Etiket arşivi: iran

ORTADOĞU DOSYASI : Güncel Ortadoğu Siyasetinde Suudi Arabistan ve İran Etkileri

Uluslararası Sistem ve Ortadoğu

Soğuk Savaş sonrası diye tasnif ettiğimiz uluslararası ilişkiler sisteminin, bugün belki de Amerikan süper gücünün dahi etkisinin en aza indiği ve çok kutuplu sistemin tanımının en bariz şekilde pekiştiği dönemden geçiyoruz. Batı odaklı uluslararası örgütleler, uluslararası politika ve üretim sisteminin, günümüzde uzak doğu eksenli, Asya merkezli, ucuz işgücü ve daha büyük pazarlara yayılma eğilimlinde olduğu tartışmasız bir gerçektir. Oluşan yeni sistemde Soğuk Savaş dönemine benzer rekabet ortamı oluşmakla birlikte “yeni soğuk savaşın” aktörleri iki kutuplu değil, çok kutupludur. ABD ve SSCB bloklaşmalarına benzer bloklaşmalar ortaya çıkmakta ancak yeni dönemde çok daha farklı bir rekabet ve uluslararası sistemin gelişimi söz konusudur.

Ortaya çıkan yeni sistemde Ortadoğu insanlık tarihindeki önemli yerini pekiştirmelidir. Tarihte Ortadoğu; üç büyük dinin doğduğu, Mezopotamya ve Mısır medeniyetlerinin geliştiği topraklar olmakla birlikte, Hindistan, Çin gibi Asya medeniyetleri ile Roma ve Yunan medeniyetleri arasında bir köprüdür, insanlık tarihinde bu önemli gelişmelere şahit olan Ortadoğu coğrafyası bugünün dünyasında da yükselen Asya ekonomisi ve geleneksel Batı ekonomisi ve teknolojisinin küreselleşen dünyadaki en önemli kesişme noktası olmalıdır. Sahip olduğu enerji kaynakları ve insan kaynağı ile Ortadoğu’nun jeopolitik önemi Batı karşısında yükselen Asya merkezli üretim ve pazar etkisi ile uluslararası sistemde daha ön plana çıkacaktır.

Ne yazık ki Ortadoğu coğrafyası çağımızda mutlaka aşılması gereken, etnik kökenli ve inanç eksenli düşüncelerin kıskacından henüz kurtulamadı. Bu açıdan baktığımızda uluslararası sistemin içinden geçtiği sancılı dönemde revizyonist bölge devletleri, büyük devletlerin veraset savaşına taraf ediliyor, bölge devletlerinin inanç ve etnik yapıyı ön plana çıkararak siyasi hedefler peşinde olduğu gözlemleniyor, uluslararası aktörler bölgesel aktörleri beslemeye devam ediyor.

İnanç merkezli düşünce Ortadoğu’nun hemen hemen bütün devletlerinde gözlemlenen bir gerçek, ancak inanç merkezli revizyonist tutumların en uç noktası ve bölgeyi tam anlamıyla tehlike içine sokan gerilime İran İslam Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan Krallık’ı arasındaki siyasal çekişme açısından bakılması önemlidir. Bu iki bölgesel gücün İslam’ın iki büyük mezhebi olan Sünnilik ve Şiiliği temsil etme eğilimleri, bölgenin hasret kaldığı istikrar, düzen ve egemenlik özlemini zora sokmaktadır.

İslamiyet-Mezhepler ve Ortadoğu

Tarih boyu İslamiyet’e bağlı olarak Ortadoğu coğrafyası, bir takım siyasal çıkarlar uğruna birçok kez mezhepsel rekabetin odağı haline gelmiştir. İslamiyet özü itibari ile tevhit düşüncesi üzerine kuruludur. Tevhit kelime anlamı olarak bir-birlik demektir, İslamiyet’in öğrettiği birlik Yaratıcının “Bir” olmasıdır ve İnsanlığın Tanrısı Tek ve Bir olursa insanlığa bahşedilen dinde de birlik olur, böylelikle inanç üzerinde herhangi bir ihtilaf kalmaz, doğabilecek bir anlaşmazlık, ancak yorum farkına dayanan küçük ve masum farklardan ibaret kalır. İslamiyet’in Müslümanlara anlattığı “dinin bir bütün olarak Allah’a has kılınmasıdır” kutsal kitap Kuran-ı Kerim’i insanlık ile buluşturan Hz. Muhammed’in vefatı ile Hz. Muhammed’in siyasi ardılı olarak seçilen Halifelerin seçimi meselesi, İslam’da mezhepsel ayrımları ortaya çıkarmıştır. Genel anlamı ile İslamiyet’te mezhepler Şii ve Sünni gruplar ve onlardan doğan kollara ayrılmıştır. Sünnilik ve Şiilik arasındaki temel fark, İslam toplumunun siyasal liderliğini kimin yürüteceği ve bu liderliğin boyutunun ne olacağıdır1 İslamiyet’te mezheplerin ortaya çıkışı siyasal temelli başlamıştır ve mezhepçilik halen siyasi nedenlere dayanan sebepler etrafında şekillenmektedir. Günümüz dünyasında egemen olan ulus devletler, siyasal amaçlarına hizmet etmek fikriyle mezhepsel bağları veya mezhep ayrılıklarını bahane edebilmekte mezhep konusu siyasi çekişmenin ve siyasi kutuplaşmanın aktörü haline getirilebilmektedir. Günümüz uluslararası sisteminde Mezheplerin siyasi çekişme aracı haline getirilmesi Ortadoğu’nun iki bölgesel gücü, İran ve Suudi Arabistan temelli olduğu ortaya çıkmaktadır.

ABD ve Rusya Federasyonu Açısından Suudi Arabistan ve İran

Suudi Arabistan dış politikası; dini unsurlar başta olmak üzere, Arap davalarına bağlılık, petrol ve dış ekonomik ilişkiler, bölgesel istikrar ve güvenlik şeklinde dört temel unsuru etrafında şekillenmektedir. Bilhassa bölgesel istikrar ve güvenlik boyutunda bakıldığında ABD ile olan ilişkiye ve bundan kaynaklı olarak İran ile ABD arasındaki gerilimde önemli rol oynamaktadır2 . Suudi Arabistan için en önemli ekonomik kaynak petrol gelirleridir, Suudi Arabistan’ın dünyadaki önemi yine petrolden kaynaklanmaktadır. Suudi Arabistan’da petrol arama ve çıkarma işlemleri ilk olarak Amerikan şirketleri tarafından gerçekleştirilmiştir3.

Suudi Arabistan ABD ilişkileri bir yandan Suudi Arabistan için hayati önem taşırken öbür yandan özellikle soğuk savaş yıllarının son dönemi itibariyle ABD için Suudi Arabistan vazgeçilmez bir müttefik olmuştur. Bu karşılıklı bağımlılık Saddam Hüseyin yönetiminin son bulması ile daha çok gelişmiştir. İran karşısında jeopolitik konumu (Basra körfezi gibi) ve ekonomik kaynakları bakımından Suudi Arabistan coğrafyası ABD politikasında vazgeçilmez unsur haline gelmiştir.

Rusya-İran arasındaki askeri-teknik ilişkilerin tarihi çok eskilere, 16. Yüzyılın başlarına dayanmaktadır. 1521 yılında İran-Rusya ilişkilerini geliştirmek amacıyla bir İran elçilik heyeti Moskova’ya gelmiştir4. Günümüz İran-Rusya Federasyonu ilişkileri yine bu bağlamda özellikle askeri alanda dikkat çekecek şekilde gelişmektedir. Rus- İran ilişkileri birçok fay hattı içermektedir. Ancak hem Rusya’nın hem de İran’ın Batı karşısındaki durumu iki devlet arasındaki ilişkilerin gelişmesine sebep olmuştur. Rusya Federasyonu, dünya silah ihracatında ikinci sırada5, İran ise otuz beş yıllık ambargo tarihinin yükü ile uluslararası sistemde yalnız bir ülke, 14 Temmuz 2015 Viyana’da yeni bir sayfa açılmasını bekleyen İran için en ümit verici tabloda dahi Batı ambargoları silah ve füze alanında ambargoların kalkması için beş yıllık bir süreç ön görmüştür6 bu durum İran’ın son dönemde müdahaleci tutumunu da göz önünde bulundurduğumuzda özellikle Silah pazarı konusunda İran, Rusya için müthiş bir Pazar haline gelmiştir. Rusya 30 Eylül 2015 Tarihinden beri Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı muhaliflere karşı hava operasyonları ile destekliyor Rusya’nın Esad desteğine Uluslararası alanda en güçlü desteği ise İran veriyor. Suriye’de ortak tutum iki ülkenin ilişkilerini son derece güçlendirdi. Rusya; Gürcistan, Ukrayna ve son olarak Suriye müdahaleleri ile Soğuk savaş sonrası Uluslararası sistemdeki pasifize edilmiş aktör imajını kırmayı başardı, İran ise Rusya’nın bu aktifliği sayesinde daha çok ciddiye alınması gereken bir aktör konumuna geldi, Rusya’nın Suriye müdahalesi İran’ın bölgede daha aktif olma dürtüsünü güçlendirmiştir, ancak unutulmamalıdır ki Rusya’nın genel olarak dış politikası ve özel olarak İran ile ilişkileri yeterince sağlam temellere oturmuş değil. Hazar Denizi hukuki rejimi, Orta Asya ve Kafkasya’da bölgesel çıkarların eskiye dayanan rekabeti, enerji piyasasında tedarikçi olma isteği ile rekabetçi tutumun gelişmesi durumu ortaya çıkabilir, iki ülke arasındaki son dönem yakın ilişkinin en büyük sebebi olan ortak Suriye politikası, İsrail-İran gerilimi ile Rusya-İran ilişkilerinde büyük bir krize sebep olabilir.

ABD-Suudi ilişkileri ile Rusya- İran ilişkileri bugün Ortadoğu’da uluslararası güçlerin bölgesel güçler üzerinden veraset savaşına dönüşme durumu olarak yorumlanabilir, iki bölgesel güç ise(Suudi-İran) bu siyasal rekabeti inanç temelli aktörler üzerinden gerçekleştirme eğilimindeler, bu tutum Ortadoğu coğrafyasına barış ve huzur ortamının gelmesini güçleştiriyor ve engelliyor.

Mezhepsel Aktörler Üzerinden Nüfus mücadelesi

Suudi Arabistan Krallığı ile İran İslam Cumhuriyeti arasındaki siyasal mücadelenin Arap Baharı denen süreç ve sonrasında daha belirgin ve daha rekabetçi bir hal aldığı gözlemleniyor. Bu bağlamda Suudi Arabistan-İran rekabeti iki ülke arasındaki yapısal farklılıklardan ve revizyonist tutumlardan kaynaklandığı söylenebilir. “Bahse konu olan yapısal unsurlara göz atıldığında, etnik kimlik olarak Fars, mezhep anlayışı olarak Şia ve yönetim tarzı olarak (teokratik) cumhuriyet olan İran İslam Cumhuriyeti ile etnik kimlik olarak Arap, mezhep anlayışı olarak Sünni ve yönetim şekli olarak (teokratik) monarşi olan Suudi Arabistan Krallığı, bu yapısal unsurların etkisiyle doğal olarak Basra Körfezi’nde karşılıklı olarak birbirlerini rakip olarak görmekteler ve üstünlük mücadelesi içerisine girmektedirler7” Suudi Arabistan Soğuk savaş sonrası dönemi devam ettirmek adına statükocu, İran ise daha revizyonist bir tutum sergilemektedir. Ancak gelişen uluslararası boşluk Suudi Arabistan’ı mevcut durumu koruma isteğinin yanında İslam Dünyası üzerinde daha belirgin bir nüfuz sağlama amacını doğurduğunu da göz ardı etmemek gerekir.

Arap Baharı süreci kapsamında Suudi Arabistan’ın mevcut durumu koruma isteği, ülkede Şiilerin çoğunlukta yaşadığı bölgeleri savunmak durumunda kalmış hem de ülkesi dışında ancak hem Suudi Arabistan’ı etkileyebilecek veya bölgedeki nüfuzuna tehdit olabilecek Mısır, Yemen ve doğrudan müdahale ederek Bahreyn’de mevcut rejimleri savunmuştur. Suudi Arabistan’ın son dönemde Suriye’ye müdahale etme isteği ise bilhassa Şii aktörlerden ve İran’dan tepki almıştır.

Irak’ta Bağdat yönetimi denilen Şia temelli yönetimin ortaya çıkması, İran İslam Cumhuriyeti’nin Ortadoğu’da nüfuz sahibi olma isteği daha net biçimde ortaya çıkmıştır. Irak incelendiğinde Mezhep odaklı çatışmalar ve gerilimin artmasında DAEŞ’in rolü de göz ardı edilmemelidir. Bağdat merkezi Şii yönetiminin varlığı Arap Baharı sürecinde İran’ın nüfuz elde etme isteğinde itici güç olmuştur. İran’ın etki alanı kast edilerek Şii hilali diye adlandırılan jeopolitik söylem, kendini Şii nüfuzun temsilcisi kabul eden İran İslam Cumhuriyeti’nin bugün bir şekilde beslediği aktörlerin mücadele alanı olduğu kabul edilebilir. Arap Baharı süreci ve 2003 ABD’nin Irak müdahalesi Ortadoğu’da belirsizlikleri arttırmış bu belirsizlikten bölge ülkeleri arasında etnik ve mezhepsel sebeplere bağlı mücadele ortaya çıkmıştır.

Şii din adamı Şeyh Nimr Bakır El-Nimr ve 47 kişi 2 Ocak 2016’da Suudi Arabistan’da idam edildi. İdamın ardından İran’da yapılan protestolar sırasında Tahran’daki Suudi Arabistan büyükelçilik binası ve Meşhed’deki konsolosluk binası ateşe verildi. Nimr Suudi Arabistan yönetimini eleştiren, Arap Baharı sürecinde Katif bölgesindeki protestoların başındaydı, Suudi Arabistan ve Bahreyn’deki genç Şiiler arasında önemli bir destekleyici kitlesi bulunuyordu, 2012 yılında tutuklandı ölüm kararı ise Ekim 2014 yılında verilmişti.8 .

İran’daki büyükelçilik ve konsolosluk saldırıları ardından, Suudi Arabistan İran ile diplomatik ilişkilerini kestiğini açıkladı, Suudi Arabistan’ı Bahreyn ve Sudan’ın diplomatik ilişkileri kesmesi izledi, Birleşik Arap Emirlikleri ilişkilerin seviyesini düşürme kararı almıştır9. İdamın yarattığı gerginliğin boyutunu diplomatik ilişkilerin kesilmesinden anlayabiliriz, devletlerarası diplomatik ilişkilerin kesilmesi bir nevi konuşulacak veya görüşülecek bir şeyin kalmamış olması anlamına geliyor. Suudi Arabistan ve İran arasındaki gerilimin Suudi Arabistan etkisi ile anında diğer Arap ülkelerinde karşılık bulması aynı şekilde İran etkisi ile de Şii dünyası üzerinde karşılık buluyor olması, dikkat edilmesi gereken başka bir boyuttur, Karşılıklı tehditvari açıklamalar Şii ve Sünni gruplar üzerinde anında karşılık bulmuştur. Suudi Arabistan ve İran gerilimi bölgede mezhep savaşı riskini her zaman barındıracaktır, bu devletlerin bu bağlamda ikili ilişkilerinde daima dikkatli olmaları gerekmektedir.

Körfez İşbirliği Konseyi Suriye’de Esad’ı destekleyen Hizbullah üyelerine 2013’ten beri yaptırım uyguluyordu 2016 yılına geldiğimizde ise KİK Lübnan’daki Hizbullah’ı terör örgütü ilan etti. Bu hamle karmaşık olan ve belirsiz Lübnan geleceğini ilerleyen dönemde etkileyecek ve Şii-Sünni gerginliğinde yeni bir çatışma ihtimalini arttıracaktır. İran ve Suudi Arabistan arasında veraset savaşının Şii ve Sünni aktörleri Lübnan’ı kaynayan kazan haline getirmektedir.

Jeopolitik Boyut

Müslüman bir Arap ülkesi olan Yemen ise jeopolitik konumu, tarihi ve tarıma elverişli toprakları ile önemli bir coğrafyadır. Zaten istikrarlı bir siyasi tarihi olmayan ve soğuk savaş yıllarında ABD ve SSCB arasındaki rekabetin etkilerini yaşayan Yemen; Arap Baharı sürecinde de Sünni-Şii çatışmaları ile ciddi iç karışıklıklara maruz kaldı. Ülkede azımsanmayacak sayıdaki Şii mezhebi mensubu ve çoğunluğu oluşturan Sünni nüfus arasındaki çatışmalar Suudi Arabistan ve İran’ın tarafları beslemesi, çatışmaların halen devam etmesine sebep olmuştur. Eylül 2014’te (güncel bağlamda) başlayan ayaklanmalar ile Şii Husi hareketi 2015’te ülkenin büyük bölümünü ele geçirdi. Suudi Arabistan öncülüğündeki Arap koalisyonu Husi milislere karşı operasyon başlatmıştı. Operasyonu başlatan etkenlerden biri Husi hareketinin Aden körfezine doğru ilerlemeleri oldu, Aden körfezi; Bab’ul Mendep Boğazını Kızıldeniz’e bağlar, işte bu stratejik nokta Suudi Arabistan’ın müdahalesinde etken olmuştur, Husi Hareketi’nin Yemen içinde güneye ilerleyişi hem Günye’deki Sünni grupları hem de jeopolitik sebeplerden Suudi Arabistan’ı harekete geçirmiştir. Bab’ul Mendep; Kızıldeniz ve Hint okyanusu arasındadır Tarih boyunca stratejik ve jeopolitik öneme sahip olmuştur, petrol taşımacılığında dünyanın en önemli boğazlarındandır, Bab’ul Mendep, Aden körfezi ile Hint okyanusuna ulaşmak için Bab’ul Mendep’i kullanacak bütün ülkeler için önemlidir, gerek Suudi Arabistan için gerekse İsrail için önemli olan bu güzergâh, İran destekli Şii grupların hedefi haline gelmiştir.

Yemen’nin durumuna diğer bir bakış açısı ile başlı başına bir Jeopolitik slogan haline gelen Şii Hilali söylemidir Şii hilali ilk olarak Ürdün kralı Abdullah tarafından söylenmiştir. Şiilerin azınlıkta yaşadığı ülkeler kast edilir, İran ise bu hilal ile kast edilen yerlerdeki Şiilerin örgütlenmesinden sorumlu tutulur. Yemen jeopolitik konumu itibariyle Şii hilali söylemi göz önüne alınırsa, bahsedilen Şii hilalinin son noktasıdır, Yemen’de Şii egemenliği gelişirse Suudi Arabistan Şii hilalinin kuşatmasında kalacaktır.

İki ülke arasında bir diğer jeostratejik rekabet sahası Basra Körfezidir; tarihi adı Pers körfezi olan körfez, İran politikasında “Milli Pers Körfezi” olarak isimlendirilmektedir. Arap ülkeleri ve Suudi Arabistan için körfez, “Arap körfezi” olarak isimlendirilmektedir, Bu bilgi ışığında bile Basra Körfezi’nin önemi ve nüfuz mücadelesine sahne olduğu gözlemlenmektedir. Dünya petrol üretiminin üçte biri körfez bölgesinde gerçekleştirilir, dünya petrol rezervlerinin de üçte ikisi bu bölgede bulunmaktadır10.

Mehmet Ali YURTTAŞER

Notlar

1- Cleveland, William l. (2015). Modern Ortadoğu Tarihi, İstanbul, Agora Kitaplığı

2- DİRİÖZ, Ali Oğuz, Mart 2016-cilt:4-sayı 39 Ortadoğu Analiz-ORSAM http://www.orsam.org.tr/tr/trUploads/Yazilar/Dosyalar/201238_mak7.pdf Erişim tarihi: 13.03.2016.

3- DİRİÖZ, a.g.m.

4- http://www.tasam.org/tr-TR/Icerik/213/rusya_federasyonu-iran_askeri-%20teknik_iliskileri TASAM Rusya (Moskova) Temsilciliği Erişim tarihi: 13.03.2016

5- https://tr.wikipedia.org/wiki/Silah_ihracat%C4%B1na_g%C3%B6re_%C3%BClkeler_listesi Erişim tarihi: 14.03.16

6- http://www.timeturk.com/iran-a-uygulanan-ambargonun-tarihcesi/haber-28499 Erişim tarihi: 14.03.16

7- Arap Baharı’nın İran-Suudi Arabistan İlişkileri Üzerindeki Etkisi. Akdoğan İsmail. Sakarya Üniversitesi Ortadoğu Çalışmaları Merkezi. Ortadoğu yıllığı 2012. https://www.ciaonet.org/attachments/27191/uploads Erişim tarihi: 14.03.16

8- http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/01/160103_nimr_kimdir

9- : http://tr.sputniknews.com/ortadogu/20160104/1019997645/bahreyn-iran-diplomatik-iliski.html#ixzz42SbBhWHq

10- https://tr.wikipedia.org/wiki/Basra_K%C3%B6rfezi

SURİYE DOSYASI : “Rusya, İran, Irak ve Suriye aynı istihbarat odasında” iddiası

Hizbullah Genel Sekreteri Nasrallah, Rusya, İran, Irak ve Suriye’nin Bağdat’ta bir operasyon odası aracılığıyla istihbarat paylaştığını söyledi.

Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, Lübnan’dan yayın yapan Hizbullah’a yakın El Meyadin televizyon kanalına röportaj verdi.

Nasrallah, Ruslar’ın Suriye’den çekilmeden önce kendilerine danışmadığını ancak çekilme gerçekleşmeden önce bilgilendirildiklerini dile getirdi.

Nasrallah, Rusya’nın Suriye’ye askeri müdahale planının muhaliflerin İdlib’in kontrolünü ele geçirmesinden çok önce olduğunu belirterek, "Bazıları Rusya’nın Suriye’ye girmekte acele ettiğini düşünüyor. Bu doğru değil. Bu uzun süredir İran, Suriye ve Rusya tarafından planlandı. Biz de bu görüşmelere taraftık" dedi.

Rusya hava gücünün hala daha Suriye’de savaş alanının gerekliliklerini yerine getirdiğini belirten Nasrallah, Rusya Devlet Başkanı Putin’in ihtiyaç halinde ilave güçleri birkaç saat içinde sağlayacağını söylediğini dile getirdi.

Nasrallah, Suriye’de yüz binlerce insanın canına mal olan savaşta grubunun beraberinde savaştığı Beşşar Esad’ın, "Sadece kendisini değil daha geniş bir hareketi temsil ettiğini, müttefiklerinin ayrılmasını kabul etmeyeceğini" ileri sürerek, "Suriye çözümüne Suriyeliler karar vermeli" dedi.

Suriye’deki siyasi çözümün sağlanmamasında Suudi Arabistan’ı suçlayan Nasrallah, çözümün bu yıl kasım ayında yapılacak ABD seçimlerinden sonra sağlanabileceği yorumunu yaptı.

"AYNI İSTİHBARAT ODASINDALAR"

Nasrallah, Rusya, İran, Irak ve Suriye’nin Bağdat’ta bir operasyon odası aracılığıyla istihbarat paylaştığını söyleyerek, "Rusya, İran, Irak ve Suriye, Bağdat’taki bir operasyon odasında koordinasyon sağlıyor ve istihbarat paylaşıyor. Ancak Hizbullah ve Rusya arasında direkt bir iletişim yok." diye konuştu.

İRAN DOSYASI : İran – Suudi Arabistan Krizi ve Ötesi

%C4%B0ran%20-%20Suudi%C3%B6%20Arabistan.jpg

Suudi Arabistan’ın ülkede bulunan ve kraliyet karşıtı söylemlerle öne çıkmış olan Şii din adamı Nimr el-Nimr’I idam etmesi, Iran ile onlarca yıldır Orta Doğu’da devam eden rekabetin tansiyonunun bir anda yükselmesine sebep olmuştur.

Bu tansiyonun bir şekilde yükseleceğinin ABD tarafından öngörüldüğünü ve din adamının idamının gerçekleştirilmemesi konusunda ABD yetkililerinin Suudi Arabistan Krallığı ile ilişkiye geçtiği muhtelif kaynaklar tarafından ifade edilmektedir. Ancak, bu talebin rağbet görmeyerek, gereğinin yapıldığı görülmektedir.

İdamın hemen sonrasında İran Cumhurbaşkanı Ruhani’nin açıklamalarındaki sertlik aynı sertlikle karşılık bulmuştur. Ortaya çıkan kriz süratle tırmanma safhasına girmiştir. Suudi Arabistan derhal diplomatlarını çekmiş ve İran diplomatlarının da çekilmesini istemiştir. Bunun dışında İran’a seyahat yasağı ve hava sahasının kullandırılmasının önlenmesi gibi yaptırımlar gündeme gelmiştir. Sonuçta mütekabiliyet gereği, her iki taraf gerginliğe yeni bir halka eklemekten geri durmamıştır. Suudi Arabistan diğer Sünni menşeli ülkeler tarafından desteklenmiş ve Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Yemen ve Sudan Iran ile diplomatik ilişkilerini askıya almışlardır.

Bütün bu gelişmelerin görünen nedeni, Suudi Arabistan’ın petrol kaynağı bakımından zengin Doğu bölgesinde Şii azınlığı mevcut yönetime karşı yönlendiren bir din adamının idamıdır. Ancak, arka planda daha derin nedenlerin bulunduğu yapılacak küçük bir analizle değerlendirilebilir.

Suudi Arabistan ABD’nin stratejik partneridir. Irak’ın Kuveyt’e harekâtına karşı ABD’nin uyguladığı askeri harekâta bütün gücüyle finansman desteği sağlamıştır. Bugüne kadar da bu işbirliği en yüksek düzeyde devam etmekte olduğu intibaını vermiştir. Ancak ABD’nin İran nükleer programının kontrolü konusunda İran yetkilileri ile gerçekleştirdiği uzlaşma zemini İran ile diğer konularda da işbirliği konusunu gündeme taşımıştır. Bunlardan en önemlisi, Irak’ta şiddetini devam ettiren Sünni menşeli DAEŞ’e karşı yürütülen askeri harekâttaki işbirliğidir. Bu konuda ABD İran ile işbirliğinin gerekliliğine inanmaktadır. Bu durum ABD İran yakınlaşmasını Suudi Arabistan aleyhine gündeme getirmektedir. Aynı konum, Suriye’de mevcut DAEŞ unsurları içinde geçerlidir. Bunun yanında, Suudi Arabistan’ın şiddetle karşı çıkmasına rağmen, Şii kökenli olan Başer Esad olduğu rejim ile masa başına oturarak, Suriye’nin geleceği konusunda çözüm arama konusundaki yaklaşım iki ülke arasındaki rekabetin önemli girdilerinden birisidir. Bu durumda, Suudi Arabistan ABD’nin kendi etki alanından İran etki alanına doğru kaydığı değerlendirmesiyle karşı karşıya kalmaktadır. Ortaya çıkan yeni duruma karşı Suudi Krallığının tedbir alması bu şekilde tezahür etmiştir.

Bunun yanı sıra, İran’ın Suriye’de Hizbullah ve devrim muhafızları ile Esad’ı desteklemesi, Suudi Arabistan’ın arka bahçesi Yemen’de hükümet karşıtı Huti’lere destek vermesi ve Orta Doğu’da son söz sahibi bir aktör gibi davranması her iki ülkeyi karşı karşıya getiren en önemli hususlardır. Her iki ülke arasında mevcut potansiyel çatışma bu saydığımız kriz bölgelerinde kıran kırana zaten sürdürülmektedir.

İdam krizi bu potansiyeli devletlerin merkezi otoritelerinin söylemine taşımış ve birbirlerini hedef alan bir konuma sokmuştur.

Bu durumda ABD ne yapacak?

Ortaya çıkan durum ABD tarafında oldukça sıkıntılı bir konum yaratmaktadır. ABD bölgede ki senaryolara göre, gerektiğinde Suudi Arabistan ve gerektiğin de de İran ile işbirliği yaratarak sorunlara çözüm getirmek istiyor. Ortaya çıkan durum ABD’yi açmazda bırakmıştır. Halen Rusya ile yakın işbirliği içinde ve onunla birlikte hareket eden bir İran vardır. ABD’nin ters bir hareketi bu ülkeyi büsbütün Rusya’nın kucağına itecektir. Özellikle Irak ve Suriye’deki öncelikli hedef olan DAEŞ’in temizlenmesi için ABD’nin İran ile işbirliğine açık bir şekilde ihtiyacı vardır. Çünkü İran devrim muhafızlarını fiilen kara harekâtına sürmekle ve Hizbullah’a verdiği destekle fiilen çatışmanın içinde yer almaktadır ve üstelik Sünni olan DAEŞ’e karşı bir mezheptedir. Buna karşılık İsrail’in bekası için tartışmasız Suudi Arabistan’a ihtiyacı vardır. Bu bakımdan ABD her iki tarafa da eşit denge ile davranması mevcut stratejisi gereği uygun bir yaklaşım olacaktır.

Diğer taraftan da bölgede zimmi olarak bir Rusya, İran ve Irak ittifakının sağlandığı bilincinde olarak, ABD’nin kontrolü kaybetmeme yollarını araması elzem hale gelmiştir. Bu bağlamda İran’ın Rusya ile olan ilişkisini ABD ve koalisyona karşı koz olarak kullanacağından kimsenin şüphesi olmamalıdır.

Türkiye’nin pozisyonu

İran’ın Rusya uçağının düşmesiyle birlikte gösterdiği olduğu Rusya yanlısı görünümün Suudi Arabistan ile çatışması sonucunda zayıf bir konuma düşmesi ülkemiz açısından kısa vadede yararlı bir durum yaratmaktadır. Türkiye ortaya çıkan krizde tarafsız bir tutum takınarak, her iki tarafa da eşit mesafede olduğu mesajını vermiştir. Kriz daha fazla ilerlemeden bu safhada bırakılırsa Ankara adına bir sıkıntı yaratmayacaktır. Buna karşılık tırmanma eğilimi sert söylemlerle devam ettirilerek çatışma ortamına getirildiği takdirde Türkiye’nin bu tavrı uzun vadede geçerliliğini yitirecektir. Taraflar Türkiye’den tarafını belirlemesini isteyecektir. Bu durum “aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” darbımeseli gibi sıkıntı yaratacaktır. Ankara’nın gelişmeler karşısında tarafsızlığını koruması güçleşecek ve kime meylederse diğerinin, hasmane davranması sonucunu getirecektir. Bu bakımdan arzu edilen nihai durum sorunun bir şekilde iki ülke arasında tırmandırılmadan çözüme kavuşturulmasıdır.

Netice olarak Rusya, İran, Irak ittifakı Rusya’nın zorlamasıyla devam ettirilmektedir. ABD bir şekilde bu ittifaka nüfus ederek kontrol etmeye çalışmaktadır. Bu da Irak’ta mevcudiyeti ve İran’la ili,şkisini geliştirmesiyle olacaktır. Burada Ankara’nın hassas dengeleri gözeterek, tarafsız politikasını devam ettirmesi hayati önem kazanmaktadır.

İRAN DOSYASI : İran Dış Politikasındaki Din Faktörü ve Bölge Ülkeleri Üzerindeki Etkileri

İran, Büyük Pers İmparatorluğu havzasında hâkimiyet kurmak için birbirinden farklı, hatta çelişen politikalar geliştirerek müthiş bir pragmatizm sergilemektedir.[1] İran, kendi içerisinde farklı etnik ve dini grupları barındıran ve bunları bir İran Kimliği altında toplayan devlet anlayışına sahiptir. 1979 yılında gerçekleşen İslam devrimi ile birlikte sürgünde olan Ayetullah Humeyni Tahran’a geldiğinde büyük bir coşku ile karşılanmıştır. Halkın büyük çoğunluğu Şii mezhebine mensup olan ve devrim sonrasında kurulan İslam Cumhuriyeti ile birlikte İran’ın dış politikasında artık İslam ve Mezhep inanışı belirgin bir şekilde etkin olmuştur. İran, İslam dünyasının, mazlumların, mağdurların, sempatisini kazanmak için İslam Devrimi’nden sonra dile getirdiği ABD-İsrail düşmanlığını öne çıkaran anti-emperyalist söylemler ile kendisini bölgede itibar sahibi bir devlet konumuna getirmiştir.

İran, Devrimden sonra Ortadoğu’da artan etkisini, SSCB’nin dağılmasından sonra daha da perçinlemiş ve bölgede sadece oyuncu değil oyun kuran bir devlet konumuna gelmiştir. Irak, Suriye ve Lübnan üzerinde önemli bir etkisi bulunan İran, Yemen içerisinde de kendisine yakın olan iç siyasal aktörleri desteklemektedir. İran’ın bölgedeki kontrolünü artırmak için kullandığı temel kart, bölgede en tehlikeli kart olan mezhep kimliğidir. İran’ın Şii yayılmacılığı ilk önce Türkiye’yi endişelendirmektedir. Bölgesinde etkin ve yetkin bir devlet olmayı kendine şiar edinen Türkiye her şeyden önce bölge istikrarını istemektedir. Dış politikada ortak hareket eden Türkiye-Katar ikilisine İran’ın Yemen’e göz dikmesinden sonra Suudi Arabistan’ında dâhil olması beklenilen bir durumdu.

İran’ın çevresindeki Afganistan, Pakistan, Azerbaycan, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve diğer devletlerin İran dış politikasına göre Şii mezhebi haricinde başka bir mezhebin yönetiminde olması bir tehdittir. Toprak bütünlüğünü koruma endişesini taşıyan İran, başta kendisi ile sınırı olan ve İran’da Azeriler/Türkmenler, Kürtler, Araplar ve Beluclar gibi halklarla akrabalığı bulunan ülkeleri tehdit olarak görmektedir.[2] İran’ın kendi içerisindeki etnik grupların sistematik bir şekilde göç ettirerek Farslaştırmak istemektedir. Bunun için büyük çaba harcamaktadır. Çünkü olası bir iç karışıklığa ve ayrılıkçı harekete fırsat vermek istememektedir. İran yöneticileri ve elitleri ülkenin etnik olarak heterojen yapısından ötürü toprak bütünlüğünü koruma konusunda oldukça hassas bir düşünce yapısına sahiptir. Her ne kadar İran nüfusunun çoğunluğunu Farisiler oluştursa da ülkede beş farklı etnik grup bulunmaktadır. Bu nedenden ötürü İranlı yöneticiler sürekli olarak şu korkuyu düşünce dünyalarında taşımaktadır: Bu etnik gruplardan birisi bağımsızlığını talep ederse bu domino etkisi yapabilir ve İran kısa sürede parçalanabilir.[3] İran’ın, istikrarsız olmasını istediği veya kendi güdümünde olmasını istediği öncelikli ülkeler; Afganistan, Irak, Suriye ve Yemen.

Afganistan, İran’ın önem verdiği ülkelerden biridir. 1979 Aralık ayının sonundan itibaren SSCB’nin Afganistan’ı işgal etmesi ve bu dönemde İran’da gerçekleşen devrim aynı zamana denk gelmiştir. İşgalden sonraki karışıklıktan istifade eden Sünni Peştun ağırlıklı Taliban 1996’da yönetimi ele geçirmiştir. Bu durum İran’ı endişelendirmiştir sebebi ise Sünni Belucların Afganistan’daki Sünni yönetimden etkilenir veya isyana teşvik edilir korkusu vardır. 11 Eylül 2001 saldırılarında ABD’nin ulusal güvenliğine zarar veren terör örgütü El Kaide’nin üstlendiği bu saldırılar Amerika’nın bölgeye dizayn vermesi için gereken tüm şartları oluşturmuştur. 2002 yılında ABD Afganistan’ı işgal ettiği zaman Amerika’ya en büyük desteği Tahran yönetimi vermiştir. Dönemin cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani 2002 yılında Tahran’da kıldırdığı Cuma namazı hutbesinde; “Amerikalılar eğer İran ordusu olmasaydı Taliban rejimini deviremeyeceklerini bilmelidirler… İran güçleri Taliban’ı öldürdü ve yıkılmasında kolaylık temin etti. Eğer Taliban’a karşı güçlerimiz savaşmamış olsa idi Amerikalılar Afgan bataklığında boğulur giderlerdi.” [4 ]demişti.

Irak, işgal edilmeden önce Iraklıları tek çatı altında toplayan ve otoriter bir yapıya sahip olan Saddam Hüseyin, ülkesinin büyük çoğunluğu Şii olmasına rağmen kendisi Sünni’dir. Azınlık, yönetimde olduğu sürece daima baskıcı olmak zorundadır aksi halde iktidarda kalması mümkün değildir. İran’da gerçekleşen İslam Devrimi sonrasında İran’da çoğunlukta olan Şii nüfusu Saddam’ı endişelendirmiştir. Irak’ta Saddam’a karşı bir iç muhalefet olmuştur. Bu iç muhalefet dolayısıyla, Saddam Hüseyin’in de halkın dikkatini bir dış meseleye çekmek istemesi şüphesiz ihtimal dışı değildir. [5] İran’ın Kürtleri Irak’ın ise Kuzistan Araplarını birbirlerine karşı kullanmaları 1980 İran-Irak Savaşı’nın gerçekleşmesine sebep olmuştur. Savaş sonrasında iki tarafın topraklarında herhangi bir değişim olmamıştır. Saddam Hüseyin bölgede ciddi bir prestij kaybederken, Humeyni ise iktidarını pekiştirmiştir. ABD’de gerçekleşen 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında Başkan Bush’un bölgeye dizayn vermeye çalışması ve terörün kaynağını kurutmak için hedef belirlediği sıradaki ülke Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak’tır. ABD’nin 2003 yılındaki Irak operasyonu ve bu operasyona İran’ın destek vermiş olması bir gerçektir. Nitekim İran eski cumhurbaşkanı yardımcısı Muhammed Ali Abtahi 15 Ocak 2004’te yaptığı bir konuşmada “Eğer İran’ın desteği olmasaydı Kabil ve Bağdat bu kadar kolay bir şekilde düşmezdi.” [6 ] konuşmasından da anlaşılacağı üzere Tahran bölgede pragmatik bir durum sergilemiştir. İran, Irak için ABD’den sonra “ikinci işgal gücü ”olarak nitelenebilir. Çünkü ABD’den sonra Irak üzerinde en fazla etkiye sahip olan ülke konumunda İran vardır. [7]

2010 yılından beri Ortadoğu’da meydana gelen gelişmeler Tunus, Mısır, Libya ve Yemen’de yönetimleri değiştirmiş; Suudi Arabistan, Bahreyn, Kuveyt, Ürdün ve Fas’ta rejim karşıtı gösterileri meydana getirmiş ve en önemlisi Suriye’de Ortadoğu’nun en kanlı iç savaşının fitilini ateşlemiş bulunmaktadır. Suriye, birinci ve ikinci dünya ülkelerinin gövde gösterisi yaptığı yer olmuştur. Suriye’de olan savaşın beşinci yılına girilmiş olması ve hala çözüm üretilmemiş veya üretilen çözüme bazı devletlerin engellemeleri (Rusya-Çin)dünya için büyük bir utanç örneğidir. Bu karışıklıktan istifade eden Rusya’nın Hafız Esad döneminde elde ettiği Tartus deniz üssüne birde Türkiye ile Rusya arasında yaşanan uçak krizi sonrası hava üssü kurması, Çin’in ise enerji yolları güvenliğinin daha fazla tehlikeye girmemesi ve Rusya ile ters düşmemek için yani Çin’in, yükselen bir güç olması ve ABD tarafından çevrelenmesi, Orta Asya’daki devletlerin Çin ile ilişkileri ve Rusya’nın Orta Asya ülkeleri üzerindeki etkisi Çin’e rahat nefes aldırmaktadır. Çin bundan mütevellit bölgede pek fazla Rusya’ya ters düşmek istememektedir. İran ise bu savaşın Esad aleyhine olmaması için her türlü desteğini vermektedir. Esad’ın yönetimden gitmesi demek İran için; Suriye, Lübnan, Filistin’in kontrolden çıkması demektir. Bu duruma müsaade etmeyecek olan İran, Suriye’deki Nusayri Esad’a verdiği desteği 14 Aralık 2015’te İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hüseyin Cabir Ensari şu şekilde ifade etmektedir, “İran, Suriye hükümetinin önceki talebi üzerine askeri danışmanlık yardımında bulunmaktadır.” demektedir. İran’dan Suriye’ye giden askerler, İran Devrim Muhafızları Ordusu bünyesindeki İranlı milisler, Afgan FatimiyyunTugayları ve Pakistanlı ZeynebiyyunTugayları’ndan oluşuyor. İran’ın resmi ajansı İRNA, 15 Haziran tarihli haberinde Suriye’de öldürülen İran askerlerinin sayısını 400 olarak duyurmuştu. [8] İran dış politikasında ezilenlerin yanında yer alma ilkesi Suriye krizi ile birlikte önemini yitirmiştir.[9]

İran’ın bölgedeki çıkarcı ve pragmatik tutumu bölge ülkelerini özellikle körfez ülkelerini endişelendirmektedir. Suudi Arabistan öncülüğündeki körfez ülkeleri kendi içerisinde büyük sorun olarak gördükleri İhvan-ı Müslüm (Müslüman Kardeşler) hareketini bile birincil tehdit olmaktan çıkarıp İran’ın yayılmacı Şii politikasını engellemeyi kendilerini ilke edinmişlerdir. İran’ın, Suriye ve Yemen’deki olaylarda başı çekmesi hiç şüphesiz Suudi Arabistan’ında karşı bir hamle yapmasını gerektirmiştir. Suudi Arabistan, Ortadoğu’da oldukça saygı gören Şii lider Nimr el-Nimr’in de aralarında bulunduğu 47 kişiyi terör suçlamasıyla 2016 yılının ilk haftası idam etti. İranlı yetkililer Suudi Arabistan yönetiminin kendini eleştirenleri baskı yapıp idam ederken diğer yandan Radikal Sünnileri destekliyor iddialarını dile getirmiştir. Irak’ta Şii liderler karara öfke saçarken, Suudi Arabistan’ın Bağdat’ta henüz iki hafta önce açtığı elçilik binasının kapatılması talep edildi. Cumhurbaşkanı yardımcısı ve eski Başbakan Nuri El Maliki,” Bu mezhepçi, nefret uyandıran eylemi güçlü bir şekilde kınıyoruz. Nimr’i idam etme suçu; Suudi rejimini, Muhammed Bekir El Sadr’ın idamının Saddam Hüseyin’i devirdiği gibi devirecektir.” [10] demiştir. İran ile Suudi Arabistan arasında yaşanan başka bir olay ise 24 Eylül 2015’te Mekke’de hac sırasında meydana gelen izdihamda 460’dan fazla İranlı hacı hayatını kaybetti. [11] Bu olaydan sonrada taraflar karşılıklı olarak birbirlerini suçlamıştır.

İran, 1979 İslam Devrimi ile birlikte bölgede yeni bir düzenin etkin bir aktörü olmuştur. Amerikan ve İsrail düşmanlığı ile küresel emperyal güçlerin dikkatini ve tepkisini üzerine çekmiş mazlumların, mağdurların, emperyalizm ve Siyonizm karşıtlarının adeta sempatisini kazanmıştır. Bölgede faaliyet gösterdiği politikaları dini yaklaşımdan çok pragmatik anlayışın hâkim olduğu gerçektir. Afganistan’da, Sünni Taliban rejiminin devrilmesi için verilen mücadele, Irak’ta, Sünni olan Saddam Hüseyin’in devrilmesi için ABD işgaline yardımcı olunması, Suriye devletini ise kendisinin ön karakolu olarak görmesi ve Suriye üzerinden Hizbullah’a desteklerinin kesilmesini engellenmemesi için her türlü yardımı alenen yapması ve son olarak Yemen’e Husiler üzerinden müdahalede bulunması bölgeyi karıştırmıştır. Yemen’de süregiden iç savaş da, bölgedeki Sünni-Şii ayrılığının bir devamı olarak değerlendiriliyor. İran, ülkedeki Sünni yönetimi deviren Şii Husi isyancılarını desteklerken, Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyon ülkedeki Sünni yönetimi yeniden kurmak için Yemen’e askeri müdahalelerde bulunuyor. Gerçekleşen bu olaylardan sonra bölgede saflar adeta belirginleşmiştir. Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn (Ülkede Şii’ler çoğunlukta olsada iktidar Sünnilerin elindedir), Kuveyt başta olmak üzere bir yandan Sünni taraf diğer yandan ise İran, Irak, Lübnan, Suriye başta olmak üzere Şii taraf belirginleşmiştir.

Birçok bölge ülkelerinde Şii nüfusu az denilmeyecek kadar fazla olduğu bilinmektedir. Asıl mesele İran gibi bölgesel bir gücün, Şii gücünü bölgede kendi istediği düzene karşı kullanıp kullanmayacağı meselesidir. Çünkü İran, komşu ülkelerinin istikrarsız veya kendi istediği Şii rejimin başa gelmesi uğruna giriştiği mücadele bölgeyi ateşe vermektedir. İran’ın, son olarak Suudi Arabistan ile olan gergin ilişkilerinin ardından bundan sonra yapacağı; bölge ülkelerinin içerisindeki muhalefeti desteklemekten vazgeçmesi, bölge ülkeleri ile istişareye açık olması, bölgedeki ayrılıkçı hareketleri desteklemekten vazgeçmesi gibi basit ama bölge barışı için faydalı girişimler bölgede yıllardır aranan huzuru ve istikrarı sağlayacaktır. Bu konuda en büyük görev hiç şüphesiz İran’a düşmektedir.

Selçuk ÖZÇELİK

İRAN DOSYASI /// Başbakan Davutoğlu’nun Tahran Ziyareti : Türkiye-İran İlişkilerinde Yeni Bir İvme

Yrd. Doç. Dr. Bayram Sinkaya, ORSAM Danışmanı

Başbakan Ahmet Davutoğlu 4-5 Mart tarihlerinde Tahran’a resmi bir ziyaret yaptı. Ziyaretin merkezinde iki ülke arasında ikili ekonomik ilişkiler ve bölgesel vardı. Bölgesel meselelerde pek ilerleme kaydedilmese de bu ziyaret, Türkiye-İran ilişkilerine yeni bir ivme kazandırdı.

‘İran baharı’ ve Türkiye-İran ilişkileri

Temmuz 2015’te İran ile Batı arasında nükleer meselenin çözüme kavuşturulmasından sonra İran’a ‘bahar’ geldi. Batı Avrupa ülkeleri başta olmak üzere dünyanın değişik bölgelerinden çok sayıda siyasi heyet ve işadamı nükleer anlaşma sonrası İran’da yatırım fırsatlarını değerlendirmek için Tahran’a gitti. Buna karşılık anlaşma sonrasında ortaya çıkan olumlu koşulları kendi siyasi ve iktisadi menfaatleri doğrultusunda değerlendirmek isteyen İranlı yetkililer de birçok ülkeye çeşitli düzeylerde ziyaret gerçekleştirdi.

Ne var ki İran ile Batı arasında ‘bahar’ yaşanırken Ankara-Tahran ilişkileri geril(e)meye başladı. Türkiye, nükleer anlaşmaya iyimser ama ‘ihtiyatlı’ bir şekilde yaklaştı. Ankara, Tahran’ın ‘yapıcı diplomasi’ alanındaki maharetini bölgesel meseleler karşısında da sergilemesini ve politikalarını gözden geçirmesini istedi. İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif’in Ağustos ayında Türkiye’ye yapmayı planladığı ziyaret son anda iptal edildi. İran’ın Rusya ile işbirliği içinde Suriye başta olmak üzere bölgede izlediği ‘agresif’ siyaset karşısında bir Türk yetkilinin deyimiyle Türkiye ‘stratejik sabır’ gösterdi. Aynı zamanda karşılıklı sert demeçler verildi. Oysa Türkiye uzun bir müddet İran’ın nükleer programına destek vermiş ve tecrit edilmesine karşı çıkmıştı. Buna rağmen Türkiye-İran ilişkilerinin gerilemesinin nedenleri üç başlık altında toplanabilir. Birincisi, İran basınında Türkiye aleyhinde, özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan şahsını ve ailesini hedef alan mesnetsiz yayınların yapılması. İkincisi, Türkiye’deki seçim süreci. Üçüncüsü ise bölgede ortaya çıkan bazı gelişmelerdir.

İki ülke ilişkilerinde siyasi gerilimin artmasına rağmen Türk işadamları yönünü İran’a döndü. Türkiye’nin çeşitli nedenlerle Rusya başta bazı dış pazarlardan çekilmek zorunda kaldığı bir dönemde yaptırımların kalkması İran’ı iş dünyası için daha cazip hale getirdi. Küçük ve orta ölçekli firmaların yanı sıra TÜSİAD üyesi büyük şirketler de İran pazarı ile ilgilenmeye başladı. Son olarak Rifat Hisarcıklıoğlu başkanlığındaki TOBB heyeti Tahran’a giderek iki ülke arasında ekonomik işbirliğinin geliştirilmesi için çalışmalar yaptı.

İkili ilişkilerde yeni bir ivme

Davutoğlu’nun ziyareti, iki ülke ilişkilerinde son aylarda yaşanan kırılmanın tadilatı olarak görülebilir. Ayrıca, bu ziyaret iki ülke ilişkilerine hem siyasi açıdan hem de iktisadi açıdan yeni bir ivme kazandırdı. Yakın arayla Türkiye’de ve İran’da yapılan seçimlerin sonucunda Davutoğlu ve Ruhani hükümetlerinin güçlerini pekiştirmesi, bu ivmenin sürdürülmesini sağlayacaktır. Önümüzdeki aylar içerisinde Türkiye-İran Karma Ekonomi Komisyonu toplanacak. İran Cumhurbaşkanı Ruhani, Haziran ayında Ankara’ya gelecek ve 3. YDİK toplantısı yapılacak. Bu toplantıda ikili ilişkilerin durumunun değerlendirilmesi ve yeni işbirliği anlaşmalarının imzalanması bekleniyor.

Davutoğlu, iki ülke ilişkilerinde hedeflenen 30 milyar dolarlık ticaret hacminin yakalanamamasını yaptırımların etkisine bağladı ve yaptırım sonrası dönemi Türkiye-İran ilişkilerinin gelişmesi için önemli bir fırsat olduğunu söyledi. İki ülkenin petrol ve gaz başta olmak üzere enerji, bankacılık ve turizm alanlarında işbirliği yapması bekleniyor. Ayrıca iki ülkenin demiryolu ve karayolu ulaşım ağları ile limanları arasında bağlantı kurulması, tercihli ticaret anlaşmasının kapsamının giderek genişletilmesi ve en geç üç yıl içinde 30 milyar dolar ticaret hacminin yakalanması gibi hedefler belirlendi.

Hükümetler tarafından alınacak tedbirlerin ve alt yapı yatırımlarının yanı sıra özel sektörün devreye girerek iki ülke arasındaki ilişkileri derinleştirmesi ve genişletmesi bekleniyor. Davutoğlu’na ziyaret sırasında 160 işadamı eşlik etti ve Türk-İran İş Forumu gerçekleştirildi. İki ülke arasında ticareti ve ekonomik ilişkileri desteklemek için önümüzdeki aylarda Tahran’da Türk Ticaret Merkezi kurulacak. Halihazırda Türkiye İran’a 3,6 milyar dolarlık ihracat yapıyor. İran’da 200 civarında Türk şirketinin 2,1 milyar dolarlık yatırımının olduğu belirtiliyor. İran pazarında hazır giyim sektöründe ağırlıklı bir yeri olan Türk şirketlerinin önümüzdeki dönemde alış veriş merkezi, enerji, otelcilik, inşaat, karayolu ve demiryolu inşası ve otomotiv sektörlerinde yatırım yapması bekleniyor.

Ziyaretin ikili ilişkiler üzerindeki etkilerinden birisi de güvenlik işbirliği mekanizmalarının canlandırılmasıdır. 1990’ların sonunda çeşitli düzeylerde ihdas edilen güvenlik komisyonları bir müddettir çalışmıyordu ve bu durum iki ülkenin güvenlik meselelerinde birbirlerine karşı şüpheyle bakmasına sebep oluyordu.

Bölgesel meselelerde görüş ayrılıkları sürüyor

Aslında bölgesel meseleler karşısında iki ülkenin görüş ayrılıkları yeni değil; hatta buna rağmen son yıllarda iki ülke arasındaki ikili ilişkilerde büyük bir ilerleme kaydedilmişti. Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi (YDİK) kurulmuş, tercihli ticaret anlaşması yürürlüğe girmişti. Son olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan, Nisan 2015’te Tahran’ı ziyaret etmişti. Zira, son 15 yıldır Türkiye-İran ilişkilerinde zımnen benimsenen prensiplerden birisi iki ülke arasında bölgesel meselelerle ilgili görüş ayrılıklarının ikili ilişkilere olumsuz etkilerinin asgari düzeyde tutulmasıdır. Nitekim Davutoğlu daha Tahran yolunda ülkeler arasında görüş ayrılıkları ve farklı öncelikler olmasının doğal olduğunu belirtti ve ‘iletişimin’ sürdürülmesinin önemine değindi. Zira, iletişim kanallarının açık tutulması suretiyle hem bölgesel pozisyonlardaki farklılıkların derinleşmesinin önüne geçilebilir, hem de potansiyel ortak noktalar tespit edilebilir.

Bilindiği üzere İran ile Türkiye arasında en ciddi bölgesel ihtilaf Suriye, özellikle Esad’ın geleceği meselesidir. İki ülke Irak, Lübnan ve Yemen’deki krizlerde ve Suudi Arabistan ile ilişkiler hususunda karşı karşıya gelmiştir. İran’ın bölgesel politikalarından rahatsız olan Türkiye, Tahran’ın bölgede ‘mezhepçi’ bir siyaset izleyerek bölgede kendi nüfuz alanını genişletmeye çalışmakla suçladı. Buna mukabil İran, Türkiye’yi bölgedeki aşırıcı hareketleri desteklemekle itham etti. Ayrıca, Türkiye ile Suudi Arabistan arasında son aylarda kaydedilen yakınlaşma İran’ı rahatsız etti.

Bölgesel meselelerle ilgili ciddi görüş ayrılıklarına rağmen Davutoğlu’nun ziyareti sırasında Türkiye ve İran’ın bölge ile ilgili ortak kaygılar ve çıkarların tespit edilmesi, iki ülke arasında bölgesel işbirliğinin önemini ortaya koydu. Davutoğlu’nun sarih bir şekilde ortaya koyduğu üzere Ankara ile Tahran’ın mutabık oldukları hususlardan birisi bölgesel meselelere bölgesel çözümler bulunmasıdır. Suriye meselesiyle ilgili olarak ABD ve Rusya’nın öne çıkması, Türkiye ve İran’ın rollerinin ikincil düzeye düşmesi her iki ülkede de rahatsızlık yaratmaktadır. Son zamanlarda ortaya çıkan ve Suriye’nin bölünmesini öngören ‘B Planı’ tartışmaları, iki ülkenin da kaygılarını artırmıştır. Bu nedenle Davutoğlu, “bölgenin kaderinin dış güçlere bırakılmaması” gerektiğini belirtmiştir. Ayrıca, her iki ülke de Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması konusunda hassasiyetlerini paylaşmıştır. Bu noktadan hareketle, İran ile Türkiye’nin önümüzdeki günlerde bölgesel meselelere bölgesel çözümler bulunması doğrultusunda yeni adımlar atması beklenebilir.

Davutoğlu’nun Tahran ziyareti ile ikili ilişkilerin ivme kazanması, İran’ın Suudi Arabistan ile Türkiye arasındaki yakınlaşmadan duyduğu rahatsızlığı azaltacaktır. İran ve Suudi Arabistan arasındaki kutuplaşma bölgedeki gerilimin yükselmesine ve çözüm çabalarının sonuçsuz kalmasına neden olmaktadır. Ankara ile Tahran arasında güvenin yeniden tesis edilmesi, Türkiye’nin bu meselede arabuluculuk yapmasını kolaylaştırabilir.

Türkiye-İran ilişkilerinde yakalanan bu ivme tabii ki iki ülke arasında bölgesel meselelerdeki başlıca görüş ayrılıklarının sona erdiği anlamına gelmiyor. Nitekim, Davutoğlu Tahran’daki temaslarını sürdürürken Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, TBMM’deki bütçe görüşmeleri sırasında “İran bizim kardeşimiz ama İran’ın yanlış politikalarını eleştirebiliriz. … İran’ın mezhepçi politikalarına karşıyız” dedi.

* Bu yazı “Türkiye-İran ilişkilerinde yeni bir ivme” başlığıyla Al-Jazeera Turk internet sitesinde yayınlanmıştır.

İRAN DOSYASI /// VİDEO : Gözcü – İran’ın Dünyadaki Konumu – Arif Keskin 07.02.2016 HD

VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=CBeRcOG5Acw&list=TLdc2SKV9k7x4xNTAzMjAxNg

İRAN DOSYASI : İran’da idamlar son 20 yılın en yüksek seviyesine ulaştı

BM İran Raportörü Şahid, İran’da her yıl aralarında 18 yaşından küçük çocukların da olduğu yaklaşık bin kişinin idam edildiğini belirtti

İran’da infaz edilen ölüm cezalarının, 20 yılın en üst seviyesine ulaştığı bildirildi.

Birleşmiş Milletler (BM) İran İnsan Hakları Özel Raportörü Ahmed Şahid, BM İnsan Hakları Konseyine sunduğu raporda İran’da her yıl aralarında 18 yaşından küçük çocukların da olduğu yaklaşık bin kişinin idam edildiğini belirtti.

2014’te 753 kişinin, 2015’te de 966 kişinin idam edildiğini kaydeden Şahid, mahkumların üçte ikisinin uyuşturucuyla ilgili suçlardan, beşte birinin de cinayet suçundan infaz edildiğini bildirdi.

Şahid, 2014-2015 yılları arasında 18 yaşından küçük 16 çocuğun infaz edildiğini ve bu rakamın son beş yılın en yüksek seviyesinde olduğunu ifade etti.

Çocuk suçlulara uygulanan idam cezasının kaldırılması için İran hükümetine çağrıda bulunan Şahid, 2013 yılından bu yana ceza yasasında bir dizi reform yapıldığını ancak insan haklarını ihlallerinin hala son derece yaygın olduğunu kaydetti.

BM raporunda, cinayet, zina ve fiili livata gibi hudud suçlarıyla kısas çerçevesinde hicri takvime göre 15 yaş ve üstü erkeklere ve 9 yaş ve üstü kız çocuklarına idam cezası verilmesine olanak tanıyan ceza kanununa da değinildi.

Raporda 2005 ve 2015 yılları arasında küçük yaştaki 73 zanlının idam edildiğine ancak infazların hükümet tarafından resmen duyurulmadığına dikkat çekildi.

Raportör Şahid, bazı insan hakları örgütlerinin geçen yıl 4 çocuğun idam edildiğini, 160’ının da hala idam edilmeyi beklediğini ileri sürdüğünü kaydetti.

Şahid, "Uyuşturucuyla ilgili bir suçlamadan idam edilmeyi bekleyen bir Afganistan vatandaşının, tutuklandığı sırada 18 yaşından küçük olduğuna dair henüz doğrulatamadığımız raporlar var" ifadelerini kullandı.

İran parlamentosunun 22 Haziran 2015’te yürürlüğe giren yeni Ceza Kanunu’nda bazı değişiklikler yaptığına işaret eden Şahid, yapılan değişikliklerle bazı ilerlemeler sağlandığını, örneğin şüphelilere sorgu sırasında avukat isteme hakkı tanındığını hatırlattı.

Şahid, Ceza Kanunu’nda yapılan değişikliklere rağmen hala şüphelilerin tutuklama emri olmadan güvenlik güçleri tarafından alınmasının endişe verici olduğunu belirtti.

Raporda gazeteci İsa Saharkiz ve üç meslektaşının 1 Kasım 2015’te Devrim Muhafızları’nın istihbarat birimi tarafından gözaltına alınması örnek gösterildi.

Yetkililerin Saharkiz ve diğer gazetecilerin hangi gerekçeyle gözaltına alındığına dair bilgi vermediğine dikkat çekilen raporda şu ifadelere yer verildi:

“Ceza Kanunu’nun yürürlüğü girmesinden sonra da İstihbarat Bakanlığı ve Devrim Muhafızları İstihbarat Birimi tarafından gözaltına alınan kişilerin, sorgu sırasında kötü muamele ve işkenceye maruz bırakıldığına ve itirafta bulunmaya zorlandıklarına dair raporlar bulunmaktadır."