulduğu sırada 1 Zülkâde 479/Şubat 1087 tarihinde başlamış olup, daha sonra hapishanede yazım işine devam etmiştir.

Serbest bırakılmasından sonra Fergana’ya giden Serahsî, Merğinan’da Şeyh Seyfeddin İbrahim b. İshak’ın evinde, Şeyh Seyfeddin ve bazı yöre fakihlerinin isteği üzerine çalışmalarına kaldığı yerden devam ederek 3 Cemâdiyelûlâ 480/Ağustos 1087 tarihinde eseri tamamlamıştır.[55]

İmam Muhammed’in “Zâhiru’r-rivâye” diye bilinen meşhur altı kitabından bazıları üzerine değişik bilim adamlarınca yapılan birçok şerhten önemli bir kısmının yazmaları günümüze ulaşmış olmakla birlikte,[56] bunlar içerisinde bir kaç defa neşredilme şansını yakalayan Serahsî’nin Şerhu’s-Siyeri’l- kebîr’i ayrı bir önem arzetmektedir. Serahsî, diğer eserlerinin aksine es-Siyerü’l-kebîr’i hocaları Halvânî, Suğdî ve Bezzâz tarikleriyle İmam Muhammed’e kadar uzanan ilmî silsile yoluyla elde etmiştir. Hatta hocası Suğdî de esere bir şerh yazmış, ancak onun şerhi günümüze kadar ulaşma şansına sahip olamamıştır.[57]

Eser, genel olarak devletler umûmî hukuku alanında kaleme alınan eserlerin en ilklerinden olması yönüyle de ayrı bir öneme sahiptir. Zira Batı aleminde devletler umûmi hukukuna dair gerçek eserler Bello, Vittoria, Ayala ve Gentili gibi müelliflerle XVI. asırda ancak başlayabilmiştir. Bu tarihte İtalyan, İspanyol, Hollandalı vs. alimler, devletler hukukuna dair eserlerinde sadece Hristiyan milletlerin ve bilhassa beyaz ırkın devletler hukukunu göz önüne almışlardı. Avrupalı olmayan diğer memleketlerin medenî milletler kulubüne girme hakkına sahip olabilmeleri için ise daha bir kaç asır beklemek gerekecekti. Serahsî’nin Devletler Umûmî Hukuku’na dair olan bu şerhi ise, kendisi Şarlman, Nikefor ve Hârun er-Reşid’in çağdaşı olan Şeybânî’nin kaleme almış bulunduğu daha eski bir eserin şerhidir. Buna göre Müslümanlar bu sahada Avrupalılara nazaran sekiz asırlık bir önceliğe sahiptirler.[58]

Netice olarak gerek Bizans topraklarında gerekse Orta Asya illerinde vazifeli bulunan Müslümanların askeri hayatına dair canlı bir tablo çizmesi yönüyle siyasî tarih bakımından son derece önemli olan es-Siyerü’l-kebîr şerhi, umûmî tarih bakımından da dönemin sosyo-politik ve sosyo-ekonomik durumu hakkında ilgi çekici sayısız vak’alar ihtiva etmektedir. Bu yönüyle eser, hukukçular dışındakilere de birçok faydalı malumat veren bir eser olarak gözükmekte ve ayrıca, ilk Müslüman hukukçular tarafından geliştirilmiş Devletler Umûmi Hukukunun en eski bir âbidesini teşkil etmektedir.

Bunlardan başka Serahsî’nin telif ve şerh türünde kaleme aldığı daha pek çok eseri bulunmaktadır. İmam Muhammed’in Ziyâdâtü’z-Ziyâdât’ı üzerine yazdığı en-Nüket’i (Haydarâbâd 1378/1958), Hanefî fıkhını derli toplu halde özetleyen ve günümüze ulaşan ilk el kitabı Muhtasaru’t- Tehâvî şerhi, İmam Muhammed’in Kitâbü’l-kesb’ini şerhi, yine İmam Muhammed’in el-Camiu’s-sağîr, el-Camiu’l-kebîr ve ez-Ziyâdât’ını şerhleri, Hassâf’ın Kitâbü’n-nafakât ve Edebü’l-Kâdî’sini şerhleri, Sıfatü eşrâtü’s-sâ’a, el-Fevâidü’l-fıkhıyye, Kitabü’l-Hayz ve Makâmâtü’l-Kıyâme’si bunların başlıcalarıdır. Bu eserlerden önemli bir kısmı günümüze ulaşmış olup yazmalar halinde değişik dünya kütüphanelerinde mevcuttur.

Sonuç olarak denilebilir ki, Orta Asya Türk bilginlerinin İslam kültür ve medeniyetlerine olduğu kadar dünya kültür ve medeniyetine de katkıları inkar edilemeyecek kadar büyük olmuştur. Onların İslam kültür ve medeniyetine katkıları, özellikle hukukta Hanefî fıkhını geliştirme, temellendirme, savunma ve yayma alanında daha bariz biçimde ortaya çıkmaktadır. Bu katkıda en büyük paya sahip olanlardan birisi, kuşkusuz Maverâünnehir Hanefî bilginlerinin tartışmasız en önde gelenlerinden olan Şemsüleimme es-Serahsî’dir. Zira kendisine zulmedenler tarihin karanlık sayfalarında unutulup gittikleri halde o, gerek yetiştirdiği öğrencileri gerekse geride bıraktığı dev eserleri vasıtasıyla, İslam kültür ve medeniyetine yaptığı katkılarıyla hep hatırlanmış ve dünya durdukça da hatırlanmaya devam edecektir. Bu münasebetle 1964 yılında Ankara İlahiyat Fakültesi tarafından Serahsî’nin 900. ölüm yıldönümü münasebetiyle bir anma toplantısı düzenlenmiş olduğunu da hatırlatmış olalım. Söz konusu toplantıda onun hayatı, eserleri ve eserlerinin yazmaları hakkında çeşitli bilim adamları tarafından birbirinden değerli tebliğler sunulmuş ve bilâhere bu tebliğler bir kitap halinde neşredilmiştir. Bundan böyle Serahsî gibi değerli bilginlerin asıl doğup büyüdükleri, hayatlarını geçirdikleri, hizmet verdikleri ve vefat ettikleri Orta Asya Bağımsız Türk Cumhuriyetleri’nde de çeşitli münasebetlerle anılıp yâdedileceklerini, onların hatıralarının oralarda da yaşatılıp canlı tutulacağını ümit etmekteyiz.

Tahlîlî bir ruha sahip olan Serahsî, şerhlerinde elbetteki tamamen hareket serbestisine sahip değildi. Zira o, şerhettiği metne bağlı kalmak zorunda idi. Bununla birlikte özellikle Şerhu’s-Siyeri’l- kebîr’i, kendi döneminde Müslüman idarecilerin ihtiyaç duydukları bilgileri de ihtiva etmekte idi. Eserde gerek Bizans topraklarında gerekse Orta Asya illerinde vazifeli bulunan Müslümanların askerî hayatına dair canlı bir tablo çizilmektedir. Eser ayrıca umûmî tarih bakımından da ilgi çekiçi birçok vak’a ihtiva etmektedir. Meselâ, Serahsî, Bizanslıların Bulgar kırallığı ile münasebetlerinden bahsederken, toprak altında cerayan eden muharebeleri alelâde şeylermiş gibi anlatır. Ayrıca küçüklere, kadınlara ve hatta yabancı elçilere ait ticaret mallarından gümrük vergisi alınıp alınmayacağından, İslam ordusunda görev alan çeşitli yardımcılardan ve bu arada kadın hasta bakıcılardan ve hatta genç kızlardan bahseder.

Serahsî eserlerinde yine o dönemde cari olan para birimlerinden de söz eder. Ganimet malı olarak alınan şahinlerden, avda kullanılan yabanî Hint kedilerinden, hara atlarından, Merv (Mari), Buhârâ vs. şehirlerde imal edilmiş astarlı veya astarsız kaftanlardan, Kûfe ve Buhâra şehirlerinde inşa edilmiş evlerin özelliklerinden uzun uzun bahseder. Türkistan köylerinindeki camilerde Irak’ta bulunmayan vaizlerin mevcudiyetine işaret eder.[59]

İslamî ilimlere olduğu kadar kendi döneminin sosyo-kültürel ve sosyo-politik durumlarına da hakim olan Serahsî, eserlerindeki izahlarına kuvvet vermek için Kur’an ve Sünnet yanında, o derin ilmî vukûfiyetiyle tarihî vak’alardan da geniş ölçüde istifade etmesini bilmiştir.

Kuşkusuz büyük ilim adamları yalnız yetiştikleri muhitlerin değil, bütün ilim dünyasının kendileriyle iftihar ettiği müstesna şahsiyetlerdir. Bu büyük şahsiyetlerin hatıralarını yaşatıp ilmî faaliyetlerini devam ettirmek, elbetteki, kendilerinden sonra gelen nesiller için hem bir vazife hem de bir şeref vesilesidir. Bu üstün kişilerden birisi de büyük Türk hukukçusu Şemsüleimme Serahsî’dir.

Serahsî’nin ömrünün hemen hemen tamamını geçirdiği Buhâra, Özkent (Özgön), Fergana ve Merğinan şehirleri, XI. ve XII. asırlarda Maverâünnehir’in en önemli ilim ve kültür merkezleri idi. Bugün Özkent hariç, zikri geçen şehirlerin hepsi Özbekistan sınırları içerisinde yer almaktadır. Özkent (Özgön) ise Kırgızistan’ın Oş oblastına bağlı bir şehirdir (reyon). Serahsî’nin doğum yeri olan Serahs kasabası ise bugünkü Türkmenistan sınırları içerisinde bulunmaktadır.

2000 yılında 3000. kuruluş yıldönümü kutlanan tarihî şehir Oş’ta, bu uzun tarihi geçmişini hatırlatacak kayda değer herhangi bir tarihî esere rastlamak mümkün olmadığı gibi gerek Serahsî’nin kendi eserlerinde gerekse onunla ilgili biyografi kaynaklarında sıklıkla zikri geçen Karahanlılar devletinin Özkent’teki tarihî kalesinden de geriye sadece bir minare ile bir türbe kalmıştır. Bu durum, üzücü olduğu kadar ilim ve medeniyet adıyla yola çıkan emperyalist güçlerin kültür ve medeniyet değerlerine ne denli saygı gösterdiklerinin de tarihî bir belgesi hüviyetindedir.

Oldukça üretken bir alim olan Serahsî’nin çeşitli dünya kütüphanelerinde birçok yazmaları bulunan eserlerinden, el-Mebsût’un bir nushası dışında, hiçbir yazmasının Orta Asya yazmalarının toplandığı Taşkent kütüphanesi kataloğunda mevcut olmayışı da[60] ayrı bir üzüntü kaynağıdır. Geçmişte gerek din ilimleri gerekse fen bilimleri alanında oldukça münbit bir toprak olan Orta Asya bölgesinin, yeniden kendisini tarihteki yerine layık bir konuma yülseltecek alim ve bilginleri yetiştirmesi dileğiyle millî şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un yüzyılın başlarında yazdığı şu iki beyitle sözlerimi bitirmek istiyorum:

O Buhara! O mubarek, o muazzam toprak!
Zilletin koynuna girmiş uyuyor müstağrak!
İbn-i Sina’ları yüzlerce doğurmuş iklim,
Tek çocuk vermiyor âgûşuna ilmin, ne akim
.[61]

Dr. Âdem YERİNDE

Sofya Yüksek İslâm Enstitüsü / Bulgaristan

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 5 Sayfa: 710-720

TARİH : TÜRK TARİHİNDE KAHRAMANLAR BİTMEZ /// ÇERKEZ HASAN EFSANESİ

“O Bir Kahramandı”

Ali Murat

Kim olduğunu bilmediğimiz,ismini dahi hatırlayamadığımız sayısız kahraman var kadim tarihimizin tozlu sayfalarında.

Bu kahramanlardan belki de hatırlanmayı,yad edilmeyi en çok hak edeni Çerkes Hasan’dır.Osmanlı tarihine “Çerkes Hasan Olayı”diye geçen meşhur hadisenin başrol oyuncusudur Kolağası(Kıdemli Yüzbaşı) Çerkes Hasan Bey. Şehzade Yusuf İzzettin Efendi’nin yaverliğini yapan Çerkes Hasan aynı zamanda cennet mekan Sultan Abdülaziz Han’ın kayınbiraderidir.

Sultan Abdülaziz İngiliz uşağı,Serasker(Genelkurmay Başkanı ve Milli Savunma Bakanlığının karışımı olan askeri rütbe)Hüseyin Avni Paşa’nın başını çektiği şer çetesinin yaptığı askeri bir darbe sonucu tahttan indirilir.Darbenin yapıldığı gece hem sultan hem de maiyetindeki hanımlar darbecilerin tacizlerine maruz kalır.Çerkes Hasan’ın kardeşi olan Neşerek Nesrin Kadınefendi’nin omuzundaki şalı darbeci subaylardan Binbaşı Tevfik Bey alır.Nesrin Kadınefendi yarıçıplak vaziyette boğazın soğuk havasına ve yağan yağmura maruz kalıp hasta olur. Sultan Abdülaziz Han ve maiyeti önce Topkapı Sarayı’na oradan da Feriye Sarayı’na nakledilir.Darbeden bir kaç gün sonra Hüseyin Avni Paşa’nın emriyle Sultan Abdülaziz dört soysuz cellat tarafından bilekleri makasla kesilmek suretiyle şehit edilir.Bu cinayet halka intihar olarak anlatılır.Sultanın ölümünden yalnızca birkaç gün sonra bu acıya dayanamayan ve zaten halihazırda hasta olan Nesrin Kadınefendi de vefat eder.Sultan Abdülaziz’in şehit edilmesine,kardeşi Nesrin Kadınefendi’in ölmesine içerleyen Çerkes Hasan silahlarını,merasim kılıcını ve meşhur çerkes kamasını alarak darbeci paşaların Heyet-i Vükela toplantısı yaptığı Midhat Paşa’nın konağını basar.Şer çetesinin reisi konumunda bulunan Serasker Hüseyin Avni’yi, Hariciye Nazırı Raşid Paşa’yı ve kendisine engel olmaya çalışan bazı rivayetlere göre sekiz bazı rivayetlere göre de üç kişiyi daha öldürür.Yaralı olarak yakalanan Çerkes Hasan Süleymaniye Kışlası’nda günlerce işkence altında sorgulanır.Yaralarına bakmaya gelen hekimi de:”Gerek yok hekim efendi ne de olsa beni asacaklar.”diyerek geri yollar.

Yapılan uyduruk yargılama sonucunda satılmış bir kadının verdiği hükümle Beyazıt Meydanı’nda şimdiki İstanbul Üniversitesi’nin giriş kapısının önünde bulunan dut ağacına asılarak şehit edilir. Çerkes Hasan asılmadan önce son söz mahiyetinde birilerinin kulaklarına küpe olması gereken şu sözleri söyler:”Nefsim için bu işi yapmadım,millet için yaptım.Gayem;bundan sonra kimse padişah hal etmek falan gibi şeylere cesaret edemesin.”Sultan Abdülhamid Han bu duruma çok üzülür.Tahta çıkınca daha sonra “Mecelle”yi yazacak olan ve olay günü Midhat Paşa’nın konağında bulunan Ahmet Cevdet Paşa’dan “Çerkes Hasan Olayı”nı resmi bir rapor olarak kendisine sunmasını ister.Çerkes Hasan’ın asıldığı dut ağacını da kökünden kestirir.Çerkes Hasan’ın mezarını yaptırıp etrafını demir parmaklıklarla çevirtir.Sultan Abdülhamid Çerkes Hasan’ın mezar taşına şu sözleri yazdırır:”Ümera ve guzat-ı çerakiseden İsmail Bey’in oğlu olup,Harb Okulunu bitirip,kıdemli yüzbaşı rütbesindeyken genç yaşında velinimeti uğrunda feda-yı can eden Çerkes Hasan Bey’in kabridir.”

Günümüzde”Kinim dinimdir.”diyen Hüseyin Avni Paşa gibi yabancı menşeli vatan hainlerinin cirit attığı şu günlerde Çerkes Hasan’ın değerini daha iyi anlamamız gerekir diyerek 18 Mart günü Çerkes Hasan’ın mezarını bulmak için düştüm yollara.Topkapı mezarlığında başlayan Çamlık mezarlığında devam eden ve Edirnekapı mezarlığında son bulan yaklaşık yedi saatlik bir arayıştan sonra tesadüf eseri buldum Çerkes Hasan’ın kabrini.Malesef heyecan ve hayal kırıklığını beraber yaşadım.Devleti için istikbalinden ve canından feragat eden Çerkes Hasan’ın kabri çöplük olarak kullanılan bakımsız izbe bir yerdi.Sultan Abdülhamid Han’ın yaptırdığı parmaklıkların iki parçası hurdacılar tarafından çalınmış,diğer iki parçası da harap vaziyette bir köşeye atılmıştı.Çerkes Hasan’ın kabrini sulayıp bol bol dua ettim.Merhumun ruhuna Yasin-i şerif ve fatihalar okudum.Devleti ve milleti için kendini feda eden bu cesur Osmanlı subayının hakkettiği değeri görmesi için, en azından kabrinin çevre düzenlemesinin yapılması ve kabrin ziyarete açılabilmesi için başta Çerkes dernekleri olmak üzere birçok sivil toplum kuruluşu ve Cumhurbaşkanlığıyla iletişime geçtim.Malesef kimseden olumlu bir yanıt alamadım henüz.Elimden geldiği kadar Çerkes Hasan’ın aziz hatırasının yaşatılması için mücadele etmeye gayret etmekten geri kalmayacağım.

Memleketin başına bela olan Hüseyin Avniler var oldukça Çerkes Hasanlara hep ihtiyaç duyacağız şüphesiz.Ama mezarına ve hatırasına sahip çıkılmayacağını,adının anılmayacağını bilen kaç Hasan son nefesini darağaçlarında vermeye talip olur varın siz hesap edin.

Ola ki birileri sesimi duyar,Çerkes Hasan’ın mezarını ziyaret edip bir fatiha okumak ister diye mezarın yerini detaylı olarak tarif ediyorum.Metrobüse binip Edirnekapı durağında inin.Edirnekapı şehitliğinin karşısındaki tramvay istasyonunun yanında etrafı çevrili küçük bir bahçe çıkacak karşınıza.Bahçe şu anda bir mermer atölyesi tarafından kullanılıyor(Temiz İş Mermer).Çerkes Hasan işte bu bahçede yatıyor.Atölyenin sahibi yaşlı amcaya selam verin.O size mezara kadar refakat edip Çerkes Hasan’ın hikayesini anlatacaktır.Ziyaretiniz bitince hal ve hareketlerinizi,tarih bilincinizi beğenmişse bir bardak taze çayını da ikram eder belki size.

*: Sultan Abdülhamid Han, Çerkes Hasan için:”O bir kahramandı.”demiştir.

ÖZEL BÜRO NOTU : KİMSE SAHİP ÇIKMADI AMA ÖZEL BÜRO SAHİP ÇIKACAK. ÇOK YAKINDA KAPSAMLI BİR KAMPANYA BAŞLATIYORUZ.

TARİH : Hint Mitolojisi Nedir ????

Hindistan, tarihlerin, medeniyetlerin, ırkların, dinlerin ve dillerin kavşağı olan bir ülkedir. Bu yüzden Hint kültürü uçsuz bucaksız bir düşüncenin, uçsuz bucaksız bir belleğin ürünüdür. Hint medeniyeti yeryüzündeki en eski medeniyetlerin başında gelmektedir. Pencap’taki Harappa ve Sind’deki Mo­hejen Daru (bu bölgeler bugün Pakistan sınırı içerisindedir) kent kalıntıları gösteriyor ki Hint medeniyeti en aşağı beş bin yıllık bir geçmişe sahiptir. İ.Ö. 3000 yıllarından itibaren bu bölgelerde yerleşik yaşam süren hakların varlığı bilin­mektedir. Böyle köklü ve eski bir medeniyetin hiç kuşkusuz edebiyatı da o ölçüde zengin bir yapıya sahiptir.

Hint kültürünün, Hint edebiyatının geçirdiği aşamaları genel hatlarıyla sıralamak gerekirse şöyle diyebiliriz:

1 – Vedalar Dönemi
2 – Destanlar Dönemi
3 – Metinler Dönemi (Başta Puranalar olmak üzere Tantra Metinleri, şiir, tiyatro v .b metinler diğer öğre­tilere (Budacı, Jainist v.b) ait metinlerdir.

hindular

a) Vedalar Dönemi:

Veda metinleri Hindistan’ın din­sel/ kültürel yapısının temelini oluşturur. Günümüzde de Hindistan’ın en yaygın dini olan Hinduizmin kaynağıdır. İ.Ö. 2000 -2500 yılları arasında Hindistan, işgal eden Ari’lerin diniydi Vedalar. Bu dinsel inancın kökeni, kaynağı Zerdüşt öncesi İran’a kadar dayandırılmaktadır.

Veda kültü, Veda dini kurban törenlerine dayanırdı. Kurban eyle­mi en üst aşamada Ateş’e verilen adaklardır. Kurban tören­leri Brahman rahipleri tarafından yönetilirdi. Kurban olarak verilen şeyler ise tarım ve hayvancılık ürünlerinden, bir hayvanı adak olarak vermeye kadar geniş bir yelpazeyi içer­mekteydi. Kurbanı tanrıya iletme aracı olarak ateş kullanı­lır, adakların bir kısmı ateşe atılır, bir kısmı da rahiplerle, kurbanı adayan tarafından tüketilirdi.

Veda dininin en büyük özelliği rite, törene dayanması­dır. Dinsel bir “iman” unsuru yoktur. İman, yalnızca ayinle­rin doğruluğuna ve başarısına duyulan güvenden kaynakla­nırdı. Kılı kırk yararcasına yapılan dinsel törenlerde en önemli şey ayinin doğru yapılmasıdır. Bu yüzden de ayin sı­rasında okunan metinlere ve ayin işlemine çok özen göste­rilirdi.

Veda dönemine, Veda dinine ait dinsel metinler çeşitli tarihlerde yazılmış ve yorumlanmışlardır. Dört ayrı bölüme ayrılır bu metinler: Rig Veda, Yajur Veda, Sama ve Atharva Veda. Vedaların diğer bir adı da samhita (dört derleme) dir. Vedalara daha sonraki dönem­lerde açıklamalar yazılmıştır. İlk açıklamalara Brahmanalar adı verilir. Bunlar Vedalar’daki karışık ritüalizmi en ince ayrıntılarına kadar ilahiler biçiminde açıklarlar. Kurban tö­renlerini ve diğer ayinleri pratik yönden ele alırlar.

Brahma­nalar içerisinde çok az felsefi düşüncenin izlerine rastlan­maktadır. Brahmanalara açıklama niteliğinde eklenmiş me­tinlere Aranyakalar adı verilir. Bu metinler özellikle orman içindeki büyük Aşram ‘larda yaşayan Rişiler (Azizler) tara­fından yazılmışlardır. Aranyakalarda dini düşünüşten felse­fi düşünüşe geçişin ilk izlerini görürüz. Aranyakaları ta­mamlayan, bütünleyen metinlere, eserlere Upanişadlar adı verilir. Upanişadlar tamamen felsefi ve ruhsal öğretileri içe­rir.

Upanişadların diğer bir adı Vedanta (Veda-anta) yani Vedaların sonudur. Veda düşüncesinin en üst düzeyini teş­kil ederler. Ortodoks Hindu düşünürlerine göre Vedalar Tanrı Brahman’ın ağzından çıkmış olan sözlerdir (vaç). Vedaların bize verdiği bilgi değişmez, ebedi ve gerçek bilgidir. Veda­ları felsefi yönden tartışmak, değerlendirmek doğru değil­dir.

hindu-tapinagi

b) Destanlar Dönemi:

Octavia Paz bir denemesinde “Destansız bir toplum olmaz, çünkü onda kendisini görece­ği, tanıyacağı bir kahraman, bir varoluş vardır”der. Bu söz Hint insanı için geçmişte olduğu gibi günümüzde de diğer toplumlara nazaran bir kat daha gerçek, bir kat daha belirle­yicidir. Hint edebiyatı aslında iki büyük destana; Mahabharata ve Ramayana destanlarına dayanır.

Gerçi üçüncü büyük bir destan, Mahabharata destanının devamı niteliğinde yazılmış olan Harivamşa adında bir des­tan daha vardır, ancak Mahabharata ve Ramayana destanla­rı Hint toplumunun dinsel /sosyal /kültürel yapısına damga­sını vurmuştur. Bu iki büyük destandan biri olan Mahabha­rata destanı dünyanın en büyük kitaplarından birisidir. O çok zengin Sanskrit dilinin temel yapıtı olarak kabul edilir.

Şiirsel bir dili vardır ve yüz binden fazla kıtayı içerir. Bu destan bugün bile Hindistan’daki günlük yaşamı etkileyen binlerce inancın, düşünce tarzının, efsanenin, alınacak ders­lerin kaynağını oluşturur. Bir Hint geleneğinde söylenen şu söz bu destanın boyutunu ve içeriğini anlatması açısından önemlidir. “Mahabharata’da bulunan her şey başka yerde vardır. Orada olmayan şey hiç bir yerde de yoktur.”

Mahabharata destanının ana örgüsü, ana konusu Panda­valarla kuzenleri Kuruvalar arasında geçen savaştır. İç içe geçmiş sayısız olaylar vardır bu destanda. Bilinmeyen kral­ların hanedan öykülerinden kılı kırk yaran felsefi tartışma­lara kadar her şey vardır Mahabharata destanında. Yine bu destanın içinde Hindu ahlakının, Hindu dhar­masının ruhu kabul edilen Bhagavadgita adlı bölüm bir tür kutsal kitap niteliğindedir.

Öteki büyük Sanskrit destanı olan Ramayana destanında ise Rama’nın başından geçen olağanüstü olaylar anlatılır. Hindular (Brahmanlar) Rama’yı idealleştirmiş ve onu Tanrı katına yükseltmişlerdir. Bu destan Mahabbarata destanın­dan daha kısa ancak dil bakımından daha iyidir. Her iki des­tanda geçen efsaneler İ.Ö. 5. yy’dan itibaren bilinmektedir ancak bu efsanelerin kaynakları çok daha eskilere dayan­maktadır.

antik-hint-sembolu-swastika

c) Metinler Dönemi :

Bu dönemlerde yazılmış metinle­rin başında Puranalar ve Tantralar gelir. Hint kültürünün / Hint mitolojisinin en kapsamlı kaynaklarıdır Puranalar. Bir tür dinsel yapıtlardır. On sekiz tane büyük-ki bunlar Vişnu, Şiva ve Brahman geleneğine göre düzenlenmişlerdir-ve sa­yısız küçük Purana’lardan oluşur bu külliyat. Puranalar özünde geleneksel dinsel metinlerden etkilenmekle birlikte işledikleri konuları yorumlama biçimleri değişiktir.

Purana edebiyatı i. S. 1 . yy’dan başlayıp 12. yy. kadar sürmüştür. Tantra metinlerinin içeriği ahlak, ruhsal özgürleşmeyi amaç edinen yoga öğretisi, simgesel ayinler ve tapınma gi­bi konulardır. Hinduizmin yazın kaynaklarındadır ve günü­müze kadar yazıya, kaleme alınmışlardır.

Bu yazın türleri dışında Hint kültüründe başta öyküler ve romanlar olmak üzere bir çok lirik, didaktik şiir ve tiyat­ro eserleri yazılmıştır. Yazım dilleri Sanskritçe’dir. Bunun dışında Budist ve Jainistlerin kendilerine ait destan, efsane ve masal edebiyatları vardır. Ancak bu yapıtların çoğu Brahman yazıtlarına benzer.

Hint kültüründe Sanskrit dili dışında değişik yerel diller­de de eserler üretilmiştir. Ancak üretilen eserlerin çoğu din­sel içerik taşımaktadır.
Yukarıda saydığımız dönemlerin genel bir tarih sıralamasını vermek gerekirse. Vedalar dönemi’nin başlangıcı; Rig Veda İ.Ö 1 .200 yıllarında , Brahmanalar : İ.Ö. 900-700 ,Upanişadlar: İ.Ö. 7. yy. ,Mahabbarata : İ.Ö. 300 – İ.S. 300 Ramayana : İ.Ö. 200 – İ.S. 200 yıllarında ve MetinlerDönemi’nin belirleyicisi olan Purana’lar içinde en eski pu­ranalar olarak kabul edilen Brahmanda, Harivamşa. Matsya gibi puranaları İ.Ö 1 .yy’dan itibaren insanların kulakları işitmektedir. Ancak yine de bu tarih sıralamasını kesin olarak kabul etmek zordur. Çünkü eski Hintliler kut­sal metinlere, onları tarihlendirmemize olanak sağlayacak bir kayıt, bir tarih düşmemişlerdir.

hint-tanrilari

Hint kültüründe, Hint dinsel inancında Veda dönemle­rinden destanlar dönemine geçerken çok önemli oluşumun da başladığını görürüz. O da tanrıların ve yeni fikirlerin or­taya çıkmasıdır. Yeni tanrılar ve yeni düşünceler destanların belirleyici özelliğidir. Veda kitaplarının en eskisi olan Rig Veda “Otuzüç tanrı vardır”der. Rig Veda’dan bir kaç yüzyıl sonra oluşturulmuş olan Şatapata Brahmana’da “Otuz üç tanrı vardır ve Prajapati otuz dördüncüsüdür”der. Mahabha­rata destanında ise Prajapati için “Otuz üç tanrısının efendi­si” diye söz edilir. Hindu panteonunda otuz üçten çok daha fazla varsa da geleneksel olarak otuzüçü eski Veda tanrıları olarak anılır. Destanlarda geçen bir efsanede “Otuz üç tanrı sahte bir bağlılığa, sahte bir varoluşa maruz kalırken Hindu dininin geleceğini oluşturan üç yeni tanrının ortaya çıktığı söylenir. Bunlar Prajapati’nin varisleridir: Brahma, Vişnu ve Şiva.

Bu üç tanrı birlikte varolurlar (trimurti). Okuyucu bu efsaneleri, eski anlatıları okurken bir çok şey garibine gidebilir. Bunun başında efsanelerde geçen bir çok Tanrı’nın adı, yaptıkları işler ve oynadıkları rol gelir. Hiç kuşkusuz Hint dininin en belirleyici özelliği çok tanrılı oluşu, tek bir kutsal kitabı ve tek bir mabedi olmayışıdır. Tanrıların en büyük özelliklerinin başında doğup ölebilecekleri gelir. Tanrılar çok özel anlamda “ölümsüzdür”ler.

Hint Tanrıları, insanlar, hayvanlar ve bitkilerin gerçek olduğu gibi gerçektirler. Onların hiçbiri ölümsüz değildir. Ancak çok uzun süre yaşayabilirler. Brahman’ın bir günlük yaşamı dört milyon yıldan daha uzun bir süreye eşittir. Brahma va­roluşunu yüzyıl sürdürmektedir. Diğer tanrılar da genellikle Brahma’nın bir günü kadar yaşarlar.
.
Evrenin yok olması ile yaşamları son bulur. Yaratılış yeniden başladığında tekrar doğarlar. Ancak bu doğuş bir Tanrı olarak da olabilir veya varoluşun herhangi bir biçiminde de olabilir. Ancak bu var­dır ki o hiçbir zaman yeniden doğmaz. O Brahma’dır, çün­kü o evreni yaratıp kendisine düşen görevi yerine getirmiştir.

Brahma; tanrıların ve insanların zor durumlarında yar­dımcı olması, onlara bir tür yargıçlık ya da hakimlik yapma­sı gibi nitelikleriyle tanınır. Bu tanrı olağanüstü güçlerle do­natılmıştır. Brahma’nın, bazen en utandırıcı dileklerin oluş­turulmasına, gerçekleştirilmesine onay verdiğini görüriz. Bu da kendisinin yok edici arzusu içinde oluşur. Ancak bu dilekler gerçekleştiği zaman Tanrılar katındaki diğer tanrı­lar ve göksel varlıklar Vişnu’yu bozulan düzeni, evrenin dengesini, ahengini yeniden kurmak için görevlendirirler. Ve Vişnu da kendisine verilen bu görevi her zaman yetkin bir biçimde yerine getirir.

Vişnu bu görevini yerine getirir­ken yeryüzüne değişik formlarda, değişik biçimlerde iner. Kimi zaman dünyayı kurtarmak için bir yaban domuzu olur kimi zaman bir kaplumbağa. Su altında kalan dünyayı kur­taran Vişnu’dur. Brahma’nın düşüncesizce verdiği bir söz yüzünden Rama biçiminde dünyaya inip yenilmez güçlerle donanmış olan Şeytan’ı öldüren yine Vişnu’dur. Gerçekte koruyucu tanrının bir yüzü, bir oluşu olan Vişnu’nun dokuz­dan az olmayan genedoğumu vardır. Ve her bir dünyaya ini­şi çok önemli bir görevin yerine getirilmesi içindir.

Aynı şey Şiva için de geçerlidir. Gerçi Ramayana des­tanında, bu tanrı hakkında söylenmiş, yazılmış fazla bir şey yoktur. Söylencelerin, efsanelerin büyük bir kısmı Vişnu’ya adanmıştır. Ama Mahabbarala destanında Vişnu her ne ka­dar görkemli bir tanrı biçiminde tasvir ediliyor gözükse de Şiva’dan daha fazla söz edilmiş, ona büyük övgüler düzül­müştür. Puranalarda ise Vişnu ve Şiva’dan tek bir tanrı ola­rak söz edilmiştir.

Hint kültüründe, Hint dinsel inancında Brahma, Vişnu ve Şiva’nın dışında önemli rol oynayan pek çok küçük tan­rıdan söz edilir. Destanlarda ve Puranalarda onlardan sık sık söz edilir. Küçük tanrıların yetkileri, varoluş önemleri diğer büyük Tanrılara nazaran daha azdır. Bunların da ken­dilerine göre gökte bağlı bulundukları yazgıları, felaket ve­ya mutlulukları vardır. Ancak bu tanrılar içinde bir İndra vardır ki Hint Tanrılar penteonunda oldukça önemli bir ye­ri vardır. Cennetin kralı olarak bilinir. Yazıya dökülen efsa­nelerde, söylencelerde, masallarda çok önemli bir yer teşkil eder. İndra sık sık insanlara önemli mesajlar vermek için yeryüzüne iner ya da gerektiğinde cennet ordusuna komu­tanlık yapar.

Şu da bir gerçektir ki İndra ve diğer Vedik Tanrılar za­man zaman yaptıkları işlerde başarısız olurlar, yenilgiye uğ­rarlar ve uğradıkları bu yenilgi düzeltmek, yaptıkları hatayı ortadan kaldırmak Vişnu’ya düşer. Veda dinlerindeki küçük tanrıların zamanla varoluş nedenleri ortadan kalktığı için önemleri azalmıştır. Brahma, Vişnu ve Şiva tanrı olarak öne çıkmışlar ve önemleri artmıştır. Ve bu üç tanrı Hindu dini­nin bel kemiğini oluşturmuştur. Ancak zamanla Brahma’nın da kendisine düşen görevi, evreni yaratma görevini yerine getirmesiyle önemini yitirdiğini görüyoruz.

İnsan Hint düşüncesinin, Hint inancının neden bu kadar çok kadere bağlı bir düşünce yapısı oluşturduğunu merak eder. Büyük bir olasılıkla bunun nedeni Hindu dininin sü­rekli bir ruh göçü inanışına ve onunla birleşen karma öğretisine bağlı olmasındandır. Bireysel ruh hiç bir zaman öl­mez. Bedenden bedene, şekilden şekile geçer ve yaşadığı her bir yaşam bir önceki doğumunda yerine getirdiği amel­lere, eylemlere bağlıdır.

Kişi yaptığı eylemlerin sonucuna göre bir sonraki yaşamının yapısını, durumunu belirler. Bu yaşam anlayışı karma inancının, karma düşüncesinin özü­dür. Ruh varoluş derecesinde yükselebilir veya düşebilir. Düşük bir kasta sahip bir insan, eğer o yaşamı içinde güzel eylemlerde, amellerde bulunmuşsa bir sonraki doğumunda daha iyi bir kastla doğabilir. Her ne kadar destanlarda Brah­man rahibi gibi en yüksek bir kastta doğması için milyonlar­ca yıl geçmesi gerektiği söylense bile, kişi sürekli iyilikler­de bulunarak , kendi doğduğu kastın görevlerini eksiksiz ye­rine getirerek yaşarsa böyle bir gene doğuma, böyle bir va­roluşa hak kazanabilir. Hatta belki zamanla bir Tanrı olma­yı da ümit edebilir. Ancak kişi diğer taraftan kast dışı bir de­recede doğabilir.

Bu durum insan varoluş formu dışında dört ayaklı bir hayvan, bir şeytan ya da bir ağaç biçiminde de olabilir. Bu inanış eski Veda’lar döneminde yoktu. Ve­da dönemlerinde yaşayan insanlar öldükten sonra tanrılarla birlikte mutlu bir şekilde yaşamaya gittiklerine inanırdı. Gerçi bu inanış halen daha varlığını sürdürektedir. Hindu inancına sahip bir kişi kurbanlarının ve dindarlığının müka­fatı olarak cennete kabul edileceğine halen inanır. Ancak cennette bile sonsuza kadar yaşamayacağını bilir.

Yaptığı iyi ameller tükendiği zaman doğum-ölümün usandırıcı dön­güsüne yeniden başlamak için bir kez daha dünyaya dön­mek zorundadır. Destanlar, ruhun bu doğum-ölüm döngüsü­nün sayısız yıllarına tahammül etmek, katlanmak zorunda olduğundan söz eder. Bu doğum-ölüm döngüsünün ise se­kiz milyon dört yüz bin kezden daha az olmadığını kabul eder modern Hindu düşüncesi.

Bundan kurtulmanın, doğum­- ölüm döngüsünden azad olmanın tek yolu ise benliğin mü­kemmel bütüne kavuşup birleşmesi ve varolan herşeyin özünü oluşturan Atman’la bütünleşmesidir. Kişi Atman’ı anladığnda kurtuluşa erişecektir. Bu düşünce başta Upani­şad dönemi düşünürlerinde olmak üzere bir çok öğretinin paylaştığı düşünce olmuştur.

Kaynak : J.M. Macfie Hint Efsaneleri

TARİH : 24 Oğuz Boyu

Bütün X.-XII. yüzyıl yazarları (İbn Fazlan, Hudud al-Alam, İstahri, Kaşgarî, İdrisi vs.) Oğuz ilini şöyle belirler: Doğuda, Aral Gölü’nden Sütkent’e dek inen Sir-Derya kıyılarıyla Karaçuk Dağları arasında kalan bölge (Türkmen ve Karluk’la sınır­daş); güneyde, Sütkent’ten başlayarak Amu Derya’yı Curcan’ın oldukça üstünde kesen, Maveraünnehr’den Mangışlak’a kadar uzanan hattın kuzey bölgesi (Harzem’le sınırdaş). Batıda Hazar Denizi, kuzeybatıda Çim Irmağı (Hazar ve Peçenek’le sınırdaş) ve kuzeyde Karakum’un üstü (Kimek’le sınırdaş).

Ebulgazi’nin tanımladığı Oğuz ili sınırları daha kısıtlıdır:
“Oğuz ilinin… gündoğusu Issıg Göl ve Almalık. Kıblesi, Sayran ile Kazgurt Dağı ve Karaçuk Dağı.(Onun) ‘Demirkazığı’ Uluğ Tağ ve Kiçik Tağ ki bakır mem- baıdır. Günbatısı, Sir Suyu’nun ayağı Yangıkent ve Karakum’dur.”

Görüldüğü gibi tanımda Mangışlak’ı içine almaz. Doğru­dur, çünkü buraları anca 970’lere doğru Oğuzlarca ele ge­çirilmiştir; Istahrî’nin ölümünden (957) ve Hudud al-Alam’dan (982) önce. Peki nasıl oluyor da Ebulgazi Mangışlak’a yerleşen Oğuz boylarının adını biliyordu? Bunlar Uç Ok’tan Eymür, Igdır, Çavuldur ve Salgur, Boz Ok’tan Töger ve Karkın boylarıdır. Bu boyların yerleşmeleri daha geç yüzyıllarda (XII. yüzyıldan sonra) ger­çekleşmiş olmalıdır.

Oğuzlar hakkında en geniş etnografik bilgiyi 921 yılında İdil Bulgarları’nın ülkesine giderken Oğuzlar arasında bir süre kalan İbn Fazlan vermiştir. Fazlan Oğuz’la Türk’ü kesinlikle bir tutar: “Oğuz diye bilinen Türk boyu”, “Oğuz Türkleri”, der.

Hudud al-Alam Oğuzların kasabaları olmadığını söyler. Bu yargı Amu Derya bölgesi için doğru olabilir (Baratekin hariç). Nitekim, İbn Fazlan Curcan’ın hemen kuzeyinde bulunan TürkKapısı’ndan sonra hiçbir Oğuz kentine rastlanmamıştır. Ürgenç ve Curcan gibi kentler Harzem’e bağlı sınır ticaret merkezleri olmalıdır. Bu merkezlerde, bir yandan, göçebelerle yerleşikler arasında işbölümünün zorunlu kıldığı alışveriş yapılırken, öte yandan, Horasan ticari olarak Hazar ve Rus ülkelerine bağlan­mış oluyordu. Oğuzların bu kentlerde yılkı, davar, silah ve kürk sattıkları biliniyor. Hudud al-Alam onların arasında tacirin bol olduğunu söyler.

Sir-Derya boyunda ise durum farklıdır. Aral Gölü’nden başlayarak güneye doğru inerken karşılaşılan Yangıkent, Savran, Sıgnak ve Sütkent gibi kentler Oğuz kentleridir. Hatta, Kaşgarlı bunlara Karaçuk ve Karnak kentlerini ekliyor. Yangıkent, Oğuz Yabgusunun kışlağı ve orda kentidir.

Oğuzlar, gene de aslen hayvancı-göçebedir. Keçe çadırlar­da yaşarlar ve yaz kış otlak ve suvat peşinde dolaşırlar. Varlık­ları at, inek, koyun ve av hayvanıdır. İbn Fazlan, zenginlerinin on bin atı ve yüz bin koyunu olduğunu yazar.

Oğuzlar bir Tengri’ye taparlar. Ölüm ötesi hayata inanırlar ve bundan dolayı da ölüyü giysileri, silahları, atı, yiyeceği ve içeceğiyle birlikte mezara koyarlar. Ölünün ardından at kurban edilir. Su ıduktur, belki de tabudur (tekinsiz). Onu kirletmemek için ne yıkanırlar, ne de giysilerini yıkarlar. Hayvan öldürürken kanını akıtmamaya ve kemiklerini kırmamaya özen gösterirler.

Aralarında armağan ıdışmak (verip-almak) yüceltilir. Her ar­mağanın eşdeğer karşılığı ille de geri verilmelidir. İbn Fazlan, Genç Yınal’a galeta ve kumaş armağan etti­ğinde Oğuz yerlere kapanmıştı.

Onlarda ıdışma gibi “armağanlar aracılığıyla armağanlar tüketmek” sürecinin özgül bir şekli olan “yağma” ge­leneği de yaygındır. Boy ve oğuş beyleri üretilen ve ulca olarak alınan malı davetlilere bazen üleştirerek, bazen bunların yakı­lıp yıkılmasına göz yumarak yağmalatırlar. Amaç, bir yandan, biriktirilmiş malı üleştirerek tüketimi yakınlara kadar yaymak, öte yandan, Bey’in toplumdaki itibarını pekiştirmektir.

Oğuzlar’da “yağma” konusunu işleyen tek metin Dedem Korkut Masalları’nda bulunur:“Kazan üç yılda bir İç Oğuz, Taş Oğuz beylerini cem eder idi. Uç Ok, Boz Ok yığınak olsa Kazan evini yağmaladurıdı. Kazan Begün âdeti bu idi ki kaçan evin yağmalatsa helalünün eline alur, evinden taşra çıkardı. Andan evinde olan esbabını ve malını yağma ederler idi”.

Gerek armağan ıdışması, gerek yağma, gerekse hangi türden olursa olsun üleş­tirme, biriktirilen malın yeniden bölüştürülmesi demektir. Bu ise, toplumda ödünleme/karşı-ödünleme mekanizmasının işle­tilmesine yol açar.

Oğuz toplumunda kamların önemli rol oynadığı anlaşılı­yor. Hudud al-Alam’dan aktaralım:
“Oğuzlar tabiplere (kamlara) pek saygı gösterirler. Onları görünce önlerinde eğilirler. Tabipler (kamlar) onların hayat­ları ve mülkleri üzerinde söz hakkına sahiptir”.

X. yüzyılda aralarında İslamiyet’in yayılmaya başladığı sa­nılıyor. İbn Fazlan’ın yolda tanıdığı Genç Yınal bile önce Müs­lüman olmuş, fakat boydaşları itiraz edip, “Eğer İslamiyet’i ka­bul edersen bizim başkanımız olamazsın” deyince yeni dinin­den caymıştır.

Oğuz toplumunda kaç-göç yoktur. Cinsi ilişkilerde hoşgö­rülüdürler. Buna karşılık, zina ölümle ce­zalandırılır. Suçlunun iki bacağı birbirine doğru eğilmiş iki ağa­ca bağlandıktan sonra ağaçları salıverirler; suçlunun bacakları kasıktan birbirinden ayrılır (hâlâ kullandığımız “senin iki baca­ğını ayırırım” tehdidi.).

Onların arasında eşcinsellik büyük suçtur. Bir Müslüman tacirle sakalı bitmemiş oğlunu cinsi ilişki halinde yakalayan ba­ba, kuz irkin’e (Yabgunun ve beylerin yardımcısı) başvurmuş, oda bütün Türkleri toplayarak verilen cezanın “tacirle beraber oğlanın öldürülmesi” olduğunu bildirmiştir. Ne var ki, baba bu cezaya razı olmayınca, kuz irkin suçun koyun tazminatıyla ödünlenmesine karar vermiştir.

Oğuzlar siyasal olarak boylar federasyonu halinde örgüt­lenmişlerdir. Kaşgari’nin belirttiğine göre :

“Oğuz, Türklerin bir boyudur, Türkmendirler. Yirmi iki boydan oluşur. Başları Kınık’tır; Selçuklu sultanları ondan iner. Sonra sırasıyla: Kayığ, Bayundur, Yıva, Salgur, Avşar, Bektili, Büğdüz, Bayat, Yazgır, Eymür, Kara Bölük, Alka Bö­lük, Igdır, Üregir, Tuturga, Ula Yondlug, Töger, Becenek, Çavuldur, Çepni, Çarukluğ gelir”.

Kaşgarlı, bu konuda ayrıca, Oğuzun aslen yirmi dört boylu olduğunu, ancak iki Kalaç boyunun federasyondan ayrılmasıy­la geriye yirmi iki boyun kaldığını ve üstelik bunlar arasından Çarukluğ boyunun az nüfuslu olması sebebiyle önemsiz oldu­ğunu söyler. Her boy tirelere ve uruklara ayrılmıştır. Kaşgarlı, bu tirelerin ne olduklarını söylememekle beraber, her birinin adını, kurucu atasından aldığını not eder.

İbn Fazlan, Oğuzlar’ın boy büyüklerine “tenriken” diye hi­tap ettiklerini söyler. Boy beyleri olmalıdırlar. Halk her fırsatta onlara danışır, nelerin yapılıp yapılmayacağını sorarmış. Boylar arasındaki kararlar beylerin “karşılıklı danışmaları” sonucunda alınırmış. Toplantı ya kengeş ya da toy şeklinde olmalıdır.Oğuzname ve Dedem Korkut Masalları her iki şeklin de kullanılmış olduğunu telkin eder.

Oğuz Türkleri’nin hü­kümdarına yabgu derler. Yardımcısının adı kuz irkin’dir (Nu- shih-pi’ler içindeki Türgişler ile Karluklarda kullanılan irkin unvanı karşılığı: kuz irkin, kuzey irkini, anlamındadır). Öyle anla­şılıyor ki, toplumda subaşılık unvanı fevkalade önemlidir. Nite­kim, halifenin elçisi olan İbn Fazlan Oğuz yabgusuyla görüşememiş, onun yerine halifelik mektubu ile armağanlarını subaşı Katağan oğlu Etrak’a sunmuştur. Ayrıca ekleyeyim, Oğuzlar’da tarkan, yınal ve ilguz (il Oğuz) gibi unvanlar da vardır.

Oğuz boy federasyonunda siyasal örgütün başında olan yabgunun nasıl seçildiğine değin haberler ancak XII. yüzyıl­dandır. İlki, o yüzyılın başların­da yaşamış olan Süryani Mikail’den. Bu dönem, İran üzerinden göçe koyulan Oğuz boylarının parçalanmaya başladığı, onların bölünüp, konat, tire ve aymaklara ayrıldığı durnuksuz (istik­rarsız) bir dönemdir. Süryani Mikail diyor ki:

“(Türkler) İran bölgesini istila etmeye ve şehirleri işgal et­meye başladıkları vakit bir kral seçmek istediler. Boy başına bir kişi olmak üzere en önemli ve en saygın yetmiş boydan (tire ya da uruk olacak) yetmiş başkan topladılar. Her biri eline bir çubuk alarak, yere çizilen bir dairenin içinde halka olup durdu. Aralarındaki anlaşmaya göre (havaya atılan) çubuklardan dairenin merkezine düşenin sahibi hükümdar olacaktı. Herkes elindeki çubuğu atabileceği kadar yükseğe fırlattı. Hepsi de dairenin dışına düştü. Yalnız biri, merkeze isabet etti, hem de toprağa dikine saplanarak. Bu çubuğun sahibi küçücük bir boyun başkanıydı ve o hükümdar oldu”.

Buna benzer bir kaynak daha var; Guillaume de Tyr’dan:

“Türkleri rahatsız eden tek şey kendilerine bir kral seçeme­miş olmaktı. Bunu şu şekilde hallettiler. Beraber oldukları yüz boyun (gene tire ya da uruk olacak) her birinden bir tek kişinin çentikli bir ok getirmesini istediler. Öyle ki, herkes kendi okunu tanımaktaydı. Sonra, bir çocuğa oklar içinden bir tanesini seçmesini söylediler ve çekilen okun sahibinin de kral olacağını kararlaştırdılar. Çocuğun çektiği ok Selçuklular’ınki idi. Bu kişinin kral olmasına karar verdiler” .

Birinci belgede Oğuz federasyonunda başkanlık seçiminin beceriye, ikinci belgede talihe ve bahta (ülüg) bağlı olduğunu görüyoruz. Hangisi olursa olsun, belgelerden anlaşılan, Oğuz­ların siyasal hayatında başkanlığın bir boyun ya da oğuşun te­kelinde olmadığıdır. Ebulgazi de sanki aynı şeyi telmih ediyor. Ona göre, Oğuz yabgularının seçimi dönüşümlü­dür:

“Kayığ’dan bir kişiyi padişah yaparlardı. Kayığ kabilesi ve Bayat kabilesi ve daha beş altı küçük kabile ona katılırdı.Ve sonra Salgur’dan bir kişiyi padişah yaparlardı. Salgur kabilesi ve Eymür kabilesi ve daha birkaç küçük kabile ona katılırdı.”

Reşideddin ise şöyle der:

“Dip Bakuy Han’ın büyük beyleri Yazgır halkından Alan ve Arlan, Döger halkından Çekes ve Baygubık ile Bayundur boyundan Kabil Hoca idi”.

X. yüzyıl Oğuz terimlerini kullanırsak bu alıntı şöyle çevrilir: “Kayığ boyundan olan yabgunun kuz irkinleri Yazgır boyundan Alan ve Arlan, Döger boyundan Çekes ve Baygubık ile Bayundur boyundan Kabil Hoca idiler.”

Böylece, Oğuz federasyonunun siyasal yönetimi konusun­da şu taslağı çizebiliriz: Boy beylerinin üzerinde bir mevkii (orunu) olan yabgunun seçimi, sistematiği ister havaya çubuk fırlatma, ister ok çekme şeklinde olsun, boylar arasında dönü­şümlüdür. Yabguluk verasetle geçmez, hiçbir sülale ya da uru­ğun tekelinde değildir. Ayrıca, yabgu yardımcıları, yani kuz irkinler için de aynı kural geçerlidir. Yabguluk bir boya geçmişse, kuz irkinlik başka boylar arasında üleşilir. Böylece, siyasal erk topluluğun iyeliğinde kalır; paylaşılır.

Bu bağlamda bir adım daha atarak Peçenek ve Kuman boylarındaki siyasal yönetim tarzlarına bir göz atmakta yarar var.Peçenekler sekiz boydur. Her biri sağlı sollu olmak üzere dörder boylu iki kola (oka) ayrılır. Her boyda beş alt boy ya da oğuş vardır. İlk dört boyun başkanına çor, ikinci dört boyun başkanma yula derler. Dörderden olmak üzere bu sekiz boy şunlardır: Yavdı Erdem, Küverci Çur, Kabuksın Yula, Suru Kül Bey ve Kara Bey, Boru Talmaç, Yazı Kapan, Bula Çopan. Constantine Prophyrogenitus on­ların boy örgütlenmesinden bahsederken şöyle diyor:

“Yasa ve gelenek boy içinde otoritenin oğullara ve erkek kardeşlere geçmesini önler. (Ulu Bey: dört boyun beyi; çor ya da yula) ölünce amcaoğulları ya da onların oğulları ulu beyliğe atanır. Böylece yönetici kur bir ailenin tekelinde kal­maz; uruk üyeleri bu onura vâris olarak başkanlığı sürdü­rürler. Fakat, (dışardan) yabancı uruktan kimse gelip beyli­ğe konamaz. (Peçeneklerin) sekiz boyu kırk bölgeye (tire, oğuş) ayrılır. Bunlar ufak beyliklerdir”.Bütün bu dedikleri şunu gösterir. Peçenek boyları arasında merkezi yönetim henüz kurulmamıştır.

Kumanlar’a gelince: Bu boyların kendi iç örgütlenmesinin nasıl olduğunu bilmiyoruz. Yalnız Rus kronikleri onları Delice Solgunlar ve Ötekiler olarak iki öbeğe ayırırdı. Pritsak’ın telkinlerine uyarak bu sonunculara Uslu Solgunlar diyelim.

Deliceler, dört boydan (Terteroba, Yedioba, Töksoba, Kotoba), Uslular da gene dört boydan (İtoğlu, Urusoğlu, Burçoğlu, Ulaşoğlu) oluşmuşlardır. Bu boyların siyasal yönetimi hakkında Musevi gezgin Ratisbonlu Petahia (XII. yüzyılın sonu) şu bilgi­leri sunuyor: “Onların kralları yoktur, sadece beyler ve soylu aileler toplumu yönetir”.”Beyler” ve “soylu aileler” denilerek Kumanlarda da başkanlığın bir uruğun tekelinde olmadığı anlatılmak istenmiştir.

Oğuz (IX.-X. yüzyıl), Peçenek (X.-XI. yüzyıl) ve Kuman (XI.-XII. yüzyıl) Türk budunları hakkında yapılan bu saptama­lar, her üç toplumda siyasal erkin federasyona dahil boylar ara­sında paylaşıldığını gösterir. Oğuzlar’da çokboylu, Peçenek ve Kumanlar’da çokoğuşlu başkanlık sistemi vardı. Oğuzlar’da ise boy federasyonunun üzerinde bir yabgu vardır, fakat siya­sal otorite başka boylardan gelen kuz irkinlerce paylaşılıp de­netlenir. Oysa Peçenek ve Kumanlar’da federasyonun başında kimse yoktur. Ancak tek tek boylar kendi beylerini oğuşlar ara­sından seçer.

Ne var ki, Oğuz Yabgusu kengeşte öbür boylardan gelen beylerle birlikte merkezi yönetimi temsil etmiş olsa bile, onun baskı yapan ve cebreden bir aygıtın başında bulunduğunu ileri ,sürmek pek doğru olmaz. Onun ya da yanında bulundurduğu kuz irkinlerin hukuki otoriteden yoksun oluşu yukarıda anlatı­lan eşcinsellik olayı dolayısıyla su üstüne çıkıyor: Kamu temsil­cisi gerekli cezayı veriyor, fakat ceza infaz edilmeyip, şikâyetçi­nin arzusuna uyularak değiştiriliyor. Bu olay, Oğuz toplumunda merkezi “baskı yapan ve cebreden bir aygıtın” yokluğu de­mektir.

Ayrıca, kimi iktisatçı ve antropoloğun, “başkanlık” sistemi­nin varolabilmesi için biriktirilmiş servetin yeniden bölüşümünü bir önkoşul olarak kabul etmeleri ile Dedem Korkut Masalları’nın naklettiği Oğuz yağması olayı arasındaki benzerlik, Oğuzlar’ın (dönüşümlü ve çokboylu) “başkanlık”la yönetilmiş oldukları lehine yapılacak daha kapsamlı bir yoruma önayak olabilir.

Kaynak : Sencer Divitçioğlu- Oğuz’dan Selçuklu’ya Boy, Konat Ve Devlet.