Etiket arşivi: SURİYE DOSYASI

SURİYE DOSYASI /// Prof. Dr. Sema KALAYCIOĞLU : Bir Uzlaşma Mutlaka Gerekiyordu. Ama Dahası Var

Prof. Dr. Sema KALAYCIOĞLU

Brüksel Zirvesi’nin halen kâğıt üstünde duran uzlaşma belgesi daha çok tartışılacaktır. Ama Türkiye ve AB’yi böyle bir belgeye ulaştıran süreç önemlidir. Kim kimden daha fazla kazandı? Kim kaybetti? gibi soruları bu aşamada gereksiz görüyorum. Çünkü ortak kaleme alınan belgenin hayata geçirilmesi de bir süreç. Hem de uzun ve çeşitli badirelerden geçeceği belli olan bir süreç. Şu anda önemli olan sürecin ikinci aşamasının iyi yönetilmesi. Bu açıdan, tam Türkiye’nin istediği gibi mi oldu? Yoksa AB işi nalıncı keseri gibi kendine mi yonttu? sorularına hemen “durum muacelet kesbetmişti. Mütemmim olmasa bile zaman içinde tamamlanmaya açık bir karar manzumesi gerekiyordu” diye cevap vermek lâzım.

Bıçak Kemiğe Dayanınca

Durum neden muacelet kesbetti? Bir kere, aylardır, belki yıllardır ölümüne, bir tür kavimler göçüne tanık oluyoruz. Çaresiz insanların zevali üzerinden kazanç kapılarını ardına kadar açan bir sektör doğdu. Her gün Ege Denizi’nde boğulan, onlarca insan değil, insanlığın ta kendisi.

Türkiye başta olmak üzere, Suriye’ye sınır ötesi konumda olan Lübnan ve Ürdün gibi ülkeler, kendilerini bulundukları kamplarda geçici olarak gören insanlarla doldu. Bunlara koruma, barındırma, besleme ve bakma, güvenliklerini temin etme, ama aynı zamanda ev sahibi her bir ülkenin güvenliğini de gözetmek kolay mı? Ya bunlar yollara düştüğünde, hedefledikleri Batı Avrupa ülkelerine ulaşmak için güzergâhlarında bulunan ülkelerin durumuna ne demeli? Zaten yağ bulsa önce kendi başına sürecek olan Yunanistan, işsizi kulaklarından fışkıran Makedonya bu sele ne kadar zaman dayanabilir ki?

“Menzil-i Maksut” Almanya Olunca

Öte yandan tüm yola düşenlerin “menzil-i maksudu” olan Almanya’nın çilesi de kendine göre. Öyle “tîz-i reftar” kalabalıklar, sonunda Almanya’nın “payine damen” doladı. Başlıca şehirlerinde, sokaklar, tren ve otobüs istasyonları yataklı vagonlar gibi. Kamplar işi düzgün yapmak isteyince de zorlanılıyor. Alman bürokrasisi işi yokuşa sürüyor veya olağanüstü koşullara hemen cevap vermekte zorlanıyor olabilir. Ama en önemlisi, Aylan bebek yüzünden yüreği kan ağlayan Bayan Merkel’in partisi, geçen haftaki eyalet seçimlerinde bir hezimet yaşadı ve sağcı partiler öne çıkmaya başladı.

Korkulan oldu bile, “sınırları zorlayan göçmenlere ateş açılmalı” diyen politikacılar bile gördük. Hristiyan Demokrat Parti’nin akıbeti diye hayıflanırken, insan hakları havarisi Avrupa’nın, ünü ve temel ilkeleri tehlikeye girdi veya girmek üzere. Hani yabancı düşmanlığını ve nedenlerini biliyorduk da bu kadar açık açık dile getirildiğini daha önce pek duymamıştık.

Zamanlamanın Önemi

Brüksel zirvesinin, Cenevre’deki “Suriye Barış Görüşmeleri” ile olan tarih çakışması bence önemli. Rusya’nın zirvenin elini güçlendirmek için Suriye’den kısmen çekildiği izlenimi vermeye çalıştığı, Suriye muhalefetinin ilk defa sistematik bir direnişte bulunmaksızın masada yer aldığı görüşmeler, (dinlenmek niyeti dışında) sona ermezse, göçler yavaşlayabilir ve Brüksel süreci, hem göçmen ve mülteciler, hem AB, hem de Türkiye açısından daha kolay bir süreç haline gelebilir. Bunu da unutmamak gerekli. Çıkmadık canda, devrilmedik masada ümit var. Ayrıca, her iki zirve de farklı gündeme sahip olsa bile, birbirine çözüm baskısı oluşturuyor gibi geliyor bana. Yine de Brüksel kararları, Cenevre’ye bel bağlamadan kendi mecrasında akmak zorunda.

Bu Kervanı Yolda Düzecek Bir Başka Anlaşma

Zaten göçmen akını, “meçhule giden bir kervan” gibi. Can havliyle, bugünü kurtarmak, yarını güvence altına almak için gidiyorlar. 20 Mart tarihini tutturmak için kendilerini nasıl sulara attıklarını da gördük. Yazık, çok yazık.

AB ve Türkiye açısından ise anlaşmanın hayata geçirilmesi, tarafların karşılıklı olarak birbirlerine olan taahhütleri yerine getirmesine bağlı. Çok ayrıntıya girmeden bu konuya bakacak olursak, bir kaç hususa dikkat gerektiğini görürüz:

· AB’nin beklentileri: Türkiye, statüsü uygun olmayanları geri alacak: Ya ayak direyip gelmezlerse? Bu insanlar sopaya mı çekilecek, kurşuna mı dizilecek? Ya yeniden yolunu bulup kaçarlarsa? Türkiye bunları tutmak için ne yapacak? Peyderpey verilecek olan 6 milyar Euro’yu havaya mı atacak ki yakalayanda kalsın? Burada hemen saptama yapalım; denizin, güneşin güzel olduğu, suyu lezzetli, gıdası bol ülkemizi Suriyeli beğenmiyor. Ne yapacağız biz şimdi?

· Türkiye’nin beklentileri: Türkiye, anlaşmayı imzalarken aldığı taahhütlere sevinmiş gibi yaptı. Ama “üyelik umudu yok”. Bu sorun değil, 1963’den beri sıradayız. Şimdi sayılarla uğraşma zamanı. 72 maddelik bir iş var. Bürokrasi harıl harıl çalışıyor. Kâğıt üstünde bir kısmını yaptık, bir kısmını yapacağız ki, Shengen sınırları bize (kime ise) açılsın. Üzerinde veto olan müzakere fasılları var. Ama 17. fasıl açık. Kapanması için Merkez Bankasının özerkliğini güvence altına almamız gerek. Essahtan. Ya 33. fasıl yani Bütçe Faslı açılırsa, bütçe denetimlerini hayata geçirebilecek miyiz ki bu fasıl da başarı ile kapansın? Fasılları açmak yetmiyor. Kapayabilmek ve içini dolduracak uygulamaları hayata geçirmek önemli.

İşler Neden Uzayabilir?

Bir çok neden işleri sarpa sardırabilir. Ama şimdi, “tabii işler uzayabilir. Çünkü üye ülkeler, Brüksel Zirvesi’nde anlaşmanın Türkiye’ye verileceklerle ilgili kısmını, parlamentolarına götürüp, onayacak” deniyor. Çok güzel. Zaten demokrasi en kısa yolu işaret eden bir rejim değil. Ama en uzlaşmacı olanı. Ya biz, biz de anlaşmanın Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne geldiğini görecek miyiz? Bu olursa, doğru yolda olduğumuza inanacağım. Yine de burada bir ufak çelişki var. Anlaşmanın göçmenlerle ilgili kısmı dünden itibaren yürürlüğe girdi. Yani AB “bu akın hemen dursun”istiyor. Türkiye’de demokrasi onun umurunda mı?

SURİYE DOSYASI : Suriye İç Savaşı Bu Kez Belçika’yı Vurdu

VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=X4uuME0cZJI

Burhanettin Duran, Belçika’da gerçekleşen patlamaların Suriye iç savaşıyla bağlantısına dikkat çekti ve patlamaların yabancı savaşçıların ülkelerine geri dönmeleri durumunda ne kadar tehlikeleri olabileceklerini gösterdiğini belirtti.

TRT Haber ekranlarına konuk olan SETA Genel Koordinatörü Burhanettin Duran, Belçika’da havaalanı ve metroda gerçekleşen patlamaları değerlendirdi. Yaşanan saldırıların Suriye iç savaşıyla bağlantısına dikkat çekti ve patlamaların yabancı savaşçıların ülkelerine geri dönmeleri durumunda ne kadar tehlikeleri olabileceklerini gösterdiğini belirtti.

SURİYE DOSYASI : Rusya’nın 2’nci Vietnam’ı

KAYNAK : Stratejik Düşünce Enstitüsü

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin bilindiği gibi “Sovyet gizli istihbarat servisi (KGB) ajanıydı.” Putin 1998-1999 yılları arasında Rusya İç İstihbarat servisi (FSB) başkanlığı görevini ifa ederken aynı zamanda, yeni Rusya’nın politbürosu olarak da adlandırılan Rusya Güvenlik Konseyi’nin sekreterliği görevini de yürütüyordu. Putin Amerikan medyasıyla çeşitli tarihlerde yaptığı söyleşi ve mülakatlarda KGB ve FSB’de görev yaptığı yıllarda kazandığı deneyim tecrübe ve bilgilerden devlet başkanı olarak günümüzde ve gelecekte de yararlandığını, yararlanmaya devam edeceğini açıklamıştı.

Putin’in Suriye iç savaşına Esed rejimi lehine müdahil olması, Türkiye’nin Suriye’de ulusal güvenliğini tehdit eden PKK koridorunun kapatılması yönünde PYD’nin Afrin-Kobani kantonlarını birleştirmek amacıyla Azez ve Cerablus’u ele geçirmek için başlattığı kara operasyonlarına hava desteği vermek suretiyle “Küresel Emperyalist Düzenin” değirmenine su taşıyor olması, DAEŞ ile mücadele ettiğini öne sürerek Bayır Bucak Türkmenlerinin bin yıldır yaşadığı DAEŞ’sız bölgede sivilleri hedef alması Rusya’nın 1979 Afganistan işgalini ve sonrasında SSCB’nin çöküşünü ve Varşova Paktı’nın dağılmasını akıllara getirmişti.

Zira Putin’in günümüzde Suriye’de yürüttüğü strateji ve politikalar 1979’da Afganistan’ın işgalindeki yöntemlerle birebir uyuşmaktaydı. Tek fark 1979’da ABD bu işgale açıkça karşıydı. ABD, Pakistan ve Suudi gizli istihbarat servisleri işbirliğiyle, Sovyetlerin Afganistan işgaline karşı tüm Müslüman dünyası Moskova’ya karşı seferber edilmişti. Günümüzde ise Rusya, Suriye iç savaşına müdahale ederken, bölgede yaşanan gelişmelerden, ABD ile amaçları farklı olsa da zımnen bir Konsensüs içinde oldukları zaafı ile kanaatime göre büyük bir tuzağa çekiliyordu.

1979’da Sovyetleri Afganistan’a iktidardaki Marksist Komünist Parti’nin lideri Babrak Karmal, ülkede mücahitlerin güçlenmesi nedeni ile yönetim kontrolünü kaybettiği için çağırmışken, günümüzde Esed Rejimi askeri gücünün tükenmesi nedeniyle kadim dostu Putin’den yardım istemişti. Putin’in KGB ajanı olduğu dönemde KGB Başkanı Yuri Andropov’un etkisinde kaldığı ve onun izinden gittiği yönünde bariz işaretler mevcut. 1979 yılı sonlarında Kremlin’de Afganistan’a müdahaleyi savunanların başını Andropov çekiyordu. Amaç komünist Afgan hükümetini iktidarda tutmaktı. Zira Andropov’a göre Afganistan’ın kaybı ile Orta Asya’daki Sovyet topraklarının boydan boya istikrarsızlaşma tehlikesi büyük boyutlardaydı.

Andropov, zaferin kolay ve maliyetsiz olacağı yönünde Brejnevi ikna etmişti. Sovyetler Birliği kısa sürede Kabil’i ele geçirdi. Ancak evdeki hesap çarşıya uymamış, Sovyetler Birliği askerleri Afganistan’da sert bir İslamcı direnişle karşılaşmışlardı. İşgalin faturası her iki taraf için ağır olmuştu. Milyonlarca Afganlı Pakistan ve İran’a kaçarken en az 1 milyon Afganlı öldürülmüştü. Ancak işgalden galip çıkan taraf Mücahitler olmuştu. Mihail Gorbaçov Sovyetler Birliği askerlerini Afganistan’dan çektikten birkaç ay sonra Sovyetler Birliği çöktü. Varşova Paktı dağıldı. Berlin duvarı yıkıldı. Aslında Rusya’nın 1’nci Vietnam’ını arka planda tasarlayan kişi, Amerikan Başkanı Jimmy Carter’den başkası değildi.

Putin’e göre bu yenilgi 20’nci yüzyılın en büyük jeopolitik faciasıydı. İslam dünyası Doğu Avrupa’ya benzemiyordu. Bu nedenle Putin Orta Doğu’da Suriye iç savaşına, DAEŞ ile mücadele örtüsü altında Suriye Rejimini korumak, Rusya’yı iki kutuplu dünya konjonktüründe olduğu gibi yeniden küresel bir güç yapma amacı ile müdahil oluyordu. Ancak küresel bir güç olan ABD’nin bile çeşitli psikolojik harp yöntem ve stratejilerine rağmen zaman zaman etkisiz kaldığı Orta Doğu söz konusuydu. Rusya, Suriye iç savaşına müdahale ederken, 1979 Afgan işgalinde yaşandığı gibi bu savaşın Rusya’nın 2’nci Vietnam’ı olmaması, tarihin tekerrür etmemesi için bölge ülkesi İran ve Hizbullah ile açık işbirliğine giderken, ABD ile PYD ve PKK koridoru konularında zımnen iş birliği yaptığı açıkça ortaya çıkmıştı.

24 Kasım tarihinde saat 09.20 civarında Hatay Yayladağı bölgesinde, Türk Hava Sahasını ihlal eden milliyeti bilinmeyen bir uçak defalarca ikaz edilmesine rağmen, sınır ihlaline devam etmesi nedeniyle angajman kuralları çerçevesinde bölgede devriye görevi yapan iki adet F-16 uçağımız tarafından düşürülmüştü. Düşürülen uçağın Rus savaş uçağı olduğu bilahare anlaşılmıştı. Bu olay sonrasında başta Cumhurbaşkanımız olmak üzere üst düzey devlet yetkililerinin yaptığı tüm açıklamalara karşın başta Putin olmak üzere diğer Rus yetkililer Türkiye’yi çeşitli konularda hadsiz bir şekilde tehdit ederek, doğalgaz başta olmak üzere çeşitli ekonomik yaptırımları Türkiye’ye uygulayacaklarını açıklamışlardı. Üstelik bizzat Putin Türkiye aleyhinde kara propaganda yaparak Türkiye ile DAEŞ arasında ilişki olduğu, DAEŞ’in petrolünü Türkiye’nin aldığı asparagas haberleri açıklamakta bir beis görmemişti.

Putin Sovyetler Birliği’nin parçalanması sonrasında Rusya’yı tekrar küresel bir güç yapma stratejisi ve yeniden çarlık hevesi ve hırsı ile Obama yönetiminin Orta Doğu’da askeri güç uygulama stratejinden vazgeçmesi ve dünya konjonktüründe Rusya lehine gelişmeleri fırsat sayarak Gürcistan’ı kısmen işgal etmiş, Ukrayna krizi sonrasında Ukrayna toprağı olan Kırım’ı ilhak ettiğini açıklamıştı. Bu krizler sonrasında ABD başta olmak üzere AB ülkeleri Rusya’ya karşı ekonomik ambargo uygulaması başlatmış, ambargonun kapsamı ve sınırlarının devamlı genişletilmesi sonucu Rusya ciddi şekilde ekonomik darboğaza sürüklenmişti. Türkiye her ne kadar Kırım’ın ilhakını ve Ukrayna’nın doğusundaki ayrılıkçı grupların meşruiyetini kabul etmese de AB ve ABD’nin Rusya’ya yönelik yaptırımlarına katılmayan 3-5 ülkeden biri olmuştu.

Bazı uzmanlara göre “SSCB’nin dağılması sonrasında bile Rusya, bölgenin en önemli güçlerinden biri olma özelliğini muhafaza ediyordu. Bu gücü iki önemli kaynağa dayanıyor. Bunlardan biri doğalgazı ve petrolü, diğeri ise silah satışı. Onun dışında Rus ekonomisini ayakta tutan hiçbir şeyi yok. Dolayısıyla petrol fiyatlarının sürekli düşürülmesini, Rusya kendisine yönelik bir saldırı olarak algılıyor. Batı’nın ve OPEC’in petrol fiyatlarını düşürmekteki maksadı ise Putin’in içerideki saygınlığını yok ederek, Rus halkı ile karşı karşıya getirmek, çünkü iç tehdit olmaksızın yıkılması mümkün görünmüyor.” Putin’in Rusya’ya 2.Vietnam’ı yaşatıp yaşatmayacağı, Suriye’deki petrol savaşını kazanmasına bağlı görünüyor.

Rus uçağının düşürülmesi sonrasında ve özellikle “İklim Zirvesinde” Türkiye’nin her türlü uzlaşmacı tavrına karşı Putin’in izlemiş olduğu irrasyonel politikaları bu çerçevede görmek mümkün. Putin’in Türkiye’ye sürekli olarak ekonomik, siyasi ve askeri tehditlerde bulunması ve ambargolar uygulaması anlaşılabilir bir durum değil. Lazkiye’de kendi uçakları ve Esed için Krasukha-4 elektronik harp sistemleri ile hava kalkanı oluşturması, Akdeniz’de Lazkiye kıyılarına yakın demir atan ve denizde kullanılan “Fort Hava Savunma Füze” sistemine sahip Moskova Kruvazörü ile Lazkiye üssünde S-400 Füze Savunma sistemlerini konuşlandırarak uzlaşmaz tavrı ve sürekli olarak “krizi tırmandırma” stratejisi uygulaması, ABD ve NATO’yu tetikleyerek bölgede gerilim yaratmak suretiyle “Petrol varil fiyatını yükseltmeye” çalıştığı artık bir sır değil.

Anlaşılamayan, ABD ve NATO nasıl oluyor da Rusya’nın bu basit taktiklerini göremiyor veya görmek istemiyor. Bölgede tıpkı Rusya gibi gerilimi tetikleyecek şekilde ABD ve NATO üyesi ülkeler, Türkiye için Akdeniz’e uçak ve savaş gemileri gönderiyor. Suriye tehdidine karşı çekilen Patriotlar yerine ABD, İtalya ve Almanya’nın yeni geliştirdiği MEADS Füze Savunma Sistemi’nin getirilmesi de söz konusu. Rusya-Türkiye arasında bir savaş olmayacağı her iki ülke tarafından açıkça deklere edilmişken, gerek Rusya’nın gerekse NATO ve ABD’nin Suriye’de “PKK koridorunun tamamlanması” gibi birçok stratejik konularda işbirliği içinde bulundukları açıkça ortadayken, müştereken “gerilim stratejisi” uygulamaları, “yoksa oyun içinde oyun mu var?” sorusunu akıllara getiriyor. Rusya, Suriye’nin %14’üne hâkim Esed’in çağrısı üzerine BM’nin verdiği yetki ile Suriye’yi işgaline meşruiyet ararken, ABD Dışişleri Bakanı Kerry’nin Esed’i Suriye Devlet Başkanı olarak lanse edip DAEŞ’ın bitirilmesinde Esed ile işbirliği yapılmasına dönük son açıklamaları, ABD ve Rusya’nın Suriye iç savaşında DAEŞ ile mücadele stratejilerinde ‘tavşana kaç tazıya tut’ deyimini akıllara getirdi. Putin, Suriye’de 380 bin insanı, kendi vatandaşlarını konvansiyonel ve kimyasal silahlarla katleden, yaklaşık 10 bine insanı ortaçağdan kalma işkence yöntemleri ile öldürdüğü belgeli olarak ortada duran, 10 milyon vatandaşını ülkesinden komşu ülkelere göçe zorlayan, yüzyılın katili Esed ve rejimini desteklemek ve koruma altına almak suretiyle büyük bir insanlık dramı ve ayıbına ortak olmaktadır.

Putin Suriye’yi işgale başladığı günden günümüze, Orta Doğu’da kurduğu ittifaklar çerçevesinde darbe üstüne darbe alıyor. Analistler, Janet Yellen’in açıklamalarının, FED’in 15-16 Aralık tarihli toplantısında faizleri arttırabileceği beklentisini güçlendirdiğini, bu durumun petrol fiyatlarındaki düşüşü beraberinde getirdiğini söylüyor. Petrol ihraç eden ülkeler örgütü (OPEC) ham petrol üretimini günlük olarak 1,5 milyon varil arttırma kararı alması sonrasında petrol fiyatları 1 dolara yakın düşmüştü. Petrol fiyatlarındaki hızlı düşüş zaten darboğazda olan Moskova’yı ekonomik çöküşe doğru hızla sürüklüyor. Bu çöküşü OPEC’in ham petrol üretiminde tedarik politikalarını değiştirmemesi önemli bir rol oynuyor.

Rus savaş uçağının düşürülmesi sonucu Cumhurbaşkanı Erdoğan Putin’e yaptığı çağrıda “Gelin bu meseleyi aramızda kendi içimizde konuşup çözüme kavuşturalım. Kimseyi de sevindirmeyelim” demişti. Ancak Çar olma sevdasında olan Putin egolarını mantığının önüne koyarak gerilimi arttıran açıklamalarına devam etmişti. 25 Kasım’da Rus Savunma Ataşesine bilgi veren Genelkurmay yetkilileri uçağın ısrarla uyarılması sırasında milliyetinin bilinmediği belirtilmişti. France 24 kanalına konuşan Erdoğan’da “Rus uçağı olduğunu bilseydik, belki uyarılarımızı farklı bir şekilde yapardık.” diyerek düşürülen uçağın Rusya’ya ait olduğunun sonradan fark edildiğini açıklamıştı. Rus savaş uçağının düşürülmesini “Düşmanca bir tavır” olarak niteleyen Putin, Fransa Cumhurbaşkanı Hollande ile yaptığı ortak basın açıklamasında düşürülen Su-24 uçağının uçuş bilgilerinin Türkiye’nin de aralarında bulunduğu koalisyon güçlerine bildirilmesi için ABD’ye iletildiğini belirtmişti.

Putin’in açıklamasında işaret ettiği mekanizma, Rusya’nın 30 Eylül’de Suriye’nin davetiyle DAEŞ terör örgütü ile mücadele(!) kapsamında Suriye içinde terör gruplarına yönelik hava operasyonlarına başlaması üzerine, ABD ile Rusya arasında çakışma olmaması ve olası yanlış anlamaların önüne geçmek için 20 Ekim’de Rus ve DAEŞ karşıtı koalisyon ülkeleri adına Amerikalı yetkililer tarafından bir mutabakat zaptı imzalanmıştı. Hatta bu konuda, 3 Kasım’da ABD ve Rus uçakları acil iletişim kanallarını test etmek üzere bir tatbikat da gerçekleştirmişti. Anlaşma kapsamında Rusya ve ABD Suriye üzerindeki uçaklarının konum ve irtifa bilgilerini önceden paylaşmaya başlamıştı. Bu kapsamda ABD’nin, Rusya’nın paylaştığı bilgileri aralarında Türkiye’nin de bulunduğu diğer koalisyon üyelerine iletilmesi de kararlaştırılmıştı. Ancak ABD’nin Türkiye ile bu yönde bir paylaşıma gitmediği gibi ABD öncülüğündeki koalisyonun DAEŞ’e karşı yürüttüğü Doğal Kararlılık Operasyonu Sözcüsü Albay Steve Warren, Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi konusunda, savaş uçağının 10 kez uyarıldığını kendilerinin de duyduğunu bildirmişti.

Amerikalı yetkililer, Türkiye’nin düşürdüğü Su-24 savaş uçağına yönelik ikazlarını duyduklarına göre, uçağın milliyeti, konumu ve irtifa bilgileri de mutabakat gereği Rusya’dan bildirilmesine rağmen neden Türkiye’ye sınır ihlali yapan uçağın Rus savaş uçağı olduğunu iletmemişlerdi. Mesele çok basitti. Cumhurbaşkanı Erdoğan uzun süreden buyana dünyanın 5’ten büyük olduğu söylemi ile BM ve NATO’nun küresel emperyalizmin araçları olduğu eleştirisini getirerek Türkiye’nin yönünü Batı’dan Avrasya’ya çevirebileceği yönde stratejik ve taktiksel manevralar ile NATO ve Birleşmiş Milletlerin Türkiye’nin tek seçeneği olmadığını göstermek istemişti. ABD bir taraftan Rusya’nın zımni bir anlaşma ile Suriye’ye müdahale etmesine yönelik gelişmeleri tezgâhlarken, uçak krizi ile Rusya ve Türkiye’nin arasının açılmasını sağlamıştı. Diğer taraftan FED’in faiz yükseltmesi ve OPEC’in günlük petrol üretimini kısmak yerine artırması suretiyle petrol varil fiyatlarının özellikle düşürülerek zaten ambargo nedeniyle zor durumda olan Rusya’nın ikinci Vietnam’ı bu kez Suriye’de yaşaması ve Rusya’nın Suriye’den çıkamaması adına Obama başkanlığında ABD’nin örtülü stratejik hamleler hazırlığında olduğu, Obama’nın “Putin’in hesapları değişecek” açıklamasında gizli gibi görünüyor. ABD Başkanı Barack Obama, Rusya’nın Suriye’deki tutumunun gelecek aylarda değişebileceğini belirterek, “Rusya’nın hesaplarında değişiklik olacağını düşünüyorum. Bence Putin’in beklediği sonuç, bu sonuçsuz ve felç edici iç savaş değildi.” demişti.

ABD-NATO ve BM, Rusya’nın gerilim stratejisine bilinçli katkı sağlayarak Türkiye’nin yönünü tekrar Batı’ya dönmesine yönelik faaliyetlerini hızlandırmış görünüyorlar. Türkiye’nin AB ülkeleri içine alınması İsrail–Türkiye yakınlaşmasına yönelik girişimler bu anlamda bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir.

SURİYE DOSYASI : Suriye’de İşlenen Suçlara Kim Dokunacak ?

KAYNAK : Stratejik Düşünce Enstitüsü

Suriye’deki mevcut durum, önümüzdeki süreçte küresel açıdan evrensel insani değerlerin nasıl korunacağına dair endişeleri daha da büyütüyor. Uluslararası kurumlar ülkedeki çatışmaları durduracak, adil ve kalıcı bir barış ortamını sağlayacak gücü kaybettiği gibi meşruiyetlerini de yitiriyorlar. Cenevre III görüşmeleri muhalifleri oyalamak, rejim ve işbirlikçilerinin masada elini güçlendirmek amacıyla kurgulanmış bir senaryo olarak görülüyor. Suriye’deki insani felaketin mimarları açık şekilde soykırım suçu, insanlığa karşı suç ve savaş suçu gibi Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) yargı yetkisine giren üç büyük suçu beş yıldır işlemeyi sürdürüyor. Buna karşılık uluslararası toplum eli kolu bağlanmış olarak Suriye halkının yok edilişini izliyor.

Uluslararası kamuoyu, rejime alan açmaya yönelik insanlık dışı Rus saldırılarının sonuçlarını tartışmakla meşgul olsa da, bu vahşetin beş yıldır sürmesinde Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Birliği (AB), İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ve Arap Birliği yönetimlerinin ağır sorumluluğunu hiç kimse görmezden gelemez. Dolayısıyla küresel güçlerin Suriye’de taşeron örgütler üzerinden yönettiği vesayet savaşının en önemli sanığı aslında evrensel insani değerleri korumakla yükümlü uluslararası mekanizmalardır. İkinci Dünya Savaşı’ndan beri yaşadığımız en büyük trajedi olan Suriye krizinin sona erdirilmesinde hiçbir ciddi çaba göstermeyen uluslararası kuruluşlar, insanlık vicdanında derin yaraların açılmasına neden olmuştur.

Uluslararası Ceza Mahkemesi: Adı Var, Kendi Yok

Beş yıldır insan hakları örgütlerinin defalarca açıkladıkları bilgi, belge ve raporlar Suriye’de bir insanlık suçu yaşandığını zaten göstermekteydi. Sanki bu gerçek hiç bilinmiyormuş ya da Rusların vahşi eylemleriyle ilk kez yaşanıyormuş gibi BM Komisyonlarının göstermelik açıklamalarda bulunması ise başlı başına bir talihsizliktir. Son olarak, BM Bağımsız Suriye Araştırma Komisyonu Başkanı Paulo Pinheiro, Suriye rejiminin insanlık ve savaş suçu işlediğini ve bu suçları işleyenlerin Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde (UCM) yargılanması gerektiğini ifade etti. Pinheiro bu açıklamayı yaparken, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) daimi üyelerinin Esed rejimini bugüne kadar nasıl koruduklarını ve Suriye halkının acılarını dindirecek her karar tasarısını nasıl veto ettiklerini biliyor olmalıydı. Nitekim Konseyin daimi üyeleri olan ABD, Rusya ve Çin UCM’nin yargı yetkisini tanımayan güçler olarak, Suriye’de işlenen suçların soruşturulması için UCM Savcısının harekete geçmesini zaten engellemekteydi. Büyük umutlarla kurulan UCM küresel adaleti sağlamak yerine ne yazık ki egemen güçlerin çıkar ilişkilerini meşrulaştıran bir araç haline getirildi.

Rusya’nın İran ve rejim güçleriyle birlikte DAEŞ’le mücadele adı altında Suriye muhalefetini boğma girişimi, aynı zamanda ülkenin Sünni bölgelerini tamamen insansızlaştırma çabasının bir parçasıydı. Bu ittifakın perde gerisindeki diğer aktörleri olan ABD, İsrail ve İngiltere, Türkiye’yi Suriye politikasında yalnızlığa sürüklemeyi ve PYD gibi işbirlikçi örgütler üzerinden istedikleri gibi bir bölgesel Kürt yönetimi oluşturmayı amaçlıyordu. Kirli ittifak, bir yandan Türkiye’ye doğru yeni göç dalgaları yaratırken aynı zamanda Türkiye’nin mültecilere yönelik ev sahipliğinden övgüyle söz etmeyi ve BM’yi de kullanarak “Sınırların açılması çağrısı” yapmayı ihmal etmeyecekti. Türkiye’nin oynanan bu tiyatroyu izlemesi ve bölgedeki vahşi çıkar mücadelesine ses çıkarmayıp gelişmelerin bütün siyasi ve ekonomik faturasını da ödemesi planlanmıştı, ama oyun bozuldu.

Türkiye’nin insani diplomasi çerçevesinde yürüttüğü Suriye politikasını küresel çıkarları için kullanmaya çalışan güçlerin işlediği savaş, soykırım ve insanlık suçlarının cezasız kalmaması bakımından kokuşmuş mevcut sistemin çöpe atılması ve uluslararası adaletin yeni mekanizmalarla sağlanması gerekiyor. UCM’nin işlevini bozan en önemli sorun, BM Güvenlik Konseyi kararlarına mahkûm olmasıdır. P5 üyelerinin bugüne kadar insanlık ailesinin yararına ne yaptığı ortada olduğuna göre, UCM’nin mevcut yapısıyla bu boyunduruktan kurtulması imkânsızdır. BM Güvenlik Konseyi’nin yapısının değişebilmesinin öncelikli şartı ise, uluslararası toplumun egemen güçlerin tahakkümünden uzaklaşabilmesi, bağımsız bir irade ortaya koyabilmesidir.

Suriye’de işlenen ve uluslararası yargı yetkisi kapsamındaki suçların faillerinin hesap verebilmesi bakımından BM Genel Kurulu’nun ivedilikle “Suriye İçin Uluslararası Ceza Mahkemesi” kurulmasına yeşil ışık yakabilmesi gerekmektedir. Bunun özellikle Batılı çevrelerin engellemesiyle karşılaşacağı ve gerekçe olarak UCM’nin zaten daimi bir Ceza Mahkemesi olması nedeniyle uluslararası yargı yetkisinin bulunması ileri sürülecektir. Ancak sorun, mahkemenin yapısından ziyade mahkemenin yargı yetkisini kısıtlayan ve işleyişini siyasallaştıran güçlerin müdahalesinden kaynaklanmaktadır. Bugün Suriye’de birçok tanık, belge ve raporla kanıtlanmış bulunan soykırım, savaş ve insanlık suçlarının adil biçimde soruşturulmasını önleyenler bizzat bu ülkeyi felakete sürükleyenlerdir. Dolayısıyla yeni bir siyasi durum oluşmadığı sürece UCM’nin soruşturmakla yetkili olduğu suçlarda adil bir yargılama yapabilmesini beklemek hayalcilik olacaktır.

Soykırım, Savaş ve İnsanlığa Karşı İşlenen Suçlar

Cenevre Sözleşmelerinin bütün prensiplerinin çiğnendiği Suriye’deki saldırılarda açıkça etnik, dinsel, ulusal ya da ırksal bir grubun tamamını veya bir kısmının yok edilmesinin amaçlandığı, yani soykırım suçunun oluştuğu görülmektedir. Bayır-Bucak Türkmenlerine yapıldığı gibi, ülkedeki diğer gruplara yönelik topyekûn saldırıların soykırım amacını taşıdığı, bağımsız insan hakları gözlemcileri tarafından raporlanmıştır. Soykırım suçunun oluşması için herhangi bir sayı şartı bulunmamaktadır. Eylemlerde soykırım amacının tespiti bu suçun oluşması için yeterlidir. Diğer taraftan geniş bir alanda ve sistematik olarak yürütülen saldırıların insanlığa karşı işlenen suçlar çerçevesinde ve yaygın biçimde gerçekleştiği defalarca belgelenmiştir. Misket ve varil bombaları gibi kitlesel ölümlere yol açan ağır silahların kullanıldığı bu eylemler, sivillerin ölümüne, zorla yerlerinden edilmelerine ve sınır dışı yapılmalarına neden olduğu için doğrudan insanlığa karşı işlenen suç niteliğindedir. Cenevre Sözleşmeleri tarafından korunması gereken tüm gruplara yönelik kasten öldürme, işkence ya da insanlık dışı muamelede bulunma, özel mülklere, ibadethanelere ve sağlık kuruluşlarına doğrudan zarar verme gibi savaş suçları Suriye’de tüm çıplaklığıyla belgelenmiş durumdadır. Uluslararası güçlerin yanı sıra PYD ve DAEŞ gibi taşeron örgütlerin de Suriye halkına karşı işlediği bu tür suçların etkin biçimde kovuşturulması bakımından önümüzde uzun ve zorlu bir hukuk mücadelesi bulunmaktadır.

Türkiye, ağır bir mülteci yükü altında bulunmanın zorluklarından daha çok bölgesinde kuşatılmışlık sendromu yaşamaktadır. Irak’ta uygulamaya konulan parçalama stratejisinin bu kez Suriye’de tekrarlanmak istenmesi, Türkiye’nin hazmedebileceği bir durum değildir. Uluslararası sistemin efendileri, Rusya’nın saldırganlığını teşvik ederek Suriye’nin geri dönülemez biçimde etnik ve dini olarak bölünmesini ve Türkiye’nin her açıdan ağır bir bedel ödemesini öngörmektedir. Yapılacak en önemli işlerden biri, Suriye’nin mazlum halkına olan desteğimizi sürdürürken, küresel hegemonik güçlerin ablukasını kıracak güçlü lobi faaliyetlerini her platformda harekete geçirmek olmalıdır. Suriye’de işlenen suçların cezasız kalmaması için Türkiye’nin uluslararası bütün mekanizmalara baskı uygulaması fakat bunu yaparken, alternatif siyasi ve hukuki yapıların da ortaya çıkması bakımından somut politikalar geliştirmesi gerekmektedir. Bu bağlamda soykırım, savaş ve insanlık suçlarının BM Güvenlik Konseyi’nin baskısı altındaki UCM’nin insafına terk edilemeyecek kadar önemli olduğu ve yeni bir bağımsız yargı organına ihtiyaç duyulduğu görülmektedir.

SURİYE DOSYASI : TÜRKİYE’NİN SURİYE’DE DİPLOMASİ SAVAŞI

Ortadoğu aslına rücu ederek yeniden doğuyor… Ve gerçekleşen her doğum gibi yanı başımızda sancılarla, acıyla, çığlık çığlığa bir doğuma tanıklık ediyoruz. Ortadoğu’nun önümüzdeki yüz yılına hayat verecek bu doğumun sancısı şimdi Suriye’de düğümlenmiş durumda. Gecenin kuytu saatlerinde Batılılarca çizilmiş suni sınırların birkaç metre gerisinden ışıkları can çekişen Suriye köylerini gördükçe, içimde adeta bir mahşer kaynıyor, gözlerim buğulanıyor. Suriye’yi örten gecenin derinliklerinden acılar, figanlar üstüme üstüme sökün ediyor. Kim bilir hangi Suriyeli çocuk, anasının çaresiz kucağında zalim bir hükümdarın gazabına kurban gidiyor. An be an daha da donuklaşarak kayıp giden bakışlar beliriyor gözlerimin önünde. Rabbim ne büyük çaresizlik! Ve ne büyük imtihan! İlaç yok, hastane yok, ambulans yok, uzanan bir yardım eli yok. Acıları, çaresizlikleri ve bir de Rableri. Ey Erhamerrahimin! ey merhametlilerin en merhametlisi! yeryüzünün her neresinde olursa olsun tüm mazlumları merhametine emanet ediyorum. İçimde ılık bir huzur.

Suriye, duygusal anlamda yüreklerimizi ve tüm hücrelerimizi işgal edip hüzne boğarken, siyasi anlamda da Türkiye’nin gündemini son derece yoğun bir şekilde işgal ediyor. Başbakan Erdoğan her nerede ve hangi konuda konuşursa konuşsun Suriye, konuşma metninin özel bir paragrafını oluşturuyor. Suriye, bir iç meselemiz haline gelmiş ve hatta Türkiye’nin geleceği açısından hayati önem arzeden bir önem kazanmış durumda. Türkiye ile Suriye arasında her geçen gün artarak devam eden krizler ve gelişmeler, iki ülke arasındaki sınırı sorunlar bağlamında ortadan kaldırarak nerdeyse her iki ülkeyi iç içe geçirmiş durumda. Suriye’nin kendi içinde attığı en küçük adım dahi Türkiye’de yankı buluyor ve oluşturduğu dalgalar Türkiye’nin vicdan, merhamet, adalet ve insanlık sahillerine vuruyor. 900 kilometrelik sınır, savaşın zor koştuğu insani geçişler nedeniyle fiilen ortadan kalkmış durumda. Öyle ki, iç savaşın buharlaştırdığı sınırlardan insanlar gibi top mermileri de karşılıklı olarak giriş ve çıkış yapıyor.

Suriye: “Bone of Contention”

Suriye’de her geçen gün daha da zayıflayan Baas rejiminin düşmesi geciktikçe, bölgedeki psikolojik gerilim de tırmanıyor. Artan psikolojik gerilim ise bölgesel bir savaşı tetikleme riskini de beraberinde getiriyor. Suriye’deki iç savaş sadece Suriye meselesi olmaktan çıkarak hem bölge hem de uluslararası güçler için diplomatik dildeki tanımıyla “Bone of Contention” haline gelmiş durumda. Bone of Contention Suriye krizinin bugün geldiği noktayı son derece net bir şekilde tarif eden bir tanım. Şu anki haliyle Suriye meselesinin büründüğü şekli Türkçe’de “çıkar kavgasına dönüşmüş anlaşmazlık konusu” şeklinde tanımlasak da Suriye krizini tarif eden Bone of Contention terimini; köpekler arasında paylaşılamayıp dalaşa sebebiyet veren kemik şeklinde de tercüme edebiliriz.

İran için Suriye son derece hayati bir ülke. İran bir yandan İsrail ve Ortadoğu üzerinde adeta kamçı gibi kullandığı Irak, Suriye ve Lübnan’daki Şii varlığını kaybetmek ve elindeki bu kamçıyı düşürmek istemezken diğer yandan da Ortadoğu’daki hegemonyasını Sünni ve özgürlükçü bir Türkiye’ye kaptırmak istemiyor. Suriye’nin düşmesiyle birlikte epidemik etkisi olan Arap baharının karşı konulması güç etkileriyle yüzleşme riski de Suriye’yi İran’ın güvenliği ve bütünlüğü için adeta bir tampon bölge konumuna sokmuş durumda.
Rusya açısından Suriye, hem kadim bir sosyalist müttefik olması, hem Akdeniz üssüne ev sahipliği yapıyor olması, hem de büyük ölçekte silah sattığı bir ülke olması hasebiyle asla kaybedilmemesi gereken stratejik bir müttefik.

Çin için de rejim ortağı olan Suriye, Avrupa sınırlarına dayanmış stratejik bir üs önemine sahip asla feda edilmemesi gereken bir ülke.
Suriye bu haliyle Rusya, Çin, İran ile Türkiye arasında tam anlamıyla bir Bone of Contention hüviyetine bürünmüş durumda. Bugün Türkiye, konvansiyonel bir savaşın ötesinde Suriye’de İran, Rusya ve Çin’e karşı son derece güçlü bir psikolojik harp veriyor. Ve bu savaşı Türkiye maalesef ki Batının iki yüzlü Suriye politikaları karşısında yalnız başına yürütüyor. ABD ve NATO sırf Türkiye’nin menfaatleri için Ortadoğu’da çok boyutlu bir gerilimin parçası ve tarafı olmak arzusunda görünmüyor. Gerek ABD ve NATO, gerekse BM ve AB’nin Suriye tutumu Türkiye’nin beklentilerinin son derece gerisinde kalmıştır. Bu tutumun iki önemli nedeni var:

Batının Ortadoğu Hegemonyası Türkiye Tehdidi Altında

Bunlardan ilki Irak ve Afganistan yorgunu olan ABD ile tarihinin en önemli finansal kriziyle boğuşan AB için Suriye’ye yapılacak müdahalenin ekonomik olmaması. Bu nokta aynı zamanda ABD ve AB’nin demokrasi konusunda ne denli iki yüzlü olduklarının da somut bir göstergesidir. Enerji kaynaklarına sahip Irak ve Afganistan gibi Suriye’ye oranla çok daha zor olan ülkelere BM taşeronluğunda demokrasi ve insan haklarını gerekçe göstererek anında savaş açabilen Batı, enerji yoksunu Suriye’de katledilen 30 bin Müslüman sivile seyirci kalabiliyor.

Batının Suriye konusundaki suskunluğunun ikinci ve belki de en önemli nedeni ise Türkiye’nin AK Parti iktidarı ile birlikte ekonomik siyasi ve uluslararası ilişkiler bağlamında had ve hududunu aşmış olmasıdır. Türkiye Osmanlı sonrası Batılılar tarafından çizilmiş kırmızı tehdit çizgilerini fazlasıyla aştı. Türkiye bu yönüyle en önemli sömürü coğrafyaları olan Ortadoğu’da Batılıların hegemonyasını tehdit eder hale geldi. Recep Tayyip Erdoğan tek başına Trablusgarp meydanında Sarkozi ve Cameron’un birlikte zoraki topladıkları kalabalıktan birkaç kat daha büyük, gönüllü bir kalabalığa hitap edebiliyorsa, İsrail gibi “baş edilemez” sanılan bir güce meydan okuyabiliyorsa, Ortadoğu’nun özgürleşen ülkelerinde Adalet ve Kalkınma Partileri kuruluyor ve Türkiye model alınıyorsa ve dönüşüm geçiren Ortadoğu ülkelerinin anayasası Türkiye’de yazılıyorsa Batının kırmızı alarm çizgileri çoktan ihlal edilmiş demektir.
Böyle olunca Batı, tabiri caizse Türkiye’nin Suriye’de burnunun yere sürtülmesini, son 10 yılda elde ettiği ekonomik, siyasi, diplomatik tüm kazanımları kaybederek kendileri için risk ve tehdit oluşturan kırmızı çizginin gerisine çekilmesini istiyor. Ortadoğu başta olmak üzere Orta Asya, Afrika ve Asya içlerinde nüfuz coğrafyasını genişletmiş, birçok Müslüman ülkenin umudu haline gelmiş bir Türkiye’nin bu coğrafyalarda hakim güç haline gelmesi, Batı Medeniyeti için bir kabustur. İngiltere, Fransa ve Almanya başta olmak üzere Batı Kulübü Ortadoğu’da dengeleri lehine çevirerek nüfuz sahibi olacak Türkiye’nin kendileri için çok ciddi bir ekonomik ve siyasi tehdit oluşturduğunu düşünüyorlar. Bu anlamda Batılılar Suriye krizini Türkiye’ye haddini bildirecek bir fırsat olarak görüyor ve Suriye’de rejim direndiği ve düşmediği sürece Türkiye’nin zarar görüp itibar kaybedeceğini düşünüyorlar.

Sınırdaki Kıvılcımlar Savaşı Ateşler mi?

Türk Hava Kuvvetlerine ait Phantom F4 keşif uçağının düşürülmesinin ardından son dönemlerde sınırdaki yerleşim bölgelerimize düşen Suriye top mermileri, bir yandan can kayıplarına sebebiyet verirken diğer yandan da Türkiye’nin egemenliğini tehdit ediyor. Türkiye, topraklarına isabet eden bu mermilere misliyle karşılık veriyor. Askeri kaynaklara göre bugüne kadar Türkiye’ye düşen top ve havan sayısı 27. TSK’nın Suriye askeri noktalarına yaptığı atış sayısı ise 87’yi bulmuş durumda. TSK’nın misillemeleri sonucunda Suriye tarafında 5 tank, 3 zırhlı araç, 1 top, 1 mühimmat kamyonu, 2 uçaksavarın tahrip edildiği ve 12 Suriye askerinin hayatını kaybettiği ifade ediliyor. Artan gerilim bununla da sınırlı kalmadı. Türkiye Büyük Millet Meclisi Suriye’de askeri güç kullanımı için hükümete yetki verdi. Moskova-Şam seferini yapan bir Suriye yolcu uçağı güç kullanılarak Ankara’ya indirildi ve arandı.

Tüm bu gelişmelere bakıldığında Türkiye’nin Suriye’de yürüttüğü psikolojik harbin yanı sıra küçük çaplı fiili bir savaşın da yaşandığı söylenebilir. Ancak ne olursa olsun Suriye, misillemede bulunan Türkiye’ye karşı kapsamlı bir saldırı başlatarak, intihara yeltenmediği sürece Türkiye asla konvansiyonel bir savaşı tercih etmeyecektir. Türkiye, AK Parti iktidarında zor şartlarda elde edilen ekonomik, demokratik, siyasi ve diplomatik kazanımları böyle bir savaşla kaybetmek ya da zayıflatmak istemeyecektir.
Ancak her şeye rağmen Suriye ile kaçınılmaz bir savaşı planlamak zorunda kalır isek bu savaşı ilk mermiden son mermiye, baştan sona ABD, NATO ve Batıyı yok sayarak tek başımıza vereceğimiz bir savaş olarak planlamak zorundayız. Böyle bir savaş asla Batının savaşı olmayacak ve Türkiye’nin kendi kaderine terkedildiği bir savaş olacaktır. Hesabımızı kışa göre yapıp yaz çıkarsa bahtımıza demeliyiz.

Askeri Savaştan Çok Daha Zor, Diplomatik Bir Savaş

Şurası bir gerçek. Suriye krizi Türkiye diplomasisi için Kıbrıs krizinden sonra en büyük deneyimi oluşturuyor. Alacağımız çok ders ve elde edeceğimiz kazanımlar var. Türkiye Suriye krizinde konvansiyonel bir savaştan çok daha zor bir diplomatik savaş veriyor. Şayet Suriye’de Baas rejimi devrilecek olursa ki, er ya da geç devrilmesi kuvvetle muhtemel, Türkiye sadece Suriye’ye değil İran, Rusya ve Çin’e karşı çok büyük bir diplomasi zaferi kazanmış olacaktır. Bu açıdan bakıldığında Suriye’deki Baas rejiminin devrilmesi Türkiye ve Ortadoğu politikalarımız açısından hayati bir önem arzediyor. Baas rejimi devrilmeyip de kendini yenileyerek Suriye’de iktidarını sürdürecek olursa Türkiye’nin Ortadoğu’da nüfuz sahibi olması güçleşecek ve Suriye Ortadoğu’ya açılma sürecinde Türkiye’nin önünde doğal bir bariyer oluşturacaktır. Türkiye’nin yeniden şekillenen Ortadoğu’nun önümüzdeki 100 yıllık sürecindeki varlığı Suriye’deki Baas rejimin devrilmesiyle direkt ilintilidir.

Ortadoğu’nun içinden geçtiği bu yenilenme sürecinde Türkiye’nin yeni sınırlar oluşturulması yönündeki adımları çok iyi izlemesi ve bu yönde karşı bir strateji geliştirmesi zorunlu gibi görünüyor. Ortadoğu’yu daha da parçalayarak küçültecek, İsrail’i güçlendirip emperyalist güçler için yeni bir sömürü alanı ve dönemi başlatacak bu adımlara karşı politikalar geliştirmemiz gerekiyor. Batı’nın bölgeyi sömürülebilir ölçülerde tutmak ve Türkiye’nin kendileri açısından tehdit oluşturan büyümesine set çekmek adına bölgede bir Kürt devleti oluşumunu körüklemesi Türkiye’nin hazırlıklı olması gereken ciddi adımlardan biri.

Çok zor bir coğrafyadayız. Doğu ile Batı, Kuzey ile Güney’in buluştuğu çok önemli bir geçiş noktasında olmanın getirdiği güçlüklere karşı her an teyakkuz halinde olmak durumundayız.

BM Sebebi Vücudunu Kaybetmiştir

Filistin, Bosna, Ruanda, Keşmir, Irak ve Afganistan’dan sonra Suriye krizi de bir kez daha göstermiştir ki BM, varlık sebebi olan yeryüzünde savaşları önleme misyonunu yerine getirememektedir. Diplomasi tarihi BM’nin önlemeyi başardığı bir savaşı tarihe asla not düşemedi. Bilakis savaşları önlemek yerine BM, Irak ve Afganistan gibi açılan haksız savaşlara referans olmuştur. Suriye’de yaşam süren Hıristiyanlar üzerinde benzer bir katliam yürütülmüş olsaydı BM ve Batı alemi bu şekilde sessiz kalabilir miydi bilmiyorum. Ancak bildiğim bir şey varsa İslam coğrafyasının kendi içerisinde savaşları ve hukuksuzlukları önleme cihetinde bir mekanizma geliştirmesi zorunluluğudur. İslam İşbirliği Teşkilatı’nın Ortadoğu’yu daha da özgürleştirecek Arap Baharı sonrası bu yönde yeniden yapılandırılması da elzem görünüyor.

Ali ŞAHİN GASAM Başkanı

SURİYE DOSYASI : Suriye’de Ateşkesin Geleceği

Suriye’de eğer tüm grupların bir arada yaşayacağı üst bir otorite tesis edilecekse bu, uluslararası aktörlerin kuracağı objektif bir koalisyonla tüm terör örgütlerinin temizlenmesi ve Esed’siz seçimlerin yapılarak halka fikir hakkı sunulmasıyla mümkün gözükmekte.

Suriye’de Arap Baharı’yla 2011 yılında başlayan iç savaş süreci günümüze değin çetin bir şekilde devam etti. Ülke içindeki tüm dengeleri alt üst eden mücadele, öncelikle Ortadoğu’ya yansımalarıyla bölgesel bir sorun, ardından terör örgütlerinin bu iç savaştan yararlanarak sürece dâhil olmasıyla uluslararası bir sorun haline geldi. Suriye iç savaşında dikkat çeken en önemli nokta ise -tıpkı ABD’nin Irak’a müdahalesinde olduğu gibi- otoritersizleşen bölgelerin çokluğuydu. Hatırlayacak olursak ABD’nin Irak müdahalesi, 32. paralelin güneyini ve 36. paralelin kuzeyini uçuşa yasak bölge ilan etmesiyle Saddam’ın otorite alanını sınırlayarak başlamıştı. Bu otorite alanını 2011 yılına kadar ABD doldurmuş ancak Irak’tan çekilme sürecinin başlaması ve Arap Baharı’yla birlikte bir otorite karmaşası meydana gelmişti. Bu karmaşanın sonucu olarak Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt yönetimi ve PKK gibi bir terör örgütü alan kazanmıştı. ABD’nin o dönemki bu hamlesi, Irak’ın kuzeyinde de Şii hâkimiyetinin genişlemesine yardımcı olmuştu. Suriye’de ise benzer bir olay ABD’nin Suriye’de esasen hiçbir adım atmayarak ve bölgeyle ilişkilerini sadece DAEŞ’le mücadeleye indirgeyerek devam ettirmesi sonucunda meydana geldi. ABD yine tek bir aktöre odaklandı. Her ne kadar Esed’e yönelik, karşı retorikler geliştirse de fiili bir hamle yapmadı. ABD’nin bu tutumu, Esed’in muhalif kesimlerle mücadelesinde, otorite karmaşasından yararlanan terör örgütleri için bir fırsat haline geldi.

ÇETREFİLLİ BİR SÜREÇ

Rusya’nın baştan beri Esed’in yanında yer alarak muhalifleri ezmeye çalışması tabloyu daha da içinden çıkılmaz bir hale getirdi. Nitekim bu denli çetrefilli bir süreçte Batı’nın özellikle BM, ABD ve Rusya’nın hamlelerinde, sürekli olarak sübjektif önlemler alındığı ve bir sıkışmışlık yaratıldığı göze çarpmakta.

2011 yılında Barack Obama, Esed’ı istifaya çağırdı. Ardından Esed’in mal varlığının dondurulması gerektiğini ifade etti. Ancak Suriye’ye yaptırım kararı BM Güvenlik Kurulu’nda Rusya ve Çin tarafından veto edildi.

2012 yılında BM Güvenlik Konseyi Kofi Annan tarafından sunulan, bağlayıcılığı olmayan barış planını yayınladı. BM’nin ilk barış girişimleri 12 Nisan’da BM Suriye Özel Temsilcisi Kofi Annan’ın ateşkes için verdiği sürenin sona ermesi ile başarısız oldu. Artan sivil ölümler ile birlikte BM, 13 Haziran’da, “Suriye’de yaşanan durumun bir iç savaş olduğu” açıklamasında bulundu. Birinci Cenevre Görüşmesi yapıldı. Rusya ve Çin Suriye’ye yaptırım öngören BM Güvenlik Konseyi karar tasarısını üçüncü kez veto etti. Kofi Annan BM’deki BM-Arap Ligi diplomatlığını bıraktı. Obama kimyasal silah kullanımının Suriye’de bir “kırmızı çizgi” olduğunu ve bu durumun askeri müdahale konusundaki fikirlerini değiştirebileceğini söyledi. Ancak sadece retorik olarak kaldı, kimyasal silah kullanımına rağmen askeri müdahalede bulunulmadı.

2013 yılında BM bünyesindeki Bağımsız Uluslararası Soruşturma Komisyonu, Suriye’de Esed yönetiminin ve muhaliflerin savaş suçu işlediğini duyurdu. Batı yine söylem boyutunda icrada bulundu ancak fiili olarak savaş suçunun engellenmesi için adım atmadı. Ayrıca BM tarafından kayıt edilen Suriyeli mülteci sayısı 1 milyona ulaştı bunların yarısı çocuktu. Bu sırada Rusya ve ABD Dışişleri Bakanları, Suriye’de siyasi çözüm sağlanması için İkinci Cenevre Konferansı düzenlenmesi ve tüm tarafların masaya oturtulması konusunda uzlaştı. Rusya, Suriye’deki krize çözüm aranacak İkinci Cenevre Konferansı’na İran’ın da katılmasını istedi. Suriyeli muhaliflerin çatı örgütü olan Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu (SMDK), Haziran ayında İsviçre’nin Cenevre kentinde yapılması öngörülen uluslararası konferansa katılmayacağını açıkladı. Bu süreçte Esed’in kimyasal silah kullanıldığı BM tarafından onaylandı. Rusya, kimyasal saldırının muhalifler tarafından gerçekleştiğini savundu!

2014 yılında BM’nin Cenevre’deki barış görüşmeleri sonuçsuz kaldı. Ocak ve Şubat ayında Esed rejimi ile muhalefetin ilk kez görüştüğü Cenevre Görüşmeleri başarılı olamadı Cenevre’de BM-Arap Ligi arabulucusu Lakhdar Brahimi tarafından yönetilen iki oturumlu barış görüşmeleri bir ilerleme olmaksızın bitti. Esed güçleri Mayıs’ta Homs ve Yebrud şehrini geri aldı. İki önemli şehrin kaybı muhalefetin yenilgi sürecinin başlangıcını oluşturdu. BM yaptığı inceleme sonucunda, birden Suriye’de kimyasal silah kalmadığını belirtti. Bu nokta ABD’nin Suriye’de kimyasal silah ‘kırmızı çizgi’ retoriğinin değiştiği anlamına da geliyordu. 2015 yılında Rusya Suriye’de ilk hava saldırısını gerçekleştirdi. Bunun amacının DAEŞ olduğunu söyledi. Fakat Suriyeli muhalifler bunun daha çok Esed karşıtı isyancıları amaçladığını ifade etti. Ayrıca ABD destekli hava saldırılarında PYD terör örgütü Tel-Abyad’ın kontrolünü kazandı. BM Güvenlik Konseyi ise her zaman olduğu gibi Rusya etkisiyle Esed’i de düşünerek kararlar almak zorundaydı.

2016 yılının başlarında ise Güvenlik Konseyi Suriye’de ateşkesi destekledi ve oybirliğiyle 2268 önergesini kabul etti (Security Council Unanimously Endorses Syria Cessation of Hostilities Accord, Unanimously Adopting Resolution 2268 (2016). BM Güvenlik Konseyi, Rusya ve ABD’nin girişimleri sonucu varılan ve Suriye’de çatışmaların durmasını içeren karar tasarısını oybirliği ile kabul etti. Kararda, Uluslararası Suriye Destek Grubu’nun çatışmaların durması konusu vurgulanarak, Suriye rejimi ve müttefikleri ile Suriye silahlı muhalefetinin, çatışmaların durması kararına uyacaklarını ABD ve Rusya’ya ilettikleri belirtildi. Karara göre Suriye’de çatışmalar sona erdirilecek, 2254 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararı uygulayacaktı. Ancak daha saatler geçmeden Suriye’de geçici ateşkese genel olarak uyulurken taraflar birbirlerini ihlalle suçladı. Muhalif gruplar, Rus uçaklarının bazı kentleri bombaladığını duyurdu, Rusya hava saldırılarını doğrulamadı. Moskova, ateşkesin son 24 saat içinde dokuz kez ihlal edildiğini duyurdu. Muhalifler ise Rusya’nın desteğiyle Suriye hükümetinin 15 defa ateşkesi ihlal ettiği şikâyetinde bulundu.

ESED’İN İŞİNE YARAYAN HAMLE

Tüm bu süreçte Batı’nın Esed konusunda düştüğü fikir ayrılığı, terör örgütlerinin bölgede kazandığı alan için yarayışlı bir etki oluşturdu. BM, Esed’e karşı tutum göstermedi ve Rusya, BM tarafından istediğini aldı. ABD ise süreçte DAEŞ dışında terör örgütü tanımayarak yine Esed’in işine yarar hamleler yaptı. Dahası ABD, PYD terör örgütüne Irak-Suriye hattında alan kazandırdı, kötülüğü kötülükle yenmeye kalktı.

Son tahlilde ortada, ateşkesin geleceği ve Suriye’de azınlık gruplarının nasıl bir yüzleşmeyle karşı karşıya kalacağıyla ilgili pek çok soru işareti var. Özellikle BM’nin Suriye iç savaşında 2011’den beri tutunduğu tavır düşünüldüğünde ateşkes için ‘umutvar’ olmak pek mümkün değil. BM’nin Esed’e ses çıkartmaması, ateşkes sürecinin toplumun beklentilerini karşılayamayacak nitelikte olduğunu gösteriyor. Bu tablo içerisinde Suriye’de ateşkesin geleceği, küresel aktörler bazında tüm terör örgütlerine karşı birlikte mücadele etmesine bağlı gözükmekte. Suriye’nin iç dinamikleri ise ancak ve ancak Esed’in gidişiyle bir rahatlama yaşayabilecek. Son olarak ateşkesin Suriye’nin toprak bütünlüğüyle ilişkisine de bakmak gerekiyor. Suriye’de eğer tüm grupların bir arada yaşayacağı üst bir otorite tesis edilecekse bu, öncelikle tüm terör örgütlerinin uluslararası aktörlerin kuracağı objektif bir koalisyonla temizlenmesi ve Esed’siz seçimlerin yapılarak halka fikir hakkı sunulmasıyla mümkün gözükmekte. Aksi halde savaşın süreceğini, bölge ülkelerini ve Batı’yı, yeni mülteci dalgalarının beklediğini söylemek mümkün.

[Star Açık Görüş, 20 Mart 2016]

SURİYE DOSYASI : “Rusya, İran, Irak ve Suriye aynı istihbarat odasında” iddiası

Hizbullah Genel Sekreteri Nasrallah, Rusya, İran, Irak ve Suriye’nin Bağdat’ta bir operasyon odası aracılığıyla istihbarat paylaştığını söyledi.

Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, Lübnan’dan yayın yapan Hizbullah’a yakın El Meyadin televizyon kanalına röportaj verdi.

Nasrallah, Ruslar’ın Suriye’den çekilmeden önce kendilerine danışmadığını ancak çekilme gerçekleşmeden önce bilgilendirildiklerini dile getirdi.

Nasrallah, Rusya’nın Suriye’ye askeri müdahale planının muhaliflerin İdlib’in kontrolünü ele geçirmesinden çok önce olduğunu belirterek, "Bazıları Rusya’nın Suriye’ye girmekte acele ettiğini düşünüyor. Bu doğru değil. Bu uzun süredir İran, Suriye ve Rusya tarafından planlandı. Biz de bu görüşmelere taraftık" dedi.

Rusya hava gücünün hala daha Suriye’de savaş alanının gerekliliklerini yerine getirdiğini belirten Nasrallah, Rusya Devlet Başkanı Putin’in ihtiyaç halinde ilave güçleri birkaç saat içinde sağlayacağını söylediğini dile getirdi.

Nasrallah, Suriye’de yüz binlerce insanın canına mal olan savaşta grubunun beraberinde savaştığı Beşşar Esad’ın, "Sadece kendisini değil daha geniş bir hareketi temsil ettiğini, müttefiklerinin ayrılmasını kabul etmeyeceğini" ileri sürerek, "Suriye çözümüne Suriyeliler karar vermeli" dedi.

Suriye’deki siyasi çözümün sağlanmamasında Suudi Arabistan’ı suçlayan Nasrallah, çözümün bu yıl kasım ayında yapılacak ABD seçimlerinden sonra sağlanabileceği yorumunu yaptı.

"AYNI İSTİHBARAT ODASINDALAR"

Nasrallah, Rusya, İran, Irak ve Suriye’nin Bağdat’ta bir operasyon odası aracılığıyla istihbarat paylaştığını söyleyerek, "Rusya, İran, Irak ve Suriye, Bağdat’taki bir operasyon odasında koordinasyon sağlıyor ve istihbarat paylaşıyor. Ancak Hizbullah ve Rusya arasında direkt bir iletişim yok." diye konuştu.

SURİYE DOSYASI /// Amaç : Ateşkes mi? B planı mı ?

KAYNAK : Stratejik Düşünce Enstitüsü

Suriye’nin Geleceği Önemsiz

Suriye konusunda müzakere masasının kurulduğu kırılgan bir dönemden geçtiğimizi söyleyen Şahin, ateşkesin ardından Rusya, PYD ve YPG’nin saldırılarının devam ettiğini hatırlattı. “Ateşkes gerçekten Suriyeliler için mi sağlandı?” sorusunu yönelten Şahin, Rusya ve Amerika’nın tavrına bakıldığında Suriyelilerin nasıl bir devlet istediğinin umursanmadığına dikkat çekti. Bu nedenle “Kimin ateşkesi? Kim için ateşkes” eleştirisinde bulunan Şahin, “Suriye’de ki beş yıllık süreci düşündüğümüzde bu ateşkes ufak bir umut oldu. Ama ateşkesi sağlayan ülkelere baktığımız zaman Suriyelilerin nasıl bir devlet istediği kimsenin umurunda olmadı. Bu nedenle Suriye’nin ve Suriyelilerin geleceği onların elinden alındı. Ayrıca İran, Suudi Arabistan ve Türkiye gibi bölge devletleri de Suriye noktasında birinci derecede belirleyici olma özelliğini kaybetti. Birinci öncelikli olma özelliğini kaybeden ülkelerin davranışlarında da değişiklikler oldu. Onun için öncelik Suriye ve Suriyeliler olmuyor. Kendi çıkarlarını bu iki ülke, bu coğrafyada ne kadar koruyarak anlaşacaklar bundan sonraki süreci bu belirleyecek” dedi.

Anlaşma Arazide Karşılık Bulmadı

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’den gelen çarpıcı açıklamaya dikkat çeken Şahin, Kerry’nin “Ateşkes sonuç vermezse B planımız hazır” sözlerini değerlendirdi. ABD veya Rusya’nın B planını güçlendirmek için ateşkes ile bir zemin hazırlamak isteyebileceklerini söyleyen Şahin, “B planının gündeme gelmesi ve ateşkesin sağlandığı saatlerde Kerry’nin açıklamaları şu anlama gelebilir: Biz ateşkesi sağlamaya çalıştık ama arazide karşılık bulmadı. Acaba Federatif Suriye demek için mi ateşkes sürecini ön aşama olarak başlattılar? Bu soruları sormadan edemiyoruz” şeklinde konuştu.

PYD ve YPG’yi Kullanıyorlar

Ateşkes noktasında ABD ve Rusya’nın, PKK’nın Suriye’deki uzantısı olan PYD ve YPG’yi terör örgütü olarak görmediklerini hatırlatan Şahin, “Kendilerine göre terörist ve terör tanımı yapıyorlar. PYD ve YPG’yi terör örgütü olarak görmediğiniz zaman Suriye’nin geleceği noktasında nasıl çalışacaksınız. Federatif bir Suriye inşa etmek istediğinizde kullanabileceğiniz tek grup PYD ve YPG’dir. Esad ve muhaliflerde Suriye’nin bölünmesini istemiyor. Ama federatif bir yapı isteyen PYD ve YPG var. Acaba PYD ve YPG’yi destekleyenler Suriye’nin geleceğinin federatif bir yapı olmasını istedikleri için mi terör örgütü olarak görmüyorlar? Ben bazı devletlerin Suriye’nin nasıl şekilleneceği noktasında PYD ve YPG’yi kullanmak istediğini düşünüyorum” dedi.

Rusya’nın Yıkıcı Politikaları Korkutuyor

Rusya ilk günden ve ilk saatlerden itibaren ateşkesi ihlal ettiğine dikkat çeken Şahin, Rusya’nın Suriye’de ki kararlı politikasının Orta Doğu’nun dışına taşan sonuçlar doğurduğunu ifade etti. Şahin, “Rusya, Suriye politikasından dolayı Batı dünyasını ve Avrupa Birliği’ni bölüyor. Avrupa Birliği’nin geleceğini tartışılır kılıyor. NATO’da ciddi tartışmaların çıkmasına neden oluyor. Özellikle mülteciler konusunda Avrupa’nın Rusya karşısında yekvücut durmasını zorlaştırıyor. Yani Rusya Devlet Başkanı Putin, tek taşta birkaç kuş vuruyor. Rusya’nın Suriye’de bu kadar kararlı politika takip etmesi ve Batı’nın çekingen bir tavır sergilemesi Rusya’yı cesaretlendiriyor. Rusya’nın Suriye’de uyguladığı politika Rusya’dan ayrılan Orta Asya ülkelerine ve Doğu Avrupa ülkelerini çok korkutuyor. Rusya yine mi bizim üstümüze doğru yıkılacak tartışması yaşıyor” şeklinde konuştu.

İran ve Türkiye Federatif Bir Suriye İstemiyor

Başbakan Davutoğlu’nun İran ziyaretinin önemine de dikkat çeken Şahin, konuya ilişkin şunları söyledi: "Suriye konusunda farklı seslerin ortaya çıkması, B planlarının gündeme gelmesi, hem İran’ı hem Türkiye’yi rahatsız etti. ABD’nin Suriye konusunda B planı açıklamasına karşı İran ile Türkiye’nin Suriye’nin bütünlüğünün korunması noktasında bir anlayışı olduğu gözüküyor. B planı ile federatif bir Suriye kastediliyordu. İran ve Türkiye federatif bir Suriye istemediklerini bu ziyaretle ortaya koymuş oldular. ‘Bölgenin geleceğini bölge dışı güçlere bırakmayacağız’ açıklamaları oldukça önemlidir” dedi.

Bu röportaj 11 Mart 2016 tarihinde Milat Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

SURİYE DOSYASI : Suriye’de Müttefikler Arasında Kavga Şimdi Başlıyor

Putin, "kısmi çekilme" ile bölgedeki kazanımlarını pekiştirebilecek stratejik bir akla sahip olduğunu gösterdi.

Pazartesi akşamı Putin Suriye’de ikinci kritik hamlesini yaptı. Suriye’deki "misyonun" gerçekleştirildiği açıklamasıyla Rus güçlerinin önemli kısmını geri çekmeye başladı.

Bu sürpriz karar da bölgedeki denklemleri etkileyecek nitelikte. Tıpkı 30 Eylül’de Suriye’deki askeri varlığını artırması gibi.

Hayır; Rusya Suriye’yi terk etmiyor.

Moskova, iki askeri üssünü ve S-400 hava savunma sistemini çalışır vaziyette tutarak askeri varlığını istediği an yükseltebilecek bir konumda. Nitekim, Putin dün, "gerektiği takdirde, bölgedeki askeri varlığını birkaç saat içinde yeniden tesis edebileceğini, tüm cephanelik kapasitesinin askerlerinin elinde" olduğunu açıkladı.

Putin, "kısmi çekilme" ile bölgedeki kazanımlarını pekiştirebilecek stratejik bir akla sahip olduğunu gösterdi.

Öncelikle, Obama yönetiminin ısrarla söylediğinin aksine Rusya, Suriye’deki varlığını "Afganistan bataklığı" örneğine çevirmeden yönetebileceğini gösterdi.

Böylece, Putin, Kırım’ın ilhakından sonra Batı’da yaşadığı izolasyonu kırdığı gibi Rusya’yı Suriye krizinin ana parametrelerini belirleyen bir güç olarak tebarüz ettirdi. "DAİŞ’le mücadele" adına girdiği kampanyada 6 aylık yoğun hava bombardımanından sonra muhaliflerin ilerlemesini durdurdu.

400 yerleşim yerinin Esed’in eline geçmesini sağlayarak rejimi korudu; muhaliflerin de zayıf bir şekilde Cenevre masasına oturtulmasını sağladı. Rusya kökenli 2000 savaşçının öldürülmesi de cabası. Rusya’nın "kısmi çekilmesi" oluşan bazı maliyetleri de giderme amaçlı.

İlki, İran- Esed- Hizbullah hattını güçlendirmesinin Körfez ülkeleri ve İsrail nezdindeki tepkilerini dindirmek. İkincisi, isterse Türkiye ile uçağının düşürülmesinden sonra oluşan gerginliği giderecek bir rahatlama sağlanması. Üçüncüsü, Esed’in başta olmasını "kırmızı çizgi" olarak gören Suriye yönetimine Cenevre’de sahici bir anlaşma araması gerektiğini göstermek.

Bunların hepsi bir yana, Putin’in kısmi çekilme kararı Suriye’deki Esed -PYD hattını zora sokacak bir yolun önünü de açtı. O da Cenevre- 3 görüşmelerinde masada yer alamayan PYD- YPG’nin statü arayışı. Dün, PYD -YPG kontrol ettiği üç bölgede oylama yaparak Kuzey Suriye’de "federal sistem" ilân etti. Bu ilan PYD ve dolayısıyla PKK’nın bölgedeki varlığını ve geleceğini derinden etkileyecek bir süreci başlattı. Hatırlanırsa, Türkiye’nin baskısıyla PYD Cenevre -3 masasında muhalifler tarafında masaya oturamadı. Esed rejimi de "bir statü anlamı" taşıyacak şekilde PYD’yi kendi tarafında istemedi. Dolayısıyla Suriye iç savaşının çatışma denklemi ilk defa PYD’nin aleyhine çalışmış oldu.

Hem Esed rejimi yanında olmayı hem DAİŞ’le bazen çatışıp bazen örtük anlaşmayı yöneterek fırsat alanını genişleten PYD, artık fırsatçılığının sonuna geldi. Yani fırsat denizi tükendi, bundan sonra elde ettiklerini korumaya çalışacak. Esed rejimi artık Kuzey Suriye’de hâkimiyet kurmanın derdine düşecek. "Kürt Federe" yapısının olmaması, eğer kaçınılmazsa, sınırlı yetkilerle donatılmış bir yapılanma oluşturulması için mücadele edecek. Bu da PYD’nin hedeflediği "demokratik federalizm" fikrine zıt mahiyette. Zira KCK yapılanması ve ideolojisi üzerinden yürüyen PYDYPG’nin özerklik anlayışı ekonomi, güvenlik ve savunma alanlarını içerecek ölçüde geniş.

PYD, DAİŞ’le savaş adına Rusya ve ABD desteğiyle eğitip- donattığı milislerini kendi özerk bölgesinin askeri gücüne dönüştürmek isteyecek.

Irak’taki Kürt yönetimi ve peşmerge gücü gibi. "Federalizm ilanı" PYD’nin çaresizlikle elini yükseltme çabası. Bu hevesin geleceğini Cenevre sürecinin nasıl gittiği ve büyük ya da bölgesel güçlerin tercihleri belirleyecek.

Öte yandan, ABD, İran, Suriye ve Türkiye federalizme karşı çıkarken Rusya ve İsrail sıcak bakıyor. Bu durum PYD’nin geleceğine ilişkin yeni ittifakları doğurabilir.

Baharda Türkiye’de "topyekûn savaş" hedefleyen PKK, Suriye’de sıkışık bir döneme doğru gidiyor.

[Sabah, 18 Mart 2016]

SURİYE DOSYASI : B Planı ABD’nin Bilinçaltı

KAYNAK : Stratejik Düşünce Enstitüsü

Artık beşinci yılına giren Suriye krizinde ilk kez ateşkes ilan edildi. BM tarafından desteklenen ateşkesin siyasi çerçevesi, aralarında Türkiye, İran ve S. Arabistan gibi bölge ülkelerinin de bulunduğu uluslararası Suriye destek grubunun 11 Şubat’taki Münih toplantısında kararlaştırıldı. ABD-Rusya öncülüğünde koordine edilen “düşmanlıkların durdurulması” kararı 27 Şubat itibariyle fiilen yürürlüğe girdi. Daha ilk gününde Şam rejimine bağlı güçler ve Rus uçaklarının bombalamaya devam etmesi nedeniyle muhaliflerce ateşkes ihlali yapıldığına ilişkin ciddi uyarılar yapılsa da ilerleyen günlerde çarpışan tarafların karara bağlılık konusunda daha dikkatli olmaya başladıkları görülmektedir. En kritik konu ise Suriye’nin geleceği hususunda bugün ateşkesi destekleyen iç ve dış aktörlerin siyasi yol haritaları ve bunu uygulayacak metotlarıdır. Sadece Suriye’de değil, tüm bölgede kalıcı barış ve istikrar nasıl sağlanacaktır ve bölge ülkelerinin siyasi birlikleri korunabilecek midir?

BM’nin 18 Aralık 2015’te aldığı 2254 sayılı kararda rejim ile muhalefet arasında BM aracılığıyla diyalog sürecinin başlatılması, ülkede çarpışan taraflar arasında ateşkes ilan edilmesi, altı ay içinde iktidar ve muhalefet arasında bir geçiş hükümetinin kurulması ve nihayet 18 aylık dönemde de yeni bir anayasanın yapılarak seçimlere gidilmesi öngörülmektedir. Bu sürecin ilgili aktörlerle işbirliği halinde ABD ve Rusya öncülüğünde yürütülmesi beklenmektedir. BM kararına istinaden Cenevre’de Suriye özel temsilcisi De Mistura’nın arabuluculuğunda başlatılan görüşmeler tıkandığı için 25 Şubat’a kadar görüşmelere ara verilmişti. Özellikle görüşmelerin yeniden başlaması için muhalefet tarafından rejimin ve Rusya’nın bombalamayı durdurmaları, kuşatma altındaki bölgelere insani yardım yapılması ve tutuklu muhaliflerin rejim tarafından serbest bırakılması şartları öne sürülmüştür. Münih toplantısında kararlaştırılan ve uygulamaya sokulan geçici ateşkes antlaşması bir anlamda Cenevre’de başlayacak olan ve Suriye iç savaşının kalıcı biçimde bitirilmesini amaçlayan diplomatik müzakerelerin önünün açılmasını sağlayan bir ara çözüm olarak görülmelidir. Antlaşmayla ilk defa kuşatma altındaki bölgelere Kızılay ve Kızılhaç gibi yardım kuruluşları vasıtasıyla insani yardım ulaştırılmaktadır. Yıllardır bomba altına yaşamlarını sürdüren sivil halk da ilk kez rahat nefes almıştır.

Ancak Suriye halkının en çok merak ettiği şey, ateşkes sürecinin kalıcı olup olmayacağı ve Suriye’nin siyasi geleceğinin ne olacağıdır. Zira beş yıl önce hak, özgürlük ve demokrasi adına sokağa çıkan ve silahlı mücadeleyle ülkedeki diktatör Esed rejimini devirmeyi amaçlayan halk kitleleri bu uğurda inanılmaz maliyet ödemişlerdir. Bazılarına göre çeyrek milyon; bazılarına göre de yarım milyon insan hayatını kaybetmiştir. 5 milyona yakın Suriyeli ülke dışına kaçarak mülteci durumuna düşmüş, bir o kadarı da ülke içinde yer değiştirmiştir. Bu demografik değişiklikler, aynı zamanda Suriye’nin içindeki sosyolojik haritayı da etnik ve mezhepsel temelde yeniden tanımlamıştır. Rejimin kontrolü altındaki bölgelerdeki Sünni nüfus bilerek seyreltilmiştir. DAEŞ’in kontrolü altındaki bölgelerde Nusayri nüfus; PYD bölgesinde ise Marksist düşünceye inanmayan kim varsa göçe zorlanmıştır. Dolayısıyla kadim bir medeniyet merkezi olması nedeniyle antik dönemlerden bu yana çok kültürlü bir coğrafya olan Suriye ne yazık ki mezhepsel ve etnik olarak çoğulcu karakterini yitirmeye başlamıştır. Başta Cenevre görüşmeleri olmak üzere uluslararası toplumun en zor işi bu anlamda Suriye’nin siyasi haritasının bütünlüğünün nasıl korunacağıdır.

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, yaptığı bir açıklamayla, eğer Suriye’de ateşkes sağlanamaz ve geçiş süreci ilerlemezse kendilerinin bir “B planına” sahip olduklarını söyledi. Türkiye’de de büyük yankı uyandıran bu açıklama Amerika’nın Suriye’yi siyaseten parçalara ayırma hazırlıkları yaptığı şeklinde yorumlandı. ABD yönetimi ve Batılı güçlerin, Orta Doğu konusunda sicilleri oldukça kabarık. Bölgedeki siyasiler ve entelektüellerin bu tür spekülatif açıklamalara siyasi alerji duymalarını yadırgamamak gerek. Mısır’ın önde gelen düşünürlerinden olan Fehmi Huveydi’nin geçen hafta yayınladığı bir yazısının başlığı tam da bölgedeki aydınların derin kuşkusunu özetler biçimdeydi: “Arap dünyasının sınırları da varlığı da tehdit altında.” Peki nedir bu derin kuşkunun altını besleyen gerçekler?

‘Revizyon’u Doğal Hak Görüyorlar

Öncelikle Arap baharı sürecinin altında yatan bölge halklarının “ekmek, onur ve özgürlük” arayışı hala gerçekleşmiş değildir. Kısmen Ürdün, Fas ve Tunus gibi Arap ülkelerinde halkı rahatlatacak yönde sınırlı adımlar atılsa da, çekirdek Orta Doğu’da maalesef demokratikleşme süreci statüko güçlerinin darbe (Mısır), iç savaş (Suriye, Yemen) ve siyasi oyunlarıyla (Libya) durduruldu. Ancak değişim ivmesini sokağa taşıyan Arap uyanışının yarattığı toplumsal bilinç ve gençlik enerjisi ortada bastırılmış olarak beklemektedir. Bölge ülkelerinde DAEŞ ve benzeri yapılar üzerinden ortaya çıka(rtıla)n kaotik ortam, Arap ülkelerini bölgesel ve küresel güçler açısından müdahale edilebilecek bir siyasi coğrafyaya çevirmiştir. Suriye, Libya, Irak ve Yemen gibi ülkeler iç bütünlüğünü kaybetmiş, başarısız devletlere dönüşmüş durumdalar. Bazıları bu kırılgan devletler haritasını Pakistan’dan Fas’a kadar uzatmaktadırlar.

İkincisi, stratejik askeri ve siyasi olarak hala güçlü olan Batı dünyası için Orta Doğu’daki Müslüman ülkelerin sınırları uluslararası sınırlar olarak tanınsa da onlar için kutsal değildir. Zira bu sınırlar 100 yıl önce zaten kendilerince çizilmiştir ve bir asır sonra o siyasi haritalar üzerinde revizyon yapmayı neredeyse doğal hakları olarak görme eğilimindeler. Bugün ABD başkan yardımcısı olan Joe Biden’in 2006’da Leslie Gelb ile birlikte hazırladığı ABD’nin “Irak’tan çıkış” stratejisi raporunda Irak’ın üç federal yapıya bölünmesi savunulmuştu. Yine aynı yıl Askeri bir dergide ABD stratejik aklının üzerinde fikir jimnastiği yaptığı ve pek çok ülkenin haritasında değişiklik öngörülen harita yayınlanmıştır. Benzer haritalar 2012 yılında Atlantik dergisinde de yayınlanmıştır. Phlip Gordon gibi eski ABD diplomatının ülkenin önde gelen düşünce kuruluşlarından RAND için hazırladığı Suriye raporu da üç bölgeli bir Suriye’den bahsediyor. Daha eskiye gidildiğinde Arap dünyasının en çok kullandığı argüman ise 1982 yılında bir İsrail dergisinde yayınlanan meşhur Oded Yinon planına dayanır. Yinon projesi ise, tarihsel Siyonist hafızada var olan Nil ve Fırat havzasındaki ülkelerin, İsrail ve Yahudiler için yaşam alanı haline getirilmesi amacına yönelik olarak etnik ve mezhepsel temelde yeniden inşa edilmesini öngörür.

Direniş Hattı Kurulmalı

Dolayısıyla Kerry’nin “Suriye’de B planımız var” açıklamaları, özellikle Türkiye gibi tarihsel bir müttefiki ile PYD üzerinden karşı karşıya gelmeyi göze aldığı da dikkate alındığında, küresel aktörlerin, Suriye ve bölgenin geleceğine ilişkin politikalarını geçmişe yönelik olarak yeniden değerlendirme ihtiyacını ortaya çıkartmaktadır. Irak’ın işgaliyle başlayan ABD politikasının, Irak’ta sürdürülebilir bir siyasi ve askeri yapı oluşturmadan neden bölgeyi terk ettiği ve ‘Arap Baharı’ sürecinde neden bilerek perde arkasına saklandığı sorgulanmalıdır. Hatta Rusya’ya Ukrayna ve Suriye konusunda neden bu kadar alan açtığı da… Hülasa 11 Eylül sonrasında Bush’un “yeni haçlı seferi” sözünü ağzından kaçırması gibi, Kerry’nin “B planı” açıklaması da bilinçaltının dışa vurumu olarak görülebilir. Böyle bir harita oyununun nelere sebep olacağını ise ya görmek istemiyorlar ya da her türlü gelişmeyi göze alarak “yaratıcı kaos” planları çerçevesinde harekete geçmek için fırsat kolluyorlar. Türkiye ve Almanya’nın yaklaşan tehlikeyi görerek yakınlaşması boşuna değil. Zira bölge karışırsa Avrupa’ya yılda bir milyon değil; on milyonlarca mülteci akın edecektir. Avrupa bunları sezmeye başladı gibi. Dahası Türkiye’nin İslam dünyası ile son zamanlarda geliştirmeye çalıştığı askeri-stratejik işbirliklerini de bu gözle görmek gerekiyor. Her şeye hazırlıklı olmalıyız. Bunun için de bölgedeki özellikle demografik-askeri ağırlığı olan ülkeler arasında (Türkiye, İran, S. Arabistan, Mısır, Pakistan) acilen güvenlik öncelikli bir siyasi diyalog mekanizması kurulmalı ve dışarıya karşı bir siyasi direniş hattı inşa edilmelidir. Zaman daralıyor.

Bu yazı 5 Mart 2016 tarihinde Star Açık Görüş’te yayınlanmıştır.