Etiket arşivi: suriye

İSRAİL DOSYASI /// Clinton e-postaları : İsrail, Suriye ile olan gerginliği kullanarak Türkiye i le yakınlaşır ve…

Hillary Clinton e-postalarına göre, İsrail ile Türkiye’nin ilişkilerini Suriye’deki kriz üzerinden düzeltebileceğine ve İsrail’in Kürdistan ve Türkiye üzerinden "seküler Suriye muhalefetine" destek verecebileceği tartışılmış.

Eski ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın özel e-postalarındaki ilginç bilgiler ortaya çıkmaya devam ediyor.

18 Temmuz 2012 tarihli e-posta, Clinton’ın "gizli bilgi kaynağı" Sidney Blumenthal’den Bakan’a yollanmış. Konu kısmında, "Suriye, Türkiye, Hizbullah, İsrail" yazıyor.

E-postada, Milli İstihbarat Teşkilatı’na (MİT) doğrudan erişimi olan gizli bir kaynağın verdiği bilgiler ve yorumlar aktarılıyor.

Buna göre, MİT, Suriye’de devam eden çözülmenin, İran ile Hizbullah’ın arasında uzun yıllarda oluşturulmuş ikmal hatlarının bozulmasına ya da tamamen kesilmesine yol açabileceğini düşünüyor.

Bu olasılığın, Hizbullah üzerinde iki etki yaratacağı düşünülüyor: a) Askeri kapasitesi azalan Hizbullah’ın, bu düşüşü seçmen gücüyle kompanse etmek için Lübnan’da daha popülist bir hat izlemesi; b) Hizbullah’ı Lübnan’da İsrail operasyonlarına daha açık hâle getirmesi.

MİT, İran’a yönelik baskının bir parçası olarak, İsrail’in Hizbullah’ın savunmasını, operasyonel kapasitesini azaltmak hedefiyle test edebileceğini düşünüyor.

Yine MİT ve Lübnan istihbaratı, moral bozmak ve endişe yaratmak amacıyla İsrail’in Hizbullah içerisine gizli sızmaları sürdürürken, bir yandan da tehdit aktivitesi seviyesini artırmasını bekliyor.

Ancak MİT, Türk Genelkurmayı’na ve "seçilmiş" bazı siyasi liderlere verdiği raporunda, İsrail’in kuzey sınırında herhangi bir topyekûn savaş peşinde olmadığına inandığını söylüyor.

Bu dönemde, İsrail liderliğinin, olası bir savaş durumunda ABD ve diğer dünya güçlerinin dikkatini dağıtacağı ve Beşar Esad’a anti-İsrail kartı vereceği için böyle bir savaşa sıcak bakmadığı düşünülüyor.

E-postada verdiği bilgiler aktarılan kaynak, İsrail’in Suriye ile Türkiye arasında gerginliği kullanarak, Ankara ile olan ilişkilerini tamir etmeyi deneyeceğini de söylüyor.

E-posta şöyle devam ediyor:

Nihayet, bu hassas temasımız, İsrail’in Suriye’deki durumu kullanarak MİT ve Türk ordusu ile belirli derecede bir güven ilişkisi yakalarsa, Batılı hükümetler, İsrail’den Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi ve Türkiye aracılığıyla Suriye’deki seküler isyancılara gizli yardım gitmesini beklemeli, diyor.

Kaynak, bu durumun, yalnızca MİT ve Türkiye’deki askeri ve siyasi liderler kabul ederse gerçekleşebileceğini de ekliyor.

E-postada, bu sıralarda İsrail istihbaratının, ordu ve Başbakanlık ile temas halinde, Suriye’deki "muhaliflere" gizli kanallar açılması ihtimalini ortaya attığı da kaydediliyor.

İsrail istihbaratı, o günkü koşullarda, bu temasın gizli olması ve doğrudan bir askeri yarımı içermemesini öneriyor. Aksi takdirde, bunun İsrail ve Özgür Suriye güçlerinin çıkarlarına karşı olacağını vurguluyor.

LİBYA DOSYASI : Libya’daki Çıkmaz Suriye’nin de Önünü Tıkıyor

VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=efmGGYaNLUA

Hasan Basri Yalçın, Libya’da yaşananların Batılı devletlerin Suriye’ye müdahil olmalarını engellediğini ve bugün Suriye’de yaşananların da aynı şekilde Libya’da yeni bir çözüm arayışının önünü tıkadığını belirtti.

TRT AVAZ ekranlarında yayınlanan Dünya Gündemi programına konuk olan SETA Güvenlik Araştırmacısı Hasan Basri Yalçın, Şubat ayında kurulan ikinci ulusal mutabakat hükümetinin güvenoyu alamaması üzerine Libya’da başlayan hükümet krizini, Libya’daki siyasi otorite boşluğunun nedenlerini ve Kaddafi’nin gitmesinden sonra Libya’da oluşan kaos ortamının Suriye’ye etkisini değerlendirdi. Yalçın, Libya’da yaşananların Batılı devletlerin Suriye’ye müdahil olmalarını engellediğini ve bugün Suriye’de yaşanan tıkanıklığında aynı şekilde Libya’da yeni bir çözüm arayışının önünü tıkadığını belirtti.

TERÖR DOSYASI : Terörün Bitirilmesinde Irak ve Suriye’nin Önemi

VİDEO LİNK : https://www.youtube.com/watch?v=TCFro-J8awI

Ufuk Ulutaş: “Suriye ve Irak’ta yaşananlar dünyadaki terör tırmanışının en büyük sebebi.”

SETA Dış Politika Araştırmaları Direktörü Ufuk Ulutaş, TRT Haber ekranlarında yayınlanan Küresel Siyaset programında, Suriye ve Irak’ta yaşananların dünyadaki terör tırmanışının en büyük sebebi olduğuna dikkat çekerek, “Terörün bitirilmesinde Suriye, Irak bağlantısı çok önemli. Eğer gerçekten terörle mücadele edilecekse terörün kaynağı kurutulacaksa Irak ve Suriye çözülmeli. Bir şekilde oraya belirli oranlarda istikrar getirilmeli." dedi.

SURİYE DOSYASI : Suriye İç Savaşı Bu Kez Belçika’yı Vurdu

VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=X4uuME0cZJI

Burhanettin Duran, Belçika’da gerçekleşen patlamaların Suriye iç savaşıyla bağlantısına dikkat çekti ve patlamaların yabancı savaşçıların ülkelerine geri dönmeleri durumunda ne kadar tehlikeleri olabileceklerini gösterdiğini belirtti.

TRT Haber ekranlarına konuk olan SETA Genel Koordinatörü Burhanettin Duran, Belçika’da havaalanı ve metroda gerçekleşen patlamaları değerlendirdi. Yaşanan saldırıların Suriye iç savaşıyla bağlantısına dikkat çekti ve patlamaların yabancı savaşçıların ülkelerine geri dönmeleri durumunda ne kadar tehlikeleri olabileceklerini gösterdiğini belirtti.

SURİYE DOSYASI : Suriye’de İşlenen Suçlara Kim Dokunacak ?

KAYNAK : Stratejik Düşünce Enstitüsü

Suriye’deki mevcut durum, önümüzdeki süreçte küresel açıdan evrensel insani değerlerin nasıl korunacağına dair endişeleri daha da büyütüyor. Uluslararası kurumlar ülkedeki çatışmaları durduracak, adil ve kalıcı bir barış ortamını sağlayacak gücü kaybettiği gibi meşruiyetlerini de yitiriyorlar. Cenevre III görüşmeleri muhalifleri oyalamak, rejim ve işbirlikçilerinin masada elini güçlendirmek amacıyla kurgulanmış bir senaryo olarak görülüyor. Suriye’deki insani felaketin mimarları açık şekilde soykırım suçu, insanlığa karşı suç ve savaş suçu gibi Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) yargı yetkisine giren üç büyük suçu beş yıldır işlemeyi sürdürüyor. Buna karşılık uluslararası toplum eli kolu bağlanmış olarak Suriye halkının yok edilişini izliyor.

Uluslararası kamuoyu, rejime alan açmaya yönelik insanlık dışı Rus saldırılarının sonuçlarını tartışmakla meşgul olsa da, bu vahşetin beş yıldır sürmesinde Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Birliği (AB), İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ve Arap Birliği yönetimlerinin ağır sorumluluğunu hiç kimse görmezden gelemez. Dolayısıyla küresel güçlerin Suriye’de taşeron örgütler üzerinden yönettiği vesayet savaşının en önemli sanığı aslında evrensel insani değerleri korumakla yükümlü uluslararası mekanizmalardır. İkinci Dünya Savaşı’ndan beri yaşadığımız en büyük trajedi olan Suriye krizinin sona erdirilmesinde hiçbir ciddi çaba göstermeyen uluslararası kuruluşlar, insanlık vicdanında derin yaraların açılmasına neden olmuştur.

Uluslararası Ceza Mahkemesi: Adı Var, Kendi Yok

Beş yıldır insan hakları örgütlerinin defalarca açıkladıkları bilgi, belge ve raporlar Suriye’de bir insanlık suçu yaşandığını zaten göstermekteydi. Sanki bu gerçek hiç bilinmiyormuş ya da Rusların vahşi eylemleriyle ilk kez yaşanıyormuş gibi BM Komisyonlarının göstermelik açıklamalarda bulunması ise başlı başına bir talihsizliktir. Son olarak, BM Bağımsız Suriye Araştırma Komisyonu Başkanı Paulo Pinheiro, Suriye rejiminin insanlık ve savaş suçu işlediğini ve bu suçları işleyenlerin Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde (UCM) yargılanması gerektiğini ifade etti. Pinheiro bu açıklamayı yaparken, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) daimi üyelerinin Esed rejimini bugüne kadar nasıl koruduklarını ve Suriye halkının acılarını dindirecek her karar tasarısını nasıl veto ettiklerini biliyor olmalıydı. Nitekim Konseyin daimi üyeleri olan ABD, Rusya ve Çin UCM’nin yargı yetkisini tanımayan güçler olarak, Suriye’de işlenen suçların soruşturulması için UCM Savcısının harekete geçmesini zaten engellemekteydi. Büyük umutlarla kurulan UCM küresel adaleti sağlamak yerine ne yazık ki egemen güçlerin çıkar ilişkilerini meşrulaştıran bir araç haline getirildi.

Rusya’nın İran ve rejim güçleriyle birlikte DAEŞ’le mücadele adı altında Suriye muhalefetini boğma girişimi, aynı zamanda ülkenin Sünni bölgelerini tamamen insansızlaştırma çabasının bir parçasıydı. Bu ittifakın perde gerisindeki diğer aktörleri olan ABD, İsrail ve İngiltere, Türkiye’yi Suriye politikasında yalnızlığa sürüklemeyi ve PYD gibi işbirlikçi örgütler üzerinden istedikleri gibi bir bölgesel Kürt yönetimi oluşturmayı amaçlıyordu. Kirli ittifak, bir yandan Türkiye’ye doğru yeni göç dalgaları yaratırken aynı zamanda Türkiye’nin mültecilere yönelik ev sahipliğinden övgüyle söz etmeyi ve BM’yi de kullanarak “Sınırların açılması çağrısı” yapmayı ihmal etmeyecekti. Türkiye’nin oynanan bu tiyatroyu izlemesi ve bölgedeki vahşi çıkar mücadelesine ses çıkarmayıp gelişmelerin bütün siyasi ve ekonomik faturasını da ödemesi planlanmıştı, ama oyun bozuldu.

Türkiye’nin insani diplomasi çerçevesinde yürüttüğü Suriye politikasını küresel çıkarları için kullanmaya çalışan güçlerin işlediği savaş, soykırım ve insanlık suçlarının cezasız kalmaması bakımından kokuşmuş mevcut sistemin çöpe atılması ve uluslararası adaletin yeni mekanizmalarla sağlanması gerekiyor. UCM’nin işlevini bozan en önemli sorun, BM Güvenlik Konseyi kararlarına mahkûm olmasıdır. P5 üyelerinin bugüne kadar insanlık ailesinin yararına ne yaptığı ortada olduğuna göre, UCM’nin mevcut yapısıyla bu boyunduruktan kurtulması imkânsızdır. BM Güvenlik Konseyi’nin yapısının değişebilmesinin öncelikli şartı ise, uluslararası toplumun egemen güçlerin tahakkümünden uzaklaşabilmesi, bağımsız bir irade ortaya koyabilmesidir.

Suriye’de işlenen ve uluslararası yargı yetkisi kapsamındaki suçların faillerinin hesap verebilmesi bakımından BM Genel Kurulu’nun ivedilikle “Suriye İçin Uluslararası Ceza Mahkemesi” kurulmasına yeşil ışık yakabilmesi gerekmektedir. Bunun özellikle Batılı çevrelerin engellemesiyle karşılaşacağı ve gerekçe olarak UCM’nin zaten daimi bir Ceza Mahkemesi olması nedeniyle uluslararası yargı yetkisinin bulunması ileri sürülecektir. Ancak sorun, mahkemenin yapısından ziyade mahkemenin yargı yetkisini kısıtlayan ve işleyişini siyasallaştıran güçlerin müdahalesinden kaynaklanmaktadır. Bugün Suriye’de birçok tanık, belge ve raporla kanıtlanmış bulunan soykırım, savaş ve insanlık suçlarının adil biçimde soruşturulmasını önleyenler bizzat bu ülkeyi felakete sürükleyenlerdir. Dolayısıyla yeni bir siyasi durum oluşmadığı sürece UCM’nin soruşturmakla yetkili olduğu suçlarda adil bir yargılama yapabilmesini beklemek hayalcilik olacaktır.

Soykırım, Savaş ve İnsanlığa Karşı İşlenen Suçlar

Cenevre Sözleşmelerinin bütün prensiplerinin çiğnendiği Suriye’deki saldırılarda açıkça etnik, dinsel, ulusal ya da ırksal bir grubun tamamını veya bir kısmının yok edilmesinin amaçlandığı, yani soykırım suçunun oluştuğu görülmektedir. Bayır-Bucak Türkmenlerine yapıldığı gibi, ülkedeki diğer gruplara yönelik topyekûn saldırıların soykırım amacını taşıdığı, bağımsız insan hakları gözlemcileri tarafından raporlanmıştır. Soykırım suçunun oluşması için herhangi bir sayı şartı bulunmamaktadır. Eylemlerde soykırım amacının tespiti bu suçun oluşması için yeterlidir. Diğer taraftan geniş bir alanda ve sistematik olarak yürütülen saldırıların insanlığa karşı işlenen suçlar çerçevesinde ve yaygın biçimde gerçekleştiği defalarca belgelenmiştir. Misket ve varil bombaları gibi kitlesel ölümlere yol açan ağır silahların kullanıldığı bu eylemler, sivillerin ölümüne, zorla yerlerinden edilmelerine ve sınır dışı yapılmalarına neden olduğu için doğrudan insanlığa karşı işlenen suç niteliğindedir. Cenevre Sözleşmeleri tarafından korunması gereken tüm gruplara yönelik kasten öldürme, işkence ya da insanlık dışı muamelede bulunma, özel mülklere, ibadethanelere ve sağlık kuruluşlarına doğrudan zarar verme gibi savaş suçları Suriye’de tüm çıplaklığıyla belgelenmiş durumdadır. Uluslararası güçlerin yanı sıra PYD ve DAEŞ gibi taşeron örgütlerin de Suriye halkına karşı işlediği bu tür suçların etkin biçimde kovuşturulması bakımından önümüzde uzun ve zorlu bir hukuk mücadelesi bulunmaktadır.

Türkiye, ağır bir mülteci yükü altında bulunmanın zorluklarından daha çok bölgesinde kuşatılmışlık sendromu yaşamaktadır. Irak’ta uygulamaya konulan parçalama stratejisinin bu kez Suriye’de tekrarlanmak istenmesi, Türkiye’nin hazmedebileceği bir durum değildir. Uluslararası sistemin efendileri, Rusya’nın saldırganlığını teşvik ederek Suriye’nin geri dönülemez biçimde etnik ve dini olarak bölünmesini ve Türkiye’nin her açıdan ağır bir bedel ödemesini öngörmektedir. Yapılacak en önemli işlerden biri, Suriye’nin mazlum halkına olan desteğimizi sürdürürken, küresel hegemonik güçlerin ablukasını kıracak güçlü lobi faaliyetlerini her platformda harekete geçirmek olmalıdır. Suriye’de işlenen suçların cezasız kalmaması için Türkiye’nin uluslararası bütün mekanizmalara baskı uygulaması fakat bunu yaparken, alternatif siyasi ve hukuki yapıların da ortaya çıkması bakımından somut politikalar geliştirmesi gerekmektedir. Bu bağlamda soykırım, savaş ve insanlık suçlarının BM Güvenlik Konseyi’nin baskısı altındaki UCM’nin insafına terk edilemeyecek kadar önemli olduğu ve yeni bir bağımsız yargı organına ihtiyaç duyulduğu görülmektedir.

İRAN DOSYASI /// TÜRK FARS MÜCADELESİ’NİN YENİ OYUN SAHASI : SUR İYE

Tarihi Arka Plan

İranlılar ile Türklerin mücadelesi iki topluluğun İslamiyeti benimsemesiyle başlarken; Selçuklu ve Osmanlı Devleti zamanında bu mücadeleler doruk noktasına ulaşmıştır. Özellikle Osmanlı devleti ile bir Türk hanedanı olan Safevi hanedanlığı arasındaki mücadeleler İran-Türk dönüm noktasını oluşturmuştur.

Yavuz Sultan Selim döneminde doruk noktasına ulaşan Osmanlı-İran çatışması Osmanlı’nın Çaldıran darbesiyle, 1533’e kadar 19 yıl, dünyanın ikinci büyük Türk devletini hareketsiz tutmuştu. Safeviler ile Osmanlı devleti 16 ve 17. Yüzyıllarda da amansız savaşlara giriştiler. Genel olarak Osmanlı Devleti’nin daha ön planda olduğu bu savaşlarda iki taraf da nihai sonuca ulaşamadı. Sınır şehirleri karşılıklı olarak sürekli el değiştirirken, sonuçsuz kalan bu savaşlar günümüzde hala geçerliliğini koruyan 1639 tarihli Kasr-ı Şirin Antlaşmasının imzalanmasıyla nihayete ermiş ve İran-Türk sınırı büyük oranda bu antlaşmayla belirlenmiştir.

Cumhuriyet Dönemi Türk-İran İlişkileri

Osmanlı Devleti’nin sona ermesi, İran’da ise Pehlevi Hanedanı’nın başa geçmesiyle Türk-İran ilişkilerinde yeni bir dönem başlamış oluyordu. İki ulus arasındaki mücadelelerde ön planda olan sıcak çatışmalar Türkiye’deki rejim değişikliğiyle beraber yerini diplomatik ilişkilere bırakıyordu. 1 Kasım 1922’de saltanatı kaldıran Türkiye Devleti 29 Ekim 1923’de Cumhuriyet rejimine geçmiş 3 Mart 1924’de ise Hilafete son vererek seküler bir rejimi benimseyeceğinin ilk sinyallerini vermişti. Türkiye Devleti’nin cumhuriyete son verdiği günlerde İran’daki son Türk hanedanlığı da sona ermiş ve 26 Ekim 1923 tarihinde Rıza Şah Pehlevi kendini Şah ilan etmişti.

Mustafa Kemal Atatürk’le iyi ilişkiler kuran Rıza Şah, Türkiye Cumhuriyeti devletini ülkesinde yapacağı yenilikler için kendisine model alıyordu. 2 Temmuz 1934’de Türkiye’ye bir ziyarette bulunan Rıza Şah, yeni cumhuriyetin radikal reformlarını yerinde görme fırsatı bulmuştu. Bazı tarihçiler Rıza Şah’ın yaşamını ve İran’da yapmak istediklerini Atatürk’ünküne benzetmektedirler. Örneğin 1934’de Türkiye’de yüzleri ve başları açık kadın aydınları gördükten sonra İran’da da kadınların serbest bırakılmalarını istemiş ve 1936 yılında İran’da peçe yasaklanmıştı.

İkinci Dünya savaşından sonra İran’ın Sovyet Rusya’nın işgali altında olmasından dolayı iki ülke arasındaki ilişkiler askıya alınmışken, Rıza Şah’ın yerine geçen oğlu Muhammed Rıza Pehlevi döneminde Türk-İran ilişkileri inişli çıkışlı bir seyir izlemesine rağmen yeniden güçlenmiş ve oğul Pehlevi de babasının yolundan giderek Atatürk Türkiye’sini kendine örnek alarak Batı ile olan ilişkilerini güçlendirmiştir.

1979’da Ayetullah Humeyni’nin önderliğinde ilan edilen İslam Devrimi’yle Türk-İran ilişkilerinde de yeni bir boyuta girilmişti. 79 devriminden sonra İran içerisinde “Devrim İhracı” gibi bir düşüncenin pratiğe dökülmesi ve komşu Müslüman ülkelerdeki ayrılıkçı İslamcı yapıların desteklenmesi iki ülke arasındaki ilişkilere de olumsuz bir şekilde yansımıştır.

Devrim sonrası iki ülke arasındaki ilişkilerde; sınır problemleri, azınlıklar, İran-Irak savaşı, İran’a yönelik baskılar, İran-İsrail ilişkileri, SSCB’nin yıkılması sonrasında oluşan yeni konjonktür gibi etkenler önemli belirleyiciler oldu. Ayrıca, bu dönemde Ankara İran’ı tehdit olarak değerlendirirken, İran da Türkiye’yi Amerika ve NATO tarafından yönlendirilen bir ülke olarak görmeye başlamıştı. 12 Eylül 1980 darbesi de İran’da olumsuz karşılanmış, ABD destekli bir darbe olarak algılanmıştı.

İki ülkenin yumuşak karnı olarak nitelendirilebilecek olan Kürt meselesi ise, Türkiye ve İran’ı birbirine yakınlaştıran en önemli konulardan biri olmuştur. Türkiye ile İran arasında 28 Kasım 1984 tarihinde imzalanan güvenlik anlaşmasıyla da, her iki ülke de topraklarında diğer ülkenin güvenliğine tehdit oluşturacak eylemleri yasaklama kararı alınmıştır.

Yeni Oyun Sahası Suriye

Geçmişte yaşanan savaşlar ve onca anlaşmazlığa rağmen günümüzde Türkiye ile İran arasında geniş bir siyasi ve ekonomik işbirliği ile yüksek bir ticaret hacmi mevcuttur. Fakat 2011 yılından beri Suriye’de başlayan çatışmalar iki ülke arasındaki ilişkilerin Cumhuriyetten bu yana en kötü günlerini yaşamasına neden oluyor.

Arap Baharı olarak isimlendirilen sürecin başlamasıyla birçok ülkede yaşanan suni devrim heyecanı Suriye’ye de sıçramış ve Deraa kentinde ilk olaylar patlak vermişti. Deraa’da sokak gösterileriyle başlayan ve çok hızlı bir şekilde silahlı muhalif oluşumların işin içine girmesiyle bir iç savaşa dönüşen olaylara Türkiye ve İran’ın müdahil olması fazla uzun sürmemişti.

Suriye ile 911 kilometrelik bir sınırı bulunan Türkiye’nin Suriye’de yaşanan sürece kör kalması düşünülemezdi. Ahmet Davutoğlu ve Recep Tayyip Erdoğan gibi Yeni Osmanlıcı liderlerin Türkiye’nin başında bulunması da Suriye olaylarında Türkiye’nin daha etkili bir politika izleyeceğinin ilk göstergesiydi. Üstelik Libya’ya yönelik NATO operasyonunda geri planda kaldığı hissine kapılan Türk devlet adamları, Suriye’nin de Libya gibi kısa bir sürede yenileceği öngörüsüyle daha hızlı hareket etmelerine neden oldu.

İran ise 79 devriminden sonra Suriye ile devam eden iyi ilişkileri ve Suriye’nin Lübnan Hizbullah’ı ile Filistin’deki gruplara yönelik lojistik desteğin köprüsü olması hasebiyle, bu ülkede yaşanacak bir rejim değişikliğine taraftar değildi.

2011 Ağustos’unda Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile Beşar Esad arasındaki görüşme, Türkiye ile Suriye arasındaki son yüz yüze görüşmeydi. Eylül’de Türkiye muhalefet karargâhına dönüşmeye başladı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise Suriye ile ilişkileri askıya aldığını ve yaptırımlara katılacağını açıkladı. 2011 Eylül’ü Türkiye’nin Suriye ile tüm bağlarını kopardığı ve Suriye sahasında İran ile girişeceği bilek güreşinin başlangıç tarihiydi.

Türk İran mücadelesinde Suriye, 2011’den itibaren örgütler üzerinden iki devletin karşılıklı çatışma ve güç sahası haline geldi. İran Esad’ın başında bulunduğu rejime yönelik desteğini askeri ve lojistik anlamda gerçekleştirirken, Türkiye de İran’ın bu tutumunu her platformda eleştirip Suriye ordusu ile savaşan muhalif güçlere yönelik lojistik desteğini 5 yıllık iç savaş boyunca devam ettirdi.

İki devlet arasında en üst perdeden yapılan açıklamalar İran ve Türkiye’nin Suriye sahasındaki mücadeleyi anlamamız açısından son derece önemlidir.

Marmara Üniversitesi Yeni Akademik Yıl Açılış Töreni’nde konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Kalkıp da bir dini lider, ‘Suriye’de 250 bin kişi öldürülüyor, Niye buna karşı koymadınız?’ dediğimizde; ‘İsrail zulmüne karşı ayakta dik duran tek kişi Esed’dir’ diyor. Kendisine şunu diyorum, orada öldürülenler İsrail kendisine saldırırken dik durmadılar mı? Esed’in İsrail’e karşı bir tane kurşunu var mı? 250 bin insanı öldürüyor, siz hâlâ bunlara destek veriyorsunuz. Hâlâ bunlara silah, para gönderiyorsunuz. Böyle bir dini önder olabilir mi?” sözleri Türkiye’nin Suriye sahasında İran’ın faaliyetlerinden duyduğu rahatsızlığı göstermektedir. Üstelik Recep Tayyip Erdoğan’ın en üst perdeden eleştiri yaparak İran’ın dini lideri ve Velayet-i Fakih kurumunun başı Ayetullah Hamanei’yi hedef alması birçok kişi tarafından Şiiliğe yönelik bir mesaj olarak okunmuştur.

Dönemin Başbakan yardımcısı Bekir Bozdağ’ın 2013’de Suriye’de Esad güçlerine yaptığı askeri yardımlarla bilinen Hizbullah’a yönelik sert eleştiriler de unutulmamalıdır. “Çok açık, çok net buradan bir kez daha söylüyorum. Adını da Hizbullah’ın değiştirmesi lazım, hizbüşşeytan yapması lazım. Hem adınıza Hizbullah diyeceksiniz hem de tanımadığınız bilmediğiniz masum kadınları, çocukları yaşlıları öldürmek için harp ilan edeceksiniz. Böyle saçmalık olabilir mi? Böyle bir anlayış olabilir mi?”

İki devlet arasındaki sert açıklamalar sahada desteklenen gruplara da yansımıştır. Türkiye PKK’nin Suriye kolu olarak bilinen PYD/YPG güçlerini kendisine tehdit olarak görürken, İran’ın PYD’ye olan desteği birçok haber ajansına yansımıştır. İran’ın Suriye’deki en önemli komutanlarından biri olan Kasım Süleymani de Suriye’de Kürtlerin kuracağı bir özerk yönetimi destekleyeceklerini söylemiştir.

Türkiye’de buna karşılık Kürt güçleriyle savaşan cihadçı unsurları desteklemiş ve bu desteğin detaylarını anlatan birçok haber yayınlanarak kamuoyunda yer bulmuştur. Newsweek’ten Barney Guiton’a konuşan Şerko Ömer adlı eski IŞİD militanı, Türk devletinin IŞİD’le ‘işbirliğini’ şu sözlerle anlatmıştır: “IŞİD’in başkenti Rakka’dan, kamyonlarla sınıra getirilen militanlar, önce Türkiye topraklarına sokuluyorlardı. Sonra da Kürtlerle savaşılan bölgeden, yeniden Suriye topraklarına transfer ediliyorlardı. Böylece Kobani’yi ele geçirmek için Kürt güçlerine karşı savaşan IŞİD militanları arasındaki yerlerini alıyorlardı.”

Öte yandan Suriye’de savaşan cihadçı grupların Türkiye’nin desteğine yönelik minnettarlığını da her fırsatta dile getirdiklerini görmekteyiz. 1 Kasım 2015 seçimlerinden sonra Suriye’ye muhalefetinin bel kemiğini oluşturan ve aynı zamanda ‘’Fetih Ordusunun” bileşenlerinden olan Ahrar’uş Şam, Feylak’uş Şam, Ecnad’uş Şam, Ensar El-Şeria, İslam Ordusu başta olmak üzere 8 büyük muhalif grup ortak bir bildiri yayınlayarak, Adalet ve Kalkınma Partisinin seçimleri kazanmasını tebrik etmiştir.

Türkiye Suriye’ye asker göndermeyip daha çok sahada bulunan muhalif güçleri destekleyerek Esad yönetiminin devrilmesine çabalarken, İran gerek kendi askerlerini gerekse kendisine bağlı Hizbullah gibi milis güçleri Suriye’de savaştırarak bu savaşta yer almıştır. İran sadece Ekim 2015’de, aralarında General Hüseyin Hemedani’nin de bulunduğu 30’dan fazla askerini Suriye’de kaybetmiştir. Toplam kaybın ise binlerle ifade edildiği belirtilmekte.

Suriye sahasında vekalet savaşları aracılığıyla jeopolitik ve siyasi rekabete tutuşan İran ile Türkiye’nin bu mücadeleyi nereye kadar götürebileceği tam olarak kestirilemezken, Rusya’nın 2015’ten itibaren aktif olarak sahaya inmesi olayların seyrini değiştirmiştir.

Rusya’nın Ekim 2015’te Suriye’de hava operasyonlarına başlaması, Türkiye’nin başından beri Suriye’nin kuzeyinde uygulamak istediği “uçuşa yasak bölge”, “güvenli bölge” planlarını sekteye uğratmıştır. 24 Kasım’da Türkiye tarafından düşürülen Rus uçağıyla beraber güvenli bölge planları da tamamen imkansızlaşırken, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ”Fırat’ın batısına kimse geçemez.” Politikası da Rusya, Suriye ve İran güçleri tarafından anlamsız hale getirilmeye çalışılmaktadır.

Esad-Rusya-İran-PYD ittifakının Fırat’ın batısında uygulamak istedikleri plan başarılı olursa, Türkiye’nin Halep’le bağlantısı tamamen kesilecek ve Türkiye buraya herhangi bir müdahalede bulunamayacaktır. Zira S-400 hava savunma sistemini de Suriye’ye konuşlandıran Putin, Suriye’de artık hava savunma sistemleri olduğunu ifade ederek, “Türkiye buyursun, şimdi de Suriye hava sahasını ihlal etsin” demiş ve Türkiye’nin Suriye’de yapacağı hiçbir hamleye izin vermeyeceğini ilan etmiştir.

Nihai olarak İran’ın en yakın müttefiki Rusya’nın Suriye sahasına aktif olarak katılması ve Türkiye’nin Batılı müttefiklerinin gerek IŞİD korkusu, gerekse başka nedenlerden dolayı Suriye’de sadece vekalet savaşı yürütmesi, Suriye’deki Türk-Fars bilek güreşinde İran tarafının elinin daha güçlü olmasını sağlamıştır.

SONUÇ

Türkler ile İranlılar arasındaki sıcak çatışmalar Kasr-ı Şirin Antlaşması ile nihayete ererken, iki ülke arasındaki ilişkiler 2002 yılında AK Parti iktidarının başa geçmesine dek inişli çıkışlı bir seyir izlemiştir. Ak Parti’nin ilk yıllarında iyi seyreden ilişkiler, 2011 Suriye iç savaşının başlamasıyla yerini gerginliğe bırakmıştır. Vekalet savaşlarının verildiği Suriye’de iki ülke örgütler aracılığıyla savaşırken, Suriye’nin tarihi Türk-Fars mücadelesinin yeni oyun sahası haline geldiğini görmekteyiz.

İran; Rusya ve Hizbullah gibi müttefikleriyle Esad rejiminin devrilmemesi için çabalarken, Türkiye ise Batılı müttefikleriyle Esad’ı devirmeye çalışmaktadır. Bu mücadelede Türkiye, bizzat sahada olmayıp muhalif silahlı güçlere lojistik, siyasi ve istihbari destek vermekle yetinirken; İran ve müttefikleri askeri olarak sahada olup sıcak çatışmaların içinde yer almaktadır.

Nurettin Akçay / Twitter: @akcay_nuri

SURİYE DOSYASI : TÜRKİYE’NİN SURİYE’DE DİPLOMASİ SAVAŞI

Ortadoğu aslına rücu ederek yeniden doğuyor… Ve gerçekleşen her doğum gibi yanı başımızda sancılarla, acıyla, çığlık çığlığa bir doğuma tanıklık ediyoruz. Ortadoğu’nun önümüzdeki yüz yılına hayat verecek bu doğumun sancısı şimdi Suriye’de düğümlenmiş durumda. Gecenin kuytu saatlerinde Batılılarca çizilmiş suni sınırların birkaç metre gerisinden ışıkları can çekişen Suriye köylerini gördükçe, içimde adeta bir mahşer kaynıyor, gözlerim buğulanıyor. Suriye’yi örten gecenin derinliklerinden acılar, figanlar üstüme üstüme sökün ediyor. Kim bilir hangi Suriyeli çocuk, anasının çaresiz kucağında zalim bir hükümdarın gazabına kurban gidiyor. An be an daha da donuklaşarak kayıp giden bakışlar beliriyor gözlerimin önünde. Rabbim ne büyük çaresizlik! Ve ne büyük imtihan! İlaç yok, hastane yok, ambulans yok, uzanan bir yardım eli yok. Acıları, çaresizlikleri ve bir de Rableri. Ey Erhamerrahimin! ey merhametlilerin en merhametlisi! yeryüzünün her neresinde olursa olsun tüm mazlumları merhametine emanet ediyorum. İçimde ılık bir huzur.

Suriye, duygusal anlamda yüreklerimizi ve tüm hücrelerimizi işgal edip hüzne boğarken, siyasi anlamda da Türkiye’nin gündemini son derece yoğun bir şekilde işgal ediyor. Başbakan Erdoğan her nerede ve hangi konuda konuşursa konuşsun Suriye, konuşma metninin özel bir paragrafını oluşturuyor. Suriye, bir iç meselemiz haline gelmiş ve hatta Türkiye’nin geleceği açısından hayati önem arzeden bir önem kazanmış durumda. Türkiye ile Suriye arasında her geçen gün artarak devam eden krizler ve gelişmeler, iki ülke arasındaki sınırı sorunlar bağlamında ortadan kaldırarak nerdeyse her iki ülkeyi iç içe geçirmiş durumda. Suriye’nin kendi içinde attığı en küçük adım dahi Türkiye’de yankı buluyor ve oluşturduğu dalgalar Türkiye’nin vicdan, merhamet, adalet ve insanlık sahillerine vuruyor. 900 kilometrelik sınır, savaşın zor koştuğu insani geçişler nedeniyle fiilen ortadan kalkmış durumda. Öyle ki, iç savaşın buharlaştırdığı sınırlardan insanlar gibi top mermileri de karşılıklı olarak giriş ve çıkış yapıyor.

Suriye: “Bone of Contention”

Suriye’de her geçen gün daha da zayıflayan Baas rejiminin düşmesi geciktikçe, bölgedeki psikolojik gerilim de tırmanıyor. Artan psikolojik gerilim ise bölgesel bir savaşı tetikleme riskini de beraberinde getiriyor. Suriye’deki iç savaş sadece Suriye meselesi olmaktan çıkarak hem bölge hem de uluslararası güçler için diplomatik dildeki tanımıyla “Bone of Contention” haline gelmiş durumda. Bone of Contention Suriye krizinin bugün geldiği noktayı son derece net bir şekilde tarif eden bir tanım. Şu anki haliyle Suriye meselesinin büründüğü şekli Türkçe’de “çıkar kavgasına dönüşmüş anlaşmazlık konusu” şeklinde tanımlasak da Suriye krizini tarif eden Bone of Contention terimini; köpekler arasında paylaşılamayıp dalaşa sebebiyet veren kemik şeklinde de tercüme edebiliriz.

İran için Suriye son derece hayati bir ülke. İran bir yandan İsrail ve Ortadoğu üzerinde adeta kamçı gibi kullandığı Irak, Suriye ve Lübnan’daki Şii varlığını kaybetmek ve elindeki bu kamçıyı düşürmek istemezken diğer yandan da Ortadoğu’daki hegemonyasını Sünni ve özgürlükçü bir Türkiye’ye kaptırmak istemiyor. Suriye’nin düşmesiyle birlikte epidemik etkisi olan Arap baharının karşı konulması güç etkileriyle yüzleşme riski de Suriye’yi İran’ın güvenliği ve bütünlüğü için adeta bir tampon bölge konumuna sokmuş durumda.
Rusya açısından Suriye, hem kadim bir sosyalist müttefik olması, hem Akdeniz üssüne ev sahipliği yapıyor olması, hem de büyük ölçekte silah sattığı bir ülke olması hasebiyle asla kaybedilmemesi gereken stratejik bir müttefik.

Çin için de rejim ortağı olan Suriye, Avrupa sınırlarına dayanmış stratejik bir üs önemine sahip asla feda edilmemesi gereken bir ülke.
Suriye bu haliyle Rusya, Çin, İran ile Türkiye arasında tam anlamıyla bir Bone of Contention hüviyetine bürünmüş durumda. Bugün Türkiye, konvansiyonel bir savaşın ötesinde Suriye’de İran, Rusya ve Çin’e karşı son derece güçlü bir psikolojik harp veriyor. Ve bu savaşı Türkiye maalesef ki Batının iki yüzlü Suriye politikaları karşısında yalnız başına yürütüyor. ABD ve NATO sırf Türkiye’nin menfaatleri için Ortadoğu’da çok boyutlu bir gerilimin parçası ve tarafı olmak arzusunda görünmüyor. Gerek ABD ve NATO, gerekse BM ve AB’nin Suriye tutumu Türkiye’nin beklentilerinin son derece gerisinde kalmıştır. Bu tutumun iki önemli nedeni var:

Batının Ortadoğu Hegemonyası Türkiye Tehdidi Altında

Bunlardan ilki Irak ve Afganistan yorgunu olan ABD ile tarihinin en önemli finansal kriziyle boğuşan AB için Suriye’ye yapılacak müdahalenin ekonomik olmaması. Bu nokta aynı zamanda ABD ve AB’nin demokrasi konusunda ne denli iki yüzlü olduklarının da somut bir göstergesidir. Enerji kaynaklarına sahip Irak ve Afganistan gibi Suriye’ye oranla çok daha zor olan ülkelere BM taşeronluğunda demokrasi ve insan haklarını gerekçe göstererek anında savaş açabilen Batı, enerji yoksunu Suriye’de katledilen 30 bin Müslüman sivile seyirci kalabiliyor.

Batının Suriye konusundaki suskunluğunun ikinci ve belki de en önemli nedeni ise Türkiye’nin AK Parti iktidarı ile birlikte ekonomik siyasi ve uluslararası ilişkiler bağlamında had ve hududunu aşmış olmasıdır. Türkiye Osmanlı sonrası Batılılar tarafından çizilmiş kırmızı tehdit çizgilerini fazlasıyla aştı. Türkiye bu yönüyle en önemli sömürü coğrafyaları olan Ortadoğu’da Batılıların hegemonyasını tehdit eder hale geldi. Recep Tayyip Erdoğan tek başına Trablusgarp meydanında Sarkozi ve Cameron’un birlikte zoraki topladıkları kalabalıktan birkaç kat daha büyük, gönüllü bir kalabalığa hitap edebiliyorsa, İsrail gibi “baş edilemez” sanılan bir güce meydan okuyabiliyorsa, Ortadoğu’nun özgürleşen ülkelerinde Adalet ve Kalkınma Partileri kuruluyor ve Türkiye model alınıyorsa ve dönüşüm geçiren Ortadoğu ülkelerinin anayasası Türkiye’de yazılıyorsa Batının kırmızı alarm çizgileri çoktan ihlal edilmiş demektir.
Böyle olunca Batı, tabiri caizse Türkiye’nin Suriye’de burnunun yere sürtülmesini, son 10 yılda elde ettiği ekonomik, siyasi, diplomatik tüm kazanımları kaybederek kendileri için risk ve tehdit oluşturan kırmızı çizginin gerisine çekilmesini istiyor. Ortadoğu başta olmak üzere Orta Asya, Afrika ve Asya içlerinde nüfuz coğrafyasını genişletmiş, birçok Müslüman ülkenin umudu haline gelmiş bir Türkiye’nin bu coğrafyalarda hakim güç haline gelmesi, Batı Medeniyeti için bir kabustur. İngiltere, Fransa ve Almanya başta olmak üzere Batı Kulübü Ortadoğu’da dengeleri lehine çevirerek nüfuz sahibi olacak Türkiye’nin kendileri için çok ciddi bir ekonomik ve siyasi tehdit oluşturduğunu düşünüyorlar. Bu anlamda Batılılar Suriye krizini Türkiye’ye haddini bildirecek bir fırsat olarak görüyor ve Suriye’de rejim direndiği ve düşmediği sürece Türkiye’nin zarar görüp itibar kaybedeceğini düşünüyorlar.

Sınırdaki Kıvılcımlar Savaşı Ateşler mi?

Türk Hava Kuvvetlerine ait Phantom F4 keşif uçağının düşürülmesinin ardından son dönemlerde sınırdaki yerleşim bölgelerimize düşen Suriye top mermileri, bir yandan can kayıplarına sebebiyet verirken diğer yandan da Türkiye’nin egemenliğini tehdit ediyor. Türkiye, topraklarına isabet eden bu mermilere misliyle karşılık veriyor. Askeri kaynaklara göre bugüne kadar Türkiye’ye düşen top ve havan sayısı 27. TSK’nın Suriye askeri noktalarına yaptığı atış sayısı ise 87’yi bulmuş durumda. TSK’nın misillemeleri sonucunda Suriye tarafında 5 tank, 3 zırhlı araç, 1 top, 1 mühimmat kamyonu, 2 uçaksavarın tahrip edildiği ve 12 Suriye askerinin hayatını kaybettiği ifade ediliyor. Artan gerilim bununla da sınırlı kalmadı. Türkiye Büyük Millet Meclisi Suriye’de askeri güç kullanımı için hükümete yetki verdi. Moskova-Şam seferini yapan bir Suriye yolcu uçağı güç kullanılarak Ankara’ya indirildi ve arandı.

Tüm bu gelişmelere bakıldığında Türkiye’nin Suriye’de yürüttüğü psikolojik harbin yanı sıra küçük çaplı fiili bir savaşın da yaşandığı söylenebilir. Ancak ne olursa olsun Suriye, misillemede bulunan Türkiye’ye karşı kapsamlı bir saldırı başlatarak, intihara yeltenmediği sürece Türkiye asla konvansiyonel bir savaşı tercih etmeyecektir. Türkiye, AK Parti iktidarında zor şartlarda elde edilen ekonomik, demokratik, siyasi ve diplomatik kazanımları böyle bir savaşla kaybetmek ya da zayıflatmak istemeyecektir.
Ancak her şeye rağmen Suriye ile kaçınılmaz bir savaşı planlamak zorunda kalır isek bu savaşı ilk mermiden son mermiye, baştan sona ABD, NATO ve Batıyı yok sayarak tek başımıza vereceğimiz bir savaş olarak planlamak zorundayız. Böyle bir savaş asla Batının savaşı olmayacak ve Türkiye’nin kendi kaderine terkedildiği bir savaş olacaktır. Hesabımızı kışa göre yapıp yaz çıkarsa bahtımıza demeliyiz.

Askeri Savaştan Çok Daha Zor, Diplomatik Bir Savaş

Şurası bir gerçek. Suriye krizi Türkiye diplomasisi için Kıbrıs krizinden sonra en büyük deneyimi oluşturuyor. Alacağımız çok ders ve elde edeceğimiz kazanımlar var. Türkiye Suriye krizinde konvansiyonel bir savaştan çok daha zor bir diplomatik savaş veriyor. Şayet Suriye’de Baas rejimi devrilecek olursa ki, er ya da geç devrilmesi kuvvetle muhtemel, Türkiye sadece Suriye’ye değil İran, Rusya ve Çin’e karşı çok büyük bir diplomasi zaferi kazanmış olacaktır. Bu açıdan bakıldığında Suriye’deki Baas rejiminin devrilmesi Türkiye ve Ortadoğu politikalarımız açısından hayati bir önem arzediyor. Baas rejimi devrilmeyip de kendini yenileyerek Suriye’de iktidarını sürdürecek olursa Türkiye’nin Ortadoğu’da nüfuz sahibi olması güçleşecek ve Suriye Ortadoğu’ya açılma sürecinde Türkiye’nin önünde doğal bir bariyer oluşturacaktır. Türkiye’nin yeniden şekillenen Ortadoğu’nun önümüzdeki 100 yıllık sürecindeki varlığı Suriye’deki Baas rejimin devrilmesiyle direkt ilintilidir.

Ortadoğu’nun içinden geçtiği bu yenilenme sürecinde Türkiye’nin yeni sınırlar oluşturulması yönündeki adımları çok iyi izlemesi ve bu yönde karşı bir strateji geliştirmesi zorunlu gibi görünüyor. Ortadoğu’yu daha da parçalayarak küçültecek, İsrail’i güçlendirip emperyalist güçler için yeni bir sömürü alanı ve dönemi başlatacak bu adımlara karşı politikalar geliştirmemiz gerekiyor. Batı’nın bölgeyi sömürülebilir ölçülerde tutmak ve Türkiye’nin kendileri açısından tehdit oluşturan büyümesine set çekmek adına bölgede bir Kürt devleti oluşumunu körüklemesi Türkiye’nin hazırlıklı olması gereken ciddi adımlardan biri.

Çok zor bir coğrafyadayız. Doğu ile Batı, Kuzey ile Güney’in buluştuğu çok önemli bir geçiş noktasında olmanın getirdiği güçlüklere karşı her an teyakkuz halinde olmak durumundayız.

BM Sebebi Vücudunu Kaybetmiştir

Filistin, Bosna, Ruanda, Keşmir, Irak ve Afganistan’dan sonra Suriye krizi de bir kez daha göstermiştir ki BM, varlık sebebi olan yeryüzünde savaşları önleme misyonunu yerine getirememektedir. Diplomasi tarihi BM’nin önlemeyi başardığı bir savaşı tarihe asla not düşemedi. Bilakis savaşları önlemek yerine BM, Irak ve Afganistan gibi açılan haksız savaşlara referans olmuştur. Suriye’de yaşam süren Hıristiyanlar üzerinde benzer bir katliam yürütülmüş olsaydı BM ve Batı alemi bu şekilde sessiz kalabilir miydi bilmiyorum. Ancak bildiğim bir şey varsa İslam coğrafyasının kendi içerisinde savaşları ve hukuksuzlukları önleme cihetinde bir mekanizma geliştirmesi zorunluluğudur. İslam İşbirliği Teşkilatı’nın Ortadoğu’yu daha da özgürleştirecek Arap Baharı sonrası bu yönde yeniden yapılandırılması da elzem görünüyor.

Ali ŞAHİN GASAM Başkanı