Etiket arşivi: İRAN DOSYASI

İRAN DOSYASI /// TÜRK FARS MÜCADELESİ’NİN YENİ OYUN SAHASI : SUR İYE

Tarihi Arka Plan

İranlılar ile Türklerin mücadelesi iki topluluğun İslamiyeti benimsemesiyle başlarken; Selçuklu ve Osmanlı Devleti zamanında bu mücadeleler doruk noktasına ulaşmıştır. Özellikle Osmanlı devleti ile bir Türk hanedanı olan Safevi hanedanlığı arasındaki mücadeleler İran-Türk dönüm noktasını oluşturmuştur.

Yavuz Sultan Selim döneminde doruk noktasına ulaşan Osmanlı-İran çatışması Osmanlı’nın Çaldıran darbesiyle, 1533’e kadar 19 yıl, dünyanın ikinci büyük Türk devletini hareketsiz tutmuştu. Safeviler ile Osmanlı devleti 16 ve 17. Yüzyıllarda da amansız savaşlara giriştiler. Genel olarak Osmanlı Devleti’nin daha ön planda olduğu bu savaşlarda iki taraf da nihai sonuca ulaşamadı. Sınır şehirleri karşılıklı olarak sürekli el değiştirirken, sonuçsuz kalan bu savaşlar günümüzde hala geçerliliğini koruyan 1639 tarihli Kasr-ı Şirin Antlaşmasının imzalanmasıyla nihayete ermiş ve İran-Türk sınırı büyük oranda bu antlaşmayla belirlenmiştir.

Cumhuriyet Dönemi Türk-İran İlişkileri

Osmanlı Devleti’nin sona ermesi, İran’da ise Pehlevi Hanedanı’nın başa geçmesiyle Türk-İran ilişkilerinde yeni bir dönem başlamış oluyordu. İki ulus arasındaki mücadelelerde ön planda olan sıcak çatışmalar Türkiye’deki rejim değişikliğiyle beraber yerini diplomatik ilişkilere bırakıyordu. 1 Kasım 1922’de saltanatı kaldıran Türkiye Devleti 29 Ekim 1923’de Cumhuriyet rejimine geçmiş 3 Mart 1924’de ise Hilafete son vererek seküler bir rejimi benimseyeceğinin ilk sinyallerini vermişti. Türkiye Devleti’nin cumhuriyete son verdiği günlerde İran’daki son Türk hanedanlığı da sona ermiş ve 26 Ekim 1923 tarihinde Rıza Şah Pehlevi kendini Şah ilan etmişti.

Mustafa Kemal Atatürk’le iyi ilişkiler kuran Rıza Şah, Türkiye Cumhuriyeti devletini ülkesinde yapacağı yenilikler için kendisine model alıyordu. 2 Temmuz 1934’de Türkiye’ye bir ziyarette bulunan Rıza Şah, yeni cumhuriyetin radikal reformlarını yerinde görme fırsatı bulmuştu. Bazı tarihçiler Rıza Şah’ın yaşamını ve İran’da yapmak istediklerini Atatürk’ünküne benzetmektedirler. Örneğin 1934’de Türkiye’de yüzleri ve başları açık kadın aydınları gördükten sonra İran’da da kadınların serbest bırakılmalarını istemiş ve 1936 yılında İran’da peçe yasaklanmıştı.

İkinci Dünya savaşından sonra İran’ın Sovyet Rusya’nın işgali altında olmasından dolayı iki ülke arasındaki ilişkiler askıya alınmışken, Rıza Şah’ın yerine geçen oğlu Muhammed Rıza Pehlevi döneminde Türk-İran ilişkileri inişli çıkışlı bir seyir izlemesine rağmen yeniden güçlenmiş ve oğul Pehlevi de babasının yolundan giderek Atatürk Türkiye’sini kendine örnek alarak Batı ile olan ilişkilerini güçlendirmiştir.

1979’da Ayetullah Humeyni’nin önderliğinde ilan edilen İslam Devrimi’yle Türk-İran ilişkilerinde de yeni bir boyuta girilmişti. 79 devriminden sonra İran içerisinde “Devrim İhracı” gibi bir düşüncenin pratiğe dökülmesi ve komşu Müslüman ülkelerdeki ayrılıkçı İslamcı yapıların desteklenmesi iki ülke arasındaki ilişkilere de olumsuz bir şekilde yansımıştır.

Devrim sonrası iki ülke arasındaki ilişkilerde; sınır problemleri, azınlıklar, İran-Irak savaşı, İran’a yönelik baskılar, İran-İsrail ilişkileri, SSCB’nin yıkılması sonrasında oluşan yeni konjonktür gibi etkenler önemli belirleyiciler oldu. Ayrıca, bu dönemde Ankara İran’ı tehdit olarak değerlendirirken, İran da Türkiye’yi Amerika ve NATO tarafından yönlendirilen bir ülke olarak görmeye başlamıştı. 12 Eylül 1980 darbesi de İran’da olumsuz karşılanmış, ABD destekli bir darbe olarak algılanmıştı.

İki ülkenin yumuşak karnı olarak nitelendirilebilecek olan Kürt meselesi ise, Türkiye ve İran’ı birbirine yakınlaştıran en önemli konulardan biri olmuştur. Türkiye ile İran arasında 28 Kasım 1984 tarihinde imzalanan güvenlik anlaşmasıyla da, her iki ülke de topraklarında diğer ülkenin güvenliğine tehdit oluşturacak eylemleri yasaklama kararı alınmıştır.

Yeni Oyun Sahası Suriye

Geçmişte yaşanan savaşlar ve onca anlaşmazlığa rağmen günümüzde Türkiye ile İran arasında geniş bir siyasi ve ekonomik işbirliği ile yüksek bir ticaret hacmi mevcuttur. Fakat 2011 yılından beri Suriye’de başlayan çatışmalar iki ülke arasındaki ilişkilerin Cumhuriyetten bu yana en kötü günlerini yaşamasına neden oluyor.

Arap Baharı olarak isimlendirilen sürecin başlamasıyla birçok ülkede yaşanan suni devrim heyecanı Suriye’ye de sıçramış ve Deraa kentinde ilk olaylar patlak vermişti. Deraa’da sokak gösterileriyle başlayan ve çok hızlı bir şekilde silahlı muhalif oluşumların işin içine girmesiyle bir iç savaşa dönüşen olaylara Türkiye ve İran’ın müdahil olması fazla uzun sürmemişti.

Suriye ile 911 kilometrelik bir sınırı bulunan Türkiye’nin Suriye’de yaşanan sürece kör kalması düşünülemezdi. Ahmet Davutoğlu ve Recep Tayyip Erdoğan gibi Yeni Osmanlıcı liderlerin Türkiye’nin başında bulunması da Suriye olaylarında Türkiye’nin daha etkili bir politika izleyeceğinin ilk göstergesiydi. Üstelik Libya’ya yönelik NATO operasyonunda geri planda kaldığı hissine kapılan Türk devlet adamları, Suriye’nin de Libya gibi kısa bir sürede yenileceği öngörüsüyle daha hızlı hareket etmelerine neden oldu.

İran ise 79 devriminden sonra Suriye ile devam eden iyi ilişkileri ve Suriye’nin Lübnan Hizbullah’ı ile Filistin’deki gruplara yönelik lojistik desteğin köprüsü olması hasebiyle, bu ülkede yaşanacak bir rejim değişikliğine taraftar değildi.

2011 Ağustos’unda Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile Beşar Esad arasındaki görüşme, Türkiye ile Suriye arasındaki son yüz yüze görüşmeydi. Eylül’de Türkiye muhalefet karargâhına dönüşmeye başladı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise Suriye ile ilişkileri askıya aldığını ve yaptırımlara katılacağını açıkladı. 2011 Eylül’ü Türkiye’nin Suriye ile tüm bağlarını kopardığı ve Suriye sahasında İran ile girişeceği bilek güreşinin başlangıç tarihiydi.

Türk İran mücadelesinde Suriye, 2011’den itibaren örgütler üzerinden iki devletin karşılıklı çatışma ve güç sahası haline geldi. İran Esad’ın başında bulunduğu rejime yönelik desteğini askeri ve lojistik anlamda gerçekleştirirken, Türkiye de İran’ın bu tutumunu her platformda eleştirip Suriye ordusu ile savaşan muhalif güçlere yönelik lojistik desteğini 5 yıllık iç savaş boyunca devam ettirdi.

İki devlet arasında en üst perdeden yapılan açıklamalar İran ve Türkiye’nin Suriye sahasındaki mücadeleyi anlamamız açısından son derece önemlidir.

Marmara Üniversitesi Yeni Akademik Yıl Açılış Töreni’nde konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Kalkıp da bir dini lider, ‘Suriye’de 250 bin kişi öldürülüyor, Niye buna karşı koymadınız?’ dediğimizde; ‘İsrail zulmüne karşı ayakta dik duran tek kişi Esed’dir’ diyor. Kendisine şunu diyorum, orada öldürülenler İsrail kendisine saldırırken dik durmadılar mı? Esed’in İsrail’e karşı bir tane kurşunu var mı? 250 bin insanı öldürüyor, siz hâlâ bunlara destek veriyorsunuz. Hâlâ bunlara silah, para gönderiyorsunuz. Böyle bir dini önder olabilir mi?” sözleri Türkiye’nin Suriye sahasında İran’ın faaliyetlerinden duyduğu rahatsızlığı göstermektedir. Üstelik Recep Tayyip Erdoğan’ın en üst perdeden eleştiri yaparak İran’ın dini lideri ve Velayet-i Fakih kurumunun başı Ayetullah Hamanei’yi hedef alması birçok kişi tarafından Şiiliğe yönelik bir mesaj olarak okunmuştur.

Dönemin Başbakan yardımcısı Bekir Bozdağ’ın 2013’de Suriye’de Esad güçlerine yaptığı askeri yardımlarla bilinen Hizbullah’a yönelik sert eleştiriler de unutulmamalıdır. “Çok açık, çok net buradan bir kez daha söylüyorum. Adını da Hizbullah’ın değiştirmesi lazım, hizbüşşeytan yapması lazım. Hem adınıza Hizbullah diyeceksiniz hem de tanımadığınız bilmediğiniz masum kadınları, çocukları yaşlıları öldürmek için harp ilan edeceksiniz. Böyle saçmalık olabilir mi? Böyle bir anlayış olabilir mi?”

İki devlet arasındaki sert açıklamalar sahada desteklenen gruplara da yansımıştır. Türkiye PKK’nin Suriye kolu olarak bilinen PYD/YPG güçlerini kendisine tehdit olarak görürken, İran’ın PYD’ye olan desteği birçok haber ajansına yansımıştır. İran’ın Suriye’deki en önemli komutanlarından biri olan Kasım Süleymani de Suriye’de Kürtlerin kuracağı bir özerk yönetimi destekleyeceklerini söylemiştir.

Türkiye’de buna karşılık Kürt güçleriyle savaşan cihadçı unsurları desteklemiş ve bu desteğin detaylarını anlatan birçok haber yayınlanarak kamuoyunda yer bulmuştur. Newsweek’ten Barney Guiton’a konuşan Şerko Ömer adlı eski IŞİD militanı, Türk devletinin IŞİD’le ‘işbirliğini’ şu sözlerle anlatmıştır: “IŞİD’in başkenti Rakka’dan, kamyonlarla sınıra getirilen militanlar, önce Türkiye topraklarına sokuluyorlardı. Sonra da Kürtlerle savaşılan bölgeden, yeniden Suriye topraklarına transfer ediliyorlardı. Böylece Kobani’yi ele geçirmek için Kürt güçlerine karşı savaşan IŞİD militanları arasındaki yerlerini alıyorlardı.”

Öte yandan Suriye’de savaşan cihadçı grupların Türkiye’nin desteğine yönelik minnettarlığını da her fırsatta dile getirdiklerini görmekteyiz. 1 Kasım 2015 seçimlerinden sonra Suriye’ye muhalefetinin bel kemiğini oluşturan ve aynı zamanda ‘’Fetih Ordusunun” bileşenlerinden olan Ahrar’uş Şam, Feylak’uş Şam, Ecnad’uş Şam, Ensar El-Şeria, İslam Ordusu başta olmak üzere 8 büyük muhalif grup ortak bir bildiri yayınlayarak, Adalet ve Kalkınma Partisinin seçimleri kazanmasını tebrik etmiştir.

Türkiye Suriye’ye asker göndermeyip daha çok sahada bulunan muhalif güçleri destekleyerek Esad yönetiminin devrilmesine çabalarken, İran gerek kendi askerlerini gerekse kendisine bağlı Hizbullah gibi milis güçleri Suriye’de savaştırarak bu savaşta yer almıştır. İran sadece Ekim 2015’de, aralarında General Hüseyin Hemedani’nin de bulunduğu 30’dan fazla askerini Suriye’de kaybetmiştir. Toplam kaybın ise binlerle ifade edildiği belirtilmekte.

Suriye sahasında vekalet savaşları aracılığıyla jeopolitik ve siyasi rekabete tutuşan İran ile Türkiye’nin bu mücadeleyi nereye kadar götürebileceği tam olarak kestirilemezken, Rusya’nın 2015’ten itibaren aktif olarak sahaya inmesi olayların seyrini değiştirmiştir.

Rusya’nın Ekim 2015’te Suriye’de hava operasyonlarına başlaması, Türkiye’nin başından beri Suriye’nin kuzeyinde uygulamak istediği “uçuşa yasak bölge”, “güvenli bölge” planlarını sekteye uğratmıştır. 24 Kasım’da Türkiye tarafından düşürülen Rus uçağıyla beraber güvenli bölge planları da tamamen imkansızlaşırken, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ”Fırat’ın batısına kimse geçemez.” Politikası da Rusya, Suriye ve İran güçleri tarafından anlamsız hale getirilmeye çalışılmaktadır.

Esad-Rusya-İran-PYD ittifakının Fırat’ın batısında uygulamak istedikleri plan başarılı olursa, Türkiye’nin Halep’le bağlantısı tamamen kesilecek ve Türkiye buraya herhangi bir müdahalede bulunamayacaktır. Zira S-400 hava savunma sistemini de Suriye’ye konuşlandıran Putin, Suriye’de artık hava savunma sistemleri olduğunu ifade ederek, “Türkiye buyursun, şimdi de Suriye hava sahasını ihlal etsin” demiş ve Türkiye’nin Suriye’de yapacağı hiçbir hamleye izin vermeyeceğini ilan etmiştir.

Nihai olarak İran’ın en yakın müttefiki Rusya’nın Suriye sahasına aktif olarak katılması ve Türkiye’nin Batılı müttefiklerinin gerek IŞİD korkusu, gerekse başka nedenlerden dolayı Suriye’de sadece vekalet savaşı yürütmesi, Suriye’deki Türk-Fars bilek güreşinde İran tarafının elinin daha güçlü olmasını sağlamıştır.

SONUÇ

Türkler ile İranlılar arasındaki sıcak çatışmalar Kasr-ı Şirin Antlaşması ile nihayete ererken, iki ülke arasındaki ilişkiler 2002 yılında AK Parti iktidarının başa geçmesine dek inişli çıkışlı bir seyir izlemiştir. Ak Parti’nin ilk yıllarında iyi seyreden ilişkiler, 2011 Suriye iç savaşının başlamasıyla yerini gerginliğe bırakmıştır. Vekalet savaşlarının verildiği Suriye’de iki ülke örgütler aracılığıyla savaşırken, Suriye’nin tarihi Türk-Fars mücadelesinin yeni oyun sahası haline geldiğini görmekteyiz.

İran; Rusya ve Hizbullah gibi müttefikleriyle Esad rejiminin devrilmemesi için çabalarken, Türkiye ise Batılı müttefikleriyle Esad’ı devirmeye çalışmaktadır. Bu mücadelede Türkiye, bizzat sahada olmayıp muhalif silahlı güçlere lojistik, siyasi ve istihbari destek vermekle yetinirken; İran ve müttefikleri askeri olarak sahada olup sıcak çatışmaların içinde yer almaktadır.

Nurettin Akçay / Twitter: @akcay_nuri

İRAN DOSYASI : İran – Suudi Arabistan Krizi ve Ötesi

%C4%B0ran%20-%20Suudi%C3%B6%20Arabistan.jpg

Suudi Arabistan’ın ülkede bulunan ve kraliyet karşıtı söylemlerle öne çıkmış olan Şii din adamı Nimr el-Nimr’I idam etmesi, Iran ile onlarca yıldır Orta Doğu’da devam eden rekabetin tansiyonunun bir anda yükselmesine sebep olmuştur.

Bu tansiyonun bir şekilde yükseleceğinin ABD tarafından öngörüldüğünü ve din adamının idamının gerçekleştirilmemesi konusunda ABD yetkililerinin Suudi Arabistan Krallığı ile ilişkiye geçtiği muhtelif kaynaklar tarafından ifade edilmektedir. Ancak, bu talebin rağbet görmeyerek, gereğinin yapıldığı görülmektedir.

İdamın hemen sonrasında İran Cumhurbaşkanı Ruhani’nin açıklamalarındaki sertlik aynı sertlikle karşılık bulmuştur. Ortaya çıkan kriz süratle tırmanma safhasına girmiştir. Suudi Arabistan derhal diplomatlarını çekmiş ve İran diplomatlarının da çekilmesini istemiştir. Bunun dışında İran’a seyahat yasağı ve hava sahasının kullandırılmasının önlenmesi gibi yaptırımlar gündeme gelmiştir. Sonuçta mütekabiliyet gereği, her iki taraf gerginliğe yeni bir halka eklemekten geri durmamıştır. Suudi Arabistan diğer Sünni menşeli ülkeler tarafından desteklenmiş ve Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Yemen ve Sudan Iran ile diplomatik ilişkilerini askıya almışlardır.

Bütün bu gelişmelerin görünen nedeni, Suudi Arabistan’ın petrol kaynağı bakımından zengin Doğu bölgesinde Şii azınlığı mevcut yönetime karşı yönlendiren bir din adamının idamıdır. Ancak, arka planda daha derin nedenlerin bulunduğu yapılacak küçük bir analizle değerlendirilebilir.

Suudi Arabistan ABD’nin stratejik partneridir. Irak’ın Kuveyt’e harekâtına karşı ABD’nin uyguladığı askeri harekâta bütün gücüyle finansman desteği sağlamıştır. Bugüne kadar da bu işbirliği en yüksek düzeyde devam etmekte olduğu intibaını vermiştir. Ancak ABD’nin İran nükleer programının kontrolü konusunda İran yetkilileri ile gerçekleştirdiği uzlaşma zemini İran ile diğer konularda da işbirliği konusunu gündeme taşımıştır. Bunlardan en önemlisi, Irak’ta şiddetini devam ettiren Sünni menşeli DAEŞ’e karşı yürütülen askeri harekâttaki işbirliğidir. Bu konuda ABD İran ile işbirliğinin gerekliliğine inanmaktadır. Bu durum ABD İran yakınlaşmasını Suudi Arabistan aleyhine gündeme getirmektedir. Aynı konum, Suriye’de mevcut DAEŞ unsurları içinde geçerlidir. Bunun yanında, Suudi Arabistan’ın şiddetle karşı çıkmasına rağmen, Şii kökenli olan Başer Esad olduğu rejim ile masa başına oturarak, Suriye’nin geleceği konusunda çözüm arama konusundaki yaklaşım iki ülke arasındaki rekabetin önemli girdilerinden birisidir. Bu durumda, Suudi Arabistan ABD’nin kendi etki alanından İran etki alanına doğru kaydığı değerlendirmesiyle karşı karşıya kalmaktadır. Ortaya çıkan yeni duruma karşı Suudi Krallığının tedbir alması bu şekilde tezahür etmiştir.

Bunun yanı sıra, İran’ın Suriye’de Hizbullah ve devrim muhafızları ile Esad’ı desteklemesi, Suudi Arabistan’ın arka bahçesi Yemen’de hükümet karşıtı Huti’lere destek vermesi ve Orta Doğu’da son söz sahibi bir aktör gibi davranması her iki ülkeyi karşı karşıya getiren en önemli hususlardır. Her iki ülke arasında mevcut potansiyel çatışma bu saydığımız kriz bölgelerinde kıran kırana zaten sürdürülmektedir.

İdam krizi bu potansiyeli devletlerin merkezi otoritelerinin söylemine taşımış ve birbirlerini hedef alan bir konuma sokmuştur.

Bu durumda ABD ne yapacak?

Ortaya çıkan durum ABD tarafında oldukça sıkıntılı bir konum yaratmaktadır. ABD bölgede ki senaryolara göre, gerektiğinde Suudi Arabistan ve gerektiğin de de İran ile işbirliği yaratarak sorunlara çözüm getirmek istiyor. Ortaya çıkan durum ABD’yi açmazda bırakmıştır. Halen Rusya ile yakın işbirliği içinde ve onunla birlikte hareket eden bir İran vardır. ABD’nin ters bir hareketi bu ülkeyi büsbütün Rusya’nın kucağına itecektir. Özellikle Irak ve Suriye’deki öncelikli hedef olan DAEŞ’in temizlenmesi için ABD’nin İran ile işbirliğine açık bir şekilde ihtiyacı vardır. Çünkü İran devrim muhafızlarını fiilen kara harekâtına sürmekle ve Hizbullah’a verdiği destekle fiilen çatışmanın içinde yer almaktadır ve üstelik Sünni olan DAEŞ’e karşı bir mezheptedir. Buna karşılık İsrail’in bekası için tartışmasız Suudi Arabistan’a ihtiyacı vardır. Bu bakımdan ABD her iki tarafa da eşit denge ile davranması mevcut stratejisi gereği uygun bir yaklaşım olacaktır.

Diğer taraftan da bölgede zimmi olarak bir Rusya, İran ve Irak ittifakının sağlandığı bilincinde olarak, ABD’nin kontrolü kaybetmeme yollarını araması elzem hale gelmiştir. Bu bağlamda İran’ın Rusya ile olan ilişkisini ABD ve koalisyona karşı koz olarak kullanacağından kimsenin şüphesi olmamalıdır.

Türkiye’nin pozisyonu

İran’ın Rusya uçağının düşmesiyle birlikte gösterdiği olduğu Rusya yanlısı görünümün Suudi Arabistan ile çatışması sonucunda zayıf bir konuma düşmesi ülkemiz açısından kısa vadede yararlı bir durum yaratmaktadır. Türkiye ortaya çıkan krizde tarafsız bir tutum takınarak, her iki tarafa da eşit mesafede olduğu mesajını vermiştir. Kriz daha fazla ilerlemeden bu safhada bırakılırsa Ankara adına bir sıkıntı yaratmayacaktır. Buna karşılık tırmanma eğilimi sert söylemlerle devam ettirilerek çatışma ortamına getirildiği takdirde Türkiye’nin bu tavrı uzun vadede geçerliliğini yitirecektir. Taraflar Türkiye’den tarafını belirlemesini isteyecektir. Bu durum “aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” darbımeseli gibi sıkıntı yaratacaktır. Ankara’nın gelişmeler karşısında tarafsızlığını koruması güçleşecek ve kime meylederse diğerinin, hasmane davranması sonucunu getirecektir. Bu bakımdan arzu edilen nihai durum sorunun bir şekilde iki ülke arasında tırmandırılmadan çözüme kavuşturulmasıdır.

Netice olarak Rusya, İran, Irak ittifakı Rusya’nın zorlamasıyla devam ettirilmektedir. ABD bir şekilde bu ittifaka nüfus ederek kontrol etmeye çalışmaktadır. Bu da Irak’ta mevcudiyeti ve İran’la ili,şkisini geliştirmesiyle olacaktır. Burada Ankara’nın hassas dengeleri gözeterek, tarafsız politikasını devam ettirmesi hayati önem kazanmaktadır.

İRAN DOSYASI : İran Dış Politikasındaki Din Faktörü ve Bölge Ülkeleri Üzerindeki Etkileri

İran, Büyük Pers İmparatorluğu havzasında hâkimiyet kurmak için birbirinden farklı, hatta çelişen politikalar geliştirerek müthiş bir pragmatizm sergilemektedir.[1] İran, kendi içerisinde farklı etnik ve dini grupları barındıran ve bunları bir İran Kimliği altında toplayan devlet anlayışına sahiptir. 1979 yılında gerçekleşen İslam devrimi ile birlikte sürgünde olan Ayetullah Humeyni Tahran’a geldiğinde büyük bir coşku ile karşılanmıştır. Halkın büyük çoğunluğu Şii mezhebine mensup olan ve devrim sonrasında kurulan İslam Cumhuriyeti ile birlikte İran’ın dış politikasında artık İslam ve Mezhep inanışı belirgin bir şekilde etkin olmuştur. İran, İslam dünyasının, mazlumların, mağdurların, sempatisini kazanmak için İslam Devrimi’nden sonra dile getirdiği ABD-İsrail düşmanlığını öne çıkaran anti-emperyalist söylemler ile kendisini bölgede itibar sahibi bir devlet konumuna getirmiştir.

İran, Devrimden sonra Ortadoğu’da artan etkisini, SSCB’nin dağılmasından sonra daha da perçinlemiş ve bölgede sadece oyuncu değil oyun kuran bir devlet konumuna gelmiştir. Irak, Suriye ve Lübnan üzerinde önemli bir etkisi bulunan İran, Yemen içerisinde de kendisine yakın olan iç siyasal aktörleri desteklemektedir. İran’ın bölgedeki kontrolünü artırmak için kullandığı temel kart, bölgede en tehlikeli kart olan mezhep kimliğidir. İran’ın Şii yayılmacılığı ilk önce Türkiye’yi endişelendirmektedir. Bölgesinde etkin ve yetkin bir devlet olmayı kendine şiar edinen Türkiye her şeyden önce bölge istikrarını istemektedir. Dış politikada ortak hareket eden Türkiye-Katar ikilisine İran’ın Yemen’e göz dikmesinden sonra Suudi Arabistan’ında dâhil olması beklenilen bir durumdu.

İran’ın çevresindeki Afganistan, Pakistan, Azerbaycan, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve diğer devletlerin İran dış politikasına göre Şii mezhebi haricinde başka bir mezhebin yönetiminde olması bir tehdittir. Toprak bütünlüğünü koruma endişesini taşıyan İran, başta kendisi ile sınırı olan ve İran’da Azeriler/Türkmenler, Kürtler, Araplar ve Beluclar gibi halklarla akrabalığı bulunan ülkeleri tehdit olarak görmektedir.[2] İran’ın kendi içerisindeki etnik grupların sistematik bir şekilde göç ettirerek Farslaştırmak istemektedir. Bunun için büyük çaba harcamaktadır. Çünkü olası bir iç karışıklığa ve ayrılıkçı harekete fırsat vermek istememektedir. İran yöneticileri ve elitleri ülkenin etnik olarak heterojen yapısından ötürü toprak bütünlüğünü koruma konusunda oldukça hassas bir düşünce yapısına sahiptir. Her ne kadar İran nüfusunun çoğunluğunu Farisiler oluştursa da ülkede beş farklı etnik grup bulunmaktadır. Bu nedenden ötürü İranlı yöneticiler sürekli olarak şu korkuyu düşünce dünyalarında taşımaktadır: Bu etnik gruplardan birisi bağımsızlığını talep ederse bu domino etkisi yapabilir ve İran kısa sürede parçalanabilir.[3] İran’ın, istikrarsız olmasını istediği veya kendi güdümünde olmasını istediği öncelikli ülkeler; Afganistan, Irak, Suriye ve Yemen.

Afganistan, İran’ın önem verdiği ülkelerden biridir. 1979 Aralık ayının sonundan itibaren SSCB’nin Afganistan’ı işgal etmesi ve bu dönemde İran’da gerçekleşen devrim aynı zamana denk gelmiştir. İşgalden sonraki karışıklıktan istifade eden Sünni Peştun ağırlıklı Taliban 1996’da yönetimi ele geçirmiştir. Bu durum İran’ı endişelendirmiştir sebebi ise Sünni Belucların Afganistan’daki Sünni yönetimden etkilenir veya isyana teşvik edilir korkusu vardır. 11 Eylül 2001 saldırılarında ABD’nin ulusal güvenliğine zarar veren terör örgütü El Kaide’nin üstlendiği bu saldırılar Amerika’nın bölgeye dizayn vermesi için gereken tüm şartları oluşturmuştur. 2002 yılında ABD Afganistan’ı işgal ettiği zaman Amerika’ya en büyük desteği Tahran yönetimi vermiştir. Dönemin cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani 2002 yılında Tahran’da kıldırdığı Cuma namazı hutbesinde; “Amerikalılar eğer İran ordusu olmasaydı Taliban rejimini deviremeyeceklerini bilmelidirler… İran güçleri Taliban’ı öldürdü ve yıkılmasında kolaylık temin etti. Eğer Taliban’a karşı güçlerimiz savaşmamış olsa idi Amerikalılar Afgan bataklığında boğulur giderlerdi.” [4 ]demişti.

Irak, işgal edilmeden önce Iraklıları tek çatı altında toplayan ve otoriter bir yapıya sahip olan Saddam Hüseyin, ülkesinin büyük çoğunluğu Şii olmasına rağmen kendisi Sünni’dir. Azınlık, yönetimde olduğu sürece daima baskıcı olmak zorundadır aksi halde iktidarda kalması mümkün değildir. İran’da gerçekleşen İslam Devrimi sonrasında İran’da çoğunlukta olan Şii nüfusu Saddam’ı endişelendirmiştir. Irak’ta Saddam’a karşı bir iç muhalefet olmuştur. Bu iç muhalefet dolayısıyla, Saddam Hüseyin’in de halkın dikkatini bir dış meseleye çekmek istemesi şüphesiz ihtimal dışı değildir. [5] İran’ın Kürtleri Irak’ın ise Kuzistan Araplarını birbirlerine karşı kullanmaları 1980 İran-Irak Savaşı’nın gerçekleşmesine sebep olmuştur. Savaş sonrasında iki tarafın topraklarında herhangi bir değişim olmamıştır. Saddam Hüseyin bölgede ciddi bir prestij kaybederken, Humeyni ise iktidarını pekiştirmiştir. ABD’de gerçekleşen 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında Başkan Bush’un bölgeye dizayn vermeye çalışması ve terörün kaynağını kurutmak için hedef belirlediği sıradaki ülke Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak’tır. ABD’nin 2003 yılındaki Irak operasyonu ve bu operasyona İran’ın destek vermiş olması bir gerçektir. Nitekim İran eski cumhurbaşkanı yardımcısı Muhammed Ali Abtahi 15 Ocak 2004’te yaptığı bir konuşmada “Eğer İran’ın desteği olmasaydı Kabil ve Bağdat bu kadar kolay bir şekilde düşmezdi.” [6 ] konuşmasından da anlaşılacağı üzere Tahran bölgede pragmatik bir durum sergilemiştir. İran, Irak için ABD’den sonra “ikinci işgal gücü ”olarak nitelenebilir. Çünkü ABD’den sonra Irak üzerinde en fazla etkiye sahip olan ülke konumunda İran vardır. [7]

2010 yılından beri Ortadoğu’da meydana gelen gelişmeler Tunus, Mısır, Libya ve Yemen’de yönetimleri değiştirmiş; Suudi Arabistan, Bahreyn, Kuveyt, Ürdün ve Fas’ta rejim karşıtı gösterileri meydana getirmiş ve en önemlisi Suriye’de Ortadoğu’nun en kanlı iç savaşının fitilini ateşlemiş bulunmaktadır. Suriye, birinci ve ikinci dünya ülkelerinin gövde gösterisi yaptığı yer olmuştur. Suriye’de olan savaşın beşinci yılına girilmiş olması ve hala çözüm üretilmemiş veya üretilen çözüme bazı devletlerin engellemeleri (Rusya-Çin)dünya için büyük bir utanç örneğidir. Bu karışıklıktan istifade eden Rusya’nın Hafız Esad döneminde elde ettiği Tartus deniz üssüne birde Türkiye ile Rusya arasında yaşanan uçak krizi sonrası hava üssü kurması, Çin’in ise enerji yolları güvenliğinin daha fazla tehlikeye girmemesi ve Rusya ile ters düşmemek için yani Çin’in, yükselen bir güç olması ve ABD tarafından çevrelenmesi, Orta Asya’daki devletlerin Çin ile ilişkileri ve Rusya’nın Orta Asya ülkeleri üzerindeki etkisi Çin’e rahat nefes aldırmaktadır. Çin bundan mütevellit bölgede pek fazla Rusya’ya ters düşmek istememektedir. İran ise bu savaşın Esad aleyhine olmaması için her türlü desteğini vermektedir. Esad’ın yönetimden gitmesi demek İran için; Suriye, Lübnan, Filistin’in kontrolden çıkması demektir. Bu duruma müsaade etmeyecek olan İran, Suriye’deki Nusayri Esad’a verdiği desteği 14 Aralık 2015’te İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hüseyin Cabir Ensari şu şekilde ifade etmektedir, “İran, Suriye hükümetinin önceki talebi üzerine askeri danışmanlık yardımında bulunmaktadır.” demektedir. İran’dan Suriye’ye giden askerler, İran Devrim Muhafızları Ordusu bünyesindeki İranlı milisler, Afgan FatimiyyunTugayları ve Pakistanlı ZeynebiyyunTugayları’ndan oluşuyor. İran’ın resmi ajansı İRNA, 15 Haziran tarihli haberinde Suriye’de öldürülen İran askerlerinin sayısını 400 olarak duyurmuştu. [8] İran dış politikasında ezilenlerin yanında yer alma ilkesi Suriye krizi ile birlikte önemini yitirmiştir.[9]

İran’ın bölgedeki çıkarcı ve pragmatik tutumu bölge ülkelerini özellikle körfez ülkelerini endişelendirmektedir. Suudi Arabistan öncülüğündeki körfez ülkeleri kendi içerisinde büyük sorun olarak gördükleri İhvan-ı Müslüm (Müslüman Kardeşler) hareketini bile birincil tehdit olmaktan çıkarıp İran’ın yayılmacı Şii politikasını engellemeyi kendilerini ilke edinmişlerdir. İran’ın, Suriye ve Yemen’deki olaylarda başı çekmesi hiç şüphesiz Suudi Arabistan’ında karşı bir hamle yapmasını gerektirmiştir. Suudi Arabistan, Ortadoğu’da oldukça saygı gören Şii lider Nimr el-Nimr’in de aralarında bulunduğu 47 kişiyi terör suçlamasıyla 2016 yılının ilk haftası idam etti. İranlı yetkililer Suudi Arabistan yönetiminin kendini eleştirenleri baskı yapıp idam ederken diğer yandan Radikal Sünnileri destekliyor iddialarını dile getirmiştir. Irak’ta Şii liderler karara öfke saçarken, Suudi Arabistan’ın Bağdat’ta henüz iki hafta önce açtığı elçilik binasının kapatılması talep edildi. Cumhurbaşkanı yardımcısı ve eski Başbakan Nuri El Maliki,” Bu mezhepçi, nefret uyandıran eylemi güçlü bir şekilde kınıyoruz. Nimr’i idam etme suçu; Suudi rejimini, Muhammed Bekir El Sadr’ın idamının Saddam Hüseyin’i devirdiği gibi devirecektir.” [10] demiştir. İran ile Suudi Arabistan arasında yaşanan başka bir olay ise 24 Eylül 2015’te Mekke’de hac sırasında meydana gelen izdihamda 460’dan fazla İranlı hacı hayatını kaybetti. [11] Bu olaydan sonrada taraflar karşılıklı olarak birbirlerini suçlamıştır.

İran, 1979 İslam Devrimi ile birlikte bölgede yeni bir düzenin etkin bir aktörü olmuştur. Amerikan ve İsrail düşmanlığı ile küresel emperyal güçlerin dikkatini ve tepkisini üzerine çekmiş mazlumların, mağdurların, emperyalizm ve Siyonizm karşıtlarının adeta sempatisini kazanmıştır. Bölgede faaliyet gösterdiği politikaları dini yaklaşımdan çok pragmatik anlayışın hâkim olduğu gerçektir. Afganistan’da, Sünni Taliban rejiminin devrilmesi için verilen mücadele, Irak’ta, Sünni olan Saddam Hüseyin’in devrilmesi için ABD işgaline yardımcı olunması, Suriye devletini ise kendisinin ön karakolu olarak görmesi ve Suriye üzerinden Hizbullah’a desteklerinin kesilmesini engellenmemesi için her türlü yardımı alenen yapması ve son olarak Yemen’e Husiler üzerinden müdahalede bulunması bölgeyi karıştırmıştır. Yemen’de süregiden iç savaş da, bölgedeki Sünni-Şii ayrılığının bir devamı olarak değerlendiriliyor. İran, ülkedeki Sünni yönetimi deviren Şii Husi isyancılarını desteklerken, Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyon ülkedeki Sünni yönetimi yeniden kurmak için Yemen’e askeri müdahalelerde bulunuyor. Gerçekleşen bu olaylardan sonra bölgede saflar adeta belirginleşmiştir. Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn (Ülkede Şii’ler çoğunlukta olsada iktidar Sünnilerin elindedir), Kuveyt başta olmak üzere bir yandan Sünni taraf diğer yandan ise İran, Irak, Lübnan, Suriye başta olmak üzere Şii taraf belirginleşmiştir.

Birçok bölge ülkelerinde Şii nüfusu az denilmeyecek kadar fazla olduğu bilinmektedir. Asıl mesele İran gibi bölgesel bir gücün, Şii gücünü bölgede kendi istediği düzene karşı kullanıp kullanmayacağı meselesidir. Çünkü İran, komşu ülkelerinin istikrarsız veya kendi istediği Şii rejimin başa gelmesi uğruna giriştiği mücadele bölgeyi ateşe vermektedir. İran’ın, son olarak Suudi Arabistan ile olan gergin ilişkilerinin ardından bundan sonra yapacağı; bölge ülkelerinin içerisindeki muhalefeti desteklemekten vazgeçmesi, bölge ülkeleri ile istişareye açık olması, bölgedeki ayrılıkçı hareketleri desteklemekten vazgeçmesi gibi basit ama bölge barışı için faydalı girişimler bölgede yıllardır aranan huzuru ve istikrarı sağlayacaktır. Bu konuda en büyük görev hiç şüphesiz İran’a düşmektedir.

Selçuk ÖZÇELİK

İRAN DOSYASI : “Devrim, Kavun Fiyatlarıyla Alakalı Bir Şey Değil dir”

https://i0.wp.com/www.turksam.org/resimler/genel/images/12735886_175034219538370_406359500_n.jpg

Önce, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi ve Almanya’dan oluşan P5+1 ülkeleri (P5: ABD, Rusya, İngiltere, Fransa, Çin) ile İran arasında Viyana’da on altı gündür süren görüşmelerde sonuca ulaşıldı. Ardından İran’a uygulanan ambargolar kalktı.

İran Merkez Bankası Ekonomi İşlerinden Sorumlu Başkan Yardımcısı Peyman Ghorbani; “Yaptırımların kaldırılmasıyla enflasyonu düşürecek ve ekonomik büyümeyi teşvik edecek önlemler alabileceğiz. Bu ağırlıklar ekonomimizin üzerinden kalktığı zaman büyük olasılıkla bu hedeflere çok daha çabuk ulaşabileceğimize inanıyorum” diyerek anlaşmayı yorumladı.

Ambargoların kalkmasına sevinen yalnızca ekonomi yönetimi olmadı şüphesiz. Anlaşmanın hemen ardından, ekonomik ambargolardan bunalan İran halkı sokaklara dökülerek büyük sevinç gösterileriyle batı ile yapılan müzakerelerin olumlu sonuçlanmasını kutladı.

Gerçekten de İran yıllardır Batı dünyası ile ters düşmesinin bedelini ağır ekonomik bedeller ödeyerek çekmekteydi. Halk için bunun olumsuz sonuçları o raddeye gelmişti ki artık birçok ilaç bulunamıyor, işsizlik insanların belini bükerken, özellikle gençler etraflarına örülen duvarları yıkmak için can atıyorlardı.

İsrail ve İsrail’in koruyuculuğuna savunan batı ülkelerine karşı güçlü görünmek için büyük çaba sarf eden İran Devleti’nin aksine halk batı dünyasını imrenerek takip ediyordu.

Ahmedinejat’tan sonra göreve gelen Ruhani işte bütün bu ilgi ve yakınlaşma isteğinin bir sonucu olarak görülebilir. Zira, Ruhani de kendisine oy veren halkın arzularına ayak uydurdu ve Batı ile uzlaşmacı bir politika izleyerek kısmi entegre sürecini başlatmış oldu. Oysa Humeyni “Devrim, kavun fiyatlarıyla ilgili bir şey değildir” diyerek, İslam Devrimi sonrası İran’ı Batı karşıtı bir organizasyon olarak örgütlemiş, İran’ın büyük hedeflerinin (!) bir gün halkın ihtiyaçları karşısında eriyeceğini ve insani ihtiyaç ve beklentilerin, ideolojinin önüne geçebileceğini besbelli ki hesaplamamıştı.

Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi İran örneğiyle, bir kez daha milletler ve fikirler üstü olduğunu İspatladı. Ekonomik ambargolardan bunalmış ve çaresiz kalmış halk, "Şeytanla" yapılan anlaşmayı hiç yadırgamadı ve sevinç çığlıklarıyla kutladı. Ambargoların kalkmasından sonra İran’a akın eden batılı yatırımcılar şeytanın askerleri gibi değil, Allah’ın bir hediyesi gibi karşılanıyorlar. Otellerde doluluk oranları yüzde yüze yakın. Demek ki "Kavun fiyatları" yabana atılamazmış. Demek ki "Kavun fiyatları" göz ardı edilerek bir milleti yeniden teşkilatlandırmak ve bir hedefe yönlendirmek mümkün olmuyormuş. Bugün İran’da kimse İsrail’in haritadan silinmesinden bahsetmiyor lakin İran ekonomisinin yıllık 110 milyar dolar kazanç elde edeceği dillerden düşmüyor.

Ambargoların kalkmasından sonra dünya ile hızlı bir şekilde entegrasyon sürecine giren İran’ın Türkiye’nin yerini alacağı başka bir değişle yeni Türkiye’nin, eski İran; eski İran’ın da yeni Türkiye’ye dönüşeceği gibi bir durumla da karşı karşıyayız. Bu ayrıca ve derinlemesine irdelenmesi gereken bir husus.

Sonuç olarak; Kavun fiyatları, devrimin ruhunu ayakları altına aldı ve paramparça etti. İran, bize bir kez daha yeni dünya düzeninde "Kavun fiyatları" gözetilmeksizin devrim olamayacağını gösterdi.

İRAN DOSYASI /// Başbakan Davutoğlu’nun Tahran Ziyareti : Türkiye-İran İlişkilerinde Yeni Bir İvme

Yrd. Doç. Dr. Bayram Sinkaya, ORSAM Danışmanı

Başbakan Ahmet Davutoğlu 4-5 Mart tarihlerinde Tahran’a resmi bir ziyaret yaptı. Ziyaretin merkezinde iki ülke arasında ikili ekonomik ilişkiler ve bölgesel vardı. Bölgesel meselelerde pek ilerleme kaydedilmese de bu ziyaret, Türkiye-İran ilişkilerine yeni bir ivme kazandırdı.

‘İran baharı’ ve Türkiye-İran ilişkileri

Temmuz 2015’te İran ile Batı arasında nükleer meselenin çözüme kavuşturulmasından sonra İran’a ‘bahar’ geldi. Batı Avrupa ülkeleri başta olmak üzere dünyanın değişik bölgelerinden çok sayıda siyasi heyet ve işadamı nükleer anlaşma sonrası İran’da yatırım fırsatlarını değerlendirmek için Tahran’a gitti. Buna karşılık anlaşma sonrasında ortaya çıkan olumlu koşulları kendi siyasi ve iktisadi menfaatleri doğrultusunda değerlendirmek isteyen İranlı yetkililer de birçok ülkeye çeşitli düzeylerde ziyaret gerçekleştirdi.

Ne var ki İran ile Batı arasında ‘bahar’ yaşanırken Ankara-Tahran ilişkileri geril(e)meye başladı. Türkiye, nükleer anlaşmaya iyimser ama ‘ihtiyatlı’ bir şekilde yaklaştı. Ankara, Tahran’ın ‘yapıcı diplomasi’ alanındaki maharetini bölgesel meseleler karşısında da sergilemesini ve politikalarını gözden geçirmesini istedi. İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif’in Ağustos ayında Türkiye’ye yapmayı planladığı ziyaret son anda iptal edildi. İran’ın Rusya ile işbirliği içinde Suriye başta olmak üzere bölgede izlediği ‘agresif’ siyaset karşısında bir Türk yetkilinin deyimiyle Türkiye ‘stratejik sabır’ gösterdi. Aynı zamanda karşılıklı sert demeçler verildi. Oysa Türkiye uzun bir müddet İran’ın nükleer programına destek vermiş ve tecrit edilmesine karşı çıkmıştı. Buna rağmen Türkiye-İran ilişkilerinin gerilemesinin nedenleri üç başlık altında toplanabilir. Birincisi, İran basınında Türkiye aleyhinde, özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan şahsını ve ailesini hedef alan mesnetsiz yayınların yapılması. İkincisi, Türkiye’deki seçim süreci. Üçüncüsü ise bölgede ortaya çıkan bazı gelişmelerdir.

İki ülke ilişkilerinde siyasi gerilimin artmasına rağmen Türk işadamları yönünü İran’a döndü. Türkiye’nin çeşitli nedenlerle Rusya başta bazı dış pazarlardan çekilmek zorunda kaldığı bir dönemde yaptırımların kalkması İran’ı iş dünyası için daha cazip hale getirdi. Küçük ve orta ölçekli firmaların yanı sıra TÜSİAD üyesi büyük şirketler de İran pazarı ile ilgilenmeye başladı. Son olarak Rifat Hisarcıklıoğlu başkanlığındaki TOBB heyeti Tahran’a giderek iki ülke arasında ekonomik işbirliğinin geliştirilmesi için çalışmalar yaptı.

İkili ilişkilerde yeni bir ivme

Davutoğlu’nun ziyareti, iki ülke ilişkilerinde son aylarda yaşanan kırılmanın tadilatı olarak görülebilir. Ayrıca, bu ziyaret iki ülke ilişkilerine hem siyasi açıdan hem de iktisadi açıdan yeni bir ivme kazandırdı. Yakın arayla Türkiye’de ve İran’da yapılan seçimlerin sonucunda Davutoğlu ve Ruhani hükümetlerinin güçlerini pekiştirmesi, bu ivmenin sürdürülmesini sağlayacaktır. Önümüzdeki aylar içerisinde Türkiye-İran Karma Ekonomi Komisyonu toplanacak. İran Cumhurbaşkanı Ruhani, Haziran ayında Ankara’ya gelecek ve 3. YDİK toplantısı yapılacak. Bu toplantıda ikili ilişkilerin durumunun değerlendirilmesi ve yeni işbirliği anlaşmalarının imzalanması bekleniyor.

Davutoğlu, iki ülke ilişkilerinde hedeflenen 30 milyar dolarlık ticaret hacminin yakalanamamasını yaptırımların etkisine bağladı ve yaptırım sonrası dönemi Türkiye-İran ilişkilerinin gelişmesi için önemli bir fırsat olduğunu söyledi. İki ülkenin petrol ve gaz başta olmak üzere enerji, bankacılık ve turizm alanlarında işbirliği yapması bekleniyor. Ayrıca iki ülkenin demiryolu ve karayolu ulaşım ağları ile limanları arasında bağlantı kurulması, tercihli ticaret anlaşmasının kapsamının giderek genişletilmesi ve en geç üç yıl içinde 30 milyar dolar ticaret hacminin yakalanması gibi hedefler belirlendi.

Hükümetler tarafından alınacak tedbirlerin ve alt yapı yatırımlarının yanı sıra özel sektörün devreye girerek iki ülke arasındaki ilişkileri derinleştirmesi ve genişletmesi bekleniyor. Davutoğlu’na ziyaret sırasında 160 işadamı eşlik etti ve Türk-İran İş Forumu gerçekleştirildi. İki ülke arasında ticareti ve ekonomik ilişkileri desteklemek için önümüzdeki aylarda Tahran’da Türk Ticaret Merkezi kurulacak. Halihazırda Türkiye İran’a 3,6 milyar dolarlık ihracat yapıyor. İran’da 200 civarında Türk şirketinin 2,1 milyar dolarlık yatırımının olduğu belirtiliyor. İran pazarında hazır giyim sektöründe ağırlıklı bir yeri olan Türk şirketlerinin önümüzdeki dönemde alış veriş merkezi, enerji, otelcilik, inşaat, karayolu ve demiryolu inşası ve otomotiv sektörlerinde yatırım yapması bekleniyor.

Ziyaretin ikili ilişkiler üzerindeki etkilerinden birisi de güvenlik işbirliği mekanizmalarının canlandırılmasıdır. 1990’ların sonunda çeşitli düzeylerde ihdas edilen güvenlik komisyonları bir müddettir çalışmıyordu ve bu durum iki ülkenin güvenlik meselelerinde birbirlerine karşı şüpheyle bakmasına sebep oluyordu.

Bölgesel meselelerde görüş ayrılıkları sürüyor

Aslında bölgesel meseleler karşısında iki ülkenin görüş ayrılıkları yeni değil; hatta buna rağmen son yıllarda iki ülke arasındaki ikili ilişkilerde büyük bir ilerleme kaydedilmişti. Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi (YDİK) kurulmuş, tercihli ticaret anlaşması yürürlüğe girmişti. Son olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan, Nisan 2015’te Tahran’ı ziyaret etmişti. Zira, son 15 yıldır Türkiye-İran ilişkilerinde zımnen benimsenen prensiplerden birisi iki ülke arasında bölgesel meselelerle ilgili görüş ayrılıklarının ikili ilişkilere olumsuz etkilerinin asgari düzeyde tutulmasıdır. Nitekim Davutoğlu daha Tahran yolunda ülkeler arasında görüş ayrılıkları ve farklı öncelikler olmasının doğal olduğunu belirtti ve ‘iletişimin’ sürdürülmesinin önemine değindi. Zira, iletişim kanallarının açık tutulması suretiyle hem bölgesel pozisyonlardaki farklılıkların derinleşmesinin önüne geçilebilir, hem de potansiyel ortak noktalar tespit edilebilir.

Bilindiği üzere İran ile Türkiye arasında en ciddi bölgesel ihtilaf Suriye, özellikle Esad’ın geleceği meselesidir. İki ülke Irak, Lübnan ve Yemen’deki krizlerde ve Suudi Arabistan ile ilişkiler hususunda karşı karşıya gelmiştir. İran’ın bölgesel politikalarından rahatsız olan Türkiye, Tahran’ın bölgede ‘mezhepçi’ bir siyaset izleyerek bölgede kendi nüfuz alanını genişletmeye çalışmakla suçladı. Buna mukabil İran, Türkiye’yi bölgedeki aşırıcı hareketleri desteklemekle itham etti. Ayrıca, Türkiye ile Suudi Arabistan arasında son aylarda kaydedilen yakınlaşma İran’ı rahatsız etti.

Bölgesel meselelerle ilgili ciddi görüş ayrılıklarına rağmen Davutoğlu’nun ziyareti sırasında Türkiye ve İran’ın bölge ile ilgili ortak kaygılar ve çıkarların tespit edilmesi, iki ülke arasında bölgesel işbirliğinin önemini ortaya koydu. Davutoğlu’nun sarih bir şekilde ortaya koyduğu üzere Ankara ile Tahran’ın mutabık oldukları hususlardan birisi bölgesel meselelere bölgesel çözümler bulunmasıdır. Suriye meselesiyle ilgili olarak ABD ve Rusya’nın öne çıkması, Türkiye ve İran’ın rollerinin ikincil düzeye düşmesi her iki ülkede de rahatsızlık yaratmaktadır. Son zamanlarda ortaya çıkan ve Suriye’nin bölünmesini öngören ‘B Planı’ tartışmaları, iki ülkenin da kaygılarını artırmıştır. Bu nedenle Davutoğlu, “bölgenin kaderinin dış güçlere bırakılmaması” gerektiğini belirtmiştir. Ayrıca, her iki ülke de Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması konusunda hassasiyetlerini paylaşmıştır. Bu noktadan hareketle, İran ile Türkiye’nin önümüzdeki günlerde bölgesel meselelere bölgesel çözümler bulunması doğrultusunda yeni adımlar atması beklenebilir.

Davutoğlu’nun Tahran ziyareti ile ikili ilişkilerin ivme kazanması, İran’ın Suudi Arabistan ile Türkiye arasındaki yakınlaşmadan duyduğu rahatsızlığı azaltacaktır. İran ve Suudi Arabistan arasındaki kutuplaşma bölgedeki gerilimin yükselmesine ve çözüm çabalarının sonuçsuz kalmasına neden olmaktadır. Ankara ile Tahran arasında güvenin yeniden tesis edilmesi, Türkiye’nin bu meselede arabuluculuk yapmasını kolaylaştırabilir.

Türkiye-İran ilişkilerinde yakalanan bu ivme tabii ki iki ülke arasında bölgesel meselelerdeki başlıca görüş ayrılıklarının sona erdiği anlamına gelmiyor. Nitekim, Davutoğlu Tahran’daki temaslarını sürdürürken Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, TBMM’deki bütçe görüşmeleri sırasında “İran bizim kardeşimiz ama İran’ın yanlış politikalarını eleştirebiliriz. … İran’ın mezhepçi politikalarına karşıyız” dedi.

* Bu yazı “Türkiye-İran ilişkilerinde yeni bir ivme” başlığıyla Al-Jazeera Turk internet sitesinde yayınlanmıştır.

İRAN DOSYASI /// VİDEO : Gözcü – İran’ın Dünyadaki Konumu – Arif Keskin 07.02.2016 HD

VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=CBeRcOG5Acw&list=TLdc2SKV9k7x4xNTAzMjAxNg

İRAN DOSYASI : İran’da idamlar son 20 yılın en yüksek seviyesine ulaştı

BM İran Raportörü Şahid, İran’da her yıl aralarında 18 yaşından küçük çocukların da olduğu yaklaşık bin kişinin idam edildiğini belirtti

İran’da infaz edilen ölüm cezalarının, 20 yılın en üst seviyesine ulaştığı bildirildi.

Birleşmiş Milletler (BM) İran İnsan Hakları Özel Raportörü Ahmed Şahid, BM İnsan Hakları Konseyine sunduğu raporda İran’da her yıl aralarında 18 yaşından küçük çocukların da olduğu yaklaşık bin kişinin idam edildiğini belirtti.

2014’te 753 kişinin, 2015’te de 966 kişinin idam edildiğini kaydeden Şahid, mahkumların üçte ikisinin uyuşturucuyla ilgili suçlardan, beşte birinin de cinayet suçundan infaz edildiğini bildirdi.

Şahid, 2014-2015 yılları arasında 18 yaşından küçük 16 çocuğun infaz edildiğini ve bu rakamın son beş yılın en yüksek seviyesinde olduğunu ifade etti.

Çocuk suçlulara uygulanan idam cezasının kaldırılması için İran hükümetine çağrıda bulunan Şahid, 2013 yılından bu yana ceza yasasında bir dizi reform yapıldığını ancak insan haklarını ihlallerinin hala son derece yaygın olduğunu kaydetti.

BM raporunda, cinayet, zina ve fiili livata gibi hudud suçlarıyla kısas çerçevesinde hicri takvime göre 15 yaş ve üstü erkeklere ve 9 yaş ve üstü kız çocuklarına idam cezası verilmesine olanak tanıyan ceza kanununa da değinildi.

Raporda 2005 ve 2015 yılları arasında küçük yaştaki 73 zanlının idam edildiğine ancak infazların hükümet tarafından resmen duyurulmadığına dikkat çekildi.

Raportör Şahid, bazı insan hakları örgütlerinin geçen yıl 4 çocuğun idam edildiğini, 160’ının da hala idam edilmeyi beklediğini ileri sürdüğünü kaydetti.

Şahid, "Uyuşturucuyla ilgili bir suçlamadan idam edilmeyi bekleyen bir Afganistan vatandaşının, tutuklandığı sırada 18 yaşından küçük olduğuna dair henüz doğrulatamadığımız raporlar var" ifadelerini kullandı.

İran parlamentosunun 22 Haziran 2015’te yürürlüğe giren yeni Ceza Kanunu’nda bazı değişiklikler yaptığına işaret eden Şahid, yapılan değişikliklerle bazı ilerlemeler sağlandığını, örneğin şüphelilere sorgu sırasında avukat isteme hakkı tanındığını hatırlattı.

Şahid, Ceza Kanunu’nda yapılan değişikliklere rağmen hala şüphelilerin tutuklama emri olmadan güvenlik güçleri tarafından alınmasının endişe verici olduğunu belirtti.

Raporda gazeteci İsa Saharkiz ve üç meslektaşının 1 Kasım 2015’te Devrim Muhafızları’nın istihbarat birimi tarafından gözaltına alınması örnek gösterildi.

Yetkililerin Saharkiz ve diğer gazetecilerin hangi gerekçeyle gözaltına alındığına dair bilgi vermediğine dikkat çekilen raporda şu ifadelere yer verildi:

“Ceza Kanunu’nun yürürlüğü girmesinden sonra da İstihbarat Bakanlığı ve Devrim Muhafızları İstihbarat Birimi tarafından gözaltına alınan kişilerin, sorgu sırasında kötü muamele ve işkenceye maruz bırakıldığına ve itirafta bulunmaya zorlandıklarına dair raporlar bulunmaktadır."