Etiket arşivi: MEDYA DOSYASI

MEDYA DOSYASI : BİRBİRİNDEN İLGİNÇ ONLARCA BELGESEL /// İNDİRİN KEYİFLE İZLEYİN

BELGESELLERİ İNDİRMEK İÇİN BURAYA TIKLAYIN.

MEDYA DOSYASI : Bize Yeni Bir Medya Etiği Lazım

Medyanın bilerek veya bilmeyerek teröre doğrudan veya dolaylı destek vermesini engelleyecek yeni bir medya etiği, meslek kuralları ve medya düzeni gerekiyor.

Terörün birinci ve şüphesiz en yakıcı sonucu ölümler, kan ve gözyaşı. Ancak terörün ortaya çıkardıkları bunlarla sınırlı değil. Terör siyasi ve toplumsal alanda yeni ihtiyaçları da ortaya çıkartıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ‘terör tanımı yeniden yapılmalı’ diyerek bu ihtiyaçlardan birisini tartışmaya açtı. Mademki terör mahiyet değiştirdi, kırdan kente taşındı, PKK ve DAİŞ örneğinde olduğu gibi uluslararası boyut kazandı; terörün hukuki tanımı da bu yeni durumu karşılık gelecek şekilde gözden geçirilmeli. Ve tabii medya terör ilişkisi de…

Türkiye’de terör artık barışı kendine paravan yapıyor, toplumun ezilmiş ve ötelenmiş fertlerinden değil siyasi parti temsilcilerinden ve akademisyenlerden militan devşiriyor, propagandasını bol orak çekiçli yasa dışı bildirilerle değil, kitlesel gazetelerle, prime-time’da çok izlenen tartışma programlarında saz çalarak yapıyor. Sosyal medyayı kullanıyor; dünyanın başka bir köşesinde olmuş bir olayın vahşet fotoğrafını Türkiye’de olmuş gibi paylaşarak halkı galeyana getiriyor. Mevsimi geçmiş devrimciler kendi gençliklerinde gerçekleştiremedikleri devrim belasını Kürtlerin kanı üzerinden gerçekleştirmek için gazetecilik platformu kuruyorlar.

Hal böyle olunca medya etiğini bu duruma uyarlamak gerekiyor. Medyanın bilerek veya bilmeyerek teröre doğrudan veya dolaylı destek vermesini engelleyecek yeni bir medya etiği, meslek kuralları ve medya düzeni gerekiyor.

Bu yeni düzende habercilik değerinden dolayı örgüt elebaşı ile röportaj yapmak kamuflajı altında terör propagandası yapmak mümkün olmamalı. Paris saldırılarının hemen ertesinde ‘Paris çocuklarına ağlıyor’ manşeti atıp, Ankara saldırısından sonra ‘kanlı Pazar’ manşeti atıp topluma kaos ve korku aşılayan gazeteler itibar görmemeli. Terör örgütünün ülkenin istihbarat teşkilatına kurduğu komplonun görüntüsünü yayın yasağına rağmen yayınlayan gazeteciler Anayasa Mahkemesi tarafından yetki aşımı ile tahliye edilseler de meslektaşlarının vicdanında mahkum olmalı. Teröristin beyanatını tırnak içerisinde verip manşete çekiyormuş gibi yaparak slogan atan yazı işlerinin, gazetenin kurumsal hesabından terör destekçisi partiye oy çağrısı yapıp cumhurbaşkanını idamla tehdit eden sosyal medya sorumlusunun artık içerisinde barınamadığı yeni bir medya düzeninin kurulması gerekiyor.

Bu düzenin sağlıklı kurulabilmesi için birincil görev medya mensuplarına düşüyor. Bu konuda medyanın dönüşümü içeriden başlatması, sorumluluklarının farkına vararak yenilenen terör formları karşısında yeni medya ahlak ilkeleri belirlemesi gerekiyor. Bu değişimi medya sektörü kendi dinamikleri ile içeriden başlatmazsa, toplum ve siyaset dışarıdan başlatacak ve medyanın yeni terör tehdidi karşısında uyması gereken kuralları hukuki ve idari yaptırımlarla belirleyecek.

[Sabah Perspektif, 19 Mart 2016]

MEDYA DOSYASI /// Yeni Şafak : Sayfamızı Facebook içindeki istihbarat ağı mı kapattırdı ?

"Facebook, bir ulusal gazeteye ifade özgürlüğü kapsamında skandal bir sansür uygulamaya başladı"

Yeni Şafak Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Karagül, gazeteye ait Facebook hesaplarının kapatılmasına ilişkin, "Milyonlarca kişiye ulaşmamızı engelleyerek, hangi senaryo uygulanırken bizi hareketsiz bırakmaya çalışıyorlar? Facebook içindeki istihbarat ağı saldırıya ilk Yeni Şafak’la başlamış olabilir mi? Şüphelerimiz var. Endişelerimiz var" dedi. "Hiçbir etik, hiçbir hukuki gerekçe sunulmadan, hiçbir açıklama yapılmadan, Türkiye’den ve bölgeden milyonlarca kişinin temsil edildiği hesap susturulmuştur" ifadelerini kullanan Karagül, yasal yollara başvuracaklarını vurgulayarak "Ancak ifade özgürlüğü konusunda sürekli Türkiye’yi sorgulayan, suçlayan bu platform, bir ulusal gazeteye ifade özgürlüğü kapsamında skandal bir sansür uygulamaya başlamıştır" diye yazdı.

İbrahim Karagül’ün, "Yeni bir senaryo mu var? Vatan, millet Facebook!" başlığıyla yayımlanan (22 Mart 2016) yazısı şöyle:

"Kafamıza silah dayanmışken, bize yumuşak sözler söyletemezsiniz.

Evlerimiz kurşun yağmuruna tutulurken bize “uysal ol, yumuşak huylu ol, diğer yüzünü çevir" diyemezsiniz.

Sokaklarımız ateşe atılırken bize “acını kalbine göm" diyemezsiniz.

Ülkemize karşı topyekun saldırı varken bu ülkeyi savunmakla yükümlü olanlara “elini silaha uzatma" diyemezsiniz.

Terör koalisyonunu harekete geçirip Türkiye ile hesaplaşmaya girişenlere karşı bize, “öfkeni büyütme" diyemezsiniz.

Din, iman, vatan mesele olunca bize, “otur oturduğun yerde, suskunluk erdemdir" diyemezsiniz.

Bir yanda terörle diğer yanda darbe girişimleriyle, bir yandan örgütler koalisyonuyla, diğer yanda bütün imkanlarını Türkiye’denintikam almaya çalışan paralel örgütlenmelerle operasyon üstüne operasyon yapanlara karşı o “acımasız direniş"i, yargılayamaz, sorgulayamazsınız.

Beddua eden adam Ve intihar bombacısı

Kim bunları diyorsa, kim bunları dayatıyorsa, kim bu yönde kamuoyu oluşturuyorsa üzerlerine kocaman bir soru işareti koyacağız. Çünkü akıl vermekle bu çirkin planlara kalkan olmak, savunma hazırlamak arasındaki farkı artık her kelimeden, her sesten anlıyoruz.

Beddua üstüne beddua okuyan, ülkeyi ateşler içine salmaya çalışan, yediden yetmişe herkesi yerin dibine batırmak isteyen adamın nefretiyle, sokaklarda bombalar patlatan intihar bombacılarının ve onların sahiplerinin nefreti arasında hiçbir fark kalmamıştır.

Bu ortak nefret ülkemize, milletimize, tarihimize ve geleceğimize yönelmiştir. Hal böyle iken, bin yıldır bu topraklara kan veren, bu coğrafyayı birleştiren, birbirine kaynaştıracak harcı üreten irade ve ferasetin sahipleri ne gerekiyorsa onu yapacaktır ve ne yapacağını bilecektir. Çünkü her tarihi buhranda bunu bilmiş ve yapmıştır. Onların nefreti bu direnç duvarlarına çarpıp yok olacak ama bu ülke var olmaya, bu millet tarih yapmaya devam edecektir.

Vandallar, sinsiler ve terör koalisyonu

Üç yıldır, ülkemiz ağır saldırılar altındadır. Gezi olayları, Türkiye’nin siyasi tarihindeki utanç sayfalarından biridir. Böyle çirkef, böyle çirkin, böyle vandal bir sokak terörü bu ülkeye reva görülmüştür. Siyasi iktidar tasfiye edilecek, devlet kontrol altına alınacak, millet yeniden uysallaştırılacak, tarih hafızası, o irade ve feraset yok edilecekti. Siyasi akıl ile milletin direnişi yüz yıldır bu ülkeyi sömürenlere inanılmaz bir ders verdi ve rüzgarı tersine çevirdi. Direnenler safları birleştirdi, karşı cephe dağılıp rezil oldu.

Tarih yapıcı iradeye bir sonraki saldırı paralel örgüt üzerinden yapıldı. Sistem içinde yıllarca tam bir istihbarat ağı olarak yetiştirilen kadrolar harekete geçirildi. Amaç aynıydı; Türkiye’yi yönetilebilir alana çekmek, o vesayeti yeniden tesis etmekti. Anadolu çocukları üzerinden hem de muhafazakar kimlik üzerinden çok büyük bir oyun oynandı. Yine siyasi akıl ve milletin sahiplenmesiyle bu plan boşa çıkarıldı. “İngiliz Gurka"ları gibi rol üslenenler efendilerinin yanına sağındı, bu ülkeden kaçtı, milletin irade ve ferasetine yenildi. Gezi ne kadar vandalsa bunlarınki de o kadar sinsiydi.

Hemen ardından terör dalgası ile yeni bir saldırı başlatıldı. Yine siyasi iktidar, o akıl ve milletin tarih yapıcı feraseti hedef alınıyordu. Türkiye vurulacak, küçültülecek, toplumsal çatışma oluşturulup dize getirilecek ve yönetilebilir alana çekilecekti. Terör dalgasıyla birlikte ülke içindeki kiralık kalemler ve yıllardır fonlanan yapılar da harekete geçirildi. Terörü aklamaya, ülkeyi vurmaya çalışıyorlardı. İntihar eylemlerini kamuoyuna pazarlamaya, bu acılardan siyasi iktidara fatura çıkarmaya yelteniyorlardı. Proje böyleydi. Onlar da bir başka alanda intihar saldırıları yapıyorlardı.

Kavganın en büyüğü başladı

İşte bugün bu mücadele veriliyor. Bugün, tarih yapıcı ana omurgaya karşı yok etme saldırıları yapılıyor. Paralelcilerle terör koalisyonu bu yüzden ortak hareket ediyor. Daha önce proje verilenler şimdi topyekün sahaya sürülüyor. Ülke içindeki hücreleri, ileri karakolları, terör çatısı, paralel organizasyon ve sınır dışındaki ortaklar hep birlikte saldırıyor.

Bu son saldırıdır ve onlar için tam bir intihar saldırısıdır. Saldırıların en şiddetlisiyle karşı karşıyayız. Kavganın en büyüğünü yaşıyoruz. Bizim için, milletimiz ve ülkemiz için son hesaplaşmayı en büyük cepheye karşı yapıyoruz.

Milli olan, yerli olan, Türkiyeli olan herkes, her şey saldırı altında. Bu savaşı kaybedersek ülke olarak yok oluruz. Millet olarak son umutlarımız da tükenir. Ama kaybetmeyeceğiz. Onların bütün çabalarına rağmen su, kendi yatağını bulacak, tarih normalleşecektir. Asla umutsuz değiliz. Asla gelecek endişesi taşımıyoruz. Asla yılmayacağız, tam aksine bu saldırılar direncimizi daha da artıracak.

Terör koalisyonu parçalanacak, Batı başkentlerine ve ABD’ye sığınan o sinsi halkalar çözülecek, hepsi birer yabancı kimlik haline gelecek ve Türkiye ile bütün bağları kopacak. Tehdit olmaktan çıkacaklar ama bulundukları ülke için tehdit olmaya başlayacaklar ve asıl bedeli orada ödeyecekler.

Yeni Şafak’ı susturmak istiyorlar!

Yeni Şafak, bu anlamda bir kaledir. Çok güçlü bir kaledir. Bu hesapların üstünde bir ideale inanmakta, o ideal için mücadele vermektedir. Türkiye’nin en sağlam direnç merkezlerinden biridir. Bu yüzden de saldırılara uğramakta, sesi kısılmak istenmektedir. Son saldırı, milyonlarca takipçisi olan Facebook sayfasının kapatılması olmuştur.

Hiçbir etik, hiçbir hukuki gerekçe sunulmadan, hiçbir açıklama yapılmadan, Türkiye’den ve bölgeden milyonlarca kişinin temsil edildiği hesap susturulmuştur. Tabii ki yasal yollar ne gerektiriyorsa yapacağız. Ancak ifade özgürlüğü konusunda sürekli Türkiye’yi sorgulayan, suçlayan bu platform, bir ulusal gazeteye ifade özgürlüğü kapsamında skandal bir sansür uygulamaya başlamıştır.

Yoksa yeni bir senaryo mu var?

Yoksa, önümüzdeki günlerde yeni bir dalga mı başlayacak? Üç yıldır ağır saldırılara maruz bırakılan Türkiye, yeni bir proje ile mi yüzleşecek? Bu yüzden mi biz ve bizim gibi yayın yapan, ülkenin direncini ayakta tutmaya çalışan yayın organları zayıflatılmak isteniyor?

Operasyonun ilk ayağı bu platformlar üzerinden mi servis ediliyor? Milyonlarca kişiye ulaşmamızı engelleyerek, hangi senaryo uygulanırken bizi hareketsiz bırakmaya çalışıyorlar? Facebook içindeki istihbarat ağı saldırıya ilk Yeni Şafak’la başlamış olabilir mi?

Şüphelerimiz var. Endişelerimiz var. Ama direncimiz de var. Biz, Türkiye toplumunun omurgasıyla, ruhuyla, gönlüyle, diliyle, zihniyle hareket ediyoruz. Bu gücü kırmak mümkün değil. Bir kez daha göreceksiniz…"

MEDYA DOSYASI : İSLAMCI GAZETE BOMBALARIN SORUMLULUĞUNU MİT’E ATTI

AKP’ye yakın gazeteden MİT çıkışı

AKP’ye yakın Vahdet, Taksim saldırısının ardından MİT’i işaret etti. Gazetenin birinci sayfasında “MİT’in adı var kendisi yok” başlıklı haber yer aldı.

Vahdet Gazetesi, Taksim saldırısının ardından MİT’i (Milli İstihbarat Teşkilatı) işaret etti. Gazetenin birinci sayfasında “MİT’in adı var kendisi yok” başlıklı haber yer aldı.

Vahdet’in haberinde Büyük Birlik Partisi kurucularından Hakkı Öznur’a mikrofon uzatılarak şöyle denildi:

“Şu an Milli İstihbaratın adı var kendi yok. Amerikalısı, Alman’ı, İngiliz’i her konudan haberdar, bombalı saldırılara kadar her şeyi biliyor. Peki, bizim Milli İstihbarat nedere?”

MEDYA DOSYASI : FETULLAHÇI BASIN, PKK HAYRANI YABANCI GAZETECİLE RİN SINIRDIŞI EDİLMESİNE TEPKİLİ /// İŞTE HABER

İngiliz, Alman, Norveçli, Hollandalı ve Azerbaycanlı gazetecilerin ardından Türkiye’den sınır dışı edilen son isim Danimarkalı Claus Blok Thomsen oldu: “Geri gönderilmek ağrıma gitti.”

Bir suçlu gibi polislerin eşliğinde uçağa bindirilmek çok ağırıma gitti.’ Bu cümle, Danimarka’nın en önemli gazetelerinden Politiken’in 19 yıllık tecrübeli dış haberler muhabiri Claus Blok Thomsen’e ait. Kriz ve savaş bölgelerinden yaptığı haberlerle dikkati çeken Thomsen, Suriyeli mültecilerin yaşadıklarını yakından görmek için 10 Şubat’ta çıktığı Kopenhag-İstanbul-Gaziantep hattındaki seyahatinde başına geleceklerden habersizdi.

Kopenhag’dan Pegasus’a ait uçağa binen Thomsen’in ilk durağı Sabiha Gökçen Havaalanı olur. İki saat sonra Gaziantep uçağına aktarma yapacaktır. Bu sürede ne yapacağını da planlar. Önce para bozduracak, ardından da iç hatlar terminaline geçecektir. Pasaport kontrolüne metreler kala üç sivil polis etrafını sarar. Pasaport ve biletini isteyen polisler, kontrolleri yaptıktan sonra kendileriyle gelmesini söyler. “Daha pasaport kontrolüne varmadan polislerin etrafımı sarmasından dolayı, bilinçli bir şekilde hedefin ben olduğumu sanıyorum.” diyen Thomsen, polislerle beraber bir odaya geçer. Polisler, cep telefonu ve dizüstü bilgisayarını açıp teslim etmesini ister. Gazeteci olduğunu ve haber için geldiğini ifade etmesine karşın itirazı dikkate alınmaz. Beklemeye başlayan Danimarkalı gazeteci, her geçen dakika Gaziantep uçağını kaçıracağım diye endişelenmeye başlar. “İşlem ne zaman biter?” diye sorduğunda cevap hep aynıdır: “Problem yok, 10 dakikaya biter.”

Yaklaşık bir saat sonra polisler yanına tekrar gelir, ‘ülke güvenliği açısından tehdit oluşturduğu’ için Türkiye’ye girişine izin verilmediği ve ilk uçakla Danimarka’ya geri gönderileceği söylenir. Thomsen şoke olur. Türk Hava Yolları ile İstanbul aktarmalı defalarca uçmasına rağmen Türkiye’ye haber için ilk gelişidir. Gençlik yıllarında tatil için Antalya’ya geldiğini hatırlar ve “Ben gazeteciyim. Ülke için nasıl tehdit oluştururum?” diye sormadan edemez. Ancak sorduğu hiçbir soruya cevap alamaz. Durumu gazetesi ve ailesine bildirmek için telefonunu ister. Gazete hemen gelişmeyi son dakika olarak duyurur. Danimarka Dışişleri Bakanlığı ile irtibata geçilir. Tekrar telefonu alınan Thomsen, içinde 5-6 Suriyeli ve Iraklının bulunduğu penceresiz bir ‘hücreye’ kapatılır. Bulunduğu ortamı “İçeride pis bir koku vardı. Yerlerde yemek artıkları ve çöpler birikmişti. Kirli birkaç koltuk ve döşek vardı.” diye tarif eden Thomsen, tepelerinde sürekli yanan lambadan dolayı uyumakta güçlük çektiğini ifade ediyor: “Benim hücremi görünce aklıma hapisteki gazeteciler geldi. Onların çok daha kötü şartlarda kaldığını tahmin etmem zor olmadı.”

Sabah hücrenin kapısını açan polisler, havaalanı emniyeti imzalı bir evrakı teslim ederler. Evrakta Türkiye’ye ‘ülke güvenliği açısından tehdit oluşturduğu’ için alınmadığı yazmaktadır. Polisler eşliğinde Kopenhag uçağına binmek için hareket ederken, bir suçlu muamelesi görmek gururuna dokunur. “Etrafımdaki polislerden dolayı herkesin gözünün üzerimde olması beni rahatsız ediyordu. En çok da kriminal bir suçlu gibi teşhir edilmek zoruma gidiyordu.” diyen Thomsen, akşam geldiği İstanbul’dan sabah saatlerinde Kopenhag’a gönderilir.

Thomsen, savaş ve terör konularında uzman bir muhabir. Arap Baharı ve Ukrayna krizini yakından takip etmiş. “Son dönemde AK Parti ve Erdoğan’ı eleştiren bir haber yaptın mı?” diye sorduğumuzda “Türkiye’nin adının geçtiği son haberi 5 yıl önce yazdım. Kuzey Afrika’dan Suriye’ye geçen El Kaide militanlarıyla ilgili bir haberdi ve Türkiye’den terör konusunda Batı’yla yaptığı işbirliğinden dolayı olumlu bahsetmiştim.” cevabını veriyor. Polislerin kendisine nazik davrandığını da belirten Thomsen, “Şahsi kanaatim, hakkımdaki karar başka bir yerde alındı. Polisler sadece, bana kararı tebliğ ettiler. Konuşurken naziktiler ancak tavır olarak üstten bakan ve yardımcı olmaya niyetleri olmayan bir görüntüleri vardı.” diyor. Türkiye için nasıl bir tehdit olduğu sorusuna hâlâ cevap bulamadığını belirten Thomsen, “19 yıllık gazeteciyim. Zaman zaman işim gereği Danimarka’da iktidarı ve emniyeti eleştiren yazılar yazdım ama hiç tepki almadım. Türkiye’nin bana uyguladığı muameleyi görünce basın özgürlüğü konusunda bulunduğu yeri hak ettiğine inanıyorum.” sözleriyle basın özgürlüğü endeksinde Türkiye’nin 180 ülke arasında 149. olmasına atıfta bulunuyor.

Thomsen’in sınır dışı edilmesi Dani-marka’da ciddi gündem oldu. Tüm siyasi partiler ve Başbakan Lars Lökke Rasmussen, karara tepki gösterdi. Politiken gazetesi ve Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’nin Kopenhag Büyükelçiliği’nden konuyla ilgili detaylı bilgi istedi ancak henüz istenilen cevap gelmedi. Thomsen, kendisine verilen sınır dışı kararının Türkiye’nin Danimarka’daki imajını olumsuz etkilediğini belirtiyor: “Ne gerek vardı böyle bir harekete? Ben terörist değilim, suçlu değilim, sadece gazeteciyim. Her yıl 400 bine yakın Danimarkalı Türkiye’ye tatile gidiyor. Benim yaşadıklarımı okuyan her Danimarkalı ‘Acaba aynısı benim başıma da gelir mi? diye düşünebilir.”

Thomsen, Türkiye’ye haber için gidip de sınır dışı edilen ilk gazeteci olmadığı gibi gidişat son olmayacağını da gösteriyor. Sınır dışının ilk mağduru Şubat 2014’te Todays Zaman muhabiri Azerbaycan vatandaşı Mahir Zeynalov oldu. 4 yıldır Türkiye’de çalışan ve bir Türk vatandaşıyla evlenen Zeynalov, bir tweeti gerekçe gösterilip sınır dışı edildi. 28 Mart 2015’te ise Almanların ünlü dergisi Der Spiegel’ın foto muhabiri Andy Spyra, Atatürk Havalimanı’ndan Türkiye’ye giriş yaparken sınır dışı ediliyordu. Türkiye’ye daha önce defalarca geldiğini belirten Spyra, Düsseldorf’a geri döndükten sonra Alman polisi tarafından sorguya çekildi. Spyra, Türk yetkililerin kendisini IŞİD’ci olduğu gerekçesiyle kapı dışarı ettiğini vurguladı. Türkiye’ye giriş yaptıktan sonra kenara çekildiğini, üzerinin arandığını ve gözaltına alındığını anlatan Alman foto muhabiri, Almanya Büyükelçiliği’nin açıklamasına rağmen Türk yetkililerin ikna olmadığını aktardı.

Eylül 2015’te bu kez sınır dışı edilme şokunu Hollandalı gazeteci Frederike Hanneke Geerdink yaşadı. ‘Silahlı terör örgütüne yardım etmek’ suçundan Diyarbakır’da gözaltına alınan Geerdink, savcılıkça serbest bırakılıp sınır dışı edilmek üzere İl Emniyet Müdürlüğü Yabancılar Şube Müdürlüğü’ne sevk ediliyordu. Yine eylülde ‘hem IŞİD hem PKK adına faaliyet yürüttükleri’ iddiasıyla tutuklanan Vice News muhabiri iki İngiliz gazeteci sınır dışı edildi. Birlikte gözaltına alınan tercümanları Iraklı Mohammed İsmael Rasool ise aylar sonra serbest bırakıldı.

Geçen haftalarda sınır dışı edilen yabancı gazeteciler kervanına Norveç’in Aftenposten gazetesinin İstanbul muhabiri Silje Rönning Kampesaeter de katıldı. Çalışma ve oturma izni müracaatı reddedilen ve akreditasyon verilmeyen Norveçli gazetecinin Türkiye’yi terk etmesi istenirken, gazetenin yayın yönetmeni Espen Egil Hansen, karara tepki göstererek “İstenmeyen kişi ilan edilmenin çok önemli bir mesele olduğunu düşünüyoruz. Şu an Rusya ve Çin’de herhangi bir sorunla karşılaşmadan faaliyetlerimizi sürdürüyoruz. Böyle bir durumu en son 1971’de Sovyetler Birliği’nde yaşamıştık.” diyordu.

Bütün bu gelişmelere rağmen Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu, en özgür basının Türkiye’de olduğunu iddia etmeye devam ediyor!

MEDYA DOSYASI /// Bir Yardımın Filmi : Evlere temizliğe giden kadına yapılan efsanevi sürpriz

Her zamanki gibi bir evi temizlemesi için işe çağrılmıştı ama bu sefer, gittiği yerin ‘kendi evi olduğunu’ asla tahmin edemezdi!

Amerika Birleşik Devletleri’nin Ohio eyaletinde yaşayan Cara Simmons geçimini ev temizliği yaparak sağlayan ve 3 çocuk sahibi azimli bir kadın. Azimli çünkü Cara’nın ailesine bakabilmesi için neredeyse nefes almadan çalışması gerekiyor ve bunu da hakkıyla yapıyor..

Sunuculuğunu Greg Benson’ın üstlendiği Prank It FWD programı Cara için hayatı boyunca unutamadığı bir sürpriz yapıyor. İşe önce gizli kameraları etrafa yerleştirmek ile başlayan ekip Cara’yı temizlik işi için eve çağırıyor. Evin sahibesi rolünü oynayan Madeline, Cara’yı kapıda karşılıyor ve sürpriz başlıyor.

“ETRAF ZATEN TEMİZ”

Madeline, Cara’ya ‘Biliyorum kulağa komik gelecek ama burası zaten temiz” deyip onu mutfağa götürüyor ve usta aşçı Manny Slivovits ile tanıştırıyor. Sonra da şefin hazırladığı yemekleri tatmasını rica ediyor.

FİYATLARI DUYUNCA ‘DUDAĞI UÇUKLUYOR’

Aşcı, Cara’uya hayatında hiç tatmadığı tatlılar hazırlıyor ve ekliyor “Bunların fiyatları dışaradı 400 ila 500 dolar arasında değişiyor” Cara’yı en çok şaşırtan ise aşçının onun için hazırlardığı İtalyan Beyaz Trüf’lü yemek oluyor. Aşçı bu mantarın yarım kilosunun 4000 ila 5000 dolar arasından değiştiğini söyleyince Cara şaşkınlığını gizleyemiyor.

ÇALIŞACAĞINI SANIYORDU SIRADA MASAJ VAR

Tatlılardan sonra ise sırada masaj var… Cara çalan kapıyı açınca karşısında masaj koltuğu ile birlikte gelen masörleri görüyor. Evin sahibesi bu sefer de Cara’dan masaj denemesini istiyor. Cara bu ikinci sürpriz yüzünden kendisinin doğum günü olup olmadığı hakkında ikileme bile düşüyor.

SIRADA ‘SÜSLENME ZAMANI’

1 saat süren masaj bitiminde sürprizler devam ediyor. Cara üst kata çıkartılıyor. Madeline ona yatağın üstünde duran bu kıyafetleden hiç çekinmeden alabileceğini söylüyor.

VE PROGRAMIN SUNUCUSU GREG’İN SÜRPRİZE DAHİL OLMA ZAMANI GELDİ

Greg bir kargocu rolünde eve geliyor ve bir paket getiriyor. İşte şimdi Cara için işler tuhaflaşmaya başlıyor çünkü eve gelen paketin içinnden kendi evinde kullandığı vazo, çerçeve, kazak gibi eşyalar çıkıyor. Derken bir kutu daha geliyor ve Cara, kargocuya bu eşyaların kendine ait olduğunu ve bu işte bir yanlışlık olduğunu söylüyor.

ŞAŞKINLIĞI İKİ KATINA ÇIKTI

Kargocu rolündeki Greg ise bir yanlışlık olmadığını ve eşyaların bu evde kim yaşıyorsa ona geldiğini söylüyor. Yani Cara Simmons’a… Evin sahibesi rolündeki Madeline, kargocuyu “Evet, Cara Simmons benim patronum” diyerek tastik edince Cara’nın şaşkınlığı iki katına çıkıyor. Kargocu ısrarla bu evin Cara’ya ait olduğunu, Cara ise aynı ısrarla bu evin kendisine ait olmadığını yineliyor.

BEKLENEN AN GELİYOR!

Greg Cara’yı eşyaların geri kalanını kontrol etmek üzere kamyona götüyür. Ve işte o an…. Kamyonun kapağı açılır açılmaz, Cara’nın çocuları mutlu çığlıklar atarak annelerine doğru koşuyorlar.

,
Cara daha ne olduğunu anlamadan, Greg önce kendini saha sonra da neden böyle bir şey yaptıklarını açıklayıp Cara’ya bu evi kendilerinin ona hediye ettiklerini açıklıyor.

HERKES O AN ÖĞRENDİ

Cara ve işin içinde olan ama evin hediye edileceğini o an öğrenen aile üyeleri büyük bir sevinç yaşıyor. Greg, Cara ve tüm ailesini bir de tatile göndereceğini söylüyor. Program, hem verdiği hediyeler hem de bu hediyeleri verirken izlediği sunum tarzı ile izleyen milyonlarca insanın takdirini kazandı. Cara’ya yeni evinde sevdikleriyle mutlu oturmaları dileğiyle…

İŞTE O ANLAR

VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=jhjgAn0ZhHs

Helal olsun programın yapımcılarına.

En azından bizimkiler gibi stil programı yapmak yerine bir kaç tık öteye geçmişler.

MEDYA DOSYASI : Zaman’a Yapılan Müdahale Ne Anlama Geliyor ?

Paralel devlet yapılanması ile mücadele bugün meşruiyeti tartışılmayan bir mücadele. Buna rağmen, çeşitli şekillerde zaafa uğratılmak istenen de bir mücadele.

Paralel devlet yapılanmasıyla mücadele devam ediyor. Bu mücadelenin son adımı Zaman gazetesine kayyum atanması.
Esasında, gecikmiş bir adım bu. Bunun nedeni paralel devlet yapılanması ile mücadelede devletin bütün organlarının koordineli biçimde hareket etmemesi.
Eğer ki paralel devlet yapılanması ile mücadelede Erdoğan uzun süre yalnız bırakılmamış olsaydı karşımızdaki manzara çok farklı olurdu.
Şu ana kadar paralel devlet yapılanmasının medya, sermaye, bürokrasi ve uluslararası alanındaki ayakları kırılır, bu şer şebekesi bütün unsurlarıyla çökertilirdi.
Erdoğan, bu şebekenin ülke menfaatlerine ne denli zarar verdiğini halka anlatmayı başardı. Ve paralel devlet yapılanmasıyla mücadele bir "siyasi başarı" kriterine dönüştü.
Nitekim paralel yapıyla mücadelede Erdoğan’a en büyük desteği halk verdi. Paralel yapıda çok ciddi bir halk düşmanlığı ortaya çıkması belki bu yüzden.
Zaman’a kayyum atandıktan sonra paralel yapı bu düşmanlığı gizleyemez hale geldi. Siyaset bilimci kılıklı bir paralel yapı mensubu şöyle yazıyor:
"Ülkede 5-6 milyon insan her gün sıra ile meydanlarda asılarak yok edilse, hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam edecek AKP taraftarı ve karşıtı on milyonlarca insan var."
Bir başkası halkla "siyasi tercihleriyle bu günleri hazırlayan aziz ve necip milletimiz" diye dalga geçiyor.
Paralel devlet yapılanması ile mücadele bugün meşruiyeti tartışılmayan bir mücadele. Buna rağmen, çeşitli şekillerde zaafa uğratılmak istenen de bir mücadele.
Bu mücadele demokratik hukuk devleti kuralları içinde ilerliyor. Öyle de ilerlemeli.
Fakat bu söylemi kalkan olarak kullanıp da paralel devlet yapılanması ile mücadeleyi savsaklamak başımıza çok büyük dertler açar.
Demokratik hukuk devleti kurallarına göre bu mücadelenin sürmesini istemek başka bir şey. Bu şer şebekesini görmezden gelmek ve bir süre sonra da onunla yaşamaya alışmak bambaşka bir şey.
Paralel yapı durmuyor. Muhalefet partilerini söylemsel olarak teslim aldılar, fiili olarak da teslim almaya çalışıyorlar.
Bir yandan da darbe çığırtkanlığı yapıyorlar. Özellikle uluslararası alanda Türkiye’yi kriminalize etmek için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar.
Amaçları Türkiye Cumhuriyeti devletini "teröre destek verdiği" gerekçesiyle uluslararası mahkemelerde yargılatmak.
Demokrasi ve siyasetin yanında yer almak bunları görüp, bu şer şebekesi ile savaşmayı mecbur kılıyor.

ABD Büyükelçisi işine baksın
ABD Büyükelçisi Bass, "Zaman gazetesinin haber yapım sürecine kayyum tarafından müdahale edildiğine dair haberlerden derin rahatsızlık duyuyor"muş!
Beyefendi ya Türkiye’de neler olup bittiğini bilmiyor, ya da yaptığı hareketin ne anlama geldiğinin farkında değil.
Bu nasıl bir diplomatlık? Siz, büyükelçilik yaptığınız bir ülkenin iç işlerine nasıl müdahale edersiniz sayın Büyükelçi?
Ben de sizin bir diplomat olarak bu denli siyasi bir tavır takınmanızdan dolayı derin bir rahatsızlık duyuyorum.
Türkiye ile diplomatik bir kriz çıkarma ihtimali belli ki büyükelçiyi hiç korkutmuyor. Eminim Dışişleri Bakanlığı kendisine bir not iletip, nazikçe "sayın Büyükelçi, lütfen demokrasi karşıtı, illegal yapılanmalarla mücadelemizi zaafa uğratmaya kalkmayın" mesajı verir.
Sömürge valisi reflekslerini bir zahmet bir kenara bırakın sayın büyükelçi. Bağımsız bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti, kamu çıkarını korumakla mükelleftir ve paralel devlet yapılanması ile mücadele bu mükellefiyet gereğidir.
İşinize bakınız.

[Sabah, 7 Mart 2016]