Etiket arşivi: İsrail

İSRAİL DOSYASI /// Clinton e-postaları : İsrail, Suriye ile olan gerginliği kullanarak Türkiye i le yakınlaşır ve…

Hillary Clinton e-postalarına göre, İsrail ile Türkiye’nin ilişkilerini Suriye’deki kriz üzerinden düzeltebileceğine ve İsrail’in Kürdistan ve Türkiye üzerinden "seküler Suriye muhalefetine" destek verecebileceği tartışılmış.

Eski ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın özel e-postalarındaki ilginç bilgiler ortaya çıkmaya devam ediyor.

18 Temmuz 2012 tarihli e-posta, Clinton’ın "gizli bilgi kaynağı" Sidney Blumenthal’den Bakan’a yollanmış. Konu kısmında, "Suriye, Türkiye, Hizbullah, İsrail" yazıyor.

E-postada, Milli İstihbarat Teşkilatı’na (MİT) doğrudan erişimi olan gizli bir kaynağın verdiği bilgiler ve yorumlar aktarılıyor.

Buna göre, MİT, Suriye’de devam eden çözülmenin, İran ile Hizbullah’ın arasında uzun yıllarda oluşturulmuş ikmal hatlarının bozulmasına ya da tamamen kesilmesine yol açabileceğini düşünüyor.

Bu olasılığın, Hizbullah üzerinde iki etki yaratacağı düşünülüyor: a) Askeri kapasitesi azalan Hizbullah’ın, bu düşüşü seçmen gücüyle kompanse etmek için Lübnan’da daha popülist bir hat izlemesi; b) Hizbullah’ı Lübnan’da İsrail operasyonlarına daha açık hâle getirmesi.

MİT, İran’a yönelik baskının bir parçası olarak, İsrail’in Hizbullah’ın savunmasını, operasyonel kapasitesini azaltmak hedefiyle test edebileceğini düşünüyor.

Yine MİT ve Lübnan istihbaratı, moral bozmak ve endişe yaratmak amacıyla İsrail’in Hizbullah içerisine gizli sızmaları sürdürürken, bir yandan da tehdit aktivitesi seviyesini artırmasını bekliyor.

Ancak MİT, Türk Genelkurmayı’na ve "seçilmiş" bazı siyasi liderlere verdiği raporunda, İsrail’in kuzey sınırında herhangi bir topyekûn savaş peşinde olmadığına inandığını söylüyor.

Bu dönemde, İsrail liderliğinin, olası bir savaş durumunda ABD ve diğer dünya güçlerinin dikkatini dağıtacağı ve Beşar Esad’a anti-İsrail kartı vereceği için böyle bir savaşa sıcak bakmadığı düşünülüyor.

E-postada verdiği bilgiler aktarılan kaynak, İsrail’in Suriye ile Türkiye arasında gerginliği kullanarak, Ankara ile olan ilişkilerini tamir etmeyi deneyeceğini de söylüyor.

E-posta şöyle devam ediyor:

Nihayet, bu hassas temasımız, İsrail’in Suriye’deki durumu kullanarak MİT ve Türk ordusu ile belirli derecede bir güven ilişkisi yakalarsa, Batılı hükümetler, İsrail’den Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi ve Türkiye aracılığıyla Suriye’deki seküler isyancılara gizli yardım gitmesini beklemeli, diyor.

Kaynak, bu durumun, yalnızca MİT ve Türkiye’deki askeri ve siyasi liderler kabul ederse gerçekleşebileceğini de ekliyor.

E-postada, bu sıralarda İsrail istihbaratının, ordu ve Başbakanlık ile temas halinde, Suriye’deki "muhaliflere" gizli kanallar açılması ihtimalini ortaya attığı da kaydediliyor.

İsrail istihbaratı, o günkü koşullarda, bu temasın gizli olması ve doğrudan bir askeri yarımı içermemesini öneriyor. Aksi takdirde, bunun İsrail ve Özgür Suriye güçlerinin çıkarlarına karşı olacağını vurguluyor.

İSRAİL DOSYASI /// VİDEO : İsrail askeri yaralı Filistinliyi başından vurdu

VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=0cY7hspiD7U&list=TLOixehWxyOYkyNTAzMjAxNg

TERÖR DOSYASI /// İsrail İstihbarat Bakanı : Çikolata yemeye devam ederlerse radikal İslam’la başa çıkamazlar

Brüksel saldırılarını değerlendiren İsrail İstihbarat ve Ulaştırma Bakanı Katz, Belçika’ya radikal İslam’la mücadele için ‘çikolatayı kesme’ tavsiyesinde bulundu.

Belçika’da en az 31 kişinin hayatını kaybettiği intihar saldırılarını, Müslüman karşıtlığı için bahane eden İsrailli siyasetçilere İstihbarat ve Ulaştırma Yisrael Katz da eklendi.

İsrail Radyosu’na saldırıyı değerlendiren Katz, saldırılarda Belçika’nın da sorumluluğu olduğunu iddia ederek, “Belçika çikolata yiyip hayatın tadını çıkarmaya, çok özgürlükçü ve demokrat olmaya devam eder ve ülkesindeki bazı Müslümanların terörü organize ettiğini kabul etmezse onlarla başa çıkamaz” ifadelerini kullandı

Batı ülkelerinin gerçek düşmanlarını belirlemede başarısız olduğunu da savunan Katz, “Avrupa ve ABD, bu savaşı İslami terörle savaş olarak tanımlaya hazır değil. Eğer tanımlamanız doğru değilse, küresel bir savaşa öncülük edemezsiniz” dedi.

İSRAİLLİ SİYASETÇİLERE GÖRE BRÜKSEL SALDIRILARININ SORUMLUSU BELÇİKA

Öte yandan Katz, bu saldırıdan Belçika’yı sorumlu tutan ilk İsrailli siyasetçi değil. Daha önce de Bilim, Teknoloji ve Uzay Bakanı Ofir Akunis, hem Belçika hem de AB’yi ‘İslami terör hücreleri’ne kayıtsız kalmakla suçlamış, aşırı sağcı Likud’lu milletvekili Nava Boker ise “Belçika İçişleri Bakanı (Jan) Jambon, radikal İslam’ı küresel terörün bir numaralı sorumlusu olarak işaret etmek yerine, genç Müslümanların kendilerini evlerinden hissetmesi için her şeyin yapılması gerektiğin iddia etti” yorumunda bulunmuştu.

İSRAİL DOSYASI /// İsrail-Körfez İlişkileri : Şüpheli Yakınlık

KAYNAK : Stratejik Düşünce Enstitüsü

2016 yılının Ocak ayı içerisinde İsrail Ulusal Altyapı, Enerji ve Su Bakanı Yuval Steinitz’in Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) bir enerji konferansına katılmak üzere seyahat gerçekleştirmesi İsrail’de çeşitli tartışmaları da beraberinde getirdi. İsrailli bazı siyasetçilerin ve yorumcuların Steinitz’in ziyaretinin İsrail’in "Sünni" Körfez Ülkeleriyle "pek gün yüzünde olmayan" ilişkilerini göstermesi bakımından önemli olduğu yorumları yapması Oslo Anlaşmalarından sonra sürekli tekrarlanan bir tartışmayı İsrail’de yeniden gündemin üst sıralarına taşımış bulunuyor: İsrail’in Körfez Ülkeleriyle gerçekten ilişkisi var mı? Varsa bu ilişkinin muhtevası nasıl olmalı ya da böyle bir ilişki olmalı mı?

Tartışmada savunulan görüşlerin bu kadar farklılık göstermesi Arap toplumlarıyla İsrail arasında, İsrail’in kurulmasından sonra başlayan çatışma durumuyla ilintili. Arap toplumlarının bölgede İsrail’e karşı geliştirdikleri sosyal psikolojinin benzerinin, hatta daha faşizan öğelere sahip bir versiyonunun İsrail toplumunda da hâkim olduğu söylenebilir. Bu sosyal psikoloji İsrail’de son dönemlerde DAEŞ terör örgütü dolayısıyla Sünni İslâm üzerine gelişen tartışmalardan da etkileniyor. Tutucu diye nitelenen Körfez Ülkelerinin Sünni olması tartışmayı bir biçimde güncelle de bağlantılı hâle getiriyor. Daha doğrusu tartışmada ısrarla vurgulanan husus Körfez Ülkeleri’nin Sünni olması oluyor. Diğer taraftan bu ülkelerle İsrail’in bölgesel olarak ortak çıkarlara sahip olmaları meseleyi daha da karmaşıklaştırıyor.

Gizli Jetin Rotası

İsrail’in Körfez Ülkeleriyle ilişkileri geliştirmesine ilişkin tartışmanın kamuoyunda geçtiğimiz yıldan itibaren yeniden yankı bulmaya başladığı söylenebilir. 2015 yılı Ocak ayında gazeteler Tel Aviv ile Abu Dabi arasında haftada iki sefer yapan ve güvenlik alanında ticarî ilişkilerin gelişmesine hizmet eden kişileri taşıdığı anlaşılan gizli bir jetin varlığını ortaya çıkarmışlardı. İddialara göre jet, Tel Aviv’den havalandıktan sonra Amman’a kısa süren bir iniş gerçekleştiriyor ve ardından rotasını Abu Dabi’ye çeviriyordu. Bu haberlerin yayınlanmasından kısa bir süre sonra da İsrail’in BAE’ye Falcon Eye olarak bilinen gözetleme sistemlerinin satışını gerçekleştirdiği ortaya çıktı.

Esasen İsrail’in körfez ülkelerine ilgisinin Oslo Anlaşmaları sonrasında yoğunlaştığı söylenebilir. İsrail’in sadece Filistinlilerle değil Arap devletleriyle de rekabetini yönetmeyi ve ilişkiler ağını yeniden inşa etmeyi hedefleyen Oslo Anlaşmalarının imzalanmasının ardından İsrail, bu ülkelerle ticarî ilişkileri geliştirmeyi hedefleyen ibranice broşürler bastırmıştı. 1994’te Yitzak Rabin Umman’ı ziyaret etmiş; Rabin’in bir suikast neticesinde öldürülmesinden kısa bir süre sonra da Umman Dışişleri Bakanı Yusuf İbn Alavi İsrail’i ziyaret etmişti.

1996’da iki ülke imzaladıkları anlaşma ile karşılıklı ticaret ofisleri açtı. Yine 1996’da Başbakan Şimon Peres Katar’ı da ziyaret ederek bu ülkede de bir ticaret ofisinin açılışını gerçekleştirdi. Ancak 2000 yılında İkinci İntifada’nın başlaması ilişkilerin bu düzeyde olumsuz etkilenmesine sebep oldu. Katar İsrailli diplomatları sınır dışı etme kararı aldı.

WikiLeaks Belgelerindeki Anekdot

İlişkiler 2000 yılı sonrasında daha enteresan bir niteliğe bürünmüş gözükmektedir. Burada WikiLeaks tarafından yayınlanan belgelerde geçen ilginç bir anekdottan bahsetmek ufuk açıcı olabilir. İddiaya göre 2005 yılında Bahreyn Kralı Hamad bin İsa el-Halife ABD’li yetkililere ülkesinin İsrail’le güvenlik ve istihbarat alanında sağlam ilişkilere sahip olduğunu "övünerek" ifade etmiştir. Bu ilişkilerin siyasî alana taşınıp taşınmayacağı sorusunu ise Kral, İsrail’in iki devletli çözümden yana tavır almasına ve bu yönde politikalar izlemesine bağlamıştır.

Körfez Ülkelerinin İsrail’e bakışını en iyi biçimde yine bir WikiLeaks belgesinin ortaya koyduğu söylenebilir. İddiaya göre İsrail Dışişleri Bakanlığı yetkililerinden Yacov Hodas Körfez Ülkelerinin İsrail’e bakışını şöyle özetliyor: "Onlar [Körfez Ülkeleri] İsrail’in hünerini gösterebileceğine inanıyorlar." Bu cümle Körfez Ülkelerinin İran tehlikesi karşısında İsrail’in ABD ile sıkı müttefiklik ilişkilerine, İsrail’in bölgesel gücüne ve Körfez Ülkelerinin de endişe duyduğu Hamas, Hizbullah gibi örgütlere karşı mücadelesine atıfta bulunuyor. Zira bu üç nokta Körfez Ülkeleri ile İsrail arasındaki temel uzlaşı noktalarını ya da bir başka ifadeyle uyuşan çıkarları ortaya koyuyor.

Körfez Ülkelerinin “Sessizliği”

Batı ile İran arasında nükleer program üzerine Viyana’da uzlaşı çıktıktan sonra bu uzlaşıya yüksek sesle itiraz eden tek ülke İsrail oldu. Körfez ülkeleri İran’la varılan mutabakattan hiç memnun olmadıkları halde Obama yönetimine kısmen destek veriyor gözükmeye, en azından sorun çıkarmıyor izlenimi vermeye devam ettiler. Çünkü İsrail onların da çıkarına olan şeyi ABD nezdinde savunuyordu ve İsrail’in değiştiremediği bir durum için Körfez Ülkelerinin ABD’yi doğrudan karşısına almasına gerek yoktu. Bu örnek İsrail’in Körfez Ülkeleri açısından nasıl değerlendirildiğini net bir biçimde göstermektedir.

Her şeye rağmen Körfez Ülkeleri ile İsrail arasındaki ilişkiler bir anlamda pamuk ipliğine bağlı gibi. Ülkelerin İsrail’le ticarî ve siyasi ilişkileri, gelecek toplumsal tepkilerden çekindikleri için çok göz önünde tutmak istememeleri ilişkilerin sağlamlaşmasını engellemekte; bu da dönem dönem siyasal krizleri beraberinde getirmektedir. Hamas’ın önde gelen isimlerinden Mahmud el Mebhuh’un 2010 yılında Dubai’de Mossad tarafından düzenlenen bir suikast ile öldürülmesinin ardından iki ülke arasında keskin bir siyasi kriz baş göstermişti.

İlişkilere Hâkim Şüphe

İsrail, Körfez İşbirliği Teşkilatı üyesi ülkelerle ilişkilerini geliştirmeyi istemekle birlikte mevcut durumda bu teşkilatın en etkin üyesi S. Arabistan’ı düşman ülke olarak görmeye devam etmektedir. Örneğin S. Arabistan vatandaşlarının İsrail’e girme yasakları hâlâ devam etmektedir. Bu bakımdan ilişkilerin geliştirilmesine dair atılan adımlara rağmen İsrail tarafında Körfez Ülkeleri’ne dair şüphenin hâkim olduğu söylenebilir. İsrail’de çeşitli düzeylerde dile getirilen ve ABD’li isminin açıklanmasını istemeyen üst düzey bir yetkilinin teyit ettiğine göre İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Savunma Bakanı Ashton Carter ile yaptığı görüşmede ABD’nin Körfez Ülkeleri’ne gelişmiş askerî teknoloji satışından duyduğu rahatsızlığı ifade etmiş. Bu kapsamda İsrailli yetkililer Körfez Ülkelerinin İsrail’le ilişkilerini geliştirebilmesi için bir samimiyet testinden geçmesi gerektiğine; İsrail’i tanıyarak işe başlamanın güven arttırıcı bir hareket ve güzel bir jest olabileceğine vurgu yapıyorlar.

Dikkat Çeken Twitter Hesabı

İsrail Dışişleri Bakanlığı 2013 yılında Körfez Ülkeleriyle ilişkilerin gelişmesine katkı sağlaması maksadıyla Israel in the GCC adıyla bir twitter hesabı açtı. Bugünlerde gazetelere yansıyan haberlere göre İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri’nde yeni bir diplomatik temsilcilik açmak üzere girişimlerini hızlandırmış durumda. Öyle ki İsrail merkezli yayın yapan Haaretz’in haberine göre Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı nezdinde Rami Hatan’ın İsrail’i temsil etmesine dahi karar verilmiş bulunuyor. Ancak bu gelişme İsrail’le Körfez Ülkeleri arasında ivme kazanarak devam edecek bir sürecin göstergesi olarak ele alınmamalı.

Bu yazı 29 Şubat 2016 tarihinde Yeni Şafak’ta yayınlanmıştır.

TERÖR DOSYASI : İsrailli grupta üst düzey Mossad görevlisi mi vardı ?

İstanbul’daki saldırı ardından pek çok soru işaretlerini de akılda bıraktı. Çok hızlı bir refleksle İsrail’in vatandaşlarını askeri uçakla alması en büyük soru işretleri arasında idi. Soruların tüm cevaplarını şu anda net olmadığı için bilmesekte olaylarla ilgili Jön Türk’ün analizi yine adından çok söz ettireceğe benziyor. İşte o ilginç analiz;

Taksim İstiklal Caddesi’nde 3’ü İsrail (ki bunlardan ikisi aynı zamanda ABD vatandaşı), 1’i İranlı 4 kişinin ölümüne neden olan terör saldırısı sonrası bol soru işaretli gelişmeler yaşanıyor. Saldırıda doğrudan iki İsrailli turist kafilesinin hedef alınması, İsrail’in kafiledeki bazı kişilerin görüntülerine sansür uygulaması, “Saldırı Mossad’a mıydı” sorusunu gündeme getirdi.

Terör saldırısı iki İsrailli turist kafilesinin, İstiklal Caddesi üzerinde buluştuğu sırada meydana geldi.

Saldırı sonucu 3 İsrail vatandaşı ile 1 İran vatandaşı hayatlarını kaybetti. Saldırıda 11 İsrailli de yaralandı.

Saldırıda hayatını kaybeden İsrail vatandaşlarının kimlikleri şöyle:

Avraham Goldman – 70 yaşında ve aynı zamanda ABD vatandaşı,

Yonatan Suer – 40 yaşında. Tel Aviv’de ikamet ediyor. Doğum gününü kutlamak için eşiyle birlikte İstanbul’a gelmiş. O da aynı zamanda ABD vatandaşı.

Yonathan Suher

Simha Dimri – 60 yaşında. İsrail Dimona’dan. Eşi Avi ile birlikte kafiledeydi. Avi Dimri de patlamada yaralandı.

Simha Dimri (sağda) eşi Avi ile birlikte

Yaralılardan 5’i, İsrail Hava Kuvvetleri’nin tahsis ettiği uçakla apar topar İsrail’e götürüldü.

Edindiğimiz bilgilere göre, İsrailli turistler arasında Mossad’ın üst düzey bir operasyon görevlisi de vardı.

Nitekim, İstanbul’da çok güçlü bir ağa sahip olan İsrail istihbaratının İstanbul’dan gönderdiği ve basına servis edilen görüntülerde bazı yüzlerin maskelenmesi dikkat çekti.

İsrailli kafile, patlama öncesi (Ran , Yehudit , Naama , Dudi Halifa , Anat Kama , Anabel , İra). Maskelemeye dikkat!

Kafiledekilerin İstanbul gezisinden maskelenen bir görüntü daha:

Hedefteki Mossad görevlisinin, İsrail’e götürülen yaralılardan biri olduğu öğrenildi.

İSRAİL DOSYASI : Osmanlı Devleti’nden Günümüze İsrail

Devlet olma bilincine erişmiş en eski milletlerden biri olan Türkler; günümüze kadar küresel siyasete aktif yön vermiş, onu etkilemiş, onun bir parçası olmuş, sayısız nice devlet kurmuşlardır.İslamiyet’in kabulü ile İslam kültürüyle yoğrulmaya başlayan Türk toplumları binlerce yıldır İslam sancağını gururla taşımaktadır. Osmanlı devletinin yıkılmasından sonra köklü reformlarla şiddetli kültürel sarsıntılar geçiren milletimiz zor da olsa kendini bu reformlara kısmen entegre etmiş, kısmen kendisine göre şekillendirmiştir. Geçmişine olan bağlılığı, onu koruma ve yaşatma azmi yeniden Türkiye halkının ortak kararlılığı olmuştur.

Cumhuriyet sonrası dönemde yapılan geçmişle bağlarını koparma, yanlış batılılaşma, milli ve manevi değerlerimize zıt kefede olan yanlış modernleşme çabalarına karşı her zaman kalbinde geçmişine olan sevgiyi büyütmüş ve beslemiştir. Şüphesiz kendi döneminde bu devlet, Doğu Avrupa, Güney Batı Asya ve Kuzey Afrika’ya kadar topraklarını genişletmiş ve sınırlarını; batıda Cebelitarık, doğuda Hazar Denizi ve Basra Körfezi’ne, kuzeyde Avusturya, Macaristan ve Ukrayna’nın bir bölümüne, güneyde ise; Sudan, Eritre, Somali ve Yemen’e kadar dayandırmıştır. Bu kadar geniş topraklara sahip olmak, farklı milletlerden insanları huzur, birlik ve beraberlik içerisinde yaşatmak, bu ulu devletin adalet ve hoşgörü politikasının ne denli halkın içine sindiğinin muhteşem bir tezahürüdür. Her milletten tebaası olan bu devlet, hiçbir zaman ırkçı politika gütmemiş, kendi tebaasının huzur ve refahını en üst düzeyde tutmak için elinden gelen bütün gayreti göstermiştir. Öyle ki kendi dönemlerinde kendi iç siyasi sorunlarıyla uğraşıp yerinde saymak yerine dünyanın neresinde olursa olsun insani, askeri, ekonomik ve diplomatik yardımlarını hiçbir din, dil ve ırk gözetmeksizin dünyanın bütün çevresine yaymıştır. Kanuni Sultan Süleyman Alman imparatoru Şarlken’e esir olan François’ya yardım ederken din, dil veya ırk gözetip mi yardım etmiştir? Daha doğrusu Avrupa’nın en güçlü devletlerinden birisinin annesi neden oğlunun esaretten kurtulması için tek kurtuluş yolu olarak Kanuni Sultan Süleyman’dan yardım istemiştir? Acaba Sultan Abdülmecit 1845-1850 yılları arasında büyük kıtlığın baş gösterdiği ve bir milyona yakın İrlandalının yaşamını yitirdiği dönemde bu ülkeye yardımlarını gönderirken hangi dil, din veya ırk’ı gözetmiştir? 2010 yılının mart ayında Türkiye’ye ilk resmi Cumhurbaşkanlığı düzeyinde ziyaretlerini gerçekleştiren İrlanda Cumhurbaşkanı Mary McAleese neden “İrlanda halkı bu eşine az rastlanır bonkörlük girişimini asla unutmadı” demiştir? 1855 yılında yine Sultan Abdülmecid ABD’nin askerî yardım talebi üzerine 34 adet askerî amaçlı nakliyat develerini ABD’ye gönderirken hangi dil, din veya ırkı gözeterek bu yardımı yapmıştır?

Toprak bütünlüğüne de çok büyük önem veren Osmanlı devleti ordusunu ve istihbarat teşkilatını casus devletlerin sinsi ve parçalayıcı politika ve planlarına karşı güçlü tutmayı belli bir zamana kadar başarılı bir şekilde yürütmüştür. Her zaman bu devletin bütünlüğünü bozmak ve bu ülkeyi tarih sahnesinden silip atmak için çok sayıda politik ve askeri saldırılar düzenlenmiştir. Kendilerine Filistin ve çevresinin Tanrı tarafından kutsal toprak olarak bahşedildiği tezini savunan Yahudiler ise, o dönemde Osmanlı hâkimiyetinde bulunan bu topraklarda bir Yahudi devleti kurmak için yoğun diplomasi yürütmüşlerdir.

Bu amaçla 1897 yılında Theodor Herzl tarafından Dünya Siyonist Teşkilatı kurulmuştur. Hedeflerine yavaş, fakat güçlü adımlarla ilerlediklerini belirten Herzl, İsviçre’nin başkenti Basel’de toplanan bu teşkilatın ilk toplantısında; “Ben bugün burada Yahudi Devleti’ni kurdum, ancak bunu yüksek sesle söylersem bütün dünya güler. Fakat beş sene içinde ya da elli sene sonra bunu herkes böyle bilecektir.” diyerek Yahudi devletinin yıllar öncesinden kurulduğunun haberini vermiştir. 17 Mayıs 1901 tarihli Sultan II. Abdülhamid görüşmesine kadar çeşitli devletlerden yardım talebinde bulunmuştur. Bunlardan ilki, hiç kuşku yok ki İngilizlerdir. O dönemde Filistin topraklarının Osmanlı egemenliğinde olmasından dolayı bir sonuç alınamayan bu görüşmeden sonra Herzl, rotasını o dönem Osmanlı ile arası iyi olan Alman imparatoru II. Wilhelm’e çevirmişse de tekrar umduğunu bulamamıştır ve en nihayetinde 17 Mayıs 1901 tarihinde Sultan II. Abdülhamit ile görüşme olanağı bulan Herzl o bilindik meşhur teklifini Sultan II. Abdülhamit’e sunmuştur. Osmanlı’nın bütün dış borçlarının Avrupa’daki Yahudi bankerleri tarafından ödenmesinin, Filistin’in kendilerine verildiğinde mümkün olabileceğini söylemiştir. Sultan Abdülhamit ince dehasıyla teklifi; “Ben bir karış dahi olsa toprak satmam, zira bu vatan bana değil, milletime aittir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır” diyerek reddetmiştir. 4 Temmuz 1901’de ikinci bir görüşmenin ardından aynı cevabı alan Herzl, bu devletten artık Filistin topraklarını parayla satın alamayacağını anlayarak bu planını rafa kaldırmıştır.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiliz manda ve himayesine giren bu topraklarda artık bu devletin kurulmaması için hiçbir neden kalmamıştır. 1917 yılında İngiliz Dışişleri Bakanı olan Balfour’un yayımladığı deklarasyonla temeli atılan bu girişim 1948 yılında resmî olarak İsrail devletinin kurulmasıyla sona ermiştir. Bu tarihten sonra devamlı olarak Filistin içlerine doğru yerleşim ve işgal politikalarıyla ilerleyen İsrail, kendilerinin “The Great Israel State” olarak adlandırdıkları büyük İsrail devletine doğru adım adım ilerlemektedir. Bugün İsrail’in dört bir tarafı Müslüman ülkelerle çevrili olmasına rağmen bu hedefi için binlerce masum insanı öldürmesine Orta Doğu’daki Müslüman devletlerden tepki gelmemesi ilginçtir. Mısır Darbesi’nden sonra iktidarı ele geçiren General Sisi’nin İsrail’le iyi ilişkiler kurmasının bunda büyük bir payı vardır. Keza bu bölgede yer alan en güçlü devletlerden biri olan Mısırın İsrail’le iyi ilişkilerinin olması, İsrail’in öncelikli politik hedefleri arasında yer almaktadır.

Türkiye gibi bölgedeki denklemlerin önemli bir parçası olan ülkenin, İsrail’in bu denli hukuksuz politikalarına karşı verdiği sert tepkiler maalesef arkasında yeterli desteği göremediğinden dolayı amacına ulaşamamaktadır. Her zaman uluslararası toplumu bu vahşet ve bu zulme karşı ortak bir tavır takınmaya çağıran Türkiye, Ortadoğu’da hiçbir zaman barışçıl çabalarının meyvelerini toplayamamıştır. Jeopolitik önemi, stratejik yer altı kaynakları ve güçlü orduya sahip olması, bölgede Türkiye’yi her zaman stratejik denklemlerin önemli bir parçası hâline getirmesine rağmen uluslararası toplum, Türkiye’nin haklı çağrısına, çıkarlarının insan hayatından daha önemli olduklarını düşündükleri için sırt çevirmektedir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulunun üzerine düşen mesuliyetleri yerine getirmemesi bu kuruluşun dünya toplumlarında imajını zedelemektedir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulunun beş daimi üyesinin olması ve ayrıca uluslararası meselelere çözüm bulma noktasında devletlere çıkarları doğrultusunda Genel Kurulu kilitleyici politik manevra alanlarının bırakılması, günümüzde bu Kurulun reforme edilmesi gerekliliğini bir kez daha gün yüzüne çıkarmaktadır. En kısa zamanda Birleşmiş Milletler ve diğer insan hakları örgütleri bu gidişata karşı takındıkları tavrı değiştirmeleri ve kendi içlerinde köklü reformlara gitmeleri gerekmektedir.

MOSSAD DOSYASI : İsrailli grupta üst düzey Mossad görevlisi mi vardı ?

İstanbul’daki saldırı ardından pek çok soru işaretlerini de akılda bıraktı. Çok hızlı bir refleksle İsrail’in vatandaşlarını askeri uçakla alması en büyük soru işretleri arasında idi. Soruların tüm cevaplarını şu anda net olmadığı için bilmesekte olaylarla ilgili Jön Türk’ün analizi yine adından çok söz ettireceğe benziyor. İşte o ilginç analiz;

Taksim İstiklal Caddesi’nde 3’ü İsrail (ki bunlardan ikisi aynı zamanda ABD vatandaşı), 1’i İranlı 4 kişinin ölümüne neden olan terör saldırısı sonrası bol soru işaretli gelişmeler yaşanıyor. Saldırıda doğrudan iki İsrailli turist kafilesinin hedef alınması, İsrail’in kafiledeki bazı kişilerin görüntülerine sansür uygulaması, “Saldırı Mossad’a mıydı” sorusunu gündeme getirdi.

Terör saldırısı iki İsrailli turist kafilesinin, İstiklal Caddesi üzerinde buluştuğu sırada meydana geldi.

Saldırı sonucu 3 İsrail vatandaşı ile 1 İran vatandaşı hayatlarını kaybetti. Saldırıda 11 İsrailli de yaralandı.

Saldırıda hayatını kaybeden İsrail vatandaşlarının kimlikleri şöyle:

Avraham Goldman – 70 yaşında ve aynı zamanda ABD vatandaşı,

Yonatan Suer – 40 yaşında. Tel Aviv’de ikamet ediyor. Doğum gününü kutlamak için eşiyle birlikte İstanbul’a gelmiş. O da aynı zamanda ABD vatandaşı.

Yonathan Suher

Simha Dimri – 60 yaşında. İsrail Dimona’dan. Eşi Avi ile birlikte kafiledeydi. Avi Dimri de patlamada yaralandı.

Simha Dimri (sağda) eşi Avi ile birlikte

Yaralılardan 5’i, İsrail Hava Kuvvetleri’nin tahsis ettiği uçakla apar topar İsrail’e götürüldü.

Edindiğimiz bilgilere göre, İsrailli turistler arasında Mossad’ın üst düzey bir operasyon görevlisi de vardı.

Nitekim, İstanbul’da çok güçlü bir ağa sahip olan İsrail istihbaratının İstanbul’dan gönderdiği ve basına servis edilen görüntülerde bazı yüzlerin maskelenmesi dikkat çekti.

İsrailli kafile, patlama öncesi (Ran , Yehudit , Naama , Dudi Halifa , Anat Kama , Anabel , İra). Maskelemeye dikkat!

Kafiledekilerin İstanbul gezisinden maskelenen bir görüntü daha:

Hedefteki Mossad görevlisinin, İsrail’e götürülen yaralılardan biri olduğu öğrenildi.

SHIN BETH DOSYASI : Filistin suikastlarının planlayıcısı İsrail’in Yeni İstihbarat Şefi oldu

İsrail iç istihbarat birimi başkanlığına üst düzey Filistinli yetkililere düzenlenen suikastlarının planlayıcısını atadığı açıkladı.

İsrail başbakanı Benyamin Netanyahu’nun ofisinden yapılan açıklamada, üst düzey memur atamaları kapsamında Nadav Argaman’nın iç istihbarat birimi Shin Bet’in başkanlığına getirildiği belirtildi.

Nadav Argaman, Mayıs ayı sonunda görev süresi bitecek Shin Bet’in şu andaki başkanı Yoram Cohen’in yerine gelecek.

İsrail basınında yer alan haberlere göre Argaman, Gazze’nin önde gelen şahsiyetlerinden ‘Mühendis’ lakaplı Yahya Ayyaş ve HAMAS’ın askeri kanadı komutan yardımcısı Ahmed Cabari’ye düzenlenen suikastları planlayan kişi.

Argaman ayrıca Shin Bet’in Washington temsilcisi olarak görev yaptı. Bu görevi sırasında FBI ile irtibata geçerek ABD-İsrail ortak operasyonlarına dair çalışmalar gerçekleştirdi.

Yahya Ayyaş, 1996 yılında Gazze’de İsrail casuslarının bombalı bir cep telefonu ile düzenlediği suikast sonucu hayatını kaybetti.

HAMAS’ın askeri kanadı Kassam Tugayları komutan yardımcısı Cabari, 2012 yılında Gazze’de İsrail tarafından ateşlenen bir füzenin arabasını hedef alması sonucu yaşamını yitirdi.

İsrail, Filistinli grup liderlerine karşı gerek işgali altındaki Filistin topraklarında gerekse ülke dışında düzenli olarak suikastlar düzenlemekte.

2010 yılının Ocak ayında Kassam Tugayı’nın kurucularında Mahmud El Mabhuh, Dubai’de bulunduğu sırada İsrail istihbaratının düzenlediği suikast sonucunda hayatını kaybetti.

İSRAİL DOSYASI : İsrail “Normalleşmeye” Niçin Direnç Gösteriyor ?

Doğalgaz ihracı gibi somut çıkarlar söz konusu iken İsrail neden isteksiz? Bu sorununu cevabı için Moskova’ya bakmak gerekir.

Cumhuriyetçi başkan aday adayı Trump dünyayı korkutan "İslam karşıtı" söylemleriyle adaylığa doğru yürürken Başkan Obama dış politika performansının savunusu ile meşgul. The Atlantic dergisine verdiği röportajda geriye bırakacağı mirasın temel konularına dair değerlendirmelerde bulundu. Ortadoğu politikasında eleştirildiği alanlar olan İsrail -Filistin barış süreci ve Suriye kriziyle ilgili söyledikleri öne çıktı.

Obama, Türkiye, İsrail ve Ürdün gibi müttefikleriyle yaşadığı "hayal kırıklıklarına" vurgu yaptı. Arap isyanlarını yönetmede kendisi bir "hayal kırıklığı olan" Obama, Ortadoğu’da yapamadıklarını ABD’nin bölgedeki müttefiklerinin liderlerinin "fevriliklerine" bağlayarak açıklamayı tercih etti.

Halbuki Obama’nın kendi Ortadoğu karnesinde İran nükleer anlaşması bir artı iken Rusya’ya açtığı geniş alan büyük bir eksi olarak duruyor. Zira Suriye iç savaşına Rusya’nın müdahalesi Ortadoğu’daki bölgesel güçlerin ikili ilişkilerini yeni bir düzleme geçirdi.

Özellikle Rus uçağının düşmesinden sonra Moskova-Ankara hattında esen soğuk rüzgârlar sebebiyle bu düzlem oldukça dinamik ve değişken. Öncelikle, her ülke Rusya’nın bölgede güçlü bir aktör olarak var olmak istediğini görmüş durumda. Bu varlık sadece Rusya’nın Suriye ateşkesinde ABD ile oynadığı ortak rolle ilgili değil. İran, Suudi Arabistan, İsrail ve Türkiye’nin ikili ilişkilerinin mahiyeti de Rusya’nın manevralarına açık. Ürdün gibi nispeten daha küçük ülkelerin Rus nüfuzuna kapılması ise daha da kolay. Rusya’nın bölgedeki yeni manevraları bölgesel güçlerin ikili ilişkilerini daha karmaşık hale getiriyor. Türkiye -İsrail ilişkileri buna en iyi örnek durumunda.

Geçen yılın aralık ayında Türkiye -İsrail arasında ilişkilerin normalleşmeye çok yakın olduğu haberleri gündeme geldi. Cumhurbaşkanı Erdoğan "bölgenin gerçeği" olarak "her iki ülkenin birbirine olan ihtiyacından" bahsetti. Mavi Marmara saldırısı ile ilgili özür dileyen İsrail’in diğer iki şart olan "tazminat" ve "Gazze ablukasının" Türkiye üzerinden kaldırılması konusuna olumlu baktığı konuşuldu. Ancak Türkiye -İsrail ilişkilerinde beklenen yumuşama bir türlü gerçekleşmedi.

ABD Başkan Yardımcısı Biden’in geçtiğimiz günlerde Netanyahu’yu arayarak "Erdoğan’ın Mavi Marmara krizini çözecek uzlaşma anlaşmasının mümkün olan en kısa sürede tamamlanması konusunda istekli" olduğu haberi Haaretz gazetesinde yer aldı. Bu haber ABD’nin de Türkiye -İsrail ilişkilerinin normalleşmesi için çaba sarf ettiğini düşündürüyorsa da konu çetrefilli. Netanyahu’nun Hamas’ın İstanbul’daki merkezinin kapatılmasını anlaşmanın önündeki "kırmızı çizgi" olarak görmesi İsrail cenahındaki dirence işaret ediyor.

Doğalgaz ihracı gibi somut çıkarlar söz konusu iken İsrail neden isteksiz? Bu sorununu cevabı için Moskova’ya bakmak gerekir. Uçağının düşürülmesinden sonra Türkiye’ye karşı bir tür "soğuk savaş" mücadelesi yürüten Rusya’nın son manevraları, İsrail’in isteksizliğinin ana sebebi. ABD’nin İran ile nükleer anlaşmaya varmasından İsrail’in duyduğu rahatsızlığı bilen Rusya, Hizbullah konusunda Tel Aviv’e havuç uzatıyor. Suriye’de Tahran’la yakın işbirliğine rağmen Moskova, Hizbullah konvoylarının İsrail uçaklarınca vurulmasına ses çıkarmadığı gibi İran’a S-300 hava savunma füzelerini vermekten de vazgeçti.

Bunun sebebini Ben Caspit’in Al Monitor’daki yazısında bulmak mümkün. İran’ın daha önce Rusya’dan aldığı SA-22 hava füzelerini Hizbullah’a transfer ettiğinin tespit edilmiş olması. Caspit’in belirttiği gibi İsrail "bir dilemma" ile karşı karşıya: Bir yandan Türkiye ile yakınlaşarak bölgesel güvenlik konularında yeni bir ilişki düzlemine geçmek istiyor. Diğer yandan Rusya’yı İran ve Hizbullah’tan mümkün olduğunca uzaklaştırmak istiyor.

Obama’nın geriye bıraktığı Ortadoğu, bölgesel güçlerin yeni denklemlerini aradıkları bir akışkanlık ve sürprizlerle dolu olmaya bir süre daha devam edecek.

[Sabah, 12 Mart 2016]

İSRAİL DOSYASI : İsrail Ortadoğu’da Ne İstiyor ? İşte Belgeleri…

Kartlar açık…

İSRAİL Ortadoğu’da NE İSTİYOR?

İsrail’in amacı…

1991 Körfez Savaşından çok daha önceleri, 1982 yılında, İsrail büyük bir öngörüyle yeni Ortadoğu senaryosunu çizmişti.

Senaryo aynı yıl Dünya Siyonist Dergisi Kivunim’de yayımlanmıştı.

İsrail’in bu yeni planda fikir babası İsrael Shahak idi, senaryo yazarı ise Oded Yınon.

Senaryonu adı: 1980’lerde İsrail İçin Strateji…

Yeni İsrail stratejisinin hedefinde Ortadoğu’daki Müslüman ülkeler vardı, bunu Yahudi stratejist İsrael Shahak söylüyordu, şöyle ki;

‘İsrail stratejik düşüncesinde, tüm Arap devletlerinin daha küçük parçalara bölünmesi hep tekrar tekrar görülen bir kavramdır. Örnek vermek gerekirse, Irak’ta İsrail için olabilecek en iyi şeyin; Irak’ın Şii ve Sünni devletler ve Kürt tarafının ayrılmasıdır.’

İsrail’in bu yeni stratejisinde ilk hedef Irak’tı;

‘Bizim için Irak’ın feshi, Suriye’nin feshinden bile daha önemlidir. Irak Suriye’den daha güçlüdür. Kısa vadede İsrail’in en büyük tehdidi Irak’ın gücüdür’.

Bu hedefe giden yol İran-Irak savaşından geçmekteydi ki zaten 1991 Körfez savaşına girerken, sekiz yıl süren İran-Irak savaşı yaşanmıştı.

Demek ki İsrail planı bunu öngörmüş ve buna göre stratejisini belirlemişti, şöyle ki;

‘Bir Irak-İran savaşı Irak’ı parçalayacak ve bize karşı geniş bir cephede çatışma organize etmesine imkan vermeden çökmesine sebep olacaktır’.

Bu hedefe giden yol Irak’ı parçalamaktan geçiyordu, işte İsrail planı;

Üç büyük şehir etrafında üç (veya daha fazla) eyalet var olacaktır: Basra, Bağdat ve Musul ve güneydeki Şii bölgeler Sünni ve Kürt kuzeyden ayrılacaktır’.

Parçalama stratejisinin dayandığı nokta, Müslüman coğrafyadaki etnik ve dini temeldeki farklılıklardı ve İsrail bunu da şöyle öngörmüştü;

‘Araplar arasındaki her türlü çatışma kısa vadede bize yardımcı olur ve Suriye ve Lübnan’da olduğu gibi önemli bir hedef olan Irak’ın parçalanması için yolu kısaltır. Osmanlı döneminde Suriye’de olduğu gibi Irak’ta da etnik/dini bazda bölgelere bölünme mümkündür.’.

İşin ilginç yanı Tevrat’ta geçen ayetler her nasılsa bu yeni İsrail stratejisini destekliyordu çünkü geçmişin Babil’i olan günümüz Irak’ın parçalanmasını öngören kehanetler vardı, şöyle ki;

‘“Ey Babil, erden kız, in aşağı, toprağa otur… Öç alacağım, kimseyi esirgemeyeceğim… Onu durduracak büyü yok elinde, başına gelecek belayı önleyemeyeceksin. Üzerine ansızın hiç beklemediğin bir yıkım gelecek… Gençliğinden beri alışveriş ettiğin herkes kendi yoluna gidecek, seni kurtaran olmayacak.’

İncil’de yer alan ayetler de bu yeni İsrail stratejisini şöyle destekliyordu;

“Yedi tası alan yedi melekten biri gelip benimle konuştu: ‘Gel’ dedi, ‘Sana engin suların kenarında oturan büyük fahişenin çarptırılacağı cezayı göstereyim’… ‘Büyük Babil, Dünya Fahişelerinin Ve İğrençliklerinin Anası’… Gördüğün canavarla on boynuz fahişeden nefret edecek, onu perişan edip çıplak bırakacaklar. Etini yiyip kendisini ateşte yakacaklar. Çünkü Tanrı, amacını gerçekleştirme isteğini onların yüreğine koymuştur. Öyle ki, Tanrı’nın sözleri yerine gelinceye dek krallıklarını canavara devretmekte sözbirliği edecekler.’

Babil günümüzdeki Irak’tır…


ABD’ye gelince, 1996’da yayımlanan ancak 1991’de fiilen eyleme geçmiş olan BOP projesinde Irak’ın geleceği üç parçalı olarak öngörülmüştü.

İşte BOP ve Irak:

‘Bölgede yapılacak adil bir düzenleme Irak’taki üç Sünni ağırlıklı bölgeyi budanmış bir devlet haline getirecektir ve bu bölgeler zaman içerisinde Akdeniz’e yönelmiş bir Büyük Lübnan’a kıyılarını kaybetmiş olan Suriye ile birleşmeye karar verebilir ki bu durumda Fenike yeniden doğmuş olur. Diyarbakır’dan Tebriz’e kadar uzanan bağımsız bir Kürdistan, Bulgaristan ve Japonya arasında en Batı yanlısı devlet olacaktır’.

ABD, BOP planında son sözünü şöyle söyleyecekti;

‘5,000 yıllık tarihten bir diğer kirli sır da şudur: Etnik temizlik işe yarar’

Bugün Ortadoğu’ya bakıldığında görülen de zaten budur!

Hristiyan dünyasının kutsal Ordusu olarak kendisini gören ABD, Tevrat ve İncil’de geçen kehanetlerle Hıristiyan dünyasında inanç desteği sağlıyor ve İsrail stratejisi temelinde Ortadoğu’da savaş arenasına iniyor…

Müslüman Türkiye de, Özal’ın 1991 Körfez savaşında izlediği siyaset ve ABD’ye verdiği destekle İsrail ve ABD emellerine hizmet etmiş durumuna düşüyor…

Ve Rusya, tarihten gelen TÜRK düşmanlığı ile Suriye’de bu oyuna katılıyor…

Hepsinin şimdi tek ortak hedefi ortaya çıkıyor: TÜRKİYE VE TÜRK MİLLETİ!

BİLGETÜRK