Etiket arşivi: SİYASİ DOSYA

SİYASİ DOSYA /// YALÇIN KOÇAK : DEMOKRASİNİN VAZ GEÇİLMEZ YEDİ M ADDESİ

Akşam sabah insanlarımız metro, otobüs, garabet mahluk metrobüs ile eski CHP’nin tercihli yolunda balık istifi seyahat ediyorsa, plaka ve araç vergisi ile yolun bedelini ödeyenler sıkışmış trafikte fuzuli benzin yakıp ülkenin dövizini, kendi zenginliğini heder edip bu çileye ses çıkarmıyorsa, Köyden gelen müteahhit ve belediye başkanlarının şehirden, şehirliden, medeniden adeta intikam alırcasına yaptığı emsalsiz rantçılığın hesabını soramıyorsa, şu aşağıdaki 7 sorunun yarısından demokrasimiz geçer not alamıyorsa, biz neden bahsediyoruz süratle kendimize çeki düzen vermenin, içimizi köşe, bucak temizlemenin, mahalli idarelere ve bürokrasiye çöreklenmiş hainlere çeteleriyle birlikte yol vermenin, bürokratik tahakküme dur demenin zamanı gelmişte geçmektedir.

Ya medeni hadari kendine gelir geleceğe sahip çıkar ya da bedevi bu ülkeyi perişan eder.

Bu yedi soru; 1944 yılının 29 Ağustosunda London Times’da yayınlanmıştır.

Hani şu sabahın 7 sinde kapıyı çalanın sütçü olduğundan emin olunan rejimin adı demokrasidir diyen, Monarşik İngiliz krallığından.

Gel de kötü de emperyalizme, sömürü varsa dışarıdakilere, içeridekilere bu 7 madde. Bu yedi maddeli rejimin adı ne olursa olsun, altına aidiyet imzasını seve, seve koyarım.

London Times’e göre Özgür bir Toplum için Vazgeçilmez Şartlar Nelerdir? Okuyalım.

1.İfade özgürlüğü, karşı çıkma özgürlüğü ve dönemin yönetimini eleştirme özgürlüğü var mı?

2.Halkın onaylamadıkları bir Hükümeti görevden alma hakkı var mı ve iradesini gerçekleştirebilecekleri anayasal yolların sağlandığı açık mı?

3.Yürütmenin şiddetinden, linç tehdidinden ve herhangi bir siyasi partiye bağlı herhangi bir kuruluşun tehdidinden uzak hukuk mahkemeleri var mı?

4.Bu mahkemeler, insan zihninde ahlak ve adaletin geniş ilkeleriyle özdeşleşen açık ve iyi düzenlenmiş kanunları uyguluyor mu?

5.Hem fakir hem zengin için, hem Hükümet görevlileri hem özel kişiler için tarafsızlık söz konusu mudur?

6.Kişinin hakları, devlete karşı görevlerine bağlı olarak korunuyor, açıklanıyor ve yüceltiliyor mu?

7.Ailesini geçindirmek için her gün zorluklar ve mücadeleyle para kazanan sıradan bir köylü ya da işçi, Gestapo gibi Nazi ve Faşist partilerin başlattığı tek bir partinin kontrolündeki acımasız polis teşkilatının bir gün karşısına çıkarak onu adil ve açık bir mahkeme olmaksızın götürüp esaret ve kötü muameleye maruz bırakacağı korkusunu taşıyor mu?

Bu yedi maddeye demokrasimizi nasıl ulaştırabiliriz sorumuz ve gündemimiz bu olmalı. İktidar ve muhalefet bu konuya yoğunlaşmalı, Anayasa ve Başkanlık sisteminden önce bürokratik sultanın burnunun sürtülmesi, yetki sınırları gerisine çekilmesi ve bu 7 madde için TBMM’de yasal düzenlemeler yapmalıdır.

Yönetebilen ve hesap verebilen bir demokrasiye sahip olamadıysak bu 90 yıllık Cumhuriyet sevdamızda bir ahraz bir arıza var demektir.

Almanya ve Güney Kore Cumhuriyetleri ve ekonomileri ortada, bizimki de meydanda: hangi kıstaslarla ölçelim ve biçelim. Bilen varsa beri gelsin.

Sayın Demirel vefatından kısa bir süre önce çok doğru bir söz sarf etti; ” Türkiye yönetilmez, İdare edilir.” Çıkarım yaparsak: Yönetmek isteyenlerin önü kesilir. Anlayana…

Reklamlar

SİYASİ DOSYA : ‘Türkiyelileşme’ projesi rafa kalktı

Haziran seçimleri öncesinde ivme yakalayan HDP, AK Parti – PKK ve şahinler arasında sıkışıp kaldı. Güneydoğu’da yaşanan şiddet ve sınırdaki gelişmeler, partiyi hızla geri dönüşü olmayan bir noktaya ve edilgenliğe doğru savuruyor.

2013 yılında PKK’nın tutuklu lideri Abdullah Öcalan’ın tavsiyesi ile Türk siyasal hayatına adım atan Halkların Demokratik Partisi (HDP), mevcut siyasal yapıyı dezavantajlı durumda olan birçok toplumsal kesim lehine değiştireceği hususunda milyonların umut kaynağı olmuştu. Gezi Parkı olaylarının hemen öncesinde Türk solu, Kürt siyasal hareketi ve farklı sivil toplum örgütlerini tek bir siyasal çatı altında toplama iddiası ile ortaya çıkan parti, seleflerinin aksine Kürt meselesinin çözümünün daha çok ‘Türkiyelileşmek’ten geçeceği ön kabulü ile siyasal ajandasını tüm Türkiye sathını içerecek şekilde genişletme yoluna gitti.

7 Haziran milletvekili seçimlerinde ilk kez seçmenin karşısına çıkan HDP, yüzde 13,1 gibi geniş bir seçmen kitlesinin desteğini alarak, AK Parti’nin tek başına iktidar olmasını engelledi ve Kürt siyasal hareketi için tarihî; denecek bir başarı gösterdi. Özellikle, “Türkiyelileşme” ve “Seni başkan yaptırmayacağız” mottoları ile seçim kampanyasını yürüten parti, sadece Kürt seçmenin değil, milyonlarca Türk seçmenin de gönlünü kazanmayı başardı.

Fakat, bu başarı hikâyesi 7 Haziran seçimleri sonrası ‘çözüm sürecinin buzdolabına kaldırılması’ ve PKK-güvenlik güçleri arasında cereyan eden şiddet sarmalının hızlı bir şekilde Türkiye gündemine hâkim olması ile yerini her gün ölümlerin konuşulduğu bir mecraya bıraktı. 7 Haziran-1 Kasım seçimleri arasında geçen yaklaşık altı aylık bu şiddet merkezli süreçte, HDP’ye destek veren Türk seçmen sayısının ciddi bir oranda gerilediği 1 Kasım seçim sonuçlarının resmî; olarak açıklanması ile kesinlik kazandı. 1 Kasım seçimlerinde, AK Parti Türk seçmeninin yüzde 49,5’lik devasa bir kısmının desteğini alırken, HDP yüzde 10 barajını zorlukla aşabildi.

1 Kasım seçimlerinden bugüne, bölgede yaşayan sivillerin hayatını derinden etkileyen bir dizi sokağa çıkma yasağı ilan edilirken, aralıksız bir şekilde şehir merkezlerinde de devam eden güvenlik operasyonları yaklaşık 400 bin insanın bölgeden göçmesine neden oldu. Bu dönem boyunca, HDP’nin ‘Türkiyelileşme’ sevdasının akamete uğradığı, partinin çevreden merkeze doğru başlattığı yürüyüşün durduğu, PKK’nın HDP üzerindeki etkisini ciddi bir biçimde artırdığı gibi farklı kesimlerden birçok eleştiri yükseldi. Hakikaten, Kürtlerin Diyarbakır’dan Ankara’ya 2013 yılında başlattıkları ve Türkiye’de milyonları heyecanlandıran bu mobilizasyon durdu mu; HDP, selefleri gibi bölgesel bir parti olmaktan öteye geçemeyecek mi; Kürtlerin Diyarbakır sendromu Türkiyelileşme’nin önüne mi geçti, gibi sorular uzun süredir kamuoyunu meşgul etmeye devam ediyor. Peki, son durum ne?

HDP’nin farklı kesimleri bünyesinde barındırması gerçeğine karşın, 2013 yılında kendisini lağvetme ve HDP ile birleşme kararı alan Barış ve Demokrasi Partisi (BDP), HDP çatısı altında faaliyet gösteren siyasi kadroların en büyüğüne sahip tek fraksiyon olarak göze çarpmakta. Hem bu fraksiyon hem de bu fraksiyonu destekleyen milyonlarca Kürt seçmeni, Kürt meselesi hususunda HDP’yi oluşturan diğer birçok gruba göre partide önemli bir çıpa (anchor) olma özelliğine sahip. Bu sebebe binaen, Türkiyelileşme ve özellikle Türk solu ile birleşme çabalarının yoğun olduğu 2013 ve 2014 yıllarında, BDP kökenli ve partide şahin kanadı temsil eden birçok yetkili, özellikle Selahattin Demirtaş gibi partilileri, Kürt meselesi üzerinden taviz vermekle suçlayarak, ciddi olarak eleştirdi ve parti içi muhalefet yaptı.

Diğer taraftan, 7 Haziran seçimleri ile birlikte derinleşen şiddet ortamında, Duran Kalkan gibi birçok üst düzey KCK’lı, HDP’yi PKK’dan yana tavır alma noktasında zorladı, partiyi Türk seçmeni nezdinde son derece dezavantajlı bir pozisyona itecek ve partinin Türkiyelileşme projesini kökünden sarsacak talepler gündeme getirdi. Benzer talepler, PKK çizgisine yakın bazı milletvekilleri tarafından tekrarlanarak, Türkiyelileşme kavramının, Kürtlerin temel hak ve özgürlüklerinin ihlal edilmesine sessiz kalmak olarak anlaşılmaması gerektiği vurgulandı. Aynı dönemde, örgüt çizgisine daha yakın bir siyaset yürüten Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Başkanı Kamuran Yüksek, PKK tarafından Selahattin Demirtaş’ın yerine hazırlanıyor söylentileri parti kulislerinde genişçe yer buldu. Yaşananlar, şahin kanadı temsil eden Kürt siyasetçiler ve PKK arasında sıkışıp kalan HDP’nin, Diyarbakır’dan Ankara’ya başlattığı siyasal hareketlenmeyi olumsuz etkileyip Türk seçmeninin partiye dair algısında son derece menfi kırılmalara sebep oldu.

HDP’nin Türkiyelileşme projesini, parti içi muhalefet ve PKK dışında derinden sarsan en önemli dış faktör, AK Parti’nin HDP’yi Güneydoğu’ya hapsetme ve Türk seçmeninin partiye verdiği desteğin önünü alma amacıyla yaptığı siyasal manevralar gösterilebilir. 7 Haziran’dan günümüze Güneydoğu’da şiddetin artması ile hem PKK hem de Türk hükümetinin hışmına uğrayan HDP, AK Parti tarafından Türk seçmen hedef alınarak teröre destek vermekle suçlandı. AK Parti’nin HDP’ye karşı yürüttüğü kampanyanın büyük ölçüde AK Parti lehine sonuçlar verdiği, HDP’nin siyasal söylemlerinde bir nebze radikalleşme ve bölgeselleşme oluştuğu, bu durumun Türk seçmenini HDP aleyhine olumsuz bir tutum takınmaya ittiği gibi farklı argümanlar birçok uzman tarafından dile getirildi.

HDP ve muhtemel gelecek senaryoları

HDP’nin geleceğini şekillendirecek birincil faktörün, PKK ve Türk hükümetinin birbiri ile kuracakları ilişki biçimi ile alakalı olduğu söylenebilir. Hâlihazırda, PKK ve Türk hükümeti arasında şiddet üzerinden kurulan ilişki biçiminin devam edeceği varsayımına göre, HDP’nin böyle bir durumda daha bölgesel/Kürtçü ve yer yer Türk seçmenini dışlayacak bir siyasi çizgi/söylem geliştirmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Bu tarz bir siyasi çizgi, HDP’yi seleflerinin bir devamı konumuna indirgeyecek ve tek-ajandalı bir siyasi parti (single-issue party) olarak varlığını marjinal bir biçimde devam ettirmesi sonucunu doğuracaktır. Şüphesiz, PKK böyle bir süreçte HDP üzerindeki etkisini daha da perçinleyecek ve partinin siyasal duruşunu belirleyen en etkili güç konumuna yükselecektir.

İkinci bir seçenek olarak, devam eden çatışmaların yakın bir tarihte bitmesi ve iki tarafın çözüm masasını tekrar kurmaları varsayımını ele aldığımızda, HDP’nin gelmiş olduğu çizgiyi bir anda değiştirip Türkiyelileşme kavramının gereklerine uygun bir siyaset çizgisi oluşturmaya hemen dönemeyebileceğini ifade edebiliriz. Yakın dönemde Halkların Demokratik Kongresi’nin (HDK) sonuç metnini HDP olarak sonuna kadar desteklediklerini belirten Demirtaş, Kürt meselesinin çözümünde PKK’nın da öteden beri savunduğu bölgesel özerkliğin yegâne çözüm olduğunu kamuoyuna duyurmuştur. Buna ilaveten, PKK’nın Suriye’deki kazanımlarından da vazgeçemeyeceği ve Türk hükümetinin Suriye politikasını bu gerçekliğe göre dizayn etmesi gerektiğinin altını çizen Demirtaş, kısa vadede HDP’nin Türkiyelileşme lehine radikal bir söylem değişikliğinde bulunamayacağını üstü kapalı olarak ortaya koymuştur.

Bu parametreler ışığında, HDP’nin PKK ve hükümet arasında kurulan ilişki biçiminden ötürü dönüşü olmayan bir noktaya doğru hızla ve edilgen bir biçimde savrulduğunu iddia edebiliriz. Bugünkü koşullar düzleminde, HDP’nin Türk seçmenini heyecanlandıracak ve desteğini alabilecek bir parti olmaktan uzak olduğu gerçeği ile karşı karşıyayız. Partinin, bölgesel hususlarda çok daha iştahlı, fakat Türk kamuoyunu ilgilendiren ekonomi, göçmen sorunu, sosyal politikalar ve sağlık gibi Türkiye’nin tamamının kaygılarına tekabül eden sorun alanlarını ikincil görme eğiliminde olduğu söylenebilir. Şüphesiz bu trend HDP’yi selefleri olan DEP, HADEP, BDP gibi tek ajandalı, tek söylemli, bölgesel bir siyasi parti karakterine bürüyebilir.

(*) Free University of Brussels (Siyaset Bilimci)

SİYASİ DOSYA : Durumsal Lider

Durumsal Lider.pdf

SİYASİ DOSYA : TÜRK SİYASİ TARİHİ – 1960-1980 DÖNEMİ

TRK SYAS TARH – 1960-1980 DNEM.pdf

SİYASİ DOSYA : SİYASAL GÜVEN VE SİYASAL GÜVENSİZLİK

Siyasal güven konusunda ilk ciddi çalışmaları yapan Amerikalı ünlü Siyaset Bilimi Profesörü David Easton’a göre; güven, “siyasal otoritelere ya da rejime yönelik yaygın destek” olarak tanımlanabilir. Siyasal güven, daha özel anlamda ise şöyle tanımlanabilir; “Halkın, siyasal sistemin herkes için eşit ve adil sonuçlar doğuran politikalar üretebileceğine ilişkin yaygın inancını, ya da vatandaşların kendi siyasal inanç ya da moral değerlerine göre sorumlu siyasal otoriteler ve kurumların performansının değerlendirilmesine dayanan bir yargı”. Almond ve Verba’ya göre ise; siyasal güven, “bir bütün olarak sisteme yönelik genelleşmiş tutumlar”dır. Birol Akgün’ün benimsediği Millet ve Listhaug’un tanımına göre ise; güven, “siyasal sistemin vatandaşların taleplerine duyarlı olduğuna ve sürekli bir gözetim olmasa dahi sistemin doğru olanı yapacağına ilişkin kanaatlerin bir özeti”dir. Francis Fukuyama başta olmak üzere birçok ünlü Siyaset Bilimcinin son yıllarda çalıştığı en önemli konulardan olan siyasal güven, günümüz demokrasileri ve rejimleri açısında başarının sırrı niteliğindeki vazgeçilmez bir unsurdur.

Siyaset Bilimi açısından halkın kurumlara karşı güveninin azalması, demokrasi açısından sağlıksız bir durumdur. Yine David Easton’a göre; güvenin azalması, kriz yönetimlerini zorlaştırmakta ve genel anlamda karar alma kabiliyetini azaltmaktadır. Ayrıca Easton’ın düşüncesinde “halk desteğinin belli bir minimum düzeyin altına düşmesi durumunda, her çeşit siyasal sistemin varlığının tehlikeye düşmesi mümkündür”. Türkiye ve benzeri henüz tam anlamıyla demokratik rejimi pekişmemiş, kökleşmemiş ülkelerde ise siyasal güven daha da önemlidir. Zira demokratik kültürün yerleşmediği bu rejimlerde, siyasal güvenin azalması demokratik rejime olan inancın azalması anlamına gelir ve tehlikeli sonuçlara (darbe, iç savaş, otoriter yönetim, terör hareketleri vs.) yol açabilir.

Geleneksel olarak Türk halkının devlete ve onun kurumlarına karşı aşırı güven beslediği bilinmesine rağmen, Türkiye’de son yıllarda yapılan tüm kamuoyu araştırmaları halkın hem kurumlara, hem de yönetim sürecine güveninin azaldığını ortaya koymaktadır. 1990’larda başlayan güven erozyonunun 2000’li yıllardaki ekonomik krizlerle dibe vurduğu kamuoyu araştırmalarında da görülmektedir. Belki de siyasal tarihimizde ilk kez devletin kutsallığı tartışılır hale gelmiştir. Bunun yansıması seçimlerde de görülebilmektedir. 1990’lardan bu yana Türk seçmeni merkezden daha uçlara kaymış ve marjinal kabul edilen siyasal görüşler (siyasal İslam, etnik milliyetçilikler) ve partiler daha popüler olmuştur. Tüm bu gelişmelerin sonucunda, istikrarsız bir siyasal yapı ve halkın sisteme olan azalmış güvenidir.

Siyasal güvensizliği 2 ana başlık altında incelemek mümkündür. Bunlardan birincisi, güvensizliği talep ve beklentilerin karşılanamamasından kaynaklanan hoşnutsuzluklarla açıklama yaklaşımıdır (demand overload theory). Bu yaklaşıma göre; halkın artan siyasal, ekonomik, sosyal, kültürel talepleri hükümetler tarafından karşılanmadıkça siyasal güven azalmakta, hoşnutsuzluk ve güvensizlik artmaktadır. Bu nedenle, siyasal güven hükümetin performansı ve ekonomiyle yakından alakalıdır. İkincisi ise, güvensizliği siyasal sistemin işleyiş sürecinde ortaya çıkan haksızlık ve adaletsizliklerden doğan hoşnutsuzluklardan kaynaklandığını savunan yaklaşımdır (procedural frustration). Bu yaklaşıma göre; güvensizliği esas doğuran politikaların kendisi değil, uygulanma süreçleridir. Halkın dışlandığı ya da hoşnutsuz olduğu siyasal prosedür ve süreçler halkın güvenini zedeler.

Profesör Birol Akgün’ün Dünya Değerler Araştırması verilerine dayalı olarak yaptığı analizlere göre; siyasal güveni en güçlü açıklayıcı veri, vatandaşların hükümetin performansından ne kadar memnun olup olmadığını gösteren değişkendir. Bu anlamda, hoşnutsuzluğu demand overload theory ile açıklamak daha makuldür. İkinci önemli değişken ise cinsiyettir. Buna göre; kadınlar erkeklere göre daha şüphecidir, başka deyişle hükümet kurumlarına daha az güvenmektedirler. Üçüncü önemli sırada dine bağlılık gelmektedir. Buna göre; dine bağlılık arttıkça, siyasal güven duyguları da yükselmektedir. Dini inanç otoriteye saygıyı arttırdığı için, daha mutedil ve itaatkâr bir topluluk ortaya çıkmaktadır. Bir diğer önemli bulgu, ülkede yönetimsel süreçte haksızlıklar yapıldığında ya da ülkede büyük çıkar grupları fazla etkiliyse, siyasal güven düşmektedir. Bu da procedural frustration teorisini doğrulamaktadır. Bir diğer önemli bulgu ise, siyasal ilgi ve bilgi arttıkça (genel anlamda eğitim arttıkça), siyasal güvenin azalmasıdır. Yine başka bir bulguya göre; kendini sağcı olarak tarif edenlerde siyasal sistem ve hükümete güven artmaktadır (hükümetlerin sağ partilerden olması da etkili olabilir). Kendini solcu olarak adlandıran kesim ve kişilerde ise, daha şüpheci bir yaklaşım söz konusudur. Çok ilginç bir bulgu, gelir düzeyi ve siyasal güvenin ters orantılı olmasıdır. Refah seviyesi daha yüksek gruplar daha şüpheci, daha yoksul kesimler ise daha fazla güven sahibidir. Burada genelde Türkiye’de iktidarı alan sağ partilerin laiklik yorumlarının şehirli orta-üst sınıf seçmende yarattığı korku ve ekonomik krizlerin şehirli orta ve üst sınıfları kırsal kesime göre daha fazla etkilemesi etken olabilir. Zira buna benzer durumlar başka ülkelerde de görülebilmesine karşın, daha enderdir.

Siyasal güven ve oy verme arasında da bir etkileşim vardır. Miller ve Listhaug’a göre; hükümetin performansından memnun olmayanlar ve ekonomik krizlerden etkilenenler, aşırı sağ ya da sol partilere yönelebilmektedir. Bu anlamda, Türkiye’deki 1990’lar ve 2000’lerde yaşanan siyasal İslam ve etnik milliyetçilikler süreci bir temele oturmaktadır. Refah Partisi’nin 1990’larda, AK Parti’nin 2000’lerde ve HDP’nin 2010’larda hızlı yükselişleri, bu nedenle yaşanan siyasi ve ekonomik krizler ve koalisyon hükümetlerine (özellikle yolsuzluklar) duyulan aşırı güvensizlikle açıklanabilir. Siyasal güveni arttırmak için, hem halkın daha fazla katılımıyla daha demokratik ve daha adil bir rejim kurulmalı, hem de demokrasinin sahne alabileceği gelir seviyesi yükselmiş bir çağdaş toplum yaratılmalıdır.

Türkiye’de yaklaşık 13 yıldır süren AK Parti iktidarı döneminde de, çeşitli grupların devlet nezdinde kayrıldığının toplumun önemli bir bölümünce düşünülmeye başlaması, ÖSYM tarafından düzenlenen sınavların sorularının dahi kimi kesimlere servis yapıldığının ortaya çıkması, nepotizm ve kadrolaşmanın tarihte hiç olmayan seviyelere ulaşması ve tarafsız olması gereken bazı devlet kurumları çalışanlarının politize edilmesi, ülkemizde siyasal güvenin yeniden aşağı seviyelere düşmesinde etkili olan faktörlerdir. AK Parti döneminin bir diğer olumsuz gelişmesi ise, Türk Silahlı Kuvvetleri gibi çok güvenilen bir kuruma duyulan güvenin dahi yaşanan adli süreçlere paralel olarak hızla düşmesi ve Türkiye’de artık hiçbir kuruma güven duyulamayan adeta bir orman düzeninin tesis edilmesidir. Terör örgütüyle başlatılan müzakere sürecinin halka izah edilememesi de bu resme eklendiğinde, ortaya hızla meşruiyeti azalan bir rejim ve güvenliğini kendisi sağlamayan çalışan bir halk çıkmaktadır. Böyle bir güvensizlik ortamından ise iki sonuç çıkabilir; ya güvenliği sağlayacak güçlü bir merkezi otoritenin (Leviathan) yeniden tesisi (bu noktada yeni anayasa ve Başkanlık sistemi tartışmaları anlam kazanmaktadır), ya da farklı sosyal grupların kendi güvenliklerini kendilerinin sağlamaya başlayacakları bir ayrışma/çatışma süreci…

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

KAYNAKLAR

– Akgün, Birol (2007), Türkiye’de Seçmen Davranışı, Partiler Sistemi ve Siyasal Güven, Ankara: Nobel Yayın Dağıtım. Satın almak için; http://www.kitapyurdu.com/kitap/turkiyede-secmen-davranisi-partiler-sistemi-ve-siyasal-guven/49100.html.

SİYASİ DOSYA : SAĞ-SOL KAVRAMLARI VE YENİLİKÇİLİK ÜZERİNE

Geçtiğimiz günlerde tekrar okuduğum New York Üniversitesi Psikiyatri bölümünden John T. Jost’un[1] “Elective Affinities: On the Psychological Bases of Left-Right Differences” adlı makalesi[2], Türkiye’de de zaman tartışma konusu olan sağ-sol kavramları konusunda önemli bir çalışma olarak dikkat çekmektedir. Makalede öne sürülen bazı hipotezler ve ortaya konulan pozitif korelasyonlar doğrultusunda, Türkiye’deki sağ ve sol kavramlarını ve yenilikçilik ile değişim olgularını bu yazıda tartışmaya açmak istiyorum. Zira ülkemizde son yıllarda özellikle de sosyal demokrat ve Kemalist çevrelerde Altı Ok’un Devrimcilik (İnkılâpçılık) okunu hiçe sayacak ölçüde bir statükoculuk ve değişim karşıtlığı göze çarpmakta ve bu durum da, ülkedeki tüm ciddi sorunlara rağmen iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’ni birçok alanda rakipsiz kılmaktadır.

Jost, makalesine öncelikle klasik sağ ve sol kavramlarının nereden kaynaklandığını açıklayarak başlamaktadır. Sağ ve sol kavramlarının siyasal alanda ilk kez ortaya çıkışı, her ne kadar sosyalist düşünce ve yazının temelleri bazı Antik Yunan düşünürlerine ve Thomas More’a kadar dayandırılabilse de, daha çok 1789 Fransız Devrimi sonrasında Kurucu Meclis’in yapısından kaynaklanmaktadır. Bu mecliste, Kral 16. Louis’in meclis kararlarını veto hakkını savunan ve eski rejime destek olan üyeler oturum başkanı Mounier’nin sağında, bu imtiyazı reddederek kayıtsız şartsız millet egemenliğini savunan ve yeni rejime sempati duyanlar ise solunda yer almışlar ve siyaset literatürüne sağ ve sol kavramları ilk kez bu dönemde girmiştir. Olaydan da anlaşılabileceği üzere, sol daha keskin değişim yanlısı özgürlükçü bir akım olarak ortaya çıkarken, sağ ideoloji eski yapıyı daha fazla sahiplenen muhafazakâr bir çizgidedir. Bu anlamda değişim, hiyerarşi karşıtlığı (eşitlik) ve yenilikçilik, sol düşünce için vazgeçilmez unsurlar olarak ortaya çıkarken, sağ kesim için geçmişe özlem (nostalji), ani değişimlerden duyulan rahatsızlık ve hiyerarşik ilişkilerin meşrulaştırılması daha temel meseleler olarak karşımıza çıkmaktadır. Hakikaten de, 18. yüzyıl sonları ve 19. yüzyıl başlarından itibaren önce kentsoylu burjuvazi, daha sonra da emekçi proletarya Avrupa ülkelerinde değişimin öncüsü olmuşlar ve tutucu aristokrasi ile monarşi yanlısı çevrelere karşı büyük siyasal mücadeleler yürütmüşlerdir. 1850’lerden itibaren Karl Marks’ın fikirlerinin ve Marksizm ideolojisinin ortaya çıkması ve popüler olmasıyla beraber, proletaryanın yürüttüğü mücadele daha doktriner ve radikal bir nitelik kazanmış ve siyasal şiddet eylemleri tüm dünyada yaygınlaşmıştır. Zaman içerisinde Ortodoks Marksizm’in şiddete meyleden yorumlarının etkisi azalmış ve burjuvazinin de kendi ayrıcalıklı haklarını tabana yaymayı işçi sınıfı muhalefetinden ürkerek kabul etmesi (eşit oy hakkı, sosyal devlet vs.) sonucunda bugün bildiğimiz anlamda Batılı demokrasiler ortaya çıkmıştır.

Jost, makalesinin geri kalan bölümlerinde ise sağ ve sol ideolojilerin benimsenmesi üzerine Amerika Birleşik Devletleri’nde kendisinin ve diğer başka bazı bilim adamlarının yaptığı deneyler üzerinde durmaktadır. Elbette bu deneylerde ortaya çıkan doğru veya ters orantılar, bir neden-sonuç ilişkisi (causality) biçiminde yorumlanabilecek nitelikten uzak olmasına karşın, Jost’a göre yine de bu kavramlar sağ ve sol kavramlarının tarihsel niteliklerinin ve günümüzdeki karşılıklarının anlaşılması açısından son derece faydalıdır. Örneğin Jost, Nosek ve Gosling’in binlerce denek üzerinde yapılan 2008 tarihli araştırmasında, -her ne kadar hemen hemen her insanın düzeni kargaşaya (kaos), uyum sağlamayı da isyankârlığa tercih ettiği bu araştırmada da ortaya çıkmasına rağmen- sağ ideolojiyi benimsemiş kimselerde düzen (istikrar) ve konformizm (uyum sağlama) arayışlarının sol ideolojiyi benimsemiş kimselere göre çok daha yüksek düzeylerde olduğu ortaya çıkmıştır. Bu, elbette bir nedensellik ilişkisi değildir, ancak arada çok güçlü bir pozitif korelasyon olduğu da göze çarpmaktadır. Yine aynı araştırmada sol ideolojiyi benimsemiş kesimlerin toplumsal olarak dezavantajlı gruplara karşı (eşcinseller, Afrikalı Amerikalılar, Müslümanlar, Araplar vs.) daha hoşgörülü oldukları ve onların eşitlik mücadelelerine daha sempatik baktıkları ortaya çıkmıştır.

Sağ ve sol kavramlarını açıklamak için yapılan bir diğer deney ise, çocukluk dönemi üzerine yoğunlaşmaktadır. J. Block ve J. H. Block tarafından yapılan uzun süreli bir araştırma (longitudinal study), çocukluk dönemindeki bazı bulgulardan yola çıkılarak 20 yıl sonra bu kişilerin siyasal görüşlerinin sağ veya sol olması konusunda ciddi tespitler yapılabileceğini göstermektedir. Buna göre, okul öncesi çocuklar arasında öğretmenleri tarafından kendilerine daha fazla güvenen, enerjik (atak), dışa dönük ve dürtüsel hareket etmeye meyilli olarak gözlemlenenler, 20 yıl sonra 20’li yaşlarının ortalarında daha özgürlükçü (liberal) ve sola yakın kişiler olarak ortaya çıkmaktadırlar. Daha kapalı, katı, içe dönük, kolay incinen çocuklar ise, tam tersine sağ ideolojilere daha yatkın ve özgürlükler konusunda çok daha şüpheci yetişkinler olmaktadırlar. Elbette geçen 20 yıllık süre içerisinde bu araştırmaya dâhil edilemeyen yüzlerce belki de binlerce değişken bulunmaktadır. Ancak yüksek oranda doğru orantının bulunduğunun ortaya konulması, bu araştırmanın ve bu konudaki teorilerin ciddiye alınması gerektiğini göstermektedir.

Bu alanda yapılan araştırmaları incelemeye devam eden Jost, 2003 yılında kendi yaptığı bir araştırmadan yola çıkarak, gelişmeye açık olmayan kapalı dünya görüşleri ve dogmatizm ile otoriterlik ve sağ ideolojilere meyletme konusunda da bir doğru orantı olduğunu iddia etmektedir. Buna göre; daha dogmatik ve ideolojik yaklaşımları yüksek dozda olan insanlar, otoriter eğilimlere daha yatkın bir görüntü çizmektedirler. Bu araştırmanın bulgularına göre; aşırı sağ eğilimliler merkez sağa, aşırı sol eğilimliler merkez sola, merkez eğilimliler ise hem sağ, hem de sol eğilimlilere kıyasla daha az otoriter ve daha özgürlükçü konumdadırlar. Yine aynı araştırmada, aşırı sağ eğilimli kimselerin aşırı sola, merkez sağ eğilimli kimselerin de merkez sola kıyasla daha otoriterliğe yatkın olduğu iddia edilmektedir. Bu anlamda, yenilik karşıtlığı ve değişime direnmenin temelinde yine sağ eğilimlerin ve genel olarak dogmatik düşüncenin yattığı söylenebilir. Jost’un üzerinde durduğu çok önemli bir diğer konu ise, dindarlıkla sağ eğilimler arasındaki ilişkidir. 2000 yılı Dünya Değerler Araştırması bulgularına değinen Jost, bu araştırmada Kuzey Amerika ülkelerinde sağ eğilimle dindarlık arasında çok güçlü bir korelasyon olduğuna dikkat çekmektedir. Jost, aynı verilerde benzer durumun daha az olmakla beraber Güney Amerika ülkelerinde (buradaki güçlü özgürlükçü teolojik akımlar nedeniyle daha az düzeyde seyretmektedir), Doğu ve Batı Avrupa’da da görüldüğüne dikkat çekerek, dindarlıkla sağ ve otoriterlik, sekülarizm ile sol ve özgürlükçülük konularında güçlü doğru orantılar olduğunu iddia etmektedir.

Aslında çok daha uzun bir şekilde incelenebilecek olan bu makaleden yola çıkarak, şimdi Türkiye’deki sağ ve sol kavramları ve yenilikçilik (değişim) ve statükoculuk (muhafazakârlık) ekseninde değerlendirmeye başlayalım. Hakikaten de, Osmanlı’nın son döneminde aydın bürokrat kadrolar tarafından oluşturulan, dinsel dogmatizme karşı daha pozitivist düşünceli, Padişah despotizmine eleştirel yaklaşan, modern Batı dünyasını daha iyi tanıyan ve anayasacılığa (meşruti monarşi) dayalı -göreceli olarak- daha özgür ve eşit bir düzeni savunan Jön Türkler ve İttihat ve Terakki Cemiyeti gibi hareketler, bu şablonda değişim yanlısı görüşleriyle sola daha yakın bir konumlandırmayı hak etmektedirler. Keza Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kadrolar ve belki de onlar arasında en radikali olarak yorumlanabilecek Mustafa Kemal Atatürk’ün de, köhnemiş eski düzenin gerekirse bazı noktalarda yukarıdan aşağıya gerçekleşecek devrimlerle değiştirilmesi, yenilikçilik ve modernleşmenin her alanda hâkim olması gibi düşünceleriyle, 31 Mart Vakası ve Menemen Olayı gibi olaylarda görülebileceği üzere, Osmanlı’ya özlem duyan muhafazakâr kitlelere ve gruplara karşı çok daha solda yer aldığı iddia edilebilir. Bu durumun yansımalarını, Atatürk’ün kendisinden sonra gelen nesillere bir dogma bırakmadığını hayattayken kendi ağzından açıklaması ve Altı Ok içerisine Devrimcilik ya da İnkılâpçılık maddesinin eklenmesinde de görebiliriz. Peki, Atatürk mirasını sahiplenen ve bunun üzerine 1960’larda “ortanın solu”, 1970’lerde “demokratik sol”, 1990’larda “üçüncü yol” açılımlarını ekleyen sosyal demokrat çevreler bugün değişim ve yenilikçiliğe ne kadar yakın, ya da statükoculuk ve tutuculuktan ne kadar uzaktalar?

Objektif bir gözle bakıldığında, bugün Türkiye’deki sol-sosyal demokrat çevrelerde yıllardır geçmiş özlemine dayalı (bu durum 1920’ler ve 1930’lardaki Kemalist devlete, ya da 1960 ve 1970’lerdeki güçlü sol hareketlere özlem şeklinde iki düzeyde yaşanabiliyor) ve statükocu bir anlayışın egemen olduğunu rahatlıkla görebiliyoruz. Bu durumun doğal bir sonucu olarak da, Atatürk mirası ülkemizde giderek zayıflıyor ve Adalet ve Kalkınma Partisi, birçok noktada belki halkın istediği düzeyde ve şekilde olmasa da, yeni şeyler söylediği ve ürettiği için haksız rekabet ortamında siyasette kolay seçim zaferleri elde edebiliyor. Bu nedenle, Türkiye’deki sol çevrelerin “sol” terminolojisinin hakkını verebilmek ve daha önemlisi sandıkta AKP’ye alternatif bir sol seçenek oluşturmak adına sadece geçmiş özlemine dayalı nostaljik siyaset yapmaktan vazgeçerek, bir an önce oluşmakta olan yeni Türkiye’ye uygun somut projeler ortaya koymaları gerekmektedir. Zira ancak bu şekilde, Türkiye’de sağ ve sol dengesinin sağlandığı sağlıklı bir demokratik siyasal yapı oluşabilecektir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

[1] John T. Jost hakkında bilgi edinmek için; http://www.psych.nyu.edu/jost/.

[2] Makale buradan görülebilir; http://www.psych.nyu.edu/jost/Jost%20(2009)%20Elective%20Affinities.PDF.

SİYASİ DOSYA : “Erdoğan’ın MÜZİK NOTASI Dediği O KARA GÜN”

Şimdi Obama’ya Kafa tutanlar o zamanlar bir başkaydı…

Erdoğan’ın MÜZİK NOTASI Dediği O ARA GÜN

Şimdi Obama’ya Kafa tutanlar o zamanlar bir başkaydı…

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Latin Amerika ülkelerine yaptığı gezi dönüşünde Türkiye’nin 1 Mart Tezkeresi’ne HAYIR demekle yanlış yaptığını açıkladı.

Erdoğan’ın 1 MART dediği olay neydi

ABD, Saddam’ı devirmek için savaşa hazırlanıyor ve Türkiye’den bu savaşta destek istiyordu.

Konu TBMM’e geldi ve…

1 Mart’ta görüşüldü, TBMM’nde Irak’a harekat tezkeresi oylandı; 264 kabul, 250 red ve 19 çekimser oyla tezkere reddedildi.

Bu tezkerenin anlamı şuydu; Türkiye olası bir ABD-Irak savaşında ABD’yi desteklemeyecekti.

İşte Erdoğan bunu söylüyordu ve tezkereye HAYIR denmesinin hata olduğunu vurguluyordu…

ABD, 20 Mart’ta Irak’a savaş açtı.

Aynı gün, Başbakan Erdoğan Hükümeti güvenoyu aldı.

Aynı gün, Erdoğan Hükümeti TBMM’ne ikinci bir tezkere sunarak, Türk Hava Sahasının ABD uçaklarına açılmasını ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Irak’a gönderilmesi için izin istedi.

Ve yine aynı gün yapılan oylama ile tezkere 332 oyla kabul edildi.

Yani 1 Mart’ta HAYIR diyenler, 20 Mart’ta EVET demişti…

Peki 1 Mart ile 20 Mart arasında değişen neydi?

Değişen tek şey, Erdoğan Başbakan oldu.

Peki ya sonra…

ABD-Irak savaşı 20 Mart sabahı saat 04.30’da başladı, tezkere ise gün içerisinde geçti yani Meclis yetki vermeden AKP Hükümeti Türkiye’nin kapılarını ABD’ye açmıştı.

9 Nisan; Bağdat düştü.

15 Nisan; KYB ve KDP militanları Kerkük ve Musul’a girdi.

Bu arada Barzani ve Talabani boş durmadı, Musul ve Kerkük’ü yağmaladı, işte o haber

‘ABD, Irak kuzeyindeki operasyonu Kürt guruplar KDP ve KYB ‘ye bağlı peşmergelerle işbirliği içinde yürüttü. Kürt guruplar ABD’nin en yakın müttefiki haline geldiler. Türkiye Kırmızı Çizgi ilan ettiği halde, Kerkük ve Musul’a girdiler… Peşmergeler bu iki kenti nerdeyse yağmaladılar, nüfus kayıtlarının bazılarını imha edip, bazılarını götürdüler… Nitekim Kerkük fiilen Kürt gurupların yönetimine verildi ve kente Kürt Vali seçildi.’

Böylece Ecevit döneminde çizilmiş olan Kırmızı Çizgiler Barzani ve Talabani tarafından çiğnenmiş ama Erdoğan siyasetinin buna sesi çıkmamıştı.

Bu yetmedi; 4 Temmuz 2003 günü Süleymaniye’de görevli 1 Yüzbaşı, 2 Üsteğmen ve 8 astsubay, ABD’li askerler tarafından gözaltına alındı.

Bu da yetmedi; gözaltına alınan Türk askerinin başına çuval geçirildi, üstelik Barzani ve Talabani peşmergelerinin gözetimi altında.

Bunlar da yetmemiş gibi, başına çuval geçirilmiş Türk Askeri’nin resimleri çekilerek tüm dünyaya servis edilmişti; 4 Temmuz ABD’nin kuruluşu olan 1776’nın yıldönümüydü…

Erdoğan, bu olay karşısında ABD’ye nota verilip verilmeyeceğini soran gazetecilere; bu müzik notası değil’ diyordu…

Çuval olayı Türk tarihine UTANÇ SAYFASI olarak Erdoğan siyaseti döneminde yazılmıştı…