Etiket arşivi: Osmanlı

MİSYONERLİK FAALİYETLERİ DOSYASI : OSMANLI’DA MİSYONERLER VE Pap azlar Harput Ovası’nda

Yıl : 1852

Merzifon’da, Adana’da-Ceyhan’da Amerikan misyoner merkezleri açıldı.

Yıl : 1853

Diyarbakır’da Amerikan misyoner merkezi açıldı.

Yıl : 1854

Talas ve Maraş’da Amerikan misyoner merkezi açıldı.

Yıl : 1855

*Harput’da Amerikan misyoner merkezi açıldı.

*Misyoner râhip George W.Dunmore,1851 – 1855 yıllarında Diyarbakır’da görev yaptıktan sonra Harput’a geçti ve ‘’Harput ovası,Türkiye’de gördüğüm en zengin ve misyoner çalışmaları için en elverişli ve umut vaad eden ovadır’’ diye rapor verdi ve burada ilk Amerikan misyoner merkezini(istasyon) kurdu.

Islahat Fermanı’nın ardından Türkiye genelinde olduğu gibi Harput yöresinde de misyoner ‘’istasyon’’larının sayısı hızla arttı. Harput’un 66 köyünden 62’sinde birer Protestan misyoner istasyonu açıldı.

Reklamlar

TARİH : Osmanlı Haremi Hakkındaki Yalanlar ve Gerçekler

11

Osmanlı tarihinin bugüne kadar hala tam olarak açıklanamayan, yüzyıllar boyunca hakkında türlü efsaneler uydurulan, romanlara filmlere konu olan ve hiçbir dönemde cazibesini yitirmeyen yönü haremdir. Kimilerinin iddia ettiği gibi cinselliğin zirvede yaşandığı bir zevk-i sefa yeri mi? Yoksa çok katı kuralları olan bir eğitim kurumu mu? Birbirine bu kadar zıt iki görüşün olmasının nedeni haremin kendine has yapısından kaynaklanmaktadır.

Harem, arapçada haram kelimesiyle aynı kökten gelir ve anlamı ”kutsal, korunmuş yer”dir. Osmanlı’da da kadınlar mahrem yani dokunulması yasak olduğu için harem için kadınların saklandığı girilmesi yasak yer diyebiliriz.

Osmanlı’da haremin ilk ne zaman kurulduğu hakkında kesin bir bilgi yok ama yaygın olan görüş Edirne sarayının yapılmasından sonra kurulduğudur. İstanbul’un fethinden sonra Eski saraya taşınan harem, Topkapı sarayının yapımından sonra da eski sarayda bırakılmıştır. Topkapı sarayına taşınan ilk haseki sultan Hürrem sultandır. 1541 yılında Topkapı Sarayına taşınan Hürrem sultan bir daha eski saraya dönmemiştir. Haremin tamamen Topkapı sarayına taşınması III. Murad zamanında 1585 yılındadır. Bu tarihten sonra haseki sultanlar devlet yönetiminde daha çok söz sahibi olmuşlardır. Osmanlı’ya harem kültürü Bizans’tan geçmiştir ve fars kültüründen de etkilenilmiştir. Genel olarak harem kültürü ise binlerce yıllık geçmişi olan bir Mezopotamya kültürüdür

111

Günümüzde bile harem hakkında net bilgilere sahip olmamamızın iki büyük nedeni vardır

1- Hiçbir harem görevlisi, ister cariye olsun ister hadım ağa ya da kalfa. Haremde yaşadıklarını anlatan yazılı bir eser bırakmamıştır. Yani haremle ilgili net bilgi sahibi olabileceğimiz bir cariyenin anıları ya da benzeri bir kitap yok. Bu yüzden haremdeki yaşamı kesin olarak bilmemiz mümkün değil

2- Harem, Osmanlı tarihi boyunca çok sıkı korunduğu için dışarıya bilgi sızması olmamıştır. İçeride nasıl bir hayat olduğunu harem görevlilerinden başka bilen kimse yoktur.

11111

İşte bu iki büyük nedenden dolayı harem hakkında yüzyıllar boyunca dedikodular yapılmıştır. Özellikle batılılar haremi çok merak etmişler, göremedikleri bu gizemli mekanı kendi hayal dünyalarına göre anlatmışlardır. Bugün haremle ilgili anlatılan çıplak kadınlar, cinsel fantazilerin hepsi batı kaynaklıdır. 16. yüzyıldan sonra Osmanlı’ya gelen elçiler, seyyahlar hiç görmedikleri haremi kendilerine göre tasvir etmişlerdir. Bu tasvirlerin hepsi gerçek dışıdır. Amerikalı tarihçi Leslie Pierce, batının haremle ilgili yanılgısını şöyle açıklamıştır :

”Biz batılılar İslam toplumunda cinselliği saplantı haline getirmek gibi eski ama güçlü bir geleneğin mirasçılarıyız. Harem, Müslüman cinsel duyarlılığı üzerine kurulu batı efsanelerinin kuşkusuz en yaygın simgesidir…Genç kadınlar,sadece padişaha uygun cariyeler ve harem kadınlarına nedimler sağlamak amacıyla değil, aynı zamanda askerî/idarî hiyerarşinin tepesine yakın erkekler için uygun eş sağlama amacıyla eğitilirlerdi” (Leslie Pierce – The lmperial Harem. Oxford: Oxford Üniversitesi Yayınları, 1993 s.59)

44

Harem Dairesi: 1) Araba Kapısı /Dolaplı Kubbe 2) Şadırvanlı Sofa – Adalet Kulesi – Harem Ağaları Mescidi 3) Harem Ağaları Taşlığı ve Koğuşu – Dârüsaâde Ağası Dairesi ve Şehzadeler Mektebi – Kuşhane Kapısı. 4) Harem Kümle Kapısı ve Nöbet Yeri 5) Vâlide Taşlığı – Vâlide Sultan – Hasseki Sultan ve Şehzadeler – Kalfalar ve Ustalar Daireleri. 6) Cariye Koridoru ve Taşlığı Kadınefendiler Daireleri – Koğuş Hamam. 7) Vâlide Sultan Dairesi 8) Hamamlar – Padişah Dairesi. 9) Hünkâr Sofası – I. Abdülhamid, III. Selim ve III. Osman Daireleri. 10) Çeşmeli Sofa Ocaklı Sofa. 11) III. Murad Has Odası – I. Ahmed Has Odası – III. Ahmed Has Odası 12) ÇifteKasırlar (Veliahd Dairesi). 13) Gözdeler Taşlığı ve Dairesi/Mabeyn Dairesi. 14) Altınyol

Bu sözleri söyleyen kişinin bir batılı olması önemlidir. Yüzyıllar boyunca batının anlattığı harem hikayelerinin gerçek dışı olduğunu açık yüreklilikle söylemiştir. Haremin yapısı ve batının yanılgısını anlatan diğer bir kişi ise Alev Croutierdir. Kendisi de bir Osmanlı torunu olan Croutier harem hakkındaki hikayelerin gerçek dışı olduğunu şöyle açıklamaktadır:

”Harem’in tarihi, Osmanlı İmparatorluğu’nun inişli çıkışlı tarihini simgeler. Güzellik ve bakım için ayrılan müthiş masraf, kadınlar arasındaki acımasız rekabet, politik ilişkileri etkileyen entrikalar ve son olarak birçok ülkeden toplanan bu kadınların dayanılmaz güzelliği, bütün dünyanın ilgisini çekmiştir. Herkes Harem duvarları arkasında neler olduğunu merak etmiş, fakat kimsenin gerçekleri bilmesine imkân tanınmamıştır. Yabancı elçiler ve ressamlar, seyyar satıcı ve hizmetçilerden öğrendiklerini bildirmiş, fakat bu anlatımlarını çoğu zaman cinselliği ön plana çıkararak sunmuşlardır.” (Alev Crouter- Harem, the World Behind the Veil. New York: Abbeville P., 1989 s.29)

Harem bir zevk-i sefa yeri değilse nedir ? Bu soruya cevap vermemiz için önce haremin kurumsal yapısını bilmemiz gerekiyor

Bir Kurumsal Yapı Olarak Harem

Harem, başında Valide sultanın olduğu çok katlı hiyerarşik kurallara sahip olan bir kurumdur. Osmanlı’da Enderun erkeklerin yetiştirildiği bir kurum ise harem de çok katı kurallarla yönetilen, hiyerarşik yapısı olan kadınların eğitildiği bir kurumdur. Yani dizilerde filmlerde anlatıldığı gibi padişahın koynuna giren bir cariyenin bir anda haseki sultanlığa yükseldiği basit bir yer değildir. Hareme giren bir cariyenin valide sultanlığa kadar yükselebilmesi için çok zorlu bir eğitimden ve hiyerarşik sınıflardan geçmesi gerekir.

333

Kara ağalar taşlığı ( Harem’in ilk taşlığıdır. Harem Ağalarının yaşadığı pek çok mekân buraya açılır. Mekânlar 1665 Harem yangınından sonra yenilenmiştir)

Osmanlı haremine alınan genç kızlar ilk başta acemi adını alırlardı. Acemiler, harem kalfaları ve ustaları tarafından eğitilirdi. Eğitim gören acemiler cariye olma hakkı kazanırdı fakat cariye diyince hemen padişahın yatağına aldığı kızları aklınıza getirmeyin. Bu cariyelerin bir kısmı haremin hizmeti için ayrılırdı. Bir kısmı ticaret için kullanılırdı. Bir kısmı ise odalık olarak ayrılırdı. Odalıklar 15-20 yaş arası genç güzel ve akıllı gayri müslim kızlardan seçilirdi. Hareme alınan bir kızın gördüğü eğitim sürecini Alev Croutier şöyle açıklamıştır :

”Kızlar Topkapı Haremi’ne kabul edilmeden önce, eğitimli saray hizmetlileri tarafından herhangi bir eksikleri ve kusurları olmadığına dair dikkatlice incelenirdi. Bir kızın uygun olduğu ilan edildiğinde, baş hizmetli kızı onay için Valide Sultan’a tanıtırdı. Cariye Harem’e kabul edildiği anda taşıdığı Hıristiyan ismi, kızın niteliğine uygun bir Müslüman ismiyle değiştirilirdi. Örneğin, eğer bir kızın güzel pembe yanakları varsa ona “Gülbahar” denilebilirdi. Ve orada, saray görgü ve kültüründe sıkı bir eğitime başlardı. ”(Alev Crouter- Harem, the World Behind the Veil. New York: Abbeville P., 1989 s.30)

ssss

Cariyeler taşlığı ( Cümle Kapısı Holü’nün sonunda yer alır haremin en küçük avlusudur)

Odalık, oda kelimesinden türetilmiş, oda kadını demektir. Haremdeki en alt statü odalıktır. Odalık olabilmişseniz saraya kabul edilmişsiniz demektir. Odalıklar da harem de farklı gruplara ayrılırdı. Bir kısmı valide sultanın, haseki sultanların ve padişah kızlarının hizmetini görürken bir kısmı padişaha sunulurdu. Padişaha sunulan odalıklar sadece güzel kızlardan değil aynı zamanda zeki kızlardan seçilirdi.

Padişahın hizmetine sunulan odalıklara ikbal denir. İkbal seçilen kızlar okuma yazma dışında din, dikiş, dans, şarkı söyleme, ud çalma gibi konularda eğitilirdi. Padişahın ikballer arasında hoşuna gittiği kızlara ise gözde denir. Gözde olan ikballere özel bir oda, binek arabası ve köleler tahsis edilirdi. Gözdeler içinde şehzade dünyaya getirenler ise haseki sultan ünvanı kazanırlardı. Haseki sultanın oğlu ya da oğullarından biri padişah olursa Valide sultan olma hakkı kazanırdı. Valide sultanlık bir kadının haremde gelebileceği en yüksek mevkidir ve haremin yönetiminden sorumludur.

harem_cumle_kapisi_640

Cümle kapısı (Bu kapıdan sonrası Harem-i hümayundur yani padişahın evidir)

Kısacası harem çok sert kuralların olduğu bir yapıdır. Sıradan bir cariye olabilmek için bile belli bir eğitimden geçmek gerekir. Bunun için de sadece güzel olmak yeterli değildir. Aynı zamanda zeki ve ahlaklı olmak şarttır. Cariye olma vasfı taşımayan kızların hareme girmesi mümkün değildir. Topkapı sarayının restorasyonunda görev alan Mualla Anhegger ”Topkapı Sarayında Padişah Evi” kitabında haremin katı kurallarını şöyle açıklamaktadır :

“Harem padişahın dilediği kadınla beraber olmak için düzenlenmiş bir kurum değil, mimarisi bile buna göre düzenlenmemiş. Padişahların cariyeleri görebilmesi ve aralarından birini seçebilmesi mümkün değil, kapılar, daireler, geçişler buna göre planlanmamış. Cariyeler 25 kişilik koğuşlarda yatıyor, üst katta yatan kalfaların sıkı denetimi söz konusu. Padişahın annesi ve padişahın kadınları kendi bölümlerinde, padişah ise kendi dairesinde kalır. Padişahın kadınını ancak annesi valide sultan seçip oğluna sunabilir. Padişahın kalkıp cariyeler bölümüne geçebilmesi için kuş olup uçması lâzım”(Mualla Anhegger – Topkapı Sarayı’nda Padişah Evi-Harem. İstanbul:Sandoz Yayınları, 1987 s.48)

rrr

Valide Sultan Dairesi (Hünkâr Sofası’ndan sonra Harem’in en büyük bölümüdür)

Haremin bu kadar katı kurallarının olmasının nedeni geleceğin valide sultanlarının haremden çıkacak olmasıdır. Bu nedenle haremdeki her cariye geleceğin Valide sultanı gibi yetiştirilirdi. Çünkü valide sultan bir şehzadenin ilk hocasıdır. İlk terbiyeyi veren kişidir ve her haseki sultan, oğlu sancağa çıktığında onunla beraber gitmiştir. 19. yüzyılda Osmanlı sarayında hem klasik Türk musikisi ve batı musikisi eğitimi alan Leyla Saz, anılarında harem hayatını şöyle anlatmıştır :

”Harem, bir eğitim merkezi ve odalıklar da öğrenciler olarak düşünülmelidir. Aslında kadınların bölümündeki kapıda bir dua yazar: “Allah bizi hayırlı yollara yöneltsin”. Bu duaya uygun olarak,Haremde yaşayan pek çok kız, sultan tarafından verilen çeyizlerle evlendirilmiştir. Çünkü odalık ne bir köle ne de bir metrestir. Odalık, sultanın evlat edindiği bir çocuktur. Aslında kendilerinin de sultanın evlatlığı olmaktan memnun oldukları ve iyi bir eğitim aldıkları anlaşılmaktadır. Haremin mimarisi tasarlanırken, burada yaşayanların bir saniyesinin bile boşa geçmemesi amaçlanmıştır.Dans, müzik, dikiş, eğitim ,.. Harem, askeri bir kuruluş gibidir (Leyla Saz- Sultanların Harem İmparatorluğu/Leyla Saz’ın Hatıraları İstanbul: Peva Yayınları, 1994 s.20)

aaa

Gözdeler taşlığı (Altınyol üzerinde uzanan beş odadan oluşur Ahşap yapısı ve önündeki revaklarıyla Anadolu evlerine benzer)

Harem’deki dini hayat ve gelenekler de günümüzdeki harem imajından çok farklıdır. Günümüzde batı kaynaklı uydurma harem hikayelerinde geçen çıplak kadınların gezdiği bir yerin aksine dini hayatın son derece sade ve dine uygun şekilde yaşandığı bir yerdir. Osmanlı tarihçisi İsmail Hakkı Uzunçarşılı haremdeki dini hayatı ve gelenekleri şöyle anlatmaktadır :

”Ramazan ayında saray ve haremde yaşayanların hepsi oruç tutarlar ve hatim indirirlerdi. Ramazanın ilk gecesi bütün dairelerin sofalarına kafesler kurulur, seccadeler yayılır ve topluca namaz kılınırdı. Ramazanın on beşinde, başta padişah olmak üzere şehzadeler, sultanlar, kadın efendiler ustalar, kalfalar ve cariyeler hırka-i saadet dairelerini ziyaret ederlerdi. Bayramdan bir hafta önce haremde bir hareket başlar, daireler temizlenir, yeniden döşenir. Saray bahçesine bayram eğlenceleri için dönme dolap, atlıkarınca ve salıncaklar kurulur. Bunlara şehzadeler, geceleri de sultanlar binerek eğlenirler. Harem odalarında kadınlar birbirini tebrik ederken, sarayın avlusunda eğlenceler yapılırdı. Bir yerde zurnasıyla, çifte narasıyla Zuhuri kolu (gölge oyunu ustaları), bir yerde kendi çalgısıyla köçekler, bir tarafta hokkabaz ve kukla çocukları eğlendirirken, bu oyuncuları kafes arkasından, haremde bulunanlar görünmeden seyrederlerdi” (İsmail Hakkı Uzunçarşılı – Osmanlı Devletinin Saray Teşkilatı. 2. Basım Ankara:TTKB, 1984 s.202 – 208)

11111

Hünkar sofası (Haremin en geniş sofasıdır.Bayramlaşma, düğün merasimleri, sohbet burada yapılırdı)

Bunlar yerli kaynaklarda anlatılanlar… Peki ya yabancı kaynaklar? Hepsi haremi seks yuvası gibi mi anlatıyor? Tabii ki hayır… Şimdi haremle ilgili çok çarpıcı bir yabancı kaynak vereceğim. 1716-1718 yılları arasında Osmanlı’da İngiliz büyükelçiliği görevini yapan Edward Wortley Montagu’nun eşi Lady Mary Montagu’nun haremle ilgili anlattıkları günümüzdeki harem imajına tamamen zıttır. İstanbul’da yaşadığı dönemde vezirlerin haremini görme şansı bulan Montagu, batıdaki harem imajıyla şöyle alay etmiştir :

”Gerçeklikten çokça uzaklaşmış ve ilgimi çok çeken anlamsızlıklarla dolu Avrupa’lı seyyahlar tarafından yazılmış şark gezilerini yazı olarak okumak benim için çok keyifliydi. Ancak bu seyyahlar gerçekte hiçbir şekilde göremedikleri bu kadınların dünyasını anlatma cesaretini göstermeselerdi çok daha akıllıca olurdu” (Lady Mary Montagu The Complete Letters: 1708-1726. Volume I. Ed. Robert Halsband. Oxford: Oxford UP, 1965 s.368)

111

Lady Mary Montagu Türk kadını kıyafetleriyle

1 Nisan 1717 de kardeşine yazdığı mektupta haremdeki cariyelerin batıda anlatıldığı gibi kötü muamele görmediğini şöyle anlatmıştır :

“Buradaki kadınlar öyle düşünüldüğü gibi acımasız kısıtlama ve baskılara maruz kalmıyorlar, kendilerine göre önemli ve saygı duyulması gereken, gelenek ve görenekleri var”(Lady Mary Montagu The Complete Letters: 1708-1726. Volume I. Ed. Robert Halsband. Oxford: Oxford UP, 1965 s.332)

34

Lady M. P. Montagu’nun el yazısından bir örnek eşi”E. W. Montagu ‘ya yazdığı 15 Ağustos 1712 tarihli mektubundan”

Bayan Montagu, haremde kendisine gösterilen hoşgörüden ve misafirperverlikten çok etkilenmiştir. Anılarında yaşadığı şaşkınlığı şöyle ifade etmiştir :

“Kadınların,özellikle kendilerine yabancı birine böylesine kibar bir şekilde davranmalarını sağlayan bir Avrupa kültürü görmedim”(Lady Mary Montagu The Complete Letters: 1708-1726. Volume I. Ed. Robert Halsband. Oxford: Oxford UP, 1965 s.347)

Lady Mary İngiliz aristokrasisine mensup olmasından dolayı II. Mustafa’nın eşlerinden Afife sultanla tanışma ve yemek yeme şansı bulmuştur. Yemek masasındaki ihtişamı kardeşine şöyle anlatmıştır :

Bıçaklar altındandı, masa pırlantalarla süslenmişti ama gözlerimi kamaştıran esas lüks ise masa örtüsünün ve peçetelerin ipek ve altın karışımı süslemeleriydi. Bu kadar pahalı ve nadide olan bu peçeteleri kirletmek benim için büyük üzüntü kaynağıydı. Emin olabilirsin ki yemek bittiğinde, bu nadide peçetelerin tümü kirlenmişti. (Lady Mary Montagu The Complete Letters: 1708-1726. Volume I. Ed. Robert Halsband. Oxford: Oxford UP, 1965 s.361)

Lady Mary’nin anılarında en önemli bilgilerden biri padişahların eş seçimidir. Batıdaki padişahın istediği cariyeyi anında yatağına alma hikayelerine karşı Lady Mary padişahın eş seçimini nasıl yaptığını, kendisine anlatılanlara göre şöyle açıklamıştır :

Sultan, Valide Sultan tarafından beğenilip kendisine gösterilen ve kendisinin de beğendiği genç kıza özel hediyeler göndererek onunla birlikte olmak istediğini belirtirmiş. Hediyeler Harem’e gönderildiğinde genç kızlar heyecanla halka olur ve hediyenin görevliler tarafından kime verileceğini hem büyük bir merak hem de kıskançlık duygularıyla beklerlermiş. … Eğer hediye kendilerine verilmemişse, gözlerinden verilen kıza duydukları gıpta ve kıskançlık duyguları okunabilmekteymiş (Lady Mary Montagu The Complete Letters: 1708-1726. Volume I. Ed. Robert Halsband. Oxford: Oxford UP, 1965 s.381-384)

Lady Mary Afife sultanla tanışmasında Afife sultanın 20 sazendesinin sunduğu müzik ziyafetini de dinleme fırsatı bulmuştur. Anılarında haremdeki musiki ve dansa duyduğu hayranlığı şöyle ifade etmiştir :

‘Bu dans gösterisi daha önce görmüş olduklarımdan çok farklıydı. Bundan daha sanatsal ve güzel duygu ve düşünceler uyandıran daha mükemmel bir sunum olamazdı. Çalınan melodiler o kadar yumuşak, dans eden kızların hareketleri o kadar ahenkli … ve …hoştu ki …’(Lady Mary Montagu The Complete Letters: 1708-1726. Volume I. Ed. Robert Halsband. Oxford: Oxford UP, 1965 s.308)

Harem, bugün bile bilinmeyen bir çok sırra sahiptir. Yapılan araştırmalarda elde edilen bilgiler haremin yapısı hakkında çok kısıtlı bilgilerdir fakat şu çok açık ve net söylenebilir ki harem hiçbir dönemde batılıların anlattığı gibi çıplak kadınların gezdiği, sabah akşam seks yapılan bir yer değildir

TIBBIYELİ HİKMET

TARİH : SELÇUKLU VE OSMANLI’DA TÜRK – KÜRT İLİŞKİSİ

Osmanlılar, Kürdistan adını verdiği bölgede, devletin temel dayanağı olan tımar sistemini Kürtler’e uygulamadı. Bölgenin yönetimini, babadan oğula geçecek biçimde aşiretlere bırakıp bu aşiretlere, yalnızca Avrupa’daki sınır boylarında yaşayan kimi topluluklara verilen özel haklar tanıdı. Kürtler Müslüman olduğu için haraç ve cizye ödemiyor, tımar dışında bırakıldıkları için de aşar vermiyordu. Çevreleri koruma altında olduğu için, hiçbir dış tehdit altında değildiler. Bu koşullar, Kürtlerin tarihlerinin hiçbir döneminde ulaşamadıkları ayrıcalıklardı.

Selçuklu Dönemi

Selçuklular döneminde, Türk-Kürt karışması yoğunlaştı ve Kürtler arasında hızlı bir Türkleşme yaşandı. Selçuklular’ın bölgeye getirdiği ekonomik ve siyasi denge, uzun süredir Ermeni ve Arap baskısıyla uğraşmak zorunda kalan Kürtler için, istekle katılacakları, kendileri için uygun bir yönetim düzeni yaratmıştı.

Ekonomik canlanma, katılım ve karışmayı, karışma da Türkleşmeyi hızlandırıyordu. Kafkas dilleri üzerine yaptığı araştırmalarıyla tanınan ünlü dilbilimci, kazıbilimci ve etnograf Prof.Nikolay Marr (1865-1934), 12.yüzyıl karışması için, “Türk ve Kürt kanının Selçuklular döneminde kitlesel bir karışıma uğradığını” ileri sürer ve şunları söyler: “Anadolu Türkleri’nin, etnik ve kültürel yapılarının gelişiminde, toplumsal bakımdan onlara en yakın olan Kürtlerden etki almaları doğaldır”. 1

12.Yüzyıl Türk-Kürt karışmasına önem veren bir başka tarihçi Claude Cahen’dir. Cahen, Malatya bölgesinden Batıya göçen Germiyanoğullarının, bir “Türk-Kürt topluluğu” olduğunu, “topluluktaki Kürtler’in zamanla Türkleştiğini” ve Türkmen topluluklarıyla birlikte Azarbeycan’a giden Kürt oymakların “hayli kısa bir süre içinde” Türkleştiğini ileri sürer. 2

Türklerin kurduğu Karakoyunlu Devleti, Kürtleri hiçbir ayırım gözetmeden eşit haklara sahip uyruğu sayar. Kimi tarihçiler, Karakoyunlu Devleti’ni, “Türkmen çoğunluğa karşın Türk-Kürt aşiretleri konfederasyonu” 3 sayar. Önemli sayıda Kürt, Karakoyunlu Devleti içinde Türkleşir. Erdebil’den Mugan’a dek uzanan geniş bölgeyi yurt tutmuş, Kürt kökenli Cakirlu topluluğu, 15.yüzyılda Türkleşir. 4 Safevi döneminde Karabağ’da yaşayan ve Kürt tarihi yazıldığı Şerefname’nin Kürt kökenli kabul ettiği, İgirmidört (Yirmidört) aşireti tümüyle Türkleşir. 5

Doğan Avcıoğlu’na göre Anadolu’yu Selçuklular ve Osmanlılar, Türkleştirip İslamlaştırmıştır. Ancak İslamlaşmada İranlılar ve Kürtlerin de katkısı vardır.

Avcıoğlu, “Türklerin Tarihi” adlı yapıtında şunları söyler: “Hıristiyan Anadolu’da Selçuklular, daha sonra Osmanlılar, birer İslam devleti kurarak yeni bir toplum biçimi oluştururlar. Bu oluşumda İslam Kürt öğesinin katkısını belirtmek gerekir. Diyarbakır, Silvan, Ahlat vb. Selçuklu döneminin parlak İslam uygarlık merkezleridir. Selçuklular, bu kentlerin Kürt kökenli İslam bilginlerini hizmetlerine alırlar. Böylece Selçuklu hizmetinde yalnızca Kürt emirler ve savaşçılar değil, din bilginleri ve sivil yöneticiler de vardır. Anadolu’nun İslamlaşmasına Türklerin yanı sıra, İranlılar gibi Kürtler de katkıda bulunmuşlardır”. 6

Yavuz Selim- Şah İsmail Çelişkisi

Selçuklu döneminde, Kürtler arasında yaygın ve hızlı bir Türkleşme yaşanırken, Osmanlı döneminde, özellikle de I.Selim’den(Yavuz) sonra baskıya dayanan ilginç bir ters süreç yaşanır. Büyümenin ağır yükünü çeken Türkmenler arasında hoşnutsuzluklar artar. Ayaklanmalara dönüşen hoşnutsuzluk, Osmanlı Devleti tarafından kanlı biçimde bastırıldı, çok sayıda Türkmen öldürüldü. Anadolu’daki gelişmeleri Osmanlı Devleti’ne karşı kullanan Safeviler, Anadolu Türkmenlerini ülkelerine çağırır.

Kendisi de Türk olan ve Türkçeyi mükemmel biçimde kullanan Şah İsmail’in çağrısı, mezhep yakınlığıyla birleşince, Azarbaycan’a yoğun bir Türkmen göçü başlar ve Anadolu’da Türkmen nüfus, tehlikeli biçimde azalır. Özellikle Güneydoğu Anadolu’da, sayıları son derece azalan kimi Türkmenler, kırımdan kurtulmak için Kürtleşirler.

Prof.Faruk Sümer’e göre, “Güneydoğu Anadolu eğer Safevilerin elinde kalsaydı”, Türkçe, orada “Rakipsiz bir dil haline gelecek ve bölge tümüyle Türkleşecekti”. 7

Osmanlılar, Safevilerin tam tersini yaptı. Şah İsmail’in peşinde koştuğu Alevi Türkmenlere karşı Sunni Türkleri ve Şafi Kürt aşiretlerini destekledi; onları Alevilere karşı kullandı. Bu tutum, devlet politikası yapılarak Osmanlı Devleti yıkılana dek sürdürüldü.

“Kürt Alevisi” Olur mu?

Bugün, Batının desteğiyle ayrılıkçılığa yönelmiş olan kimi örgütlerin, yayınlarında bolca kullandıkları ve bilimsel bir dayanağı olmayan “Kürt Alevisi” ya da “Arap Alevisi” gibi garip tanımlar ortaya çıktı. “Kürt Alevisi” en az “Fransız Alevisi” kadar bozuk ve yanlış bir tanımlamadır. Alevilik, Türklüğe özgü bir yaşam biçimidir. Türk inanç dizgesine dayanan bir Orta Asya anlayışıdır. Alevi olmak için Türk olmak ya da Türkleşmiş olmak gerekir. Bu nedenle, kendini Alevi olarak tanımlayan Kürt ya da Arap topluluklar varsa, bunları Türkleşmiş Kürt ya da Türkleşmiş Arap saymak gerekir.
Alevilik etnik kökenle ilişkilendirilirse, karşımıza yalnızca Türkler çıkar. Ayrıca, Alevilik din inancına sıkıştırılacak bir kavram da değildir. Kendilerini, Arap Alevisi, Kürt Alevisi olarak tanımlayan insanlar vardır. Bu gerçektir. Ancak, bunlar Aleviliği bağlı oldukları ırktan değil, Türklerden almıştır. Yani Türkleşmişlerdir. Kendilerini Arap Alevisi ya da Kürt Alevisi olarak gören insanları, Türkleşmiş Araplar ya da Türkleşmiş Kürtler olarak görmek gerekir. Aynı, kendini şeriatçı olarak gören Türklerin Araplaşması gibi.
Alevilerin önemli bir bölümü, hala ne olduklarını, nereden geldiklerini bilmemektedir. Yüzyıllarca baskı altında yaşamanın korkusuyla kimliklerini gizlemişlerdir. Osmanlı’nın zulmünden kurtulmak için, kendilerini Kürt ya da Arap olarak göstermişler ve giderek gerçek kimliklerini unutmuşlardır. Cem törenlerini Türkçe yapıp kendine Kürt diyen insanlarımız vardır. Batı emperyalizmi bugün, Kürtler üzerinde oyun oynarken, aynı oyunu Aleviler üzerinde de oynamakta, onları kimliklerinden uzaklaştırmaya çalışmaktadır.

Osmanlı Dönemi

Anadolu Türklüğü, Osmanlı Merkezi Yönetimi’nin kırıma yönelen baskıcı uygulamalarından büyük zarar gördü. Toplu öldürmelere varan şiddet nedeniyle, Türkmenler, ya İran’a kaçıyor ya da Kürtlere tanınan haklardan yararlanmak için kimliğini gizleyerek dağlara çekiliyordu. Buralarda Kürtçe öğreniyor ve kendilerini Kürt olarak gösteriyorlardı.

Kürt aşiretleri, özellikle dağlık bölgelerde olanlar, özerk yönetimleriyle Türkmenler için kırımdan korunabilecekleri sığınak yerleri olmuştu. Günümüzde Kürt olarak bilinen, Kürtçe ile Türkçeyi birlikte kullanan Türkmen boyları, bu dönemin ürünleridir. 7

I.Selim (Yavuz), Türkmen Kırımı ve Kürtleşme

I.Selim (Yavuz) Safevi seferine çıktığında, Sivas’a doğru gelirken, yolda 60 bin Türkmeni öldürtmüştü. Bunu duyan yöredeki Aleviler Dersim (Tunceli) ve Malatya Akçadağ başta olmak üzere dağlara kaçmışlar ya da Tokat, Aydın, Isparta yörelerine göçmüşlerdi.

Dağlarda gizlenerek, yabancı bir ortamda yaşamak zorunda kalan bu insanlar, toplumsal geleneklerini kendi içlerinde yaşatmışlar ancak dilleri ve milli duyguları, bu zorlama karşısında büyük zarar görmüştür. İlişkiye geçtikleri Kormanço, Zaza gibi aşiretlerin dillerini öğrenmişler, bu dilleri ana dilleri Türkçeyle karıştırarak kullanmışlardır. Yaşadıkları baskının şiddetini hiçbir zaman unutmamışlar, Türk kimliğini, bilinçli bir unutkanlık içine sokarak kendilerini ne Türk, ne Kürt, ne Arap ve ne de bir başka etnik kümeden saymışlar, yalnızca Alevi olduklarını bilmişlerdir. 8

Akçadağ, Maraş, Zara, Gürün ve Dersim’e yerleşip Kırmançi ya da Zazacayı kullanmaya başlayan Türkmenler, bu dilleri Kürt boylarının anlayamayacağı hale getirmişlerdi. Bunların kullanmakta oldukları Zazacanın yüzde yetmiş beşi Türkçe’den oluşmaktadır. 9

Zazaca ya da Kırmançiye çok sayıda Türkçe sözcük yerleşmiştir. Ancak, kendini gizleme zorunluluğu, dağlara çekilen ve Oğuz Türkçesi konuşan Türkmenlerin dillerine, büyük zarar vermiştir. Çocuklarına iki dil birden öğretmişler ve ilginç bir durum olarak bu iki dili anadil konumuyla yaşatmışlardır.

Türkmenler, Orta Asya’dan getirdikleri tarihsel ve toplumsal geleneklerini sürdürmüşlerdir. Günlük yaşamda, Zazaca ya da Kırmançi karışımı bir dil kullanmışlar ancak dinsel törenlerini Türkçe yapmışlardır. Örneğin, Bektaşilerin temel özelliği Gülbank ve Gülbank törenleri, deyiş, nefes ve cem ayinleri, edep-erkan usulleri her zaman Türkçe olarak yapılıyordu. 10

IV. Murat

Sultan IV.Murat (1612-1640), Türk kimliğini öne çıkararak Alevilere yakınlık gösterdi. 1628’de Erzincan’a geldiğinde, Dersim’deki Türk aşiret reislerini huzuruna kabul ederek, aşiretlerini dağdan indirip, Doğu Anadolu yaylasının geniş ovalarına yerleşmelerini önerdi.

Bu öneri üzerine Tunceli’den (Dersim) ayrılan yirmi kadar Alevi aşireti; Hınıs, Varto, Tercan, Kiği, Bayburt, Erzincan, Erzurum, Sivas’ın ova ve dağ eteklerine yerleştiler. Kürtçe ve Zazaca öğrendikleri halde Kürtlüğü hiç düşünmediler. 17.Yüzyıldan 19.yüzyıla dek göreceli olarak çatışmasız bir ortam içinde yaşadılar.

Yeniden Alevi Kırımı

Çatışmasız ortam, II.Abdulhamit döneminde (1876-1909) sona erdi. Abdulhamit, Ermeni ayaklanmalarına karşı bir önlem olarak Sunni Kürtler’den oluşan Hamidiye Alayları’nı kurdurdu. Alaylar’a asker verip katılan aşiret reislerine paşalık, kaymakamlık gibi resmi ünvanlar dağıttı.

Okuma yazma bile bilmeyen bu “paşalardan”, daha sonra devlet, büyük zarar gördü ancak gerçek zararı, IV.Murat’ın önerisiyle ovalara inen Alevi Türkmenler gördü. Abdulhamit, Hamidiye Alayları’nı Ermenilere olduğu kadar “din dışı” saydığı Alevi kızılbaşlara karşı da kullandı. Köylere, kasabalara saldırıldı ve aralıksız sürdürülen bu saldırılarda çok sayıda Türkmen öldürüldü, malları yağmalandı. Saldırıya uğrayan bu insanlar, bir kez daha kimliklerini gizlediler ve kimi Alevi aşireti , “biz de Kürtüz” demek zorunda kaldılar. 11

Osmanlı döneminde, Türk, Kürt ve Arap unsurlar devlet terörü nedeniyle öylesine karışmıştı ki, kimi yerlerde insanların hangi etnik kökenden geldiği artık bilinemiyordu.

Etnik Karmaşa

16.Yüzyılda Urfa bölgesinde yaşayan büyük aşiretlerden biri olan ve Oğuzların 24 boyundan gelen Döğerlü aşireti, etnik kimliğini gizleyen Türk boylarından biridir. 13.Yüzyılda Anadolu’ya gelmişler, Urfa ve Halep bölgesinde yerleşmiş, Halep’te, Arap Beni Kilap kabilelerini Türkleştirmişlerdi. 14.Yüzyılda, etkili oldukları alanlarda Türkçe konuşuluyor, Orta Asya Türkleri gibi “igdiş ata biniyorlardı”, oysa bu yörede, iğdiş ata binilmezdi. 12

Prof. Faruk Sümer’in “Kürtleşmiş bir Türkmen topluluğu olduğundan kuşku yoktur” dediği 13Döğerlü aşireti, kimi tarihçi tarafından hala Kürt sanılır. Ancak aşiret üyeleri; Durmuş, Budak, Yağmur, Gündoğmuş, Kaya, Tanrıverdi, Satılmış gibi Türk adları taşırlar. 14

Ünlü Türk toplumbilimcisi Kürt kökenli Ziya Gökalp (1876-1924), Diyarbakır’da Kürtler’le ilgili araştırmalarında, Kürt aşiretleri arasında çok sayıda Türk boyu saptar. Gökalp’e göre, Viranşehir’deki Karakeçililer, Batı Anadolu’daki Karakeçililerin “Türkçe’yi unutmuş bir parçası” dır. Türkan aşireti, Türktür ve bu aşiretin üyeleri Türk olduklarını genellikle bilirler. Mardin’deki Kiki, Dekuri, Milikebir aşiretlerinin Türk olma olasılığı yüksektir. 15

Dr.Mahmut Rişvanoğlu’na göre, kendisinin de bağlı olduğu ve Kahramanmaraş-Gaziantep yöresinde yaşayan Rişvan aşireti, “birçok Türk oymağını içine alan bir tür konfederasyondur”. 16 Güneydoğu Anadolu bölgesinde toplumbilim araştırmaları yapan Prof.Dr.M.Ersöz, Rişvanlardan “Pazarcık Kırmançları’nın, kendilerinin Türkmen kökenli olduklarını bildiklerini ve komşu aşiretlerin bu bilgiyi doğruladıklarını” söyler. 17Rişvanlar içinde yer alan Çepniler, Avcıoğlu’na göre “hayli Kürtleşmiş Türkmenlerdir”. 18

Mardin Sancağı’nın 16.yüzyılını inceleyen N.Göğüş, Osmanlı sayım defterlerine “Kürt toplulukları” diyerek kaydedilen topluluklar içinde birçok Türkmen beyliği saptar. 19 F.Kirzioğlu, 1518 yılı Diyarbakır Sancağı Tahrir Defteri’ndeki Kurmançlar arasında bir hayli Türkçe; köy, aşiret ve erkek adı bulur. 20

Tunceli Zazaları içinde Türk kökenli olduklarını bilen aşiretler vardır. Hermek, Çarıklı ve Lolan aşiretleri bunu açıkça belirtmektedirler. 21Varto Tarihini yazan Şerif Fırat’a göre, Hermek yaşlıları Orta Asya Türk devleti Harizmşahlardan indiklerini söylerler. 22Zazaca konuşan Tunceli Alevileri, cem törenlerinde “Türkçe söyleşirler”, “Türkçe şiir, nefes, mersiye, koşma ve deyiş okurlar”. 23

DİPNOTLAR

1 “Les Kurdes” B.Nikitine sf.183; ak.D.Avcıoğlu, Tekin Yay., 5.Kit. 1996, sf.2038

2 a.g.e. sf.2038

3 “Türklerin Tarihi” Doğan Avcıoğlu, Tekin Yay., 5.Kitap-1996, sf.2039

4 “Safevi Devleti’nin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü” Prof. Faruk Sümer, sf.2; ak. Doğan Avcıoğlu a.g.e. sf.2040

5 “Türklerin Tarihi” Doğan Avcıoğlu, Tekin Yay., 5.Kitap 1996, sf.2040

6 a.g.e. sf.2043

7 a.g.e. sf.2041

8 “Kürtçe Konuşan Aleviler” Cem-Siyasi Haber Gazetesi Antalya, Ocak 2003, Sayı 73, sf.4

9 a.g.g.sf.4

10 a.g.g. sf.4

11 a.g.g. sf.4

12 “Kitab-ı Diyarbakrıyya” Lugal ve Sümer, 1.Cilt, sf.53; ak. Doğan Avcıoğlu, “Türklerin Tarihi” Tekin Yay., 5.Kitap-1996, sf.2041

13 “Oğuzlar” Prof. Faruk Sümer, sf. 16; ak. D.Avcıoğlu “Türklerin Tarihi” Tekin Yay., 5.Kitap 1996, sf.2041

14 “Türklerin Tarihi” Doğan Avcıoğlu, Tekin Yay., 5.Kitap 1996, sf.2041

15 “Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik İncelemeler” Ziya Gökalp sf. 64; ak. a.g.e. sf.2041

16 “Doğu Aşiretleri ve Emperyalizm” Dr. Mahmut Rişvanoğlu, sf. 186; ak. Doğan Avcıoğlu, a.g.e. sf.2042

17 “Doğu Aşiretleri ve Emperyalizm” M.Risvanoğlu sf. 186; ak. a.g.e. sf.2042

18 “Türklerin Tarihi” Doğan Avcıoğlu, Tekin Yay., 5.Kitap 1996, sf.2042

19 “16.Yüzyılda Mardin Sancağı” N.Göğünç; ak. a.g.e. sf.2042

20 “Türk Dili Dergisi” Elim 1961, F.Kirzioğlu; ak. a.g.e. sf.2042

21 “Türklerin Tarihi” Doğan Avcıoğlu, Tekin Yay., 5.Kitap 1996, sf.2042

22 “Varto Tarihi” Şerif Fırat, sf. 88; ak. a.g.e. sf.2042

23 a.g.e. sf.2042

TARİH /// VİDEO : Osmanlı Coğrafyasında Misyonerlik Faaliyetleri

VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=HjVAj_8euKo&feature=em-uploademail

TARİH /// VİDEO : Türk Mirası ve Macarların Gözüyle Osmanlılar

VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=gUrrDm4-_BQ&list=TLjufYOgQYdFYxNzAzMjAxNg

TARİH : Arşiv Belgelerine Göre OSMANLI GÖSTERİ SANATLARI

Arşiv Belgelerine Göre OSMANLI GÖSTERİ SANATLARI (Geleneksel Seyir Sanatları-Tiyatro-Sinema)

Gösteri sanatları, kültürel hayatımızın vazgeçilmez bir dalı olarak hemen her medeniyette farklı ve kendine özgü şekillerde tarih boyunca var olmuştur. Kültürel hayatımız içinde yer alan geleneksel gösteri sanatlarının izlerini, Anadolu’dan daha gerilere Orta Asya’ya kadar götürmek mümkündür. Osmanlı döneminde revaçta olan geleneksel seyir sanatları incelendiğinde Türk ve İslâm coğrafyasından süzülegelmiş bu zengin tarihi mirasın bu dönemde de yaşatıldığını görmekteyiz. Mimariden musikiye, edebiyattan güzel yazıya tüm estetik değerleri ile tarihte önemli izler bırakan Osmanlılar, belli kural ve sınırlar çerçevesinde seyir sanatlarının gelişmesine de katkı sağlamışlardır. Osmanlı klasik çağlarında başta saray ve üst düzey yönetim mekanizmaları tarafından himaye edilip, halk nezdinde de büyük bir ilgi gören; Kukla, Karagöz, Meddah ve Ortaoyunu gibi seyir sanatlarına, Tanzimat’la birlikte batılı tarzdaki sahne sanatlarının ve sinemanın eklenmesi Osmanlı görsel sanatlarının gelişim seyri olarak değerlendirilebilir.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü bünyesindeki Osmanlı Arşivi belgelerine dayanılarak hazırlanan bu eser, gösteri sanatlarının tarihi seyri içerisindeki gelişimi takip edilerek hazırlanmıştır.

Kitapta, 165 konu başlığı altında toplam 302 belge günümüz harflerine aktarılmış ve özetlenmiştir. Muhtelif kaynaklardan derlenen döneme ait birçok fotoğrafla da, kitabın görsel zenginliğine katkı sağlanmıştır. Osmanlı Gösteri Sanatları ve bununla beraber Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nce 2015 yayın planı çerçevesinde hazırlanan "Arşiv Belgeleri’ne göre OSMANLI’DA kADIN", Arşiv Belgelerinde ŞEYHÜLİSLAM FETVALARI" ve 91 NUMARALI MÜHİMME DEFTERİ-özet-çeviriyazı-tıpkıbasım" adlı eserlere Osmanlı Arşivi ve Cumhuriyet Arşivi Yayın Satış ofislerinden ulaşılabilmektedir.

1osmanlı gösteri sanatları kapak.pdf

TARİH /// VİDEO : Osmanlı’da En İlginç Evlilik İLANLARI

VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=qJ09d7vchkQ&feature=em-uploademail