Etiket arşivi: Ortadoğu

ORTADOĞU DOSYASI : Güncel Ortadoğu Siyasetinde Suudi Arabistan ve İran Etkileri

Uluslararası Sistem ve Ortadoğu

Soğuk Savaş sonrası diye tasnif ettiğimiz uluslararası ilişkiler sisteminin, bugün belki de Amerikan süper gücünün dahi etkisinin en aza indiği ve çok kutuplu sistemin tanımının en bariz şekilde pekiştiği dönemden geçiyoruz. Batı odaklı uluslararası örgütleler, uluslararası politika ve üretim sisteminin, günümüzde uzak doğu eksenli, Asya merkezli, ucuz işgücü ve daha büyük pazarlara yayılma eğilimlinde olduğu tartışmasız bir gerçektir. Oluşan yeni sistemde Soğuk Savaş dönemine benzer rekabet ortamı oluşmakla birlikte “yeni soğuk savaşın” aktörleri iki kutuplu değil, çok kutupludur. ABD ve SSCB bloklaşmalarına benzer bloklaşmalar ortaya çıkmakta ancak yeni dönemde çok daha farklı bir rekabet ve uluslararası sistemin gelişimi söz konusudur.

Ortaya çıkan yeni sistemde Ortadoğu insanlık tarihindeki önemli yerini pekiştirmelidir. Tarihte Ortadoğu; üç büyük dinin doğduğu, Mezopotamya ve Mısır medeniyetlerinin geliştiği topraklar olmakla birlikte, Hindistan, Çin gibi Asya medeniyetleri ile Roma ve Yunan medeniyetleri arasında bir köprüdür, insanlık tarihinde bu önemli gelişmelere şahit olan Ortadoğu coğrafyası bugünün dünyasında da yükselen Asya ekonomisi ve geleneksel Batı ekonomisi ve teknolojisinin küreselleşen dünyadaki en önemli kesişme noktası olmalıdır. Sahip olduğu enerji kaynakları ve insan kaynağı ile Ortadoğu’nun jeopolitik önemi Batı karşısında yükselen Asya merkezli üretim ve pazar etkisi ile uluslararası sistemde daha ön plana çıkacaktır.

Ne yazık ki Ortadoğu coğrafyası çağımızda mutlaka aşılması gereken, etnik kökenli ve inanç eksenli düşüncelerin kıskacından henüz kurtulamadı. Bu açıdan baktığımızda uluslararası sistemin içinden geçtiği sancılı dönemde revizyonist bölge devletleri, büyük devletlerin veraset savaşına taraf ediliyor, bölge devletlerinin inanç ve etnik yapıyı ön plana çıkararak siyasi hedefler peşinde olduğu gözlemleniyor, uluslararası aktörler bölgesel aktörleri beslemeye devam ediyor.

İnanç merkezli düşünce Ortadoğu’nun hemen hemen bütün devletlerinde gözlemlenen bir gerçek, ancak inanç merkezli revizyonist tutumların en uç noktası ve bölgeyi tam anlamıyla tehlike içine sokan gerilime İran İslam Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan Krallık’ı arasındaki siyasal çekişme açısından bakılması önemlidir. Bu iki bölgesel gücün İslam’ın iki büyük mezhebi olan Sünnilik ve Şiiliği temsil etme eğilimleri, bölgenin hasret kaldığı istikrar, düzen ve egemenlik özlemini zora sokmaktadır.

İslamiyet-Mezhepler ve Ortadoğu

Tarih boyu İslamiyet’e bağlı olarak Ortadoğu coğrafyası, bir takım siyasal çıkarlar uğruna birçok kez mezhepsel rekabetin odağı haline gelmiştir. İslamiyet özü itibari ile tevhit düşüncesi üzerine kuruludur. Tevhit kelime anlamı olarak bir-birlik demektir, İslamiyet’in öğrettiği birlik Yaratıcının “Bir” olmasıdır ve İnsanlığın Tanrısı Tek ve Bir olursa insanlığa bahşedilen dinde de birlik olur, böylelikle inanç üzerinde herhangi bir ihtilaf kalmaz, doğabilecek bir anlaşmazlık, ancak yorum farkına dayanan küçük ve masum farklardan ibaret kalır. İslamiyet’in Müslümanlara anlattığı “dinin bir bütün olarak Allah’a has kılınmasıdır” kutsal kitap Kuran-ı Kerim’i insanlık ile buluşturan Hz. Muhammed’in vefatı ile Hz. Muhammed’in siyasi ardılı olarak seçilen Halifelerin seçimi meselesi, İslam’da mezhepsel ayrımları ortaya çıkarmıştır. Genel anlamı ile İslamiyet’te mezhepler Şii ve Sünni gruplar ve onlardan doğan kollara ayrılmıştır. Sünnilik ve Şiilik arasındaki temel fark, İslam toplumunun siyasal liderliğini kimin yürüteceği ve bu liderliğin boyutunun ne olacağıdır1 İslamiyet’te mezheplerin ortaya çıkışı siyasal temelli başlamıştır ve mezhepçilik halen siyasi nedenlere dayanan sebepler etrafında şekillenmektedir. Günümüz dünyasında egemen olan ulus devletler, siyasal amaçlarına hizmet etmek fikriyle mezhepsel bağları veya mezhep ayrılıklarını bahane edebilmekte mezhep konusu siyasi çekişmenin ve siyasi kutuplaşmanın aktörü haline getirilebilmektedir. Günümüz uluslararası sisteminde Mezheplerin siyasi çekişme aracı haline getirilmesi Ortadoğu’nun iki bölgesel gücü, İran ve Suudi Arabistan temelli olduğu ortaya çıkmaktadır.

ABD ve Rusya Federasyonu Açısından Suudi Arabistan ve İran

Suudi Arabistan dış politikası; dini unsurlar başta olmak üzere, Arap davalarına bağlılık, petrol ve dış ekonomik ilişkiler, bölgesel istikrar ve güvenlik şeklinde dört temel unsuru etrafında şekillenmektedir. Bilhassa bölgesel istikrar ve güvenlik boyutunda bakıldığında ABD ile olan ilişkiye ve bundan kaynaklı olarak İran ile ABD arasındaki gerilimde önemli rol oynamaktadır2 . Suudi Arabistan için en önemli ekonomik kaynak petrol gelirleridir, Suudi Arabistan’ın dünyadaki önemi yine petrolden kaynaklanmaktadır. Suudi Arabistan’da petrol arama ve çıkarma işlemleri ilk olarak Amerikan şirketleri tarafından gerçekleştirilmiştir3.

Suudi Arabistan ABD ilişkileri bir yandan Suudi Arabistan için hayati önem taşırken öbür yandan özellikle soğuk savaş yıllarının son dönemi itibariyle ABD için Suudi Arabistan vazgeçilmez bir müttefik olmuştur. Bu karşılıklı bağımlılık Saddam Hüseyin yönetiminin son bulması ile daha çok gelişmiştir. İran karşısında jeopolitik konumu (Basra körfezi gibi) ve ekonomik kaynakları bakımından Suudi Arabistan coğrafyası ABD politikasında vazgeçilmez unsur haline gelmiştir.

Rusya-İran arasındaki askeri-teknik ilişkilerin tarihi çok eskilere, 16. Yüzyılın başlarına dayanmaktadır. 1521 yılında İran-Rusya ilişkilerini geliştirmek amacıyla bir İran elçilik heyeti Moskova’ya gelmiştir4. Günümüz İran-Rusya Federasyonu ilişkileri yine bu bağlamda özellikle askeri alanda dikkat çekecek şekilde gelişmektedir. Rus- İran ilişkileri birçok fay hattı içermektedir. Ancak hem Rusya’nın hem de İran’ın Batı karşısındaki durumu iki devlet arasındaki ilişkilerin gelişmesine sebep olmuştur. Rusya Federasyonu, dünya silah ihracatında ikinci sırada5, İran ise otuz beş yıllık ambargo tarihinin yükü ile uluslararası sistemde yalnız bir ülke, 14 Temmuz 2015 Viyana’da yeni bir sayfa açılmasını bekleyen İran için en ümit verici tabloda dahi Batı ambargoları silah ve füze alanında ambargoların kalkması için beş yıllık bir süreç ön görmüştür6 bu durum İran’ın son dönemde müdahaleci tutumunu da göz önünde bulundurduğumuzda özellikle Silah pazarı konusunda İran, Rusya için müthiş bir Pazar haline gelmiştir. Rusya 30 Eylül 2015 Tarihinden beri Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı muhaliflere karşı hava operasyonları ile destekliyor Rusya’nın Esad desteğine Uluslararası alanda en güçlü desteği ise İran veriyor. Suriye’de ortak tutum iki ülkenin ilişkilerini son derece güçlendirdi. Rusya; Gürcistan, Ukrayna ve son olarak Suriye müdahaleleri ile Soğuk savaş sonrası Uluslararası sistemdeki pasifize edilmiş aktör imajını kırmayı başardı, İran ise Rusya’nın bu aktifliği sayesinde daha çok ciddiye alınması gereken bir aktör konumuna geldi, Rusya’nın Suriye müdahalesi İran’ın bölgede daha aktif olma dürtüsünü güçlendirmiştir, ancak unutulmamalıdır ki Rusya’nın genel olarak dış politikası ve özel olarak İran ile ilişkileri yeterince sağlam temellere oturmuş değil. Hazar Denizi hukuki rejimi, Orta Asya ve Kafkasya’da bölgesel çıkarların eskiye dayanan rekabeti, enerji piyasasında tedarikçi olma isteği ile rekabetçi tutumun gelişmesi durumu ortaya çıkabilir, iki ülke arasındaki son dönem yakın ilişkinin en büyük sebebi olan ortak Suriye politikası, İsrail-İran gerilimi ile Rusya-İran ilişkilerinde büyük bir krize sebep olabilir.

ABD-Suudi ilişkileri ile Rusya- İran ilişkileri bugün Ortadoğu’da uluslararası güçlerin bölgesel güçler üzerinden veraset savaşına dönüşme durumu olarak yorumlanabilir, iki bölgesel güç ise(Suudi-İran) bu siyasal rekabeti inanç temelli aktörler üzerinden gerçekleştirme eğilimindeler, bu tutum Ortadoğu coğrafyasına barış ve huzur ortamının gelmesini güçleştiriyor ve engelliyor.

Mezhepsel Aktörler Üzerinden Nüfus mücadelesi

Suudi Arabistan Krallığı ile İran İslam Cumhuriyeti arasındaki siyasal mücadelenin Arap Baharı denen süreç ve sonrasında daha belirgin ve daha rekabetçi bir hal aldığı gözlemleniyor. Bu bağlamda Suudi Arabistan-İran rekabeti iki ülke arasındaki yapısal farklılıklardan ve revizyonist tutumlardan kaynaklandığı söylenebilir. “Bahse konu olan yapısal unsurlara göz atıldığında, etnik kimlik olarak Fars, mezhep anlayışı olarak Şia ve yönetim tarzı olarak (teokratik) cumhuriyet olan İran İslam Cumhuriyeti ile etnik kimlik olarak Arap, mezhep anlayışı olarak Sünni ve yönetim şekli olarak (teokratik) monarşi olan Suudi Arabistan Krallığı, bu yapısal unsurların etkisiyle doğal olarak Basra Körfezi’nde karşılıklı olarak birbirlerini rakip olarak görmekteler ve üstünlük mücadelesi içerisine girmektedirler7” Suudi Arabistan Soğuk savaş sonrası dönemi devam ettirmek adına statükocu, İran ise daha revizyonist bir tutum sergilemektedir. Ancak gelişen uluslararası boşluk Suudi Arabistan’ı mevcut durumu koruma isteğinin yanında İslam Dünyası üzerinde daha belirgin bir nüfuz sağlama amacını doğurduğunu da göz ardı etmemek gerekir.

Arap Baharı süreci kapsamında Suudi Arabistan’ın mevcut durumu koruma isteği, ülkede Şiilerin çoğunlukta yaşadığı bölgeleri savunmak durumunda kalmış hem de ülkesi dışında ancak hem Suudi Arabistan’ı etkileyebilecek veya bölgedeki nüfuzuna tehdit olabilecek Mısır, Yemen ve doğrudan müdahale ederek Bahreyn’de mevcut rejimleri savunmuştur. Suudi Arabistan’ın son dönemde Suriye’ye müdahale etme isteği ise bilhassa Şii aktörlerden ve İran’dan tepki almıştır.

Irak’ta Bağdat yönetimi denilen Şia temelli yönetimin ortaya çıkması, İran İslam Cumhuriyeti’nin Ortadoğu’da nüfuz sahibi olma isteği daha net biçimde ortaya çıkmıştır. Irak incelendiğinde Mezhep odaklı çatışmalar ve gerilimin artmasında DAEŞ’in rolü de göz ardı edilmemelidir. Bağdat merkezi Şii yönetiminin varlığı Arap Baharı sürecinde İran’ın nüfuz elde etme isteğinde itici güç olmuştur. İran’ın etki alanı kast edilerek Şii hilali diye adlandırılan jeopolitik söylem, kendini Şii nüfuzun temsilcisi kabul eden İran İslam Cumhuriyeti’nin bugün bir şekilde beslediği aktörlerin mücadele alanı olduğu kabul edilebilir. Arap Baharı süreci ve 2003 ABD’nin Irak müdahalesi Ortadoğu’da belirsizlikleri arttırmış bu belirsizlikten bölge ülkeleri arasında etnik ve mezhepsel sebeplere bağlı mücadele ortaya çıkmıştır.

Şii din adamı Şeyh Nimr Bakır El-Nimr ve 47 kişi 2 Ocak 2016’da Suudi Arabistan’da idam edildi. İdamın ardından İran’da yapılan protestolar sırasında Tahran’daki Suudi Arabistan büyükelçilik binası ve Meşhed’deki konsolosluk binası ateşe verildi. Nimr Suudi Arabistan yönetimini eleştiren, Arap Baharı sürecinde Katif bölgesindeki protestoların başındaydı, Suudi Arabistan ve Bahreyn’deki genç Şiiler arasında önemli bir destekleyici kitlesi bulunuyordu, 2012 yılında tutuklandı ölüm kararı ise Ekim 2014 yılında verilmişti.8 .

İran’daki büyükelçilik ve konsolosluk saldırıları ardından, Suudi Arabistan İran ile diplomatik ilişkilerini kestiğini açıkladı, Suudi Arabistan’ı Bahreyn ve Sudan’ın diplomatik ilişkileri kesmesi izledi, Birleşik Arap Emirlikleri ilişkilerin seviyesini düşürme kararı almıştır9. İdamın yarattığı gerginliğin boyutunu diplomatik ilişkilerin kesilmesinden anlayabiliriz, devletlerarası diplomatik ilişkilerin kesilmesi bir nevi konuşulacak veya görüşülecek bir şeyin kalmamış olması anlamına geliyor. Suudi Arabistan ve İran arasındaki gerilimin Suudi Arabistan etkisi ile anında diğer Arap ülkelerinde karşılık bulması aynı şekilde İran etkisi ile de Şii dünyası üzerinde karşılık buluyor olması, dikkat edilmesi gereken başka bir boyuttur, Karşılıklı tehditvari açıklamalar Şii ve Sünni gruplar üzerinde anında karşılık bulmuştur. Suudi Arabistan ve İran gerilimi bölgede mezhep savaşı riskini her zaman barındıracaktır, bu devletlerin bu bağlamda ikili ilişkilerinde daima dikkatli olmaları gerekmektedir.

Körfez İşbirliği Konseyi Suriye’de Esad’ı destekleyen Hizbullah üyelerine 2013’ten beri yaptırım uyguluyordu 2016 yılına geldiğimizde ise KİK Lübnan’daki Hizbullah’ı terör örgütü ilan etti. Bu hamle karmaşık olan ve belirsiz Lübnan geleceğini ilerleyen dönemde etkileyecek ve Şii-Sünni gerginliğinde yeni bir çatışma ihtimalini arttıracaktır. İran ve Suudi Arabistan arasında veraset savaşının Şii ve Sünni aktörleri Lübnan’ı kaynayan kazan haline getirmektedir.

Jeopolitik Boyut

Müslüman bir Arap ülkesi olan Yemen ise jeopolitik konumu, tarihi ve tarıma elverişli toprakları ile önemli bir coğrafyadır. Zaten istikrarlı bir siyasi tarihi olmayan ve soğuk savaş yıllarında ABD ve SSCB arasındaki rekabetin etkilerini yaşayan Yemen; Arap Baharı sürecinde de Sünni-Şii çatışmaları ile ciddi iç karışıklıklara maruz kaldı. Ülkede azımsanmayacak sayıdaki Şii mezhebi mensubu ve çoğunluğu oluşturan Sünni nüfus arasındaki çatışmalar Suudi Arabistan ve İran’ın tarafları beslemesi, çatışmaların halen devam etmesine sebep olmuştur. Eylül 2014’te (güncel bağlamda) başlayan ayaklanmalar ile Şii Husi hareketi 2015’te ülkenin büyük bölümünü ele geçirdi. Suudi Arabistan öncülüğündeki Arap koalisyonu Husi milislere karşı operasyon başlatmıştı. Operasyonu başlatan etkenlerden biri Husi hareketinin Aden körfezine doğru ilerlemeleri oldu, Aden körfezi; Bab’ul Mendep Boğazını Kızıldeniz’e bağlar, işte bu stratejik nokta Suudi Arabistan’ın müdahalesinde etken olmuştur, Husi Hareketi’nin Yemen içinde güneye ilerleyişi hem Günye’deki Sünni grupları hem de jeopolitik sebeplerden Suudi Arabistan’ı harekete geçirmiştir. Bab’ul Mendep; Kızıldeniz ve Hint okyanusu arasındadır Tarih boyunca stratejik ve jeopolitik öneme sahip olmuştur, petrol taşımacılığında dünyanın en önemli boğazlarındandır, Bab’ul Mendep, Aden körfezi ile Hint okyanusuna ulaşmak için Bab’ul Mendep’i kullanacak bütün ülkeler için önemlidir, gerek Suudi Arabistan için gerekse İsrail için önemli olan bu güzergâh, İran destekli Şii grupların hedefi haline gelmiştir.

Yemen’nin durumuna diğer bir bakış açısı ile başlı başına bir Jeopolitik slogan haline gelen Şii Hilali söylemidir Şii hilali ilk olarak Ürdün kralı Abdullah tarafından söylenmiştir. Şiilerin azınlıkta yaşadığı ülkeler kast edilir, İran ise bu hilal ile kast edilen yerlerdeki Şiilerin örgütlenmesinden sorumlu tutulur. Yemen jeopolitik konumu itibariyle Şii hilali söylemi göz önüne alınırsa, bahsedilen Şii hilalinin son noktasıdır, Yemen’de Şii egemenliği gelişirse Suudi Arabistan Şii hilalinin kuşatmasında kalacaktır.

İki ülke arasında bir diğer jeostratejik rekabet sahası Basra Körfezidir; tarihi adı Pers körfezi olan körfez, İran politikasında “Milli Pers Körfezi” olarak isimlendirilmektedir. Arap ülkeleri ve Suudi Arabistan için körfez, “Arap körfezi” olarak isimlendirilmektedir, Bu bilgi ışığında bile Basra Körfezi’nin önemi ve nüfuz mücadelesine sahne olduğu gözlemlenmektedir. Dünya petrol üretiminin üçte biri körfez bölgesinde gerçekleştirilir, dünya petrol rezervlerinin de üçte ikisi bu bölgede bulunmaktadır10.

Mehmet Ali YURTTAŞER

Notlar

1- Cleveland, William l. (2015). Modern Ortadoğu Tarihi, İstanbul, Agora Kitaplığı

2- DİRİÖZ, Ali Oğuz, Mart 2016-cilt:4-sayı 39 Ortadoğu Analiz-ORSAM http://www.orsam.org.tr/tr/trUploads/Yazilar/Dosyalar/201238_mak7.pdf Erişim tarihi: 13.03.2016.

3- DİRİÖZ, a.g.m.

4- http://www.tasam.org/tr-TR/Icerik/213/rusya_federasyonu-iran_askeri-%20teknik_iliskileri TASAM Rusya (Moskova) Temsilciliği Erişim tarihi: 13.03.2016

5- https://tr.wikipedia.org/wiki/Silah_ihracat%C4%B1na_g%C3%B6re_%C3%BClkeler_listesi Erişim tarihi: 14.03.16

6- http://www.timeturk.com/iran-a-uygulanan-ambargonun-tarihcesi/haber-28499 Erişim tarihi: 14.03.16

7- Arap Baharı’nın İran-Suudi Arabistan İlişkileri Üzerindeki Etkisi. Akdoğan İsmail. Sakarya Üniversitesi Ortadoğu Çalışmaları Merkezi. Ortadoğu yıllığı 2012. https://www.ciaonet.org/attachments/27191/uploads Erişim tarihi: 14.03.16

8- http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/01/160103_nimr_kimdir

9- : http://tr.sputniknews.com/ortadogu/20160104/1019997645/bahreyn-iran-diplomatik-iliski.html#ixzz42SbBhWHq

10- https://tr.wikipedia.org/wiki/Basra_K%C3%B6rfezi

Reklamlar

ORTADOĞU DOSYASI : Ortadoğu Bölgesinde Kültürel Hegemonya Inşası

Ortadou Blgesinde Kltrel Hegemonya Inas.pdf

ORTADOĞU DOSYASI : Ortadoğu’da ‘Federalizm’ Bilmecesi

Rusya, İsrail’in isteği doğrultusunda Esed’e ve Hizbullah’a verdiği desteği sınırlandırsa da İran’ı kaybetmek istemiyor. İsrail ise net. Suriye’de güçlü Esed ve İran etkisi istemediği için "federalizme" açık destek veriyor.

"Haritaların değişeceği" fikrinin bir süredir zihinleri işgal ettiği Ortadoğu’da "federalizm tartışması" yeniden gündeme oturuverdi.

Ulus-devlet sisteminin çöktüğü bölgemizde federalizm kimilerinin çözümü kimilerinin korkulu rüyası. Ancak federalizm tartışması bütünleşmenin değil, yeni çatışmaların ve düşmanlıkların besini olacak şekilde büyüyor. Bu tartışma Irak ve Suriye’de Sünni Arapların ve Kürtlerin geleceği ile yakından irtibatlı.

Korkular federalizmin bölünmeye götüreceği yönünde. Zira ABD’nin tam işgali ve dizaynı üzerinden bile Irak’ın yeniden yapılanması başarılamadı. DAİŞ muammasına ek olarak Mesud Barzani Kuzey Irak’ta bağımsız bir devlet arayışı içinde olduğunu sıklıkla ifade ediyor. Şimdi de Suriye’de Cenevre görüşmelerine dahil edilmemesini gerekçe gösteren PYD, Rimelan’daki toplantıda ‘Rojava ve Kuzey Suriye Demokrat Federal Sistemi’ni ilan etti.

Böylece PYD, sonu "bağımsız devlete gidebilecek bir özerkliği" hayata geçirmek için bir adım daha attı. Zamanlama konusunda ABD ve Rusya’dan itiraz görmeyi göze alarak bu yola girdi. PYD’nin bulduğu cesaretin temelinde ABD- Rusya ikilisinin Suriye’de federalizme sıcak baktığı kanaati yatıyor.

İlk açıklamalar elbette farklı. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mark Toner, "Suriye’de hiçbir özerk ya da yarı özerk bölgeyi tanımayacaklarını" söylemişti. Benzer şekilde Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Bogdanov, "Suriye Kürtleri tek taraflı olarak bağımsız ve egemen devlet Suriye içinde ayrı federasyon ilan edemez" dedi. Ancak Rusya’nın Suriye’nin üç federal yapıya bölünmesi yönündeki önerisi hafızalarda taze.

İfade edilen kaygılar Cenevre görüşmelerini sekteye uğratmamak için zamanlama ile alakalı. ABD cenahı biraz daha karmaşık. Dışişleri bakanlığı ve CIA’in federasyon fikrine olumsuz yaklaştığı; Pentagon ve Beyaz Saray’ın ise destek verebileceği söyleniyor.

Washington’daki düşünce kuruluşları ve uzmanlar bir süredir Dayton Anlaşması’nın getirdiği tipte üç yapılı bir federasyon tezini tartışmakta zaten. DAİŞ ile mücadelede PYD/YPG’yi müttefik olarak gören Pentagon’un görüşünün hâkim gelmesi büyük olasılık. Bu yüzden federalizm ilanı ABD’yi rahatsız edecek bir adım olarak görülmüyor. Hatta ABD-Rusya örtük mutabakatının bir sonucu olarak bile değerlendirmek mümkün.

Asıl rahatsızlık Cenevre masasında hissedildi. Suriye rejimi bu ilanı uluslararası hukuka aykırı olarak nitelerken muhalifler de karşı olduklarını ifade ettiler. BM Suriye özel temsilcisi Staffan de Mistura da rejim ve muhaliflerin "Suriye’nin birliği, toprak bütünlüğü ve federalizmin konuşulmaması konusunda prensipte anlaştıklarını" açıkladı.

PYD’nin hamlesi Esed rejimi ile "Suriye devriminin" ana prensiplerinden birisi olan ülke bütünlüğü fikrinden taviz vermek istemeyen muhalifleri yakınlaştırır mı? Yoksa savaşan grupların kendi kontrollerini devam ettirmek için zaman içinde bir tür federalizme sıcak bakması mı söz konusu olur? DAİŞ’e yönelik operasyon dalgası başladığında PYD’nin yeni bölgeler elde etmesi sahayı nasıl etkiler?

Bu soruların cevapları kuşkusuz Suriye’ye bir şekilde müdahil olan bölgesel güçlerin atacakları yeni adımlarla da şekillenecek. PYD kontrolünde federe bölge en çok Türkiye’yi endişelendiriyor. Bu bölgenin PKK terörünü hem silah hem de terörist eğitimi boyutlarıyla beslediği biliniyor. Olası bir federe yapı Kürt milliyetçiliği üzerinden Türkiye’yi uluslararası kuruluşlar nezdinde de zorlayacak bir tehdit oluşturuyor. İran şimdilik daha az kaygılı.

Çünkü Rusya, İsrail’in isteği doğrultusunda Esed’e ve Hizbullah’a verdiği desteği sınırlandırsa da İran’ı kaybetmek istemiyor. İsrail ise net. Suriye’de güçlü Esed ve İran etkisi istemediği için "federalizme" açık destek veriyor.

Suudi Arabistan’ın federalizme soğuk bakmayacağı tahmin edilebilir. Ezcümle, ABD -Rusya ikilisinin Suriye projeksiyonu netleştikçe bölgesel güçlerin Suriye yaklaşımları değişebilir. En çok da İran ve Türkiye’nin… Zira Ortadoğu’da sınırların değişmesi tartışması bu iki güçlü ülke için masa başında harita çizme denemesinden daha fazlasını ifade ediyor.

[Sabah, 19 Mart 2016]

ORTADOĞU DOSYASI /// VİDEO : MI5 Ajanı Annie Machon : Ortadoğu’daki Ajanların Soğuk Savaşı (2 BÖLÜM)

VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=9p8m2CwZ-3A&feature=em-uploademail

https://www.youtube.com/watch?v=l2UyDVszNWw&feature=em-uploademail

AMERİKA DOSYASI : ABD’nin Ortadoğu’daki Tavrı Rusya’ya Alan Açıyor

VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=HOPVenvw9AE

SETA İstanbul Genel Koordinatörü Fahrettin Altun, Amerika’nın Suriye politikası üzerine değerlendirmelerde bulundu.

SETA İstanbul Genel Koordinatörü Fahrettin Altun, TRT 1 ekranlarında yayınlanan Enine Boyuna programında Amerika’nın Suriye politikası üzerine değerlendirmesinde “Amerika’nın Ortadoğu’daki tavrı Rusya’ya alan açıyor. Bu Avrupa Birliği’ni de ciddi bir şekilde rahatsız ediyor ve Avrupa Birliği-Amerika ilişkilerinde de bir anlamda bir negatif süreci beraberinde getiriyor. Diğer taraftan özellikle Obama’nın Suriye politikasıyla ilgili olarak son iki buçuk yıldır sadece DAEŞ’le mücadele meselesine odaklanmış olması da bir başka problem alanını oluşturuyor.” dedi.

Altun konuşmasını şu sözlerle sürdürdü: “Obama, ana akım siyasetin dışından gelen (ya da böyle pazarlanan) bir aktör olarak Amerika’nın imajını düzeltebilirdi; Amerika’yı bir anlamda yeniden düzen kurucu bir aktör olarak dünyaya aktarabilirdi fakat bu fırsatı kaybetti. Sadece atamadığı adımları değil aynı zamanda Amerika’nın hanesine yazabileceği artıları da elinde kaçırdı.”

İRAN DOSYASI : İran Ekonomisinde Yeni Dönem ve Ortadoğu Hidropolitiğine Etkileri

Yrd. Doç. Dr. Vakur Sümer, ORSAM Danışmanı, Selçuk Üniversitesi

2015 yılında varılan “nükleer anlaşma”, yalnızca İran ekonomisinde değil İran’ın Ortadoğu hidropolitiğindeki konumunda da yeni bir döneme işaret etmektedir. İran’ın kısıtlı, hassas ve hızla bozulan su kaynakları ile yarı kurak bir ülke olduğu bilinen bir gerçektir. Uzun yıllardır süren yaptırımların sona ermesi, İran’ın artan su sorunlarının çözümünde en uygun yol olarak gördüğü su transferi projelerinde patlama yaşanması anlamına gelmektedir. Yaptırımların sona ermesi İran’da su kullanımını da arttıracaktır, ki bu durumun hükümeti suyun tedarik edilmesinde yeni kaynaklar bulması için baskı altına sokması beklenmektedir. Öte yandan, İran’ın bu yeni ufku Ortadoğu’da yeni bir Pandora Kutusu’nun açılmasına neden olma ihtimali de taşımaktadır.

Yıllar süren bir dizi müzakerenin ardından, İran ve dünya güçlerinin bir kısmı (Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri olan Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Rusya Federasyonu, Fransa ve Çin ile Almanya ve Avrupa Birliği de dahil) İran’a uygulanan nükleer plan bağlantılı yaptırımları sonlandıran kapsamlı bir anlaşmaya varmışlardır. Uzmanlara göre Anlaşma, İran ekonomisine, özellikle de ülkenin enerji sektörüne büyük bir ivme kazandıracaktır. İran, küresel petrol rezervlerinin yüzde onunu ve doğal gaz rezervlerinin yüzde yirmisini elinde bulundurmaktadır. Ancak her halükarda ekonomik etkiler enerji sektörünün çok ötesinde olacaktır. İran ve büyük çoğunlukla Avrupalı ülkeler arasında daha farklı birçok sektörde ekonomik bağlantıların (yeniden) sağlanması, Anlaşmadan henüz günler sonra dahi bir ivme kazanmıştır.

Hâlihazırda hazırlık veya inşa aşamalarında olan birçok su transferi projesi bulunan İran, bu transferler için Ortadoğu’da gururla bazı devasa tüneller kazmaktadır. Bu önemli su transferi projelerinden bir tanesi de Umman Denizi’nde gerçekleştirilecek olandır. Yıllık yaklaşık 440 milyon metreküp su taşıması planlanan proje başlangıçta yalnızca Bölgenin güney kesimlerinde yaşayan vatandaşlara içme suyu temin etmeyi hedeflerken civarda bulunan sanayi bölgeleri de son zamanlarda projeden su talep etmektedir. Şimdilerde İran’ın bu büyüklükteki projeleri kendi imkânlarıyla finanse etmesinin ya da yabancı yatırımlar bulmasının kolaylaşması rahatlıkla beklenebilir.

Urmiye Gölü’nün canlandırılması ise bu projelerden bir diğeridir. İran Cumhurbaşkanı Ruhani, Gölün canlandırılmasında gerekli alternatifler üzerinde çalışması için bir komite kurmuştur. Uzmanlara göre Urmiye Gölü canlılığını sürdürebilmek için yıllık bazda 3.1 milyar küp suya ihtiyaç duymaktadır. Ancak mevcut yağış ve su kullanım oranları dikkate alındığında Urmiye Gölü’nün kendi doğal süreci içerisinde canlılığını devam ettirmesi oldukça zor görünmektedir. Bu şartlar altında, yakın havzalardan su transferi acil bir alternatif olarak ön plana çıkmaktadır. Bu noktada bazı uzmanlara göre bir alternatif Van Gölü’nden su taşınmasıdır. Fakat farklı bir grup uzman ise bu transferin donör havza olan Van Gölü kapalı havzası için bir tehdit oluşturduğu uyarısında bulunmaktadır.

Kura-Aras sınıraşan havzasından su taşınması da geçmiş yıllardaki alternatifler arasında görülmüştür. Ancak proje, Azeriler’in yoğun itirazlarıyla karşılaşınca İranlılar projeden vazgeçmiştir.

Urmiye Gölü’nü canlandırmak için strateji arayışları sırasında gözler Fırat-Dicle sınıraşan havzasının bir alt havzası olan Küçük Zap’a çevrilmiştir. Bu kapsamda, yaklaşık 160 milyon metreküp su biriktirebilen ve Fırat-Dicle sınıraşan havzasından yıllık 121 milyon metreküp civarında su transferi yapabilen bir baraj ve tünel projesi öngörülmüştür. Her ne kadar bu proje bitmeye yakın olsa da konu burada noktalanmamıştır: sınıraşan Kura-Aras nehirlerinden su taşınmasına ilişkin proje de gündemdedir.

Bütün bu gelişmeler İran ekonomisi ve toplumu için kesinlikle bir genel pozitif etkiye sahiptir ve sahip olacaktır. Fakat bu projelerin İran’ın havza ülkesi olduğu sınıraşan su havzalarındaki baskıyı arttıracağı yönünde ciddi bir risk de söz konusudur. Yukarıda da tartışıldığı gibi, projelerin Fırat-Dicle sınıraşan havzasındaki etkileri aşırı düzeyde olacaktır. Bu konuda endişelerini dile getiren bazı İranlı uzmanlar da sürdürülebilir bir çözümün Gölü beslemekten değil tarımsal su kullanımını azaltmaktan geçtiğini dile getirmiştir. Yalnız yüzey sularının değil yer altı sularının da yetkisiz kullanımının yasaklanması, Urmiye Gölü’nün ve aynı biçimde çevresel tehdit altında olan sulak alanlar gibi yerlerin kaderinin tersine çevrilmesinde en iyi yol olacaktır.

İlgili literatürün önerdiği gibi, bir su transferi projesine başlamak için –asgari olarak- üç koşulun bulunması gerekmektedir: 1. Yerel hidrolojik koşulların su kaynaklarının kullanılabilirliğini kısıtlaması; 2. Devam eden kentsel gelişimleri destekleme bağlamındayerel kaynaklarınihtiyaçlarıkarşılayamaması; 3. Yerel su temini koşullarının tükenme ve kirlilik nedenleriyle iyileştirmeye ihtiyaç duyması. Bu kriterler “gereklilik kriterleri” olarak adlandırılabilir. Ancak inanmaktayım ki, bir projenin sosyal, çevresel ve uluslararası bakımdan sağlıklı ve meşru olabilmesi için “uygunluk kriterleri”ne de ihtiyacımız bulunuyor. Her ne kadar bu kriterlerin detaylarının tartışılması bu analizin kapsamı dışında olsa da daha karmaşık çıkarların risk altında olduğu sınıraşan durumlarda yukarıda sıralanan kriterlerin daha sıkı ve yakından incelenmiş olması gerektiği açıkça ortadadır.

İSRAİL DOSYASI : İsrail Ortadoğu’da Ne İstiyor ? İşte Belgeleri…

Kartlar açık…

İSRAİL Ortadoğu’da NE İSTİYOR?

İsrail’in amacı…

1991 Körfez Savaşından çok daha önceleri, 1982 yılında, İsrail büyük bir öngörüyle yeni Ortadoğu senaryosunu çizmişti.

Senaryo aynı yıl Dünya Siyonist Dergisi Kivunim’de yayımlanmıştı.

İsrail’in bu yeni planda fikir babası İsrael Shahak idi, senaryo yazarı ise Oded Yınon.

Senaryonu adı: 1980’lerde İsrail İçin Strateji…

Yeni İsrail stratejisinin hedefinde Ortadoğu’daki Müslüman ülkeler vardı, bunu Yahudi stratejist İsrael Shahak söylüyordu, şöyle ki;

‘İsrail stratejik düşüncesinde, tüm Arap devletlerinin daha küçük parçalara bölünmesi hep tekrar tekrar görülen bir kavramdır. Örnek vermek gerekirse, Irak’ta İsrail için olabilecek en iyi şeyin; Irak’ın Şii ve Sünni devletler ve Kürt tarafının ayrılmasıdır.’

İsrail’in bu yeni stratejisinde ilk hedef Irak’tı;

‘Bizim için Irak’ın feshi, Suriye’nin feshinden bile daha önemlidir. Irak Suriye’den daha güçlüdür. Kısa vadede İsrail’in en büyük tehdidi Irak’ın gücüdür’.

Bu hedefe giden yol İran-Irak savaşından geçmekteydi ki zaten 1991 Körfez savaşına girerken, sekiz yıl süren İran-Irak savaşı yaşanmıştı.

Demek ki İsrail planı bunu öngörmüş ve buna göre stratejisini belirlemişti, şöyle ki;

‘Bir Irak-İran savaşı Irak’ı parçalayacak ve bize karşı geniş bir cephede çatışma organize etmesine imkan vermeden çökmesine sebep olacaktır’.

Bu hedefe giden yol Irak’ı parçalamaktan geçiyordu, işte İsrail planı;

Üç büyük şehir etrafında üç (veya daha fazla) eyalet var olacaktır: Basra, Bağdat ve Musul ve güneydeki Şii bölgeler Sünni ve Kürt kuzeyden ayrılacaktır’.

Parçalama stratejisinin dayandığı nokta, Müslüman coğrafyadaki etnik ve dini temeldeki farklılıklardı ve İsrail bunu da şöyle öngörmüştü;

‘Araplar arasındaki her türlü çatışma kısa vadede bize yardımcı olur ve Suriye ve Lübnan’da olduğu gibi önemli bir hedef olan Irak’ın parçalanması için yolu kısaltır. Osmanlı döneminde Suriye’de olduğu gibi Irak’ta da etnik/dini bazda bölgelere bölünme mümkündür.’.

İşin ilginç yanı Tevrat’ta geçen ayetler her nasılsa bu yeni İsrail stratejisini destekliyordu çünkü geçmişin Babil’i olan günümüz Irak’ın parçalanmasını öngören kehanetler vardı, şöyle ki;

‘“Ey Babil, erden kız, in aşağı, toprağa otur… Öç alacağım, kimseyi esirgemeyeceğim… Onu durduracak büyü yok elinde, başına gelecek belayı önleyemeyeceksin. Üzerine ansızın hiç beklemediğin bir yıkım gelecek… Gençliğinden beri alışveriş ettiğin herkes kendi yoluna gidecek, seni kurtaran olmayacak.’

İncil’de yer alan ayetler de bu yeni İsrail stratejisini şöyle destekliyordu;

“Yedi tası alan yedi melekten biri gelip benimle konuştu: ‘Gel’ dedi, ‘Sana engin suların kenarında oturan büyük fahişenin çarptırılacağı cezayı göstereyim’… ‘Büyük Babil, Dünya Fahişelerinin Ve İğrençliklerinin Anası’… Gördüğün canavarla on boynuz fahişeden nefret edecek, onu perişan edip çıplak bırakacaklar. Etini yiyip kendisini ateşte yakacaklar. Çünkü Tanrı, amacını gerçekleştirme isteğini onların yüreğine koymuştur. Öyle ki, Tanrı’nın sözleri yerine gelinceye dek krallıklarını canavara devretmekte sözbirliği edecekler.’

Babil günümüzdeki Irak’tır…


ABD’ye gelince, 1996’da yayımlanan ancak 1991’de fiilen eyleme geçmiş olan BOP projesinde Irak’ın geleceği üç parçalı olarak öngörülmüştü.

İşte BOP ve Irak:

‘Bölgede yapılacak adil bir düzenleme Irak’taki üç Sünni ağırlıklı bölgeyi budanmış bir devlet haline getirecektir ve bu bölgeler zaman içerisinde Akdeniz’e yönelmiş bir Büyük Lübnan’a kıyılarını kaybetmiş olan Suriye ile birleşmeye karar verebilir ki bu durumda Fenike yeniden doğmuş olur. Diyarbakır’dan Tebriz’e kadar uzanan bağımsız bir Kürdistan, Bulgaristan ve Japonya arasında en Batı yanlısı devlet olacaktır’.

ABD, BOP planında son sözünü şöyle söyleyecekti;

‘5,000 yıllık tarihten bir diğer kirli sır da şudur: Etnik temizlik işe yarar’

Bugün Ortadoğu’ya bakıldığında görülen de zaten budur!

Hristiyan dünyasının kutsal Ordusu olarak kendisini gören ABD, Tevrat ve İncil’de geçen kehanetlerle Hıristiyan dünyasında inanç desteği sağlıyor ve İsrail stratejisi temelinde Ortadoğu’da savaş arenasına iniyor…

Müslüman Türkiye de, Özal’ın 1991 Körfez savaşında izlediği siyaset ve ABD’ye verdiği destekle İsrail ve ABD emellerine hizmet etmiş durumuna düşüyor…

Ve Rusya, tarihten gelen TÜRK düşmanlığı ile Suriye’de bu oyuna katılıyor…

Hepsinin şimdi tek ortak hedefi ortaya çıkıyor: TÜRKİYE VE TÜRK MİLLETİ!

BİLGETÜRK