Etiket arşivi: ORTADOĞU DOSYASI

ORTADOĞU DOSYASI : Güncel Ortadoğu Siyasetinde Suudi Arabistan ve İran Etkileri

Uluslararası Sistem ve Ortadoğu

Soğuk Savaş sonrası diye tasnif ettiğimiz uluslararası ilişkiler sisteminin, bugün belki de Amerikan süper gücünün dahi etkisinin en aza indiği ve çok kutuplu sistemin tanımının en bariz şekilde pekiştiği dönemden geçiyoruz. Batı odaklı uluslararası örgütleler, uluslararası politika ve üretim sisteminin, günümüzde uzak doğu eksenli, Asya merkezli, ucuz işgücü ve daha büyük pazarlara yayılma eğilimlinde olduğu tartışmasız bir gerçektir. Oluşan yeni sistemde Soğuk Savaş dönemine benzer rekabet ortamı oluşmakla birlikte “yeni soğuk savaşın” aktörleri iki kutuplu değil, çok kutupludur. ABD ve SSCB bloklaşmalarına benzer bloklaşmalar ortaya çıkmakta ancak yeni dönemde çok daha farklı bir rekabet ve uluslararası sistemin gelişimi söz konusudur.

Ortaya çıkan yeni sistemde Ortadoğu insanlık tarihindeki önemli yerini pekiştirmelidir. Tarihte Ortadoğu; üç büyük dinin doğduğu, Mezopotamya ve Mısır medeniyetlerinin geliştiği topraklar olmakla birlikte, Hindistan, Çin gibi Asya medeniyetleri ile Roma ve Yunan medeniyetleri arasında bir köprüdür, insanlık tarihinde bu önemli gelişmelere şahit olan Ortadoğu coğrafyası bugünün dünyasında da yükselen Asya ekonomisi ve geleneksel Batı ekonomisi ve teknolojisinin küreselleşen dünyadaki en önemli kesişme noktası olmalıdır. Sahip olduğu enerji kaynakları ve insan kaynağı ile Ortadoğu’nun jeopolitik önemi Batı karşısında yükselen Asya merkezli üretim ve pazar etkisi ile uluslararası sistemde daha ön plana çıkacaktır.

Ne yazık ki Ortadoğu coğrafyası çağımızda mutlaka aşılması gereken, etnik kökenli ve inanç eksenli düşüncelerin kıskacından henüz kurtulamadı. Bu açıdan baktığımızda uluslararası sistemin içinden geçtiği sancılı dönemde revizyonist bölge devletleri, büyük devletlerin veraset savaşına taraf ediliyor, bölge devletlerinin inanç ve etnik yapıyı ön plana çıkararak siyasi hedefler peşinde olduğu gözlemleniyor, uluslararası aktörler bölgesel aktörleri beslemeye devam ediyor.

İnanç merkezli düşünce Ortadoğu’nun hemen hemen bütün devletlerinde gözlemlenen bir gerçek, ancak inanç merkezli revizyonist tutumların en uç noktası ve bölgeyi tam anlamıyla tehlike içine sokan gerilime İran İslam Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan Krallık’ı arasındaki siyasal çekişme açısından bakılması önemlidir. Bu iki bölgesel gücün İslam’ın iki büyük mezhebi olan Sünnilik ve Şiiliği temsil etme eğilimleri, bölgenin hasret kaldığı istikrar, düzen ve egemenlik özlemini zora sokmaktadır.

İslamiyet-Mezhepler ve Ortadoğu

Tarih boyu İslamiyet’e bağlı olarak Ortadoğu coğrafyası, bir takım siyasal çıkarlar uğruna birçok kez mezhepsel rekabetin odağı haline gelmiştir. İslamiyet özü itibari ile tevhit düşüncesi üzerine kuruludur. Tevhit kelime anlamı olarak bir-birlik demektir, İslamiyet’in öğrettiği birlik Yaratıcının “Bir” olmasıdır ve İnsanlığın Tanrısı Tek ve Bir olursa insanlığa bahşedilen dinde de birlik olur, böylelikle inanç üzerinde herhangi bir ihtilaf kalmaz, doğabilecek bir anlaşmazlık, ancak yorum farkına dayanan küçük ve masum farklardan ibaret kalır. İslamiyet’in Müslümanlara anlattığı “dinin bir bütün olarak Allah’a has kılınmasıdır” kutsal kitap Kuran-ı Kerim’i insanlık ile buluşturan Hz. Muhammed’in vefatı ile Hz. Muhammed’in siyasi ardılı olarak seçilen Halifelerin seçimi meselesi, İslam’da mezhepsel ayrımları ortaya çıkarmıştır. Genel anlamı ile İslamiyet’te mezhepler Şii ve Sünni gruplar ve onlardan doğan kollara ayrılmıştır. Sünnilik ve Şiilik arasındaki temel fark, İslam toplumunun siyasal liderliğini kimin yürüteceği ve bu liderliğin boyutunun ne olacağıdır1 İslamiyet’te mezheplerin ortaya çıkışı siyasal temelli başlamıştır ve mezhepçilik halen siyasi nedenlere dayanan sebepler etrafında şekillenmektedir. Günümüz dünyasında egemen olan ulus devletler, siyasal amaçlarına hizmet etmek fikriyle mezhepsel bağları veya mezhep ayrılıklarını bahane edebilmekte mezhep konusu siyasi çekişmenin ve siyasi kutuplaşmanın aktörü haline getirilebilmektedir. Günümüz uluslararası sisteminde Mezheplerin siyasi çekişme aracı haline getirilmesi Ortadoğu’nun iki bölgesel gücü, İran ve Suudi Arabistan temelli olduğu ortaya çıkmaktadır.

ABD ve Rusya Federasyonu Açısından Suudi Arabistan ve İran

Suudi Arabistan dış politikası; dini unsurlar başta olmak üzere, Arap davalarına bağlılık, petrol ve dış ekonomik ilişkiler, bölgesel istikrar ve güvenlik şeklinde dört temel unsuru etrafında şekillenmektedir. Bilhassa bölgesel istikrar ve güvenlik boyutunda bakıldığında ABD ile olan ilişkiye ve bundan kaynaklı olarak İran ile ABD arasındaki gerilimde önemli rol oynamaktadır2 . Suudi Arabistan için en önemli ekonomik kaynak petrol gelirleridir, Suudi Arabistan’ın dünyadaki önemi yine petrolden kaynaklanmaktadır. Suudi Arabistan’da petrol arama ve çıkarma işlemleri ilk olarak Amerikan şirketleri tarafından gerçekleştirilmiştir3.

Suudi Arabistan ABD ilişkileri bir yandan Suudi Arabistan için hayati önem taşırken öbür yandan özellikle soğuk savaş yıllarının son dönemi itibariyle ABD için Suudi Arabistan vazgeçilmez bir müttefik olmuştur. Bu karşılıklı bağımlılık Saddam Hüseyin yönetiminin son bulması ile daha çok gelişmiştir. İran karşısında jeopolitik konumu (Basra körfezi gibi) ve ekonomik kaynakları bakımından Suudi Arabistan coğrafyası ABD politikasında vazgeçilmez unsur haline gelmiştir.

Rusya-İran arasındaki askeri-teknik ilişkilerin tarihi çok eskilere, 16. Yüzyılın başlarına dayanmaktadır. 1521 yılında İran-Rusya ilişkilerini geliştirmek amacıyla bir İran elçilik heyeti Moskova’ya gelmiştir4. Günümüz İran-Rusya Federasyonu ilişkileri yine bu bağlamda özellikle askeri alanda dikkat çekecek şekilde gelişmektedir. Rus- İran ilişkileri birçok fay hattı içermektedir. Ancak hem Rusya’nın hem de İran’ın Batı karşısındaki durumu iki devlet arasındaki ilişkilerin gelişmesine sebep olmuştur. Rusya Federasyonu, dünya silah ihracatında ikinci sırada5, İran ise otuz beş yıllık ambargo tarihinin yükü ile uluslararası sistemde yalnız bir ülke, 14 Temmuz 2015 Viyana’da yeni bir sayfa açılmasını bekleyen İran için en ümit verici tabloda dahi Batı ambargoları silah ve füze alanında ambargoların kalkması için beş yıllık bir süreç ön görmüştür6 bu durum İran’ın son dönemde müdahaleci tutumunu da göz önünde bulundurduğumuzda özellikle Silah pazarı konusunda İran, Rusya için müthiş bir Pazar haline gelmiştir. Rusya 30 Eylül 2015 Tarihinden beri Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı muhaliflere karşı hava operasyonları ile destekliyor Rusya’nın Esad desteğine Uluslararası alanda en güçlü desteği ise İran veriyor. Suriye’de ortak tutum iki ülkenin ilişkilerini son derece güçlendirdi. Rusya; Gürcistan, Ukrayna ve son olarak Suriye müdahaleleri ile Soğuk savaş sonrası Uluslararası sistemdeki pasifize edilmiş aktör imajını kırmayı başardı, İran ise Rusya’nın bu aktifliği sayesinde daha çok ciddiye alınması gereken bir aktör konumuna geldi, Rusya’nın Suriye müdahalesi İran’ın bölgede daha aktif olma dürtüsünü güçlendirmiştir, ancak unutulmamalıdır ki Rusya’nın genel olarak dış politikası ve özel olarak İran ile ilişkileri yeterince sağlam temellere oturmuş değil. Hazar Denizi hukuki rejimi, Orta Asya ve Kafkasya’da bölgesel çıkarların eskiye dayanan rekabeti, enerji piyasasında tedarikçi olma isteği ile rekabetçi tutumun gelişmesi durumu ortaya çıkabilir, iki ülke arasındaki son dönem yakın ilişkinin en büyük sebebi olan ortak Suriye politikası, İsrail-İran gerilimi ile Rusya-İran ilişkilerinde büyük bir krize sebep olabilir.

ABD-Suudi ilişkileri ile Rusya- İran ilişkileri bugün Ortadoğu’da uluslararası güçlerin bölgesel güçler üzerinden veraset savaşına dönüşme durumu olarak yorumlanabilir, iki bölgesel güç ise(Suudi-İran) bu siyasal rekabeti inanç temelli aktörler üzerinden gerçekleştirme eğilimindeler, bu tutum Ortadoğu coğrafyasına barış ve huzur ortamının gelmesini güçleştiriyor ve engelliyor.

Mezhepsel Aktörler Üzerinden Nüfus mücadelesi

Suudi Arabistan Krallığı ile İran İslam Cumhuriyeti arasındaki siyasal mücadelenin Arap Baharı denen süreç ve sonrasında daha belirgin ve daha rekabetçi bir hal aldığı gözlemleniyor. Bu bağlamda Suudi Arabistan-İran rekabeti iki ülke arasındaki yapısal farklılıklardan ve revizyonist tutumlardan kaynaklandığı söylenebilir. “Bahse konu olan yapısal unsurlara göz atıldığında, etnik kimlik olarak Fars, mezhep anlayışı olarak Şia ve yönetim tarzı olarak (teokratik) cumhuriyet olan İran İslam Cumhuriyeti ile etnik kimlik olarak Arap, mezhep anlayışı olarak Sünni ve yönetim şekli olarak (teokratik) monarşi olan Suudi Arabistan Krallığı, bu yapısal unsurların etkisiyle doğal olarak Basra Körfezi’nde karşılıklı olarak birbirlerini rakip olarak görmekteler ve üstünlük mücadelesi içerisine girmektedirler7” Suudi Arabistan Soğuk savaş sonrası dönemi devam ettirmek adına statükocu, İran ise daha revizyonist bir tutum sergilemektedir. Ancak gelişen uluslararası boşluk Suudi Arabistan’ı mevcut durumu koruma isteğinin yanında İslam Dünyası üzerinde daha belirgin bir nüfuz sağlama amacını doğurduğunu da göz ardı etmemek gerekir.

Arap Baharı süreci kapsamında Suudi Arabistan’ın mevcut durumu koruma isteği, ülkede Şiilerin çoğunlukta yaşadığı bölgeleri savunmak durumunda kalmış hem de ülkesi dışında ancak hem Suudi Arabistan’ı etkileyebilecek veya bölgedeki nüfuzuna tehdit olabilecek Mısır, Yemen ve doğrudan müdahale ederek Bahreyn’de mevcut rejimleri savunmuştur. Suudi Arabistan’ın son dönemde Suriye’ye müdahale etme isteği ise bilhassa Şii aktörlerden ve İran’dan tepki almıştır.

Irak’ta Bağdat yönetimi denilen Şia temelli yönetimin ortaya çıkması, İran İslam Cumhuriyeti’nin Ortadoğu’da nüfuz sahibi olma isteği daha net biçimde ortaya çıkmıştır. Irak incelendiğinde Mezhep odaklı çatışmalar ve gerilimin artmasında DAEŞ’in rolü de göz ardı edilmemelidir. Bağdat merkezi Şii yönetiminin varlığı Arap Baharı sürecinde İran’ın nüfuz elde etme isteğinde itici güç olmuştur. İran’ın etki alanı kast edilerek Şii hilali diye adlandırılan jeopolitik söylem, kendini Şii nüfuzun temsilcisi kabul eden İran İslam Cumhuriyeti’nin bugün bir şekilde beslediği aktörlerin mücadele alanı olduğu kabul edilebilir. Arap Baharı süreci ve 2003 ABD’nin Irak müdahalesi Ortadoğu’da belirsizlikleri arttırmış bu belirsizlikten bölge ülkeleri arasında etnik ve mezhepsel sebeplere bağlı mücadele ortaya çıkmıştır.

Şii din adamı Şeyh Nimr Bakır El-Nimr ve 47 kişi 2 Ocak 2016’da Suudi Arabistan’da idam edildi. İdamın ardından İran’da yapılan protestolar sırasında Tahran’daki Suudi Arabistan büyükelçilik binası ve Meşhed’deki konsolosluk binası ateşe verildi. Nimr Suudi Arabistan yönetimini eleştiren, Arap Baharı sürecinde Katif bölgesindeki protestoların başındaydı, Suudi Arabistan ve Bahreyn’deki genç Şiiler arasında önemli bir destekleyici kitlesi bulunuyordu, 2012 yılında tutuklandı ölüm kararı ise Ekim 2014 yılında verilmişti.8 .

İran’daki büyükelçilik ve konsolosluk saldırıları ardından, Suudi Arabistan İran ile diplomatik ilişkilerini kestiğini açıkladı, Suudi Arabistan’ı Bahreyn ve Sudan’ın diplomatik ilişkileri kesmesi izledi, Birleşik Arap Emirlikleri ilişkilerin seviyesini düşürme kararı almıştır9. İdamın yarattığı gerginliğin boyutunu diplomatik ilişkilerin kesilmesinden anlayabiliriz, devletlerarası diplomatik ilişkilerin kesilmesi bir nevi konuşulacak veya görüşülecek bir şeyin kalmamış olması anlamına geliyor. Suudi Arabistan ve İran arasındaki gerilimin Suudi Arabistan etkisi ile anında diğer Arap ülkelerinde karşılık bulması aynı şekilde İran etkisi ile de Şii dünyası üzerinde karşılık buluyor olması, dikkat edilmesi gereken başka bir boyuttur, Karşılıklı tehditvari açıklamalar Şii ve Sünni gruplar üzerinde anında karşılık bulmuştur. Suudi Arabistan ve İran gerilimi bölgede mezhep savaşı riskini her zaman barındıracaktır, bu devletlerin bu bağlamda ikili ilişkilerinde daima dikkatli olmaları gerekmektedir.

Körfez İşbirliği Konseyi Suriye’de Esad’ı destekleyen Hizbullah üyelerine 2013’ten beri yaptırım uyguluyordu 2016 yılına geldiğimizde ise KİK Lübnan’daki Hizbullah’ı terör örgütü ilan etti. Bu hamle karmaşık olan ve belirsiz Lübnan geleceğini ilerleyen dönemde etkileyecek ve Şii-Sünni gerginliğinde yeni bir çatışma ihtimalini arttıracaktır. İran ve Suudi Arabistan arasında veraset savaşının Şii ve Sünni aktörleri Lübnan’ı kaynayan kazan haline getirmektedir.

Jeopolitik Boyut

Müslüman bir Arap ülkesi olan Yemen ise jeopolitik konumu, tarihi ve tarıma elverişli toprakları ile önemli bir coğrafyadır. Zaten istikrarlı bir siyasi tarihi olmayan ve soğuk savaş yıllarında ABD ve SSCB arasındaki rekabetin etkilerini yaşayan Yemen; Arap Baharı sürecinde de Sünni-Şii çatışmaları ile ciddi iç karışıklıklara maruz kaldı. Ülkede azımsanmayacak sayıdaki Şii mezhebi mensubu ve çoğunluğu oluşturan Sünni nüfus arasındaki çatışmalar Suudi Arabistan ve İran’ın tarafları beslemesi, çatışmaların halen devam etmesine sebep olmuştur. Eylül 2014’te (güncel bağlamda) başlayan ayaklanmalar ile Şii Husi hareketi 2015’te ülkenin büyük bölümünü ele geçirdi. Suudi Arabistan öncülüğündeki Arap koalisyonu Husi milislere karşı operasyon başlatmıştı. Operasyonu başlatan etkenlerden biri Husi hareketinin Aden körfezine doğru ilerlemeleri oldu, Aden körfezi; Bab’ul Mendep Boğazını Kızıldeniz’e bağlar, işte bu stratejik nokta Suudi Arabistan’ın müdahalesinde etken olmuştur, Husi Hareketi’nin Yemen içinde güneye ilerleyişi hem Günye’deki Sünni grupları hem de jeopolitik sebeplerden Suudi Arabistan’ı harekete geçirmiştir. Bab’ul Mendep; Kızıldeniz ve Hint okyanusu arasındadır Tarih boyunca stratejik ve jeopolitik öneme sahip olmuştur, petrol taşımacılığında dünyanın en önemli boğazlarındandır, Bab’ul Mendep, Aden körfezi ile Hint okyanusuna ulaşmak için Bab’ul Mendep’i kullanacak bütün ülkeler için önemlidir, gerek Suudi Arabistan için gerekse İsrail için önemli olan bu güzergâh, İran destekli Şii grupların hedefi haline gelmiştir.

Yemen’nin durumuna diğer bir bakış açısı ile başlı başına bir Jeopolitik slogan haline gelen Şii Hilali söylemidir Şii hilali ilk olarak Ürdün kralı Abdullah tarafından söylenmiştir. Şiilerin azınlıkta yaşadığı ülkeler kast edilir, İran ise bu hilal ile kast edilen yerlerdeki Şiilerin örgütlenmesinden sorumlu tutulur. Yemen jeopolitik konumu itibariyle Şii hilali söylemi göz önüne alınırsa, bahsedilen Şii hilalinin son noktasıdır, Yemen’de Şii egemenliği gelişirse Suudi Arabistan Şii hilalinin kuşatmasında kalacaktır.

İki ülke arasında bir diğer jeostratejik rekabet sahası Basra Körfezidir; tarihi adı Pers körfezi olan körfez, İran politikasında “Milli Pers Körfezi” olarak isimlendirilmektedir. Arap ülkeleri ve Suudi Arabistan için körfez, “Arap körfezi” olarak isimlendirilmektedir, Bu bilgi ışığında bile Basra Körfezi’nin önemi ve nüfuz mücadelesine sahne olduğu gözlemlenmektedir. Dünya petrol üretiminin üçte biri körfez bölgesinde gerçekleştirilir, dünya petrol rezervlerinin de üçte ikisi bu bölgede bulunmaktadır10.

Mehmet Ali YURTTAŞER

Notlar

1- Cleveland, William l. (2015). Modern Ortadoğu Tarihi, İstanbul, Agora Kitaplığı

2- DİRİÖZ, Ali Oğuz, Mart 2016-cilt:4-sayı 39 Ortadoğu Analiz-ORSAM http://www.orsam.org.tr/tr/trUploads/Yazilar/Dosyalar/201238_mak7.pdf Erişim tarihi: 13.03.2016.

3- DİRİÖZ, a.g.m.

4- http://www.tasam.org/tr-TR/Icerik/213/rusya_federasyonu-iran_askeri-%20teknik_iliskileri TASAM Rusya (Moskova) Temsilciliği Erişim tarihi: 13.03.2016

5- https://tr.wikipedia.org/wiki/Silah_ihracat%C4%B1na_g%C3%B6re_%C3%BClkeler_listesi Erişim tarihi: 14.03.16

6- http://www.timeturk.com/iran-a-uygulanan-ambargonun-tarihcesi/haber-28499 Erişim tarihi: 14.03.16

7- Arap Baharı’nın İran-Suudi Arabistan İlişkileri Üzerindeki Etkisi. Akdoğan İsmail. Sakarya Üniversitesi Ortadoğu Çalışmaları Merkezi. Ortadoğu yıllığı 2012. https://www.ciaonet.org/attachments/27191/uploads Erişim tarihi: 14.03.16

8- http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/01/160103_nimr_kimdir

9- : http://tr.sputniknews.com/ortadogu/20160104/1019997645/bahreyn-iran-diplomatik-iliski.html#ixzz42SbBhWHq

10- https://tr.wikipedia.org/wiki/Basra_K%C3%B6rfezi

Reklamlar

ORTADOĞU DOSYASI : Ortadoğu Bölgesinde Kültürel Hegemonya Inşası

Ortadou Blgesinde Kltrel Hegemonya Inas.pdf

ORTADOĞU DOSYASI : Ortadoğu’da ‘Federalizm’ Bilmecesi

Rusya, İsrail’in isteği doğrultusunda Esed’e ve Hizbullah’a verdiği desteği sınırlandırsa da İran’ı kaybetmek istemiyor. İsrail ise net. Suriye’de güçlü Esed ve İran etkisi istemediği için "federalizme" açık destek veriyor.

"Haritaların değişeceği" fikrinin bir süredir zihinleri işgal ettiği Ortadoğu’da "federalizm tartışması" yeniden gündeme oturuverdi.

Ulus-devlet sisteminin çöktüğü bölgemizde federalizm kimilerinin çözümü kimilerinin korkulu rüyası. Ancak federalizm tartışması bütünleşmenin değil, yeni çatışmaların ve düşmanlıkların besini olacak şekilde büyüyor. Bu tartışma Irak ve Suriye’de Sünni Arapların ve Kürtlerin geleceği ile yakından irtibatlı.

Korkular federalizmin bölünmeye götüreceği yönünde. Zira ABD’nin tam işgali ve dizaynı üzerinden bile Irak’ın yeniden yapılanması başarılamadı. DAİŞ muammasına ek olarak Mesud Barzani Kuzey Irak’ta bağımsız bir devlet arayışı içinde olduğunu sıklıkla ifade ediyor. Şimdi de Suriye’de Cenevre görüşmelerine dahil edilmemesini gerekçe gösteren PYD, Rimelan’daki toplantıda ‘Rojava ve Kuzey Suriye Demokrat Federal Sistemi’ni ilan etti.

Böylece PYD, sonu "bağımsız devlete gidebilecek bir özerkliği" hayata geçirmek için bir adım daha attı. Zamanlama konusunda ABD ve Rusya’dan itiraz görmeyi göze alarak bu yola girdi. PYD’nin bulduğu cesaretin temelinde ABD- Rusya ikilisinin Suriye’de federalizme sıcak baktığı kanaati yatıyor.

İlk açıklamalar elbette farklı. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mark Toner, "Suriye’de hiçbir özerk ya da yarı özerk bölgeyi tanımayacaklarını" söylemişti. Benzer şekilde Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Bogdanov, "Suriye Kürtleri tek taraflı olarak bağımsız ve egemen devlet Suriye içinde ayrı federasyon ilan edemez" dedi. Ancak Rusya’nın Suriye’nin üç federal yapıya bölünmesi yönündeki önerisi hafızalarda taze.

İfade edilen kaygılar Cenevre görüşmelerini sekteye uğratmamak için zamanlama ile alakalı. ABD cenahı biraz daha karmaşık. Dışişleri bakanlığı ve CIA’in federasyon fikrine olumsuz yaklaştığı; Pentagon ve Beyaz Saray’ın ise destek verebileceği söyleniyor.

Washington’daki düşünce kuruluşları ve uzmanlar bir süredir Dayton Anlaşması’nın getirdiği tipte üç yapılı bir federasyon tezini tartışmakta zaten. DAİŞ ile mücadelede PYD/YPG’yi müttefik olarak gören Pentagon’un görüşünün hâkim gelmesi büyük olasılık. Bu yüzden federalizm ilanı ABD’yi rahatsız edecek bir adım olarak görülmüyor. Hatta ABD-Rusya örtük mutabakatının bir sonucu olarak bile değerlendirmek mümkün.

Asıl rahatsızlık Cenevre masasında hissedildi. Suriye rejimi bu ilanı uluslararası hukuka aykırı olarak nitelerken muhalifler de karşı olduklarını ifade ettiler. BM Suriye özel temsilcisi Staffan de Mistura da rejim ve muhaliflerin "Suriye’nin birliği, toprak bütünlüğü ve federalizmin konuşulmaması konusunda prensipte anlaştıklarını" açıkladı.

PYD’nin hamlesi Esed rejimi ile "Suriye devriminin" ana prensiplerinden birisi olan ülke bütünlüğü fikrinden taviz vermek istemeyen muhalifleri yakınlaştırır mı? Yoksa savaşan grupların kendi kontrollerini devam ettirmek için zaman içinde bir tür federalizme sıcak bakması mı söz konusu olur? DAİŞ’e yönelik operasyon dalgası başladığında PYD’nin yeni bölgeler elde etmesi sahayı nasıl etkiler?

Bu soruların cevapları kuşkusuz Suriye’ye bir şekilde müdahil olan bölgesel güçlerin atacakları yeni adımlarla da şekillenecek. PYD kontrolünde federe bölge en çok Türkiye’yi endişelendiriyor. Bu bölgenin PKK terörünü hem silah hem de terörist eğitimi boyutlarıyla beslediği biliniyor. Olası bir federe yapı Kürt milliyetçiliği üzerinden Türkiye’yi uluslararası kuruluşlar nezdinde de zorlayacak bir tehdit oluşturuyor. İran şimdilik daha az kaygılı.

Çünkü Rusya, İsrail’in isteği doğrultusunda Esed’e ve Hizbullah’a verdiği desteği sınırlandırsa da İran’ı kaybetmek istemiyor. İsrail ise net. Suriye’de güçlü Esed ve İran etkisi istemediği için "federalizme" açık destek veriyor.

Suudi Arabistan’ın federalizme soğuk bakmayacağı tahmin edilebilir. Ezcümle, ABD -Rusya ikilisinin Suriye projeksiyonu netleştikçe bölgesel güçlerin Suriye yaklaşımları değişebilir. En çok da İran ve Türkiye’nin… Zira Ortadoğu’da sınırların değişmesi tartışması bu iki güçlü ülke için masa başında harita çizme denemesinden daha fazlasını ifade ediyor.

[Sabah, 19 Mart 2016]

ORTADOĞU DOSYASI /// Orta Doğu’da Değişen Güvenlik Mimarisi ve T ürkiye : Otoriter Bir Mahallede Demokrat Kalabilmek

KAYNAK : Stratejik Düşünce Enstitüsü

Devletler ve halklar için coğrafya sizin kaderinizdir denilir. Böyle bir jeopolitik okuma herhalde en çok Türkiye’nin durumunu anlamak için açıklayıcı olabilir. Zira üzerine oturduğumuz yeryüzü parçası olan Anadolu, Kuzey-Güney ve Doğu-Batı ekseninde tüm tarihsel, siyasi, kültürel ve elbette ki askeri dinamiklerin kesiştiği bir konumda bulunuyor. Dünyadaki her köklü dönüşüm dalgası, siyasi ve sosyo-politik geçiş süreci bir şekilde Anadolu’yu etkiliyor. Örneğin soğuk savaş döneminde Türkiye uzun gerilim dönemlerini en derinden hisseden ülke oldu. Kutuplar arası mücadelede Sovyetler Birliğine komşu NATO üyesi olarak, bir cephe ülkesi olmanın en ağır yükünü biz çektik. Bir yandan NATO ittifakının en kalabalık ordusunu beslemek durumunda kalırken, diğer yandan güvenlik kaygıları uğruna Türkiye’de halkın demokrasi ve özgürlük talepleri acımasızca bastırıldı. Güvenlik devleti gerekleri bahanesiyle sık sık askeri darbelere maruz kaldık ve en iyi durumda bile ikinci sınıf bir demokrasiyi içselleştirmeye zorlandık.

Soğuk savaş sonrası dönemde ise, bir yandan Kafkaslardaki çatışmaların diğer yandan Balkanlardaki (Bosna katliamı) savaşların acısını yüreğinde en acı şekilde hisseden ve bazen de yeterince bir şeyler yapamamanın burukluğunu yaşayan ülke yine Türkiye idi. İçimizdeyse hem 1990’lı yıllarda hem de yine bugünlerde elimizi kolumuzu bağlayan en temel sorun hep terör belası oldu. PKK gibi soğuk savaş koşullarında yaratılmış en kanlı ve en acımasız bir canavar ile mücadele etmek, ülkenin siyasi ufkunu kararttığı gibi Türkiye’deki demokrasinin cılız kalmasının da ana nedenini oluşturdu. Ülkemizdeki soğuk savaş döneminin mirası olan Ergenekoncu otoriter yapılanmaların tasfiyesini geciktiren temel faktör ne yazık ki bir türlü bitirilemeyen terör oldu. Ne kullanışlı bir aktördür ki, PKK Türkiye’nin dış dünyaya yönelik geliştireceği her kritik konjonktürde küllerinden yeniden doğarcasına hortluyor ve ülkenin gelecek ufkunu karartıyor.

Yeni Terör Dalgası ve Suriye Krizi

Bugün Suriye krizinin bitme olasılığının yaklaştığı ve bölgenin siyasi ve güvenlik mimarisinin yeniden yapılanma olasılığının doğduğu bir vasatta, PKK yeni taktik ve stratejilerle sahneye yeniden çıktı ve “şehir savaşlarını” başlattı. Oysa bir yandan çözüm süreci devam ederken, diğer yandan legal bir siyasi parti olan HDP’nin halkın %13 oyunu alarak TBMM’ye 80 Milletvekili ile girebildiği bir ortamda, Kürt siyasetinin yapması gereken şey PKK’nın tasfiye edilerek meşru siyasetin alanını genişletmek ve Türkiye’deki demokrasiyi derinleştirmek olmalıydı. Eğer bugün PKK terörü en kötü yüzüyle yeniden hortladıysa bunun en temel nedeni bir türlü bitirilemeyen Suriye krizinin yaratmış olduğu şiddet ortamıdır. Çözüm süreci devam ederken ortaya çıkan DAİŞ belası ve Kobani olayları ülkemizdeki Kürt siyasetinin insicamını bozmuş, kafalarındaki daha büyük ve kalıcı jeopolitik kazanımlar adına Türkiye’nin AK Parti hükümeti eliyle yürüttüğü demokratik açılımlar yoluyla toplumsal entegrasyon projesini akamete uğratmıştır. Denilebilir ki, bu bağlamda Suriye’deki acımasız iç savaş ve güç mücadelesi PKK ile bağlantılı Kürt siyasi aktörlerde kalıcı transnasyonel jeopolitik kazanımlar elde etme beklentisi yaratarak onları yeniden Türkiye’ye karşı şiddete itmiştir. Bu yaklaşım, müzakere sürecinin üzerine oturduğu “ülke bütünlüğü içinde demokratik çözüm bulma” denklemini de bozmuş, yeniden bölünme taleplerini gündeme getirmiştir.

Bu bağlamda PKK’nın Kuzey Suriye’de elde ettiği geçici başarıları Türkiye’de tekrarlayabileceği beklentisi ile Suriye iç savaşında ve ertesinde kurulacak olan barış masasında Türkiye’yi denklem dışı bırakmak isteyen bazı uluslararası aktörlerin siyasi amaçları örtüşmüştür. Denilebilir ki, PKK yanlış bir stratejik hesaplama ve dış güçlerin yönlendirmesiyle ne yazık ki Kürt halkının çıkarları için değil; başka aktörlerin kısa ve uzun vadeli stratejik çıkarları için yeniden çatışmaya sürüklenmiştir. Oysa Suriye krizinin içeriye “ödem yaptırılması” olan son şehir gerillacılığı taktiği, PKK’nın varlığına da halk nezdindeki meşruiyetine de kalıcı darbe vurmaktadır. Türkiye’nin devlet kapasitesi ve demokratik niteliği PKK’nın bu yeni taktiklerini boşa çıkaracaktır.

Kürt Siyaseti Hataya Sürüklendi

Bu iddiamızın nedenini biraz açmak gerekiyor. PKK’nın şehir savaşı taktiği ile PKK’nın neden hata yaptığı ve sonunda neden Kürt halkından beklediği desteği görmediğinin birinci nedeni Türkiye’yi yanlış okumasıdır. Türkiye tüm eksiklikleri ile birlikte her şeye rağmen demokrasidir ve hatta otoriter bir coğrafya ve siyasi iklimde sahici demokrasi geleneğine sahip tek ülkedir. Seçimler açık ve şeffaf bir şekilde yapılmaktadır ve uluslararası gözetime her zaman açıktır. 2009 sonrası dönemde başlayan ve fasılalarla devam eden çözüm süreci ile de Kürt sorunu gibi ülkenin önündeki kritik bir meseleyi demokratik mekanizmalarla çözme adına büyük bir cesaret ve olgunluk işareti göstermiştir. Bunun anlamını Türkiye’yi yakından takip eden dış dünyadaki siyasi aktörler de içerideki Kürt vatandaşlar da bilmektedir. Ve hatta denilebilir ki, sıradan Kürt vatandaşı için son on yılda atılan demokratik adımlar ve ekonomik yatırımlar insanların günlük yaşamını anlamlı şekilde değiştirmiştir. Artık Türkiye’nin hangi köyüne giderseniz gidin, ne 1970’lerin kırsalında gözlenen yaygın fakirliği ve azgelişmişliği görebilirsiniz, ne de 1990’lardaki baskıcı ceberut devlet anlayışını. Dolayısıyla, HDP’ye verilen blok oyları PKK’nın devrimci halk hareketi stratejisi için aktif bir yeşil ışık olarak okumak yanlış ve çarpıtılmış bir çıkarsamadır.

Batı da Türkiye’yi Yanlış Okuyor

Aynı değerlendirme hatasının Batılı bazı dost ülkelerde de yapıldığı anlaşılmaktadır. Türkiye’deki marjinal bazı sol kesimler ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeminli siyasi rakiplerinin verdiği çarpık bilgilere dayanan değerlendirmeler ne yazık ki, Batıyı da Türkiye konusunda yanıltmaktadır. Ortaya çıkan seçim sonuçları her defasında yapılan tüm analizleri boşa çıkarsa da, dış aktörler de kendi çıkarları uğruna Kürt siyasetini yanlış yönlendirmeye devam etmektedirler. Örneğin Haziran seçimleri süreci yaklaşırken normal şartlarda ülkedeki değişimci çizgiyi temsil eden ve çözüm sürecinin aktörleri olan AK Parti ve HDP’nin reformcu çizgide buluşması gerekirken, HDP Kandil’deki PKK’nın ağababaları ve dış dünyanın AK Parti antipatisi nedeniyle Türkiye’deki statüko güçlerinin yanına itilmiştir. Sonuçta HDP halktan %13 oy alarak Meclise girse de PKK’nın dayattığı şiddet politikasına karşı direnme gücünü ve Türkiye’nin en yakıcı sorununu çözen demokratik aktör olma şansını ne yazık ki kötü biçimde harcamıştır. Oysa oyuyla halkın HDP’den beklediği politika, şiddetin reddi ve demokratik barış ve uzlaşı sürecinin motoru olma rolünü sürdürmesiydi. Şimdi yıpranmış, iç ve dış meşruiyeti zayıflamış ve toplum nezdinde siyasi aklı sorgulanan bir parti durumuna düşmüştür. Bu yanlış stratejiler Kürt siyasetindeki farklı aktörleri ortaya çıkaracaktır ve çıkarmalıdır da.

Türkiye’nin bir bölge ülkesi olarak en büyük zorluğu, Anadolu coğrafyasının siyasi anlamda farklı yönlerden gelen etkileşimlere açık olmasıdır. Bir yandan NATO ve AB gibi kurumlar üzerinden Batılı demokratik dinamikler ile etkileşirken, diğer yandan Rusya-İran ve Arap dünyasındaki dinamiklerle de etkileşmektedir. Son yıllarda ise Batı dünyasının içinden geçtiği ekonomi-politik krizler Avrupa’nın Türkiye üzerindeki yönlendirici etkisini azaltırken, Orta Doğu coğrafyasındaki gelişmeler bizi daha çok etkilemeye başlamıştır. Irak-Suriye hattı Türkiye’nin tek başına yönlendiremeyeceği kadar bir “kara deliğe” dönüşmüştür. Krizi yönetmede, Türkiye’nin de dâhil olduğu Batı tipi demokrasiler liberal uluslararası hukuk ve siyasi normlara dayalı stratejiler geliştirirken; Rusya ve İran gibi otoriter aktörler acımasızca güç kullanmaktan çekinmemektedir. PKK dâhil Orta Doğu’daki tüm devlet ve devlet-altı aktörler silahlı siyaseti tercih ederken, demokratik güçlerin çekingen politikaları bölgeden yükselen şiddet dalgası ile mücadelede geç ve yetersiz kalmaktadırlar. Esasen bugünkü Türkiye’nin en temel çıkmazı da burada yatmaktadır. Demokrasimiz askıya almadan ve serbest ticarete dayalı ekonomik büyüme modeline zarar vermeden, İran ve Rusya gibi otoriter güçlere tek başına karşı koyma politikası Türkiye’nin bölgesel konulardaki etkinliğine büyük bir kısıt oluşturmaktadır. Ne yazık ki, müttefikimiz olan Batı dünyası da bu konularda yapması gerekenlerin ve yapabileceklerinin en azını yapmaktadırlar.

Sonuç olarak, Türkiye’nin bugün karşı karşıya kaldığı en yakıcı sorun olan PKK ve diğer örgütlere dayalı terör dalgası büyük ölçüde Türkiye’nin coğrafyası ve siyasi kimliği ile yakından ilişkilidir. Otoriter bir coğrafyada demokrasi adası yaratmak ve bunu yaşatmanın tüm zorluklarını yaşamaktadır. Bir yandan kendi demokratik geleneğine sahip olan Batı dünyasının ilgisiz ve hatta bazen düşmanca politikaları, diğer yandan siyasetin giderek silahlara indirgendiği Orta Doğu coğrafyasında Türkiye, hayatta kalma ve demokrasisini yaşatma mücadelesi vermektedir. PKK gibi örgütler eliyle ne yazık ki, Orta Doğu dünyasındaki şiddet dalgası yeniden içimize doğru nüfuz etmekte ve adeta ödem yapmaktadır. Yapılması gereken durumu doğru analiz etmek ve siyasi bedenimizi (demokratik meşru yönetimi) sağlıklı tutmak ve güçlendirmektir. Türkiye’nin tarihsel birikimi, siyasi aklı ve devlet tecrübesi yeterlidir ve eğer süreç akıl ve basiret ile yönetilebilirse Türkiye bu mücadeleden başarıyla ve daha da güçlenerek çıkacaktır.

ORTADOĞU DOSYASI /// VİDEO : MI5 Ajanı Annie Machon : Ortadoğu’daki Ajanların Soğuk Savaşı (2 BÖLÜM)

VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=9p8m2CwZ-3A&feature=em-uploademail

https://www.youtube.com/watch?v=l2UyDVszNWw&feature=em-uploademail

ORTADOĞU DOSYASI /// Orta Doğu’da Değişen Güvenlik Mimarisi ve T ürkiye : Otoriter Bir Mahallede Demokrat Kalabilmek

KAYNAK : Stratejik Düşünce Enstitüsü

Devletler ve halklar için coğrafya sizin kaderinizdir denilir. Böyle bir jeopolitik okuma herhalde en çok Türkiye’nin durumunu anlamak için açıklayıcı olabilir. Zira üzerine oturduğumuz yeryüzü parçası olan Anadolu, Kuzey-Güney ve Doğu-Batı ekseninde tüm tarihsel, siyasi, kültürel ve elbette ki askeri dinamiklerin kesiştiği bir konumda bulunuyor. Dünyadaki her köklü dönüşüm dalgası, siyasi ve sosyo-politik geçiş süreci bir şekilde Anadolu’yu etkiliyor. Örneğin soğuk savaş döneminde Türkiye uzun gerilim dönemlerini en derinden hisseden ülke oldu. Kutuplar arası mücadelede Sovyetler Birliğine komşu NATO üyesi olarak, bir cephe ülkesi olmanın en ağır yükünü biz çektik. Bir yandan NATO ittifakının en kalabalık ordusunu beslemek durumunda kalırken, diğer yandan güvenlik kaygıları uğruna Türkiye’de halkın demokrasi ve özgürlük talepleri acımasızca bastırıldı. Güvenlik devleti gerekleri bahanesiyle sık sık askeri darbelere maruz kaldık ve en iyi durumda bile ikinci sınıf bir demokrasiyi içselleştirmeye zorlandık.

Soğuk savaş sonrası dönemde ise, bir yandan Kafkaslardaki çatışmaların diğer yandan Balkanlardaki (Bosna katliamı) savaşların acısını yüreğinde en acı şekilde hisseden ve bazen de yeterince bir şeyler yapamamanın burukluğunu yaşayan ülke yine Türkiye idi. İçimizdeyse hem 1990’lı yıllarda hem de yine bugünlerde elimizi kolumuzu bağlayan en temel sorun hep terör belası oldu. PKK gibi soğuk savaş koşullarında yaratılmış en kanlı ve en acımasız bir canavar ile mücadele etmek, ülkenin siyasi ufkunu kararttığı gibi Türkiye’deki demokrasinin cılız kalmasının da ana nedenini oluşturdu. Ülkemizdeki soğuk savaş döneminin mirası olan Ergenekoncu otoriter yapılanmaların tasfiyesini geciktiren temel faktör ne yazık ki bir türlü bitirilemeyen terör oldu. Ne kullanışlı bir aktördür ki, PKK Türkiye’nin dış dünyaya yönelik geliştireceği her kritik konjonktürde küllerinden yeniden doğarcasına hortluyor ve ülkenin gelecek ufkunu karartıyor.

Yeni Terör Dalgası ve Suriye Krizi

Bugün Suriye krizinin bitme olasılığının yaklaştığı ve bölgenin siyasi ve güvenlik mimarisinin yeniden yapılanma olasılığının doğduğu bir vasatta, PKK yeni taktik ve stratejilerle sahneye yeniden çıktı ve “şehir savaşlarını” başlattı. Oysa bir yandan çözüm süreci devam ederken, diğer yandan legal bir siyasi parti olan HDP’nin halkın %13 oyunu alarak TBMM’ye 80 Milletvekili ile girebildiği bir ortamda, Kürt siyasetinin yapması gereken şey PKK’nın tasfiye edilerek meşru siyasetin alanını genişletmek ve Türkiye’deki demokrasiyi derinleştirmek olmalıydı. Eğer bugün PKK terörü en kötü yüzüyle yeniden hortladıysa bunun en temel nedeni bir türlü bitirilemeyen Suriye krizinin yaratmış olduğu şiddet ortamıdır. Çözüm süreci devam ederken ortaya çıkan DAİŞ belası ve Kobani olayları ülkemizdeki Kürt siyasetinin insicamını bozmuş, kafalarındaki daha büyük ve kalıcı jeopolitik kazanımlar adına Türkiye’nin AK Parti hükümeti eliyle yürüttüğü demokratik açılımlar yoluyla toplumsal entegrasyon projesini akamete uğratmıştır. Denilebilir ki, bu bağlamda Suriye’deki acımasız iç savaş ve güç mücadelesi PKK ile bağlantılı Kürt siyasi aktörlerde kalıcı transnasyonel jeopolitik kazanımlar elde etme beklentisi yaratarak onları yeniden Türkiye’ye karşı şiddete itmiştir. Bu yaklaşım, müzakere sürecinin üzerine oturduğu “ülke bütünlüğü içinde demokratik çözüm bulma” denklemini de bozmuş, yeniden bölünme taleplerini gündeme getirmiştir.

Bu bağlamda PKK’nın Kuzey Suriye’de elde ettiği geçici başarıları Türkiye’de tekrarlayabileceği beklentisi ile Suriye iç savaşında ve ertesinde kurulacak olan barış masasında Türkiye’yi denklem dışı bırakmak isteyen bazı uluslararası aktörlerin siyasi amaçları örtüşmüştür. Denilebilir ki, PKK yanlış bir stratejik hesaplama ve dış güçlerin yönlendirmesiyle ne yazık ki Kürt halkının çıkarları için değil; başka aktörlerin kısa ve uzun vadeli stratejik çıkarları için yeniden çatışmaya sürüklenmiştir. Oysa Suriye krizinin içeriye “ödem yaptırılması” olan son şehir gerillacılığı taktiği, PKK’nın varlığına da halk nezdindeki meşruiyetine de kalıcı darbe vurmaktadır. Türkiye’nin devlet kapasitesi ve demokratik niteliği PKK’nın bu yeni taktiklerini boşa çıkaracaktır.

Kürt Siyaseti Hataya Sürüklendi

Bu iddiamızın nedenini biraz açmak gerekiyor. PKK’nın şehir savaşı taktiği ile PKK’nın neden hata yaptığı ve sonunda neden Kürt halkından beklediği desteği görmediğinin birinci nedeni Türkiye’yi yanlış okumasıdır. Türkiye tüm eksiklikleri ile birlikte her şeye rağmen demokrasidir ve hatta otoriter bir coğrafya ve siyasi iklimde sahici demokrasi geleneğine sahip tek ülkedir. Seçimler açık ve şeffaf bir şekilde yapılmaktadır ve uluslararası gözetime her zaman açıktır. 2009 sonrası dönemde başlayan ve fasılalarla devam eden çözüm süreci ile de Kürt sorunu gibi ülkenin önündeki kritik bir meseleyi demokratik mekanizmalarla çözme adına büyük bir cesaret ve olgunluk işareti göstermiştir. Bunun anlamını Türkiye’yi yakından takip eden dış dünyadaki siyasi aktörler de içerideki Kürt vatandaşlar da bilmektedir. Ve hatta denilebilir ki, sıradan Kürt vatandaşı için son on yılda atılan demokratik adımlar ve ekonomik yatırımlar insanların günlük yaşamını anlamlı şekilde değiştirmiştir. Artık Türkiye’nin hangi köyüne giderseniz gidin, ne 1970’lerin kırsalında gözlenen yaygın fakirliği ve azgelişmişliği görebilirsiniz, ne de 1990’lardaki baskıcı ceberut devlet anlayışını. Dolayısıyla, HDP’ye verilen blok oyları PKK’nın devrimci halk hareketi stratejisi için aktif bir yeşil ışık olarak okumak yanlış ve çarpıtılmış bir çıkarsamadır.

Batı da Türkiye’yi Yanlış Okuyor

Aynı değerlendirme hatasının Batılı bazı dost ülkelerde de yapıldığı anlaşılmaktadır. Türkiye’deki marjinal bazı sol kesimler ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeminli siyasi rakiplerinin verdiği çarpık bilgilere dayanan değerlendirmeler ne yazık ki, Batıyı da Türkiye konusunda yanıltmaktadır. Ortaya çıkan seçim sonuçları her defasında yapılan tüm analizleri boşa çıkarsa da, dış aktörler de kendi çıkarları uğruna Kürt siyasetini yanlış yönlendirmeye devam etmektedirler. Örneğin Haziran seçimleri süreci yaklaşırken normal şartlarda ülkedeki değişimci çizgiyi temsil eden ve çözüm sürecinin aktörleri olan AK Parti ve HDP’nin reformcu çizgide buluşması gerekirken, HDP Kandil’deki PKK’nın ağababaları ve dış dünyanın AK Parti antipatisi nedeniyle Türkiye’deki statüko güçlerinin yanına itilmiştir. Sonuçta HDP halktan %13 oy alarak Meclise girse de PKK’nın dayattığı şiddet politikasına karşı direnme gücünü ve Türkiye’nin en yakıcı sorununu çözen demokratik aktör olma şansını ne yazık ki kötü biçimde harcamıştır. Oysa oyuyla halkın HDP’den beklediği politika, şiddetin reddi ve demokratik barış ve uzlaşı sürecinin motoru olma rolünü sürdürmesiydi. Şimdi yıpranmış, iç ve dış meşruiyeti zayıflamış ve toplum nezdinde siyasi aklı sorgulanan bir parti durumuna düşmüştür. Bu yanlış stratejiler Kürt siyasetindeki farklı aktörleri ortaya çıkaracaktır ve çıkarmalıdır da.

Türkiye’nin bir bölge ülkesi olarak en büyük zorluğu, Anadolu coğrafyasının siyasi anlamda farklı yönlerden gelen etkileşimlere açık olmasıdır. Bir yandan NATO ve AB gibi kurumlar üzerinden Batılı demokratik dinamikler ile etkileşirken, diğer yandan Rusya-İran ve Arap dünyasındaki dinamiklerle de etkileşmektedir. Son yıllarda ise Batı dünyasının içinden geçtiği ekonomi-politik krizler Avrupa’nın Türkiye üzerindeki yönlendirici etkisini azaltırken, Orta Doğu coğrafyasındaki gelişmeler bizi daha çok etkilemeye başlamıştır. Irak-Suriye hattı Türkiye’nin tek başına yönlendiremeyeceği kadar bir “kara deliğe” dönüşmüştür. Krizi yönetmede, Türkiye’nin de dâhil olduğu Batı tipi demokrasiler liberal uluslararası hukuk ve siyasi normlara dayalı stratejiler geliştirirken; Rusya ve İran gibi otoriter aktörler acımasızca güç kullanmaktan çekinmemektedir. PKK dâhil Orta Doğu’daki tüm devlet ve devlet-altı aktörler silahlı siyaseti tercih ederken, demokratik güçlerin çekingen politikaları bölgeden yükselen şiddet dalgası ile mücadelede geç ve yetersiz kalmaktadırlar. Esasen bugünkü Türkiye’nin en temel çıkmazı da burada yatmaktadır. Demokrasimiz askıya almadan ve serbest ticarete dayalı ekonomik büyüme modeline zarar vermeden, İran ve Rusya gibi otoriter güçlere tek başına karşı koyma politikası Türkiye’nin bölgesel konulardaki etkinliğine büyük bir kısıt oluşturmaktadır. Ne yazık ki, müttefikimiz olan Batı dünyası da bu konularda yapması gerekenlerin ve yapabileceklerinin en azını yapmaktadırlar.

Sonuç olarak, Türkiye’nin bugün karşı karşıya kaldığı en yakıcı sorun olan PKK ve diğer örgütlere dayalı terör dalgası büyük ölçüde Türkiye’nin coğrafyası ve siyasi kimliği ile yakından ilişkilidir. Otoriter bir coğrafyada demokrasi adası yaratmak ve bunu yaşatmanın tüm zorluklarını yaşamaktadır. Bir yandan kendi demokratik geleneğine sahip olan Batı dünyasının ilgisiz ve hatta bazen düşmanca politikaları, diğer yandan siyasetin giderek silahlara indirgendiği Orta Doğu coğrafyasında Türkiye, hayatta kalma ve demokrasisini yaşatma mücadelesi vermektedir. PKK gibi örgütler eliyle ne yazık ki, Orta Doğu dünyasındaki şiddet dalgası yeniden içimize doğru nüfuz etmekte ve adeta ödem yapmaktadır. Yapılması gereken durumu doğru analiz etmek ve siyasi bedenimizi (demokratik meşru yönetimi) sağlıklı tutmak ve güçlendirmektir. Türkiye’nin tarihsel birikimi, siyasi aklı ve devlet tecrübesi yeterlidir ve eğer süreç akıl ve basiret ile yönetilebilirse Türkiye bu mücadeleden başarıyla ve daha da güçlenerek çıkacaktır.

ORTADOĞU DOSYASI : Türkiye’nin Ortadoğu Stratejilerini Terörle Bozma Çabası

VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=XdZ3D80daNc

Fahrettin Altun: “Türkiye, terör üzerinden istikrarsızlaştırılmaya ve ciddi anlamda da içine kapatılmaya çalışılıyor.”

SETA İstanbul Genel Koordinatörü Fahrettin Altun, A Haber ekranlarında yayınlanan Ajans Gün Ortası programına konuk oldu. Ankara’daki terör saldırısı üzerine değerlendirmelerde bulunan Altun, “Türkiye hem mevcut hali; potansiyeli dolayısıyla hem de özel de yürüttüğü Ortadoğu politikası dolayısıyla hedefte ve bir kuşatılma çabası içerisinde. Burada kullanılan en önemli araç da terör. Terör üzerinden Türkiye istikrarsızlaştırılmaya ve ciddi anlamda da içine kapatılmaya çalışılıyor.” dedi.

Altun konuşmasında ayrıca Amerika’nın bölgeye ilişkin politikasızlığına dikkat çekti ve Rusya’yla aynı safta yer alarak YPG’nin statü kazanmasına katkı sağladığını vurguladı.