Etiket arşivi: İSRAİL DOSYASI

İSRAİL DOSYASI /// Clinton e-postaları : İsrail, Suriye ile olan gerginliği kullanarak Türkiye i le yakınlaşır ve…

Hillary Clinton e-postalarına göre, İsrail ile Türkiye’nin ilişkilerini Suriye’deki kriz üzerinden düzeltebileceğine ve İsrail’in Kürdistan ve Türkiye üzerinden "seküler Suriye muhalefetine" destek verecebileceği tartışılmış.

Eski ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın özel e-postalarındaki ilginç bilgiler ortaya çıkmaya devam ediyor.

18 Temmuz 2012 tarihli e-posta, Clinton’ın "gizli bilgi kaynağı" Sidney Blumenthal’den Bakan’a yollanmış. Konu kısmında, "Suriye, Türkiye, Hizbullah, İsrail" yazıyor.

E-postada, Milli İstihbarat Teşkilatı’na (MİT) doğrudan erişimi olan gizli bir kaynağın verdiği bilgiler ve yorumlar aktarılıyor.

Buna göre, MİT, Suriye’de devam eden çözülmenin, İran ile Hizbullah’ın arasında uzun yıllarda oluşturulmuş ikmal hatlarının bozulmasına ya da tamamen kesilmesine yol açabileceğini düşünüyor.

Bu olasılığın, Hizbullah üzerinde iki etki yaratacağı düşünülüyor: a) Askeri kapasitesi azalan Hizbullah’ın, bu düşüşü seçmen gücüyle kompanse etmek için Lübnan’da daha popülist bir hat izlemesi; b) Hizbullah’ı Lübnan’da İsrail operasyonlarına daha açık hâle getirmesi.

MİT, İran’a yönelik baskının bir parçası olarak, İsrail’in Hizbullah’ın savunmasını, operasyonel kapasitesini azaltmak hedefiyle test edebileceğini düşünüyor.

Yine MİT ve Lübnan istihbaratı, moral bozmak ve endişe yaratmak amacıyla İsrail’in Hizbullah içerisine gizli sızmaları sürdürürken, bir yandan da tehdit aktivitesi seviyesini artırmasını bekliyor.

Ancak MİT, Türk Genelkurmayı’na ve "seçilmiş" bazı siyasi liderlere verdiği raporunda, İsrail’in kuzey sınırında herhangi bir topyekûn savaş peşinde olmadığına inandığını söylüyor.

Bu dönemde, İsrail liderliğinin, olası bir savaş durumunda ABD ve diğer dünya güçlerinin dikkatini dağıtacağı ve Beşar Esad’a anti-İsrail kartı vereceği için böyle bir savaşa sıcak bakmadığı düşünülüyor.

E-postada verdiği bilgiler aktarılan kaynak, İsrail’in Suriye ile Türkiye arasında gerginliği kullanarak, Ankara ile olan ilişkilerini tamir etmeyi deneyeceğini de söylüyor.

E-posta şöyle devam ediyor:

Nihayet, bu hassas temasımız, İsrail’in Suriye’deki durumu kullanarak MİT ve Türk ordusu ile belirli derecede bir güven ilişkisi yakalarsa, Batılı hükümetler, İsrail’den Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi ve Türkiye aracılığıyla Suriye’deki seküler isyancılara gizli yardım gitmesini beklemeli, diyor.

Kaynak, bu durumun, yalnızca MİT ve Türkiye’deki askeri ve siyasi liderler kabul ederse gerçekleşebileceğini de ekliyor.

E-postada, bu sıralarda İsrail istihbaratının, ordu ve Başbakanlık ile temas halinde, Suriye’deki "muhaliflere" gizli kanallar açılması ihtimalini ortaya attığı da kaydediliyor.

İsrail istihbaratı, o günkü koşullarda, bu temasın gizli olması ve doğrudan bir askeri yarımı içermemesini öneriyor. Aksi takdirde, bunun İsrail ve Özgür Suriye güçlerinin çıkarlarına karşı olacağını vurguluyor.

Reklamlar

İSRAİL DOSYASI /// VİDEO : İsrail askeri yaralı Filistinliyi başından vurdu

VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=0cY7hspiD7U&list=TLOixehWxyOYkyNTAzMjAxNg

İSRAİL DOSYASI /// İsrail-Körfez İlişkileri : Şüpheli Yakınlık

KAYNAK : Stratejik Düşünce Enstitüsü

2016 yılının Ocak ayı içerisinde İsrail Ulusal Altyapı, Enerji ve Su Bakanı Yuval Steinitz’in Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) bir enerji konferansına katılmak üzere seyahat gerçekleştirmesi İsrail’de çeşitli tartışmaları da beraberinde getirdi. İsrailli bazı siyasetçilerin ve yorumcuların Steinitz’in ziyaretinin İsrail’in "Sünni" Körfez Ülkeleriyle "pek gün yüzünde olmayan" ilişkilerini göstermesi bakımından önemli olduğu yorumları yapması Oslo Anlaşmalarından sonra sürekli tekrarlanan bir tartışmayı İsrail’de yeniden gündemin üst sıralarına taşımış bulunuyor: İsrail’in Körfez Ülkeleriyle gerçekten ilişkisi var mı? Varsa bu ilişkinin muhtevası nasıl olmalı ya da böyle bir ilişki olmalı mı?

Tartışmada savunulan görüşlerin bu kadar farklılık göstermesi Arap toplumlarıyla İsrail arasında, İsrail’in kurulmasından sonra başlayan çatışma durumuyla ilintili. Arap toplumlarının bölgede İsrail’e karşı geliştirdikleri sosyal psikolojinin benzerinin, hatta daha faşizan öğelere sahip bir versiyonunun İsrail toplumunda da hâkim olduğu söylenebilir. Bu sosyal psikoloji İsrail’de son dönemlerde DAEŞ terör örgütü dolayısıyla Sünni İslâm üzerine gelişen tartışmalardan da etkileniyor. Tutucu diye nitelenen Körfez Ülkelerinin Sünni olması tartışmayı bir biçimde güncelle de bağlantılı hâle getiriyor. Daha doğrusu tartışmada ısrarla vurgulanan husus Körfez Ülkeleri’nin Sünni olması oluyor. Diğer taraftan bu ülkelerle İsrail’in bölgesel olarak ortak çıkarlara sahip olmaları meseleyi daha da karmaşıklaştırıyor.

Gizli Jetin Rotası

İsrail’in Körfez Ülkeleriyle ilişkileri geliştirmesine ilişkin tartışmanın kamuoyunda geçtiğimiz yıldan itibaren yeniden yankı bulmaya başladığı söylenebilir. 2015 yılı Ocak ayında gazeteler Tel Aviv ile Abu Dabi arasında haftada iki sefer yapan ve güvenlik alanında ticarî ilişkilerin gelişmesine hizmet eden kişileri taşıdığı anlaşılan gizli bir jetin varlığını ortaya çıkarmışlardı. İddialara göre jet, Tel Aviv’den havalandıktan sonra Amman’a kısa süren bir iniş gerçekleştiriyor ve ardından rotasını Abu Dabi’ye çeviriyordu. Bu haberlerin yayınlanmasından kısa bir süre sonra da İsrail’in BAE’ye Falcon Eye olarak bilinen gözetleme sistemlerinin satışını gerçekleştirdiği ortaya çıktı.

Esasen İsrail’in körfez ülkelerine ilgisinin Oslo Anlaşmaları sonrasında yoğunlaştığı söylenebilir. İsrail’in sadece Filistinlilerle değil Arap devletleriyle de rekabetini yönetmeyi ve ilişkiler ağını yeniden inşa etmeyi hedefleyen Oslo Anlaşmalarının imzalanmasının ardından İsrail, bu ülkelerle ticarî ilişkileri geliştirmeyi hedefleyen ibranice broşürler bastırmıştı. 1994’te Yitzak Rabin Umman’ı ziyaret etmiş; Rabin’in bir suikast neticesinde öldürülmesinden kısa bir süre sonra da Umman Dışişleri Bakanı Yusuf İbn Alavi İsrail’i ziyaret etmişti.

1996’da iki ülke imzaladıkları anlaşma ile karşılıklı ticaret ofisleri açtı. Yine 1996’da Başbakan Şimon Peres Katar’ı da ziyaret ederek bu ülkede de bir ticaret ofisinin açılışını gerçekleştirdi. Ancak 2000 yılında İkinci İntifada’nın başlaması ilişkilerin bu düzeyde olumsuz etkilenmesine sebep oldu. Katar İsrailli diplomatları sınır dışı etme kararı aldı.

WikiLeaks Belgelerindeki Anekdot

İlişkiler 2000 yılı sonrasında daha enteresan bir niteliğe bürünmüş gözükmektedir. Burada WikiLeaks tarafından yayınlanan belgelerde geçen ilginç bir anekdottan bahsetmek ufuk açıcı olabilir. İddiaya göre 2005 yılında Bahreyn Kralı Hamad bin İsa el-Halife ABD’li yetkililere ülkesinin İsrail’le güvenlik ve istihbarat alanında sağlam ilişkilere sahip olduğunu "övünerek" ifade etmiştir. Bu ilişkilerin siyasî alana taşınıp taşınmayacağı sorusunu ise Kral, İsrail’in iki devletli çözümden yana tavır almasına ve bu yönde politikalar izlemesine bağlamıştır.

Körfez Ülkelerinin İsrail’e bakışını en iyi biçimde yine bir WikiLeaks belgesinin ortaya koyduğu söylenebilir. İddiaya göre İsrail Dışişleri Bakanlığı yetkililerinden Yacov Hodas Körfez Ülkelerinin İsrail’e bakışını şöyle özetliyor: "Onlar [Körfez Ülkeleri] İsrail’in hünerini gösterebileceğine inanıyorlar." Bu cümle Körfez Ülkelerinin İran tehlikesi karşısında İsrail’in ABD ile sıkı müttefiklik ilişkilerine, İsrail’in bölgesel gücüne ve Körfez Ülkelerinin de endişe duyduğu Hamas, Hizbullah gibi örgütlere karşı mücadelesine atıfta bulunuyor. Zira bu üç nokta Körfez Ülkeleri ile İsrail arasındaki temel uzlaşı noktalarını ya da bir başka ifadeyle uyuşan çıkarları ortaya koyuyor.

Körfez Ülkelerinin “Sessizliği”

Batı ile İran arasında nükleer program üzerine Viyana’da uzlaşı çıktıktan sonra bu uzlaşıya yüksek sesle itiraz eden tek ülke İsrail oldu. Körfez ülkeleri İran’la varılan mutabakattan hiç memnun olmadıkları halde Obama yönetimine kısmen destek veriyor gözükmeye, en azından sorun çıkarmıyor izlenimi vermeye devam ettiler. Çünkü İsrail onların da çıkarına olan şeyi ABD nezdinde savunuyordu ve İsrail’in değiştiremediği bir durum için Körfez Ülkelerinin ABD’yi doğrudan karşısına almasına gerek yoktu. Bu örnek İsrail’in Körfez Ülkeleri açısından nasıl değerlendirildiğini net bir biçimde göstermektedir.

Her şeye rağmen Körfez Ülkeleri ile İsrail arasındaki ilişkiler bir anlamda pamuk ipliğine bağlı gibi. Ülkelerin İsrail’le ticarî ve siyasi ilişkileri, gelecek toplumsal tepkilerden çekindikleri için çok göz önünde tutmak istememeleri ilişkilerin sağlamlaşmasını engellemekte; bu da dönem dönem siyasal krizleri beraberinde getirmektedir. Hamas’ın önde gelen isimlerinden Mahmud el Mebhuh’un 2010 yılında Dubai’de Mossad tarafından düzenlenen bir suikast ile öldürülmesinin ardından iki ülke arasında keskin bir siyasi kriz baş göstermişti.

İlişkilere Hâkim Şüphe

İsrail, Körfez İşbirliği Teşkilatı üyesi ülkelerle ilişkilerini geliştirmeyi istemekle birlikte mevcut durumda bu teşkilatın en etkin üyesi S. Arabistan’ı düşman ülke olarak görmeye devam etmektedir. Örneğin S. Arabistan vatandaşlarının İsrail’e girme yasakları hâlâ devam etmektedir. Bu bakımdan ilişkilerin geliştirilmesine dair atılan adımlara rağmen İsrail tarafında Körfez Ülkeleri’ne dair şüphenin hâkim olduğu söylenebilir. İsrail’de çeşitli düzeylerde dile getirilen ve ABD’li isminin açıklanmasını istemeyen üst düzey bir yetkilinin teyit ettiğine göre İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Savunma Bakanı Ashton Carter ile yaptığı görüşmede ABD’nin Körfez Ülkeleri’ne gelişmiş askerî teknoloji satışından duyduğu rahatsızlığı ifade etmiş. Bu kapsamda İsrailli yetkililer Körfez Ülkelerinin İsrail’le ilişkilerini geliştirebilmesi için bir samimiyet testinden geçmesi gerektiğine; İsrail’i tanıyarak işe başlamanın güven arttırıcı bir hareket ve güzel bir jest olabileceğine vurgu yapıyorlar.

Dikkat Çeken Twitter Hesabı

İsrail Dışişleri Bakanlığı 2013 yılında Körfez Ülkeleriyle ilişkilerin gelişmesine katkı sağlaması maksadıyla Israel in the GCC adıyla bir twitter hesabı açtı. Bugünlerde gazetelere yansıyan haberlere göre İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri’nde yeni bir diplomatik temsilcilik açmak üzere girişimlerini hızlandırmış durumda. Öyle ki İsrail merkezli yayın yapan Haaretz’in haberine göre Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı nezdinde Rami Hatan’ın İsrail’i temsil etmesine dahi karar verilmiş bulunuyor. Ancak bu gelişme İsrail’le Körfez Ülkeleri arasında ivme kazanarak devam edecek bir sürecin göstergesi olarak ele alınmamalı.

Bu yazı 29 Şubat 2016 tarihinde Yeni Şafak’ta yayınlanmıştır.

İSRAİL DOSYASI : Osmanlı Devleti’nden Günümüze İsrail

Devlet olma bilincine erişmiş en eski milletlerden biri olan Türkler; günümüze kadar küresel siyasete aktif yön vermiş, onu etkilemiş, onun bir parçası olmuş, sayısız nice devlet kurmuşlardır.İslamiyet’in kabulü ile İslam kültürüyle yoğrulmaya başlayan Türk toplumları binlerce yıldır İslam sancağını gururla taşımaktadır. Osmanlı devletinin yıkılmasından sonra köklü reformlarla şiddetli kültürel sarsıntılar geçiren milletimiz zor da olsa kendini bu reformlara kısmen entegre etmiş, kısmen kendisine göre şekillendirmiştir. Geçmişine olan bağlılığı, onu koruma ve yaşatma azmi yeniden Türkiye halkının ortak kararlılığı olmuştur.

Cumhuriyet sonrası dönemde yapılan geçmişle bağlarını koparma, yanlış batılılaşma, milli ve manevi değerlerimize zıt kefede olan yanlış modernleşme çabalarına karşı her zaman kalbinde geçmişine olan sevgiyi büyütmüş ve beslemiştir. Şüphesiz kendi döneminde bu devlet, Doğu Avrupa, Güney Batı Asya ve Kuzey Afrika’ya kadar topraklarını genişletmiş ve sınırlarını; batıda Cebelitarık, doğuda Hazar Denizi ve Basra Körfezi’ne, kuzeyde Avusturya, Macaristan ve Ukrayna’nın bir bölümüne, güneyde ise; Sudan, Eritre, Somali ve Yemen’e kadar dayandırmıştır. Bu kadar geniş topraklara sahip olmak, farklı milletlerden insanları huzur, birlik ve beraberlik içerisinde yaşatmak, bu ulu devletin adalet ve hoşgörü politikasının ne denli halkın içine sindiğinin muhteşem bir tezahürüdür. Her milletten tebaası olan bu devlet, hiçbir zaman ırkçı politika gütmemiş, kendi tebaasının huzur ve refahını en üst düzeyde tutmak için elinden gelen bütün gayreti göstermiştir. Öyle ki kendi dönemlerinde kendi iç siyasi sorunlarıyla uğraşıp yerinde saymak yerine dünyanın neresinde olursa olsun insani, askeri, ekonomik ve diplomatik yardımlarını hiçbir din, dil ve ırk gözetmeksizin dünyanın bütün çevresine yaymıştır. Kanuni Sultan Süleyman Alman imparatoru Şarlken’e esir olan François’ya yardım ederken din, dil veya ırk gözetip mi yardım etmiştir? Daha doğrusu Avrupa’nın en güçlü devletlerinden birisinin annesi neden oğlunun esaretten kurtulması için tek kurtuluş yolu olarak Kanuni Sultan Süleyman’dan yardım istemiştir? Acaba Sultan Abdülmecit 1845-1850 yılları arasında büyük kıtlığın baş gösterdiği ve bir milyona yakın İrlandalının yaşamını yitirdiği dönemde bu ülkeye yardımlarını gönderirken hangi dil, din veya ırk’ı gözetmiştir? 2010 yılının mart ayında Türkiye’ye ilk resmi Cumhurbaşkanlığı düzeyinde ziyaretlerini gerçekleştiren İrlanda Cumhurbaşkanı Mary McAleese neden “İrlanda halkı bu eşine az rastlanır bonkörlük girişimini asla unutmadı” demiştir? 1855 yılında yine Sultan Abdülmecid ABD’nin askerî yardım talebi üzerine 34 adet askerî amaçlı nakliyat develerini ABD’ye gönderirken hangi dil, din veya ırkı gözeterek bu yardımı yapmıştır?

Toprak bütünlüğüne de çok büyük önem veren Osmanlı devleti ordusunu ve istihbarat teşkilatını casus devletlerin sinsi ve parçalayıcı politika ve planlarına karşı güçlü tutmayı belli bir zamana kadar başarılı bir şekilde yürütmüştür. Her zaman bu devletin bütünlüğünü bozmak ve bu ülkeyi tarih sahnesinden silip atmak için çok sayıda politik ve askeri saldırılar düzenlenmiştir. Kendilerine Filistin ve çevresinin Tanrı tarafından kutsal toprak olarak bahşedildiği tezini savunan Yahudiler ise, o dönemde Osmanlı hâkimiyetinde bulunan bu topraklarda bir Yahudi devleti kurmak için yoğun diplomasi yürütmüşlerdir.

Bu amaçla 1897 yılında Theodor Herzl tarafından Dünya Siyonist Teşkilatı kurulmuştur. Hedeflerine yavaş, fakat güçlü adımlarla ilerlediklerini belirten Herzl, İsviçre’nin başkenti Basel’de toplanan bu teşkilatın ilk toplantısında; “Ben bugün burada Yahudi Devleti’ni kurdum, ancak bunu yüksek sesle söylersem bütün dünya güler. Fakat beş sene içinde ya da elli sene sonra bunu herkes böyle bilecektir.” diyerek Yahudi devletinin yıllar öncesinden kurulduğunun haberini vermiştir. 17 Mayıs 1901 tarihli Sultan II. Abdülhamid görüşmesine kadar çeşitli devletlerden yardım talebinde bulunmuştur. Bunlardan ilki, hiç kuşku yok ki İngilizlerdir. O dönemde Filistin topraklarının Osmanlı egemenliğinde olmasından dolayı bir sonuç alınamayan bu görüşmeden sonra Herzl, rotasını o dönem Osmanlı ile arası iyi olan Alman imparatoru II. Wilhelm’e çevirmişse de tekrar umduğunu bulamamıştır ve en nihayetinde 17 Mayıs 1901 tarihinde Sultan II. Abdülhamit ile görüşme olanağı bulan Herzl o bilindik meşhur teklifini Sultan II. Abdülhamit’e sunmuştur. Osmanlı’nın bütün dış borçlarının Avrupa’daki Yahudi bankerleri tarafından ödenmesinin, Filistin’in kendilerine verildiğinde mümkün olabileceğini söylemiştir. Sultan Abdülhamit ince dehasıyla teklifi; “Ben bir karış dahi olsa toprak satmam, zira bu vatan bana değil, milletime aittir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır” diyerek reddetmiştir. 4 Temmuz 1901’de ikinci bir görüşmenin ardından aynı cevabı alan Herzl, bu devletten artık Filistin topraklarını parayla satın alamayacağını anlayarak bu planını rafa kaldırmıştır.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiliz manda ve himayesine giren bu topraklarda artık bu devletin kurulmaması için hiçbir neden kalmamıştır. 1917 yılında İngiliz Dışişleri Bakanı olan Balfour’un yayımladığı deklarasyonla temeli atılan bu girişim 1948 yılında resmî olarak İsrail devletinin kurulmasıyla sona ermiştir. Bu tarihten sonra devamlı olarak Filistin içlerine doğru yerleşim ve işgal politikalarıyla ilerleyen İsrail, kendilerinin “The Great Israel State” olarak adlandırdıkları büyük İsrail devletine doğru adım adım ilerlemektedir. Bugün İsrail’in dört bir tarafı Müslüman ülkelerle çevrili olmasına rağmen bu hedefi için binlerce masum insanı öldürmesine Orta Doğu’daki Müslüman devletlerden tepki gelmemesi ilginçtir. Mısır Darbesi’nden sonra iktidarı ele geçiren General Sisi’nin İsrail’le iyi ilişkiler kurmasının bunda büyük bir payı vardır. Keza bu bölgede yer alan en güçlü devletlerden biri olan Mısırın İsrail’le iyi ilişkilerinin olması, İsrail’in öncelikli politik hedefleri arasında yer almaktadır.

Türkiye gibi bölgedeki denklemlerin önemli bir parçası olan ülkenin, İsrail’in bu denli hukuksuz politikalarına karşı verdiği sert tepkiler maalesef arkasında yeterli desteği göremediğinden dolayı amacına ulaşamamaktadır. Her zaman uluslararası toplumu bu vahşet ve bu zulme karşı ortak bir tavır takınmaya çağıran Türkiye, Ortadoğu’da hiçbir zaman barışçıl çabalarının meyvelerini toplayamamıştır. Jeopolitik önemi, stratejik yer altı kaynakları ve güçlü orduya sahip olması, bölgede Türkiye’yi her zaman stratejik denklemlerin önemli bir parçası hâline getirmesine rağmen uluslararası toplum, Türkiye’nin haklı çağrısına, çıkarlarının insan hayatından daha önemli olduklarını düşündükleri için sırt çevirmektedir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulunun üzerine düşen mesuliyetleri yerine getirmemesi bu kuruluşun dünya toplumlarında imajını zedelemektedir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulunun beş daimi üyesinin olması ve ayrıca uluslararası meselelere çözüm bulma noktasında devletlere çıkarları doğrultusunda Genel Kurulu kilitleyici politik manevra alanlarının bırakılması, günümüzde bu Kurulun reforme edilmesi gerekliliğini bir kez daha gün yüzüne çıkarmaktadır. En kısa zamanda Birleşmiş Milletler ve diğer insan hakları örgütleri bu gidişata karşı takındıkları tavrı değiştirmeleri ve kendi içlerinde köklü reformlara gitmeleri gerekmektedir.

İSRAİL DOSYASI : İsrail “Normalleşmeye” Niçin Direnç Gösteriyor ?

Doğalgaz ihracı gibi somut çıkarlar söz konusu iken İsrail neden isteksiz? Bu sorununu cevabı için Moskova’ya bakmak gerekir.

Cumhuriyetçi başkan aday adayı Trump dünyayı korkutan "İslam karşıtı" söylemleriyle adaylığa doğru yürürken Başkan Obama dış politika performansının savunusu ile meşgul. The Atlantic dergisine verdiği röportajda geriye bırakacağı mirasın temel konularına dair değerlendirmelerde bulundu. Ortadoğu politikasında eleştirildiği alanlar olan İsrail -Filistin barış süreci ve Suriye kriziyle ilgili söyledikleri öne çıktı.

Obama, Türkiye, İsrail ve Ürdün gibi müttefikleriyle yaşadığı "hayal kırıklıklarına" vurgu yaptı. Arap isyanlarını yönetmede kendisi bir "hayal kırıklığı olan" Obama, Ortadoğu’da yapamadıklarını ABD’nin bölgedeki müttefiklerinin liderlerinin "fevriliklerine" bağlayarak açıklamayı tercih etti.

Halbuki Obama’nın kendi Ortadoğu karnesinde İran nükleer anlaşması bir artı iken Rusya’ya açtığı geniş alan büyük bir eksi olarak duruyor. Zira Suriye iç savaşına Rusya’nın müdahalesi Ortadoğu’daki bölgesel güçlerin ikili ilişkilerini yeni bir düzleme geçirdi.

Özellikle Rus uçağının düşmesinden sonra Moskova-Ankara hattında esen soğuk rüzgârlar sebebiyle bu düzlem oldukça dinamik ve değişken. Öncelikle, her ülke Rusya’nın bölgede güçlü bir aktör olarak var olmak istediğini görmüş durumda. Bu varlık sadece Rusya’nın Suriye ateşkesinde ABD ile oynadığı ortak rolle ilgili değil. İran, Suudi Arabistan, İsrail ve Türkiye’nin ikili ilişkilerinin mahiyeti de Rusya’nın manevralarına açık. Ürdün gibi nispeten daha küçük ülkelerin Rus nüfuzuna kapılması ise daha da kolay. Rusya’nın bölgedeki yeni manevraları bölgesel güçlerin ikili ilişkilerini daha karmaşık hale getiriyor. Türkiye -İsrail ilişkileri buna en iyi örnek durumunda.

Geçen yılın aralık ayında Türkiye -İsrail arasında ilişkilerin normalleşmeye çok yakın olduğu haberleri gündeme geldi. Cumhurbaşkanı Erdoğan "bölgenin gerçeği" olarak "her iki ülkenin birbirine olan ihtiyacından" bahsetti. Mavi Marmara saldırısı ile ilgili özür dileyen İsrail’in diğer iki şart olan "tazminat" ve "Gazze ablukasının" Türkiye üzerinden kaldırılması konusuna olumlu baktığı konuşuldu. Ancak Türkiye -İsrail ilişkilerinde beklenen yumuşama bir türlü gerçekleşmedi.

ABD Başkan Yardımcısı Biden’in geçtiğimiz günlerde Netanyahu’yu arayarak "Erdoğan’ın Mavi Marmara krizini çözecek uzlaşma anlaşmasının mümkün olan en kısa sürede tamamlanması konusunda istekli" olduğu haberi Haaretz gazetesinde yer aldı. Bu haber ABD’nin de Türkiye -İsrail ilişkilerinin normalleşmesi için çaba sarf ettiğini düşündürüyorsa da konu çetrefilli. Netanyahu’nun Hamas’ın İstanbul’daki merkezinin kapatılmasını anlaşmanın önündeki "kırmızı çizgi" olarak görmesi İsrail cenahındaki dirence işaret ediyor.

Doğalgaz ihracı gibi somut çıkarlar söz konusu iken İsrail neden isteksiz? Bu sorununu cevabı için Moskova’ya bakmak gerekir. Uçağının düşürülmesinden sonra Türkiye’ye karşı bir tür "soğuk savaş" mücadelesi yürüten Rusya’nın son manevraları, İsrail’in isteksizliğinin ana sebebi. ABD’nin İran ile nükleer anlaşmaya varmasından İsrail’in duyduğu rahatsızlığı bilen Rusya, Hizbullah konusunda Tel Aviv’e havuç uzatıyor. Suriye’de Tahran’la yakın işbirliğine rağmen Moskova, Hizbullah konvoylarının İsrail uçaklarınca vurulmasına ses çıkarmadığı gibi İran’a S-300 hava savunma füzelerini vermekten de vazgeçti.

Bunun sebebini Ben Caspit’in Al Monitor’daki yazısında bulmak mümkün. İran’ın daha önce Rusya’dan aldığı SA-22 hava füzelerini Hizbullah’a transfer ettiğinin tespit edilmiş olması. Caspit’in belirttiği gibi İsrail "bir dilemma" ile karşı karşıya: Bir yandan Türkiye ile yakınlaşarak bölgesel güvenlik konularında yeni bir ilişki düzlemine geçmek istiyor. Diğer yandan Rusya’yı İran ve Hizbullah’tan mümkün olduğunca uzaklaştırmak istiyor.

Obama’nın geriye bıraktığı Ortadoğu, bölgesel güçlerin yeni denklemlerini aradıkları bir akışkanlık ve sürprizlerle dolu olmaya bir süre daha devam edecek.

[Sabah, 12 Mart 2016]

İSRAİL DOSYASI /// Pinkwashing ve Queer Politikası : İsrail

Queer Gerçeği Nedir?

“Queer” kavramı Türkçe’de garip, tuhaf, transversal anlamına gelmektedir. Queer kuramının merkezinde de acayip, tuhaf, yamuk, anormal, iğrenç, aşağılık olana; normatif alanın dışında kalana; bu alanın dışında bırakılana; normu ihlal edene bir gönderme ve bu “kötüyü”, “anormali” yeniden anlamlandırma olarak literatürde geçmektedir.

Paul Goodman’ın 1969 yılında yayımlanan ”The Politics of Being Queer” kitabında, kelimenin bu “yeni” anlamıyla kullanıldığı erken ve önemli örneklerden biri. Ancak politik açıdan bakıldığında bu kelimenin atıfları 1990’lı yıllarda gerçekleşmiştir. İlk sahiplenen LGBT oluşumu Queer Nation, 1990 yılının Mart ayında kurulmuştur.

“Queer kuramı” ise ilk defa Theresa de Lauretis tarafından, Şubat 1990’da University of California’da düzenlenen bir konferansın başlığı olarak kullanıldı. Sonraları queer kuramının temel metinleri olarak addedilecek iki kitabın da aynı yıl yayınlandığını hatırlamakta fayda var (Judith Butler’ın Gender Trouble’ı (Routledge) ve Eve K. Sedgwick’in The Epistemology of the Closet’i (University of California Press)).

Queer kuramı Freud’un bakış açısıyla şu şekilde yorumlanmaktadır: “Ne olduğuyla değil neye karşı olduğuyla kendini ortaya koyan bir teori.” Cinsiyet, toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim ve cinsel pratiklerle ilgili her türlü sınırlamaya, etikete ve dolayısıyla kimlik ve cinselliğin üzerine kurulduğu tüm kategorilere karşı durmaktadır. “Normali”, normalliği kuran normların kuruluş ve işleyiş yapısını sorgularken amacı dışarıda kalanın merkeze çağrılması değil, bizzat merkezin dağıtılmasıdır. Her türlü kavramla ilgili ama özellikle cinsiyetle ilgili algılarımıza damgasını vurmuş ikili düşünce kalıplarına (cinsiyet/toplumsal cinsiyet; eşcinsellik/heteroseksüellik; kadınlık/erkeklik) ve bu kalıpların beraberinde getirdiği uyumluluklara (kadın, kadın gibiyse erkeğe arzu duyar) karşı, cinsiyet/toplumsal cinsiyet/ cinsel yönelim kimliklerinin hiçbirinin “doğal” olmadığını, tarihsel, kültürel ve toplumsal olarak kurulduğunu dolayısıyla iktidar ilişkilerinden bağımsız düşünülemeyeceğini savunmaktadır.

Pinkwashing Olgusu Ve Sonuçlar

“Pinkwashing” kelimesi, pembe ve badanalama olarak çevrilmektedir. Siyasi açıdan ise LGBT hakları olduğunu savunurken ve açıklarken kullanılan çeşitli pazarlama, siyasi stratejileri geliştirilmesi ve bunun “eşcinsel dostu” olarak gösterilmesidir. Dünya’nın yeni bir sosyal politikaya geçişi Pinkwashing ile yaşanmaktadır.

Devletin, kendi eliyle gerçekleştirdiği insan hakları ihlallerini örtmek için LGBT dostu politikalar izlemesi/izlermiş gibi görünmesi ile siyasete alet edilmektedir. Bunu en iyi kurgulayan devlet ise İsrail’dir. İsrail devletinin LGBT hakları konusundaki tutumu oldukça Liberal’dir. İsrail yanlısı post modern ırkçılık, LGBT ve kadın haklarının Batı kültürünün bir ölçütü olduğunu savunurken; işgal edilen, sömürülen ülkelerdeki insanları sub human (insandan aşağı) olarak kabul edip, onlara sadece öldürülmeyi veya acımasızca sömürülmeyi reva görmektedir. Sömürürken de kimlikler üzerinde yansımalar yaratılmaktadır. İsrail gay topluluğunun, zor kazanılmış haklarını kullanmaları aynı zamanda Filistinli eşcinsel hakları örgütlerini de yok saymaları göz ardı edilemez durumdadır. Batı Şeria’da eşcinsellik, İngiltere sömürgeciliğinin etkisiyle uygulamaya konulmuş, Filistinlilerin de kabul ettiği “anti-sodomi”(oğlancılık) yasasının yürürlüğe girdiği tarih olan 1950’den itibaren suç sayılmamaktadır.

Bundan da önemlisi, üç büyük örgütü olan Aswalt, Al Qaws ve Palestinian Queers for Boycott, Divestment And Sanctions ve gelişmekte olan Filistin eşcinsel hareketinin varlığıdır. Bu gruplar Filistinlilerin maruz kaldığı baskının cinsiyet sınırlarını aştığı konusunda çok net tavır sergilemektedir. Al Qaws’ın başkanı, Haneen Maikey’in yorumu ise “bir kontrol noktasına girdiğinizde, oradaki askerin cinsiyetinin ne olduğu fark etmiyor” ifadelerini içermekte.

Queer teorist Jasbir Puar, Pinkwashing’in artık “LGBT topluluklarının İsrail demokrasisinin sembolü olarak şaibeli bir şekilde desteklenmesi” anlamında sıkça kullanıldığı söylemektedir. Pinkwashing ayrıca ekonomi için de faydalıdır. İsrail, ülkenin turistler için çekiciliğini arttırmak amacıyla Tel Aviv ve Kudüs Onur Yürüyüşü gibi etkinlikleri planlayarak, finanse ederek ve ev sahipliğini yaparak kendini “özgürlükçü” ve “ilerici” bir ülke olarak pazarlamaktadır.

Lezbiyen, gay, biseksüel ve trans bireylerin ve onların müttefiklerinin Pinkwashing’den ve onun doğal sonucu olarak ortaya çıkan, teorisyen Jasbir K. Puar’ın “homonationalism” diye adlandırdığı bir olgu olan, beyaz eşcinsellerin kendi ırksal ve dini kimliklerine ayrıcalık tanıması durumundan bu kadar kolay etkilenmesinin sebebi homofobinin duygusal mirasıdır. Eşcinsellerin birçoğu aile içinde, popüler kültürün çarpık temsillerinde, ancak yeni yeni merhamete gelmeye başlayan sistemik hukuki eşitsizliğin içinde olmak üzere, çok şiddetli baskılara maruz kalmışlardır. Gelişmekte olan eşcinsel hakları, bazı iyi niyetli insanların bir ülkenin ne kadar geliştiğini yanlış bir biçimde eşcinselliğe nasıl tepki verdiğiyle ölçmesine neden olmuştur.

İsrail’de eşcinsel askerlerin olması ve Tel Aviv’in görece açıklığı; Amerika’da eşcinsel haklarının bazı eyaletlerde yaygın olmasının çok sayıda insanın hapsedilmesi gibi insan hakları ihlallerini telafi etmemesi gibi, insan haklarının yetersiz göstergeleridir. Uzun zamandır aranan bazı hakların bazı eşcinseller için gerçekleşmesi, bizi Avrupa’daki ve ABD’deki ırkçılık karşıtı mücadelelere ve Filistinlilerin yuva diyebilecekleri bir toprak parçasına sahip olmakta diretmelerine karşı körleştirmemeli.(NY Times, 22 Kasım) Ido Aharoni(İsrail marka proje başkanı) Pinkwashing için şu sözleri kullanmıştır: ‘‘Çatışmayı gizlemek ama konuşmayı genişletmek için çalışıyoruz. Diğer topluluklarla alaka duygusunu yaratmak istiyoruz.’’

Pinkwashing Ve Queer Yansımaları

Tel Aviv dünyaca ünlü gay onuru olan yerde Haaretz gazetesi Aeyal Gross ve James Kirchick (Anti-Siyonist BDSers) ile bir röportajında geçen Pinkwashing konuşmalarında, İsrail söz konusu olduğunda gay onurunun çok daha karmaşık olduğundan söz etmiştir. İsrail’de hakların yetersiz olduğunu ve bunun üzerinden Gazze’ye uygulanan yaptırımlara olan haksızlığı vurgularken “İsrail bazı insanların gözünde hiçbir şey yapamaz. Hatta yaptığı iyi şeyler de kötü bir sebep için olmalı.” ifadesini kullanmıştır. Kirchick İsrail’i LGBT üzerinden olumlu yansıtırken, Pinkwashing daha stratejik bir halde olduğu ve barış yönlü olmadığını ifade etmiştir. Gross da “Sert mücadele haklarımız, propaganda için hükümet tarafından tahsis olmamalı ve onlarla suç ortağı olmamalıyız” diye eklemiştir.

2009’da İsrail’de bir LGBT merkezi olan HaAguda’ya düzenlenen silahlı saldırıların anılması için yapılan etkinliğin sözcüsü, bu üzücü olayın politikleştirileceği korkusuyla eski İsrail parlamentosu üyesi Issam Makhol’u etkinliğe davet etmeyi reddetti: “Çünkü Makhol’ün anma törenimiz ve işgal arasında bağlantı kurmasını istemedik. Etkinliğimiz, cinsel yönelimleri sebebiyle öldürülen, ölümlerinin işgalle hiçbir ilgisi olmayan iki genç insanın anısına adandı.” ifadesini kullanmıştır. Yaşanan olayların siyasallaşmasından tedirgin olunmasına rağmen toplumda oluşan algı değişmemiştir.

Joseph Massad, “Desiring Arabs” (Arzulayan Araplar) isimli kitabında ise ‘the Gay International’ (Beynelmilel Eşcinsel) kavramını tartışmıştır. Massad’a göre bu kavram “aslında var olmayan eşcinseller, gey ve lezbiyenler yaratıyor ve kendi cinsel kuramı tarafından asimile edilmeyi reddeden eşcinsel eğilim ve eylemleri baskılıyor.” Benzer bir şekilde İsrail de, Filistinli queer’lerin varlığının ancak kendi yardımıyla bilinir kılındığı kurgusunu oluşturduğunu ifade etmektedir. Filistinli bir queer olabilmek ancak İsrail’in LGBTQ çerçevesi dâhilinde mümkün ve bu da siyasi olarak kabul edilebilir İsrailli eşcinsel kimliği için Filistinli kimliğinden vazgeçmeyi gerektirmektedir. Amerikalı Antropolog Jason Ritchie, İsrailli queer’lerin, Filistinli queer’lerin görünürlüğünün kabul edilebilir olup olmadığına karar verilen ahlaki kontrol noktaları yaratıp, sonra da bu noktalarda bekçi rolünü üstlendiklerini ifade etmektedir.

Ritchie’nin “How Do You Say ‘Come Out of the Closet’ in Arabic: Queer Activism and the Politics of Visibility in Israel-Palestine” (Arapça Nasıl “Dolaptan Çıkmak” Diyorsunuz: Queer Aktivizm ve İsrail-Filistin’de Görünürlük Politikaları) isimli kitabında belirttiği üzere Queer Filistinliler, Filistinli oldukları gerçeğini yumuşatır ya da reddederlerse kabul edilebilir ve görünür olabileceklerdir. İsrail taraftarlarının İsrail’in, Arap vatandaşlarına, kadınlara ve LGBTQ bireylere bölgedeki tüm diğer Arap ülkelerinden daha iyi muamele ettiğini söyledikleri queer Filistinlilerin sembol olarak kullanılması da bu durumu kanıtlar niteliktedir.

Ghaith Hilal “Pinkwashing bizim sesimizi, tarihimizi ve temsilimizi, dünyaya İsrail’in bizim için en iyisini bildiğini söyleyerek, silip atıyor. Pinkwashing’i hedef alarak, kendi temsilimizi, tarihimizi, seslerimiz ve vücutlarımızı geri talep ediyor ve dünyaya ne istediğimizi ve bizi nasıl destekleyebileceklerini anlatıyoruz” ifadelerini kullanmıştır. Tamamen özgür olabilmek için, işgal ve ayrımcılığa karşı tüm cephelerden savaşmak gerektiğini ifade etmiştir. Bağımsızlık tartışmalarının aşama kaydetmeye başlaması, ancak İsrail’in Pinkwashing ve homonasyonalizmine karşı koyarak mümkün olacaktır.

20. yy ile hayata geçen Queer kuramı ve Pinkwashing gerçeği üzerine dünyada çok yaygın olmamakla beraber, insan hakları ve gay haklarının kötüye kullanım söylemi artarken Pinkwashing taraftarları 2012 yılında iki kamu paneli düzenlemiştir: Dünya Sosyal Forumu’nda tuhaf Hayaller: Özgür Filistin. Bu panelde farklı ülkelerdeki Queer sorunu incelenirken Filistin yaptırımları kınanmıştır.

Dünyanın farklı yerlerinde eşcinsel gruplar ve müttefikleri Filistin Kurtuluş Mücadelesi ile aynı safta yer almaya başladılar. İsrail’in işgali meşrulaştırmak amacıyla eşcinsel insanları lehine kazanma girişimi olmasına rağmen, aktivistler ve akademisyenler alenen ve topluca İsrail Pinkwashing, işgal ve ırkçı söyleminden vazgeçti. Küresel tuhaf bir hareket, İsrail’i uluslararası yasalara uymaya zorlamak için siyasi bir araç olarak boykot teşviki yapmaktadır.

NUR BANU AKTAĞ

KAYNAKLAR

‘‘An Inconvenient Truth: The Myths of Pinkwashing by Arthur Slepian’’

http://www.tikkun.org/nextgen/an-inconvenient-truth-the-myths-of-pinkwashing

‘‘İsrail ve ‘Pinkwashing’’

http://www.kaosgl.com/sayfa.php?id=10089/

‘‘Pinkwashing debate: James Kirchick and Aeyal Gross face off on complexities of gay pride in Israel’’

http://www.haaretz.com/news/israel/1.660214/

Butler S., Cinsiyet belası ,Metis yayıncılık,İstanbul,2008
‘‘Ne O! Ne Bu! Ne Şu! Queer Kuramı ve Kimliksizleşme’’

http://www.e-skop.com/skopbulten/ne-o-ne-bu-ne-su-queer-kurami-ve kimliksizlesme/749/

Panel on “what ıs queer bds? Pınkwashıng, ıntersectıons, struggles, polıtıcs.’’-

Panel on “What is Queer BDS? Pinkwashing, Intersections, Struggles, Politics.”

Ritchie J, Pinkwashing, Homonationalism, and Israel–Palestine: The Conceits of Queer Theory and the Politics of the Ordinary , Department of Global and Sociocultural Studies, Florida International University,Miami, Florida, USA;2014

Sculman S, Israel and ‘Pinkwashing’, New York Times Company Nov 23, 2011

İSRAİL DOSYASI : Eretz İsrael’in Şifreleri Çözüldü.

İsrail Neyi Hedefliyor…

Eretz İsrael’in Şifreleri Çözüldü…

İsrail’in Amacı ne?

Tevrat’a bakılacak olursa, 4.000 yıl önceki İsrailoğulları’nın kutsalları, kutsal kavram ve sembolleri vardı.

Bunların başında Kutsal Tapınak/ Süleyman Mabedi yani İbranice Bet Amikdaş, Hagen David/Davut Kaklkanı ya da Davut Yıldızı ve kutsal ışık Menora yani Yedi Kollu Şamdan geliyordu.

İsrailoğulları’nın on iki kabilesi; Ruben, Zevulun, Levi, Şimon, Yahuda, İssakar, Gad, Dan, Naftali, Aşer ve Yusuf.

Ayrıca kutsal insan ve yer isimleri de önemliydi İsrailoğulları için; Abraham, Yasef, Jacop, İsrael, Moşe, Şelome, Yerüşalim, Siyon, Mahanayim, David, Abraham gibi.

Bu yer ve şahıs isimleriyle kutsal semboller İsrailoğulları’nı işaret etmekte ve aynı zamnda Tevrat’ta yer alan kutsal topraklar hedefini belirtmekteydi. Binlerce yıl öncesi ortaya çıkmış olan bu kavram ve semboller aynı zamanda İsrailoğulları’nın yol haritasını belirlemekteydi.

Yıllar, çok uzun yıllar bu hedeflere erişebilmek için geçti ve günümüzde geldik, 1948’de yeni bir İsrail devleti Filistin topraklarında kuruldu.

Eski İsrailoğulları ile yeni İsrailoğulları arasında din, inanç, toprak, kutsallık değerleri arasında bir fark mıdır, bu soruya cevap bulmak gerekmektedir. Çünkü fark var ise yeni İsrail’in yeni değerlerini masaya yatırıp buradan sonuçlara ulaşabilmek mümkündür, ne yapmak istediğini anlayabilmek için. Ama fark yok ise, mutlaka 4.000 yıl öncesine gidip eski İsrailoğulları’nın kutsallarını açığa çıkarıp buradan analiz ve sentezlere ulaşmak gerekiyor.

Bu noktada Yahudilerin kutsallarından yola çıkarak bugünkü İsrail’in Nil’den Fırat’a uzanan coğrafyada ne yapmak istediğini ortaya koyabilmek düşüncesindeyiz. Çünkü bu kutsallar bir şifredir ve biz, bu şifreleri çözerek sonuca ulaşmak amacını taşımaktayız.

Bu şifreleri çözebilmenin en kestirme ve sade yolu, 1948’de kurulan İsrail devletinin önce kuruluş bildirgesine bakmak ve ardından kullandığı kavram ve sembolleri incelemektir.


İsrail Enformasyon Merkezi tarafından yayınlanan bir kitapta, bu bildirgenin dünyaya yayımlanan bir bölümü şudur:

Eretz İsrael (İsrail Toprağı) Yahudi halkının doğum yeriydi. Burada onların manevi, dini ve siyasi kimliği şekillendi. Burada onlar ilk defa devlet kurdular, milli ve evrensel anlamı olan kültürel değerler yarattılar ve dünyaya ebedi Kitaplar Kitabını verdiler…

Yahudiler nesiller boyunca eski ata topraklarına yeniden yerleşmek için uğraştılar… çölleri yeşerttiler, İbrani dilini canlandırdılar, köyler ve şehirler inşa ettiler, kendi ekonomisine ve kültürüne hâkim olan, barışı seven fakat kendini savunmayı da bilen, canlı bir toplum meydana getirdiler…

İsrail Devleti, Yahudi göçüne açık olacak… tüm vatandaşlarının menfaati için ülkenin kalkınmasına hizmet edecek; İsrail peygamberlerince tasavvur edildiği gibi, hürriyet, adalet ve barış üzerine dayalı olacak; din, ırk veya cinsiyet farkına

bakılmaksızın tüm vatandaşlarına sosyal ve siyasi haklarda tam eşitlik temin edecek; din, vicdan, dil, eğitim ve kültür hürriyetini garanti edecek; tüm dinlerin kutsal yerlerini koruyacak; ve Birleşmiş Milletler Anayasasının ilkelerine sadık olacaktır.

Barış ve iyi komşuluk teklifiyle elimizi tüm komşu devletlere ve onların halklarına uzatıyoruz ve kendi toprağında yerleşmiş olan egemen Yahudi halkıyla işbirliği ve yardımlaşma bağları kurmak için onlara çağrı yapıyoruz. (İsrail Devletinin Kuruluş Bildirgesinden) …”

Görünürde doğal olan bu bildirgenin satır aralarına bakıldığında, İsrail, kuruluşuna kadar geçen sürede, Nil’den Fırat’a olan coğrafyayı vaadedilmiş topraklar olarak nitelerken, şimdi ise Yahudi halkının doğduğu bir ana yurt olarak nitelemektedir; İsrail, Yahudi halkının doğum yeriydi, vurgusu apaçıktır.

Bu da İsrail’nin bu toprakları ‘bir Tanrı vaadi’i olmaktan çıkararak artık kayıtsız ve şartsız olarak sahiplendiğini ve bu uğurda her şeyi göze aldığını işaret etmektedir. ‘İlk defa devlet kurdular’‘ sözü de Davut zamanındaki Büyük İsrail Krallığı’dır ki, bu da, daha ilk sözlerden İsrail’in 4.000 yıllık tarihine bütünüyle sahip çıktığının işaretidir.

‘Yahudilerin dini ve siyasi kimliği şekillendi’ vurgusuyla başta Tevrat olmak üzere Tanah’a bağlılığını göstermektedir ki şu ana kadar anlattığımız Yahudi tarihine yazılmış olan Tanrı vaadi ve buyruğu olarak ne varsa, İsrail bunları da gerçekleştireceği yolunda dünyaya bir mesaj vermektedir.

Bu da demektir ki Nil’den Fırat’a uzanan Büyük İsrail Hayali ile Tanrı Krallığı’nın gerçekleşebilmesi için bölgede yeni kutsal oyunlara girişilecektir. Bunun içerisinde tapınağın 3. kez yapılması da vardır, Filistin halkının yok edilmesi vardır ve bu durum Nil-Fırat ekseninde büyük, belki de kutsal, bir savaşın ayak sesleri olarak yorumlanabilir.

Çünkü Süleyman Mabedi’ni yapmak demek, Mescid-i Aksa’yı yıkmak demek anlamına gelir ki bu da doğal olarak kutsallar arasında bir savaş demektir.

Günümüzde hiç dile getirilmeyen bu konu, önceki yıllarda sıkça vurgulanmaktaydı, işte böylesi bir haber[1]:

“…Mescid-i Aksa’nın çevresinde yıllardır sürdürdükleri kazılarla, kendilerine aİt eski mabedin kalıntılarına ulaştıklarını belirterek, kendilerince Hz. Süleyman Mabedi’nin krokisini bile çıkartmışlar. Krokiye göre, gerek Mescid-i Aksa’nın gerekse Kubbetü’s Sahra’nın yıkılması gerekiyor.

Mescid-i ‘Aksa’nın altında yürütülen kazılarla da, eski mabed hakkında daha fazla bilgi ve delil toplamak, Mescid-i Aksa’nın altını oyarak küçük bir sarsıntıyla çökmesini sağlamak gayesini güdüyorlar. Bunun sebebi, Yahudiler’in direkt olarak Mescid-i Aksa’yı yıkmaya cesaret edememeleri.

Selahaddin-i Eyyubi (r.a.) tarafından 1187’de Mescid-i Aksa’ya konan muhteşem minber, 1967 yılında çıkardıkları yangınla yok eden Yahudiler, İslam ülkelerinden beklenmedik bir tepki görmüşlerdi.

Hatta, "minber yakma" hadisesi, bugün İKT olarak bilinen İslam Konferansı Teşkilatı’nın temellerinin de atılmasına vesile olmuştu. İslam ülkeleri ilk defa 22-25 Eylül 1969’da Fas’ın Rabat şehrinde ‘bir araya gelerek "minber yakma" hadisesini görüşmüş, İsrail toplu olarak kınanırken, İslam Konferansı Teşkilatı’nın da kurulması kararlaştırılmıştı…”

İsrail’in kuruluş bildirgesinde geçen ‘İsrail Yahudi göçüne açık olacak’, vurgusu ise tüm dünyada yaşayan Yahudilerin Kudüs merkezli İsrail’de toplanması için açık bir çağrıdır.

4.000 yıllık tarihi ve bu tarih içerisinde din ve etnik kimliğe bağlılığı ile dikkati çeken Yahudi nüfusu, bu özellikleri dolayısıyla bilinenin çok daha fazla üstündedir. En başta dört yüz yıl Mısır’da yaşamışlardır ama Mısır’dan Filistin’e göç. Miktarı 600 binin biraz üstündedir, bu demektir ki Mısır’da saklı bir Yahudi nüfusu hali hazırda vardır.

Aynı şekilde 70 yıl Babil/Irak’ta sürgünde yaşamışlar, okul, havra açıp Irak toplumunda kendilerine yer bulmuşlardır. Ama Babil sürgününden dönenlerin sayısı bir iki onbin civarında olduğu için Irak’ta da saklı bir nüfusun olduğu açıktır. Barzani’nin Yahudi olduğuna ilişkin yayınları hatırlayınız.

Bu örnekleri dünyanın her yerine dağılmış Yahudiler için de çoğaltmak mümkündür, özellikle Türkiye’deki Yahudiler için. 1492 İspanya’dan kovulduklarında Yahudilere kapılarını açan tek ülke Osmanlı’dır yani günümüz Türkiye’si, dolayısıyla Türkiye’de de saklı bir nüfus olduğunu düşünmek bu tarihi süreç çerçevesinde mümkündür.

Dolayısıyla, saklı nüfusun kutsal topraklara doğru bir göç dalgası gerçekleştirdiğinde, bugünkü İsrail bu nüfusa yetmeyeceği için, gelecekteki İsrail politikasının yayılmacı temeller üstüne inşa edileceğini söylemek kehanet olmayacaktır.

Bildiriye bir başka açıdan bakıldığında, ‘İsrail peygamberlerince tasavvur edildiği gibi’, vurgusu, gelecek süreçte Filistinlilere yönelik ağır saldırıların olacağını da şimdiden ön görmek mümkün olacaktır.

Hatırlayınız, İsrailoğulları’nın Sina Dağı’ndan vaat edilmiş topraklara doğru yola çıkmadan önce, Musa’nın yapmış olduğu konuşmayı:

“Tanrınız mülk edinmek üzere gideceğiniz ülkeye sizi götürdüğünde, önünüzden birçok ulusu kovacak. Tanrınız bu ulusları elinize teslim ettiğinde, onları bozguna uğrattığınızda, tümünü yok etmelisiniz.

Bu uluslarla antlaşma yapmayacaksınız, onlara acımayacaksınız. Kız alıp vermeyeceksiniz. Kızlarınızı oğullarına vermeyeceksiniz; oğullarınıza da onlardan kız almayacaksınız. Çünkü onlar oğullarınızı beni izlemekten saptıracak, başka ilahlara tapmalarına neden olacaklardır. O zaman Tanrı size öfkelenecek ve sizi çabucak yok edecek. Onlara şöyle yapacaksınız: Sunaklarını yıkacak, dikili taşlarını parçalayacak, Aşera putlarını devirecek, öbür putlarını yakacaksınız.[2]


‘Tüm dinlerin kutsal yerlerini artık İsrail’in koruyacağının’
açıklanması ise Kudüs’ün İsrail’in daimi ve ebedi başkenti olacağını işaret etmesi açısından dikkate alınması gereken bir husustur. Zaten 1980’de başkent ilan etmiş ve Kudüs Yasası çıkarmıştır, istediği kadar BM kınasın, halen de başkentidir.


Raporlara geçen tarihi bir kayıt[3]:

30 Temmuz 1980- İsrail Parlamentosu kabul ettiği bir yasayla Kudüs’ü İsrail’in daimi başkenti ilan etti. Türkiye yasayı kınadığını açıkladı. 28 Ağustos 1980- Türkiye, kamuoyundan gelen tepkiler sebebiyle Kudüs Konsolosluğu’nun kapatıldığını açıkladı.’


Daha geçenlerde Obama’nın rakibi ABD başkan adayı, ‘Kudüs İsrail’in başkenti olacaktır’ diye açıklama yapmıştı[4]:

“ABD’de kasım ayında yapılacak başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçilerin adayı olması beklenen Mitt Romney, İsrail ziyaretinde Ortadoğu’yu kana bulayan Bush’u övdü, Kudüs’ün hep İsrail’in başkenti olarak kalacağını iddia etti… Romney, Kudüs’te yaptığı konuşmada ise, ‘Kudüs, İsrail’in başkentidir ve hep başkenti olarak kalacaktır’ dedi. Başkan seçilirse İsrail’i asla eleştirmeyeceğini vurgulayan Romney, bir araya geldiği İsrail Başbakanı Netanyahu’yu çok sevindirdi.”

Buradan da açıkça görülmektedir ki İsrail söylediğini yapmaktadır, dolayısıyla ciddiye alınması gereken bir ülkedir. Bildiride geçen ‘barış, kardeşlik, huzur’ gibi sözler laf olsun beri gelsin misalinden boş laflardır, çünkü İsrail bölgede savaşı, her an ve ne pahasına olursa olsun, göze almış tek ülkedir.

Yeni İsrailoğullarını anlayabilmek ve Nil-Fırat stratejisi açığa çıkarabilmek için kurulan bu devletin sembollerine de bakmak gerekmektedir.

İsrail devleti 1948’de kuruldu ve ulusal bayrağındaki sembol Davut Yıldızı’dır.

İsrail resmi kaynağında bu yıldız, ‘İsrail Devletinin bayrağı, ortasında mavi bir Davut Kalkanı (Magen David) ile, Yahudi dua atkısının (tallit) örneğine dayanır’ şeklinde ifade edilmiştir.

Davut, Yahudi tarihinde Büyük İsrail Krallığı’nı kuran ve tarihte ilk kez Kudüs’ü merkez ve başkent yapan kişidir.
Kral Davut’un İsrail’i, Yahudilerin yeryüzünde kurmuş olduğu tek, en büyük ve en güçlü krallıktır.

Ayrıca Davut,
Filistinlilere karşı geçmişte yapılmış olan savaşların galibiyet sembolüdür; Filistinli dev Golyat’ı sapan taşı ile yenerek gücünü göstermiş ve elinden ünlü kalkanını alarak İsrail’in koruyucu sembolü haline getirmiştir.

Dolayısıyla İsrail’in, Davut Yıldızı’nı ulusal bayrağının sembolü yaparak dünyaya vermek istediği mesajı açıktır; bu krallığı yeniden kurmak ve Filistinlileri yok etmek.


Peki ya İsrail devletinin sembolünün ne olduğunu hiç düşündünüz mü


Menora, evet Yedi Kollu Şamdan.
Yine İsrail resmi kaynağı bu sembolü,İsrail Devletinin resmi amblemi bir şamdan (Menora) dır. Bunun şeklinin, antik çağdan bu yana bilinen bir bitki olan, yedi dallı Moriah’tan türediği söylenir. Her iki yandaki zeytin dalları İsrail’in barış özlemini temsil eder.’ şeklinde açıklamaktadır.

Menora kutsal ışıktır ve bu kutsal ışığın İsrail’in Tanrı Krallığına giden yolunu aydınlatacağına inanıldığı göz önüne alınırsa eğer, yanındaki barışı temsil eden zeytin dallarının bir işe yaramayacağı oldukça açıktır.

Peki ya yeni İsrail’in milli marşına ne demeli, bir dinleyiniz:

“Kalbinin derinliğinde, bir Yahudinin gönlü hasret çektikçe ve bir göz Doğuya doğru, Sion’a doğru baktıkça, ümidimiz henüz kayıp değildir, kendi toprağımızda, Sion ve Kudüs’ün toprağında özgür bir halk olmanın iki bin yıllık ümidi”.


Siyon, kutsal kitap Tanah/Tevrat’ta geçen Nil’den Fırat’a kadar uzanan coğrafyadır. Kudüs bu coğrafyanın başkentidir.

Kudüs merkezli Mil-Fırat’ta kurulacak hakimiyet İsrailoğulları’nın, ister eski, ister yeni iki bin yıllık ümididir, Davut zamanındaki Büyük İsrail Krallığı’nı yeniden kurma ümidi. Bu ümit içerisinde Roma işgalinde yıkılan Süleyman Mabedi/ Kutsal Tapınak’ın 3. kez yapılması da var.


Bu bir milli marştır, dolayısıyla İsrail devleti var oldukça bu ümit de hep var olacak, anlamındadır.
Belki, her şey açık ve gözlerimizin önünde ancak biz görmek istemiyoruz gibi.


Her yol Siyon’a ve Siyon üzerinden Kudüs’e çıkıyor
. Dolayısıyla İsrail’in Orta Doğu coğrafyasında ne yapmak istediğini araştırırken, ısrarla vurgulamaya çalıştığımız gibi, belirlemiş olduğu ulusal hedeflerin dikkati alınması kaçınılmaz bir zorunluluktur.

İsrail Ordusu’nun temel savaş doktrini de, izlenen siyasetine paralel olarak saldırı prensibine dayanmaktadır ve bu husus İsrail resmi kaynaklarında da belirtilmektedir[5]:

‘Başarılı olmasını sağlamak için, İSK’nin[6] stratejik düzeyde doktrini savunmaya dayanır, taktikleri ise saldırıya yöneliktir. Ülkenin arazi derinliğine sahip olmadığı dikkate alınırsa, İSK gerekli olduğunda hareket önceliğini almak ve saldırıya uğradığı takdirde muharebeyi süratle düşmanın arazisine taşımak zorundadır. Asker sayısı bakımından her zaman düşmanlarının gerisinde olduğu halde, İSK ileri silah sistemleri konuşlandırmak yoluyla bir kalite avantajını sürdürmektedir. Bu sistemlerin birçoğu ülkenin kendi özel ihtiyaçlarına göre İsrail’de geliştirilmiş ve üretilmiştir. Bununla birlikte, İSK’nin esas kaynağı onun askerlerinin yüksek vasıflı olmalarıdır.’

Yahudi tarihine bakıldığında İsrailoğulları’nın göç ederek Filistin topraklarına yerleşmiş oldukları açıktır. Bu açık tespit İsrail’in resmi kaynağı tarafından da devleti tanımı içerisinde teyit edilmektedir[7]:

‘…İsrail, Akdeniz’in güneydoğu kıyısında küçük, dar, yarı-kurak bir ülkedir. Yaklaşık 35 asır önce, Yahudi halkı göçebe hayat tarzını terk edip İsrail toprağına yerleştiğinde ve bir millet olduğunda tarih sahnesine girdi. Yıllar boyunca, Toprak çeşitli isimlerle tanınmıştır– Eretz Yisrael (İsrail Toprağı); Kudüs’teki tepelerden biri olan ve zamanla hem bu şehri, hem de bir bütün olarak İsrail Toprağını temsil eder hale gelen Sion; Philistia adından türemiş ve ilk defa Romalılarca kullanılmış olan Filistin; Vaat Edilmiş Toprak; ve Kutsal Toprak bunlardan sadece birkaçıdır. Ancak, bugün çoğu İsrailli için ülkenin adı sadece Ha’aretz, yani Toprak’tır.’

İsrailoğulları’nın göçebe olarak gelip yerleştikleri yerin adı Filistin’dir.

İbrahim’le birlikte vaad edilmiş topraklar adını alan Filistin, bugün İsrail tarafından topraklarına el konulmuş, vaat bir ölçüde gerçekleşmiş olduğu için literatürden ‘vaadedilmiş topraklar’ kavramı çıkarılarak İsrail toprağına dönüştürülmüştür.

İsrail Devlet’in bu sembolleri üzerinden yola çıkarak artık şifreleri çözülebilir ve Ortadoğu’da ne yapmak istediği ortaya konularak buna karşı siyaset geliştirilebilir…

[1] Aksiyon Dergisi’nden Güntay Şimşek imzalı haber, 13 Mayıs 1995.

[2] Tanah/ Tevrat, Tesniye, Bölüm 7: 1-11.

[3] Stratejik Düşünce Enstitüsü, Türkiye-İsrail İlişkileri.

[4] Yeni Şafak Gazetesi, 30.07.2012.

[5] İsrail Enformasyon Merkezi, İsrail Hakkında Gerçekler yayını, s. 89.

[6] İSK: İsrail Savunma Kuvvetleri.

[7] İsrail Enformayon Merkezi yayını, İsrail Hakkındaki Gerçekler, s. 95.