Etiket arşivi: İlişki

DIŞ POLİTİKA DOSYASI : Uluslararası İlişkilerin Karmaşık Doğası ve Stanley Hoffmann’ın Rul et Oyuncusu Modeli

Uluslararas likilerin Karmak Doas ve Stanley Hoffmann’n Rulet Oyuncusu Modeli.pdf

AMERİKA DOSYASI : Küba – ABD İlişkilerinde Yeni Yollar, Eski Sonuçlar

Son dönemin dikkat çekici gelişmelerinden biri ABD’nin aniden Küba ile ilişkilerde normalleşme yönünde adımlar atmaya başlaması oldu. ABD’nin Küba ile normalleşme çabalarını gerçekten normal saymak mümkün mü?

1959 yılında Fidel Castro’nun diktatör Batista’yı devirip Küba’ya sosyalizmi getirmesinin ardından Küba – ABD ilişkileri gergin bir noktaya taşınmış, Füze Krizi, Domuzlar Körfezi Çıkarması gibi olaylar bu iki ülke arasında büyük kırılmalara neden olmuştur. Küba, ABD’nin süper güç olma iddiasına karşılık Sovyet Rusya ile sıkı ilişkiler kurmuş ama Bağlantısızlar Hareketi içinde kalmaya da devam etmiştir.

2000li yıllara gelindiğinde ABD’nin Küba devrimi konusunda beklentileri, oradaki devrimin sürekliliğinin tek adama bağlı olduğu ve Castro’nun ölümü ile son bulacağı şeklinde yorumlanabilir. Aynı süreçte Latin Amerika ülkelerinde Chavez’le birlikte yeni bir sosyalizm akımının güçlü bir şekilde ortaya çıkması ve sol iktidarlara geçen ülkelerin Küba ile birçok işbirliğine gitmeleri, Küba devrimini 2000’li yılların teknolojik ve sosyal medya gelişmelerine karşı ayakta tutan etmenlerden olmuştur. ABD’nin Latin Amerika’daki sol hükümetlerle olan çekişmeleri ve bunlara muhalif adaylara kimi zaman açıktan verilen destek, bölgede Amerikan karşıtlığının daha da yükselmesine neden olmuştur.

2013 yılı ABD’nin Latin Amerika ve Karayipler bölgesinde yeni bir politika izlemesine olanak verecek bir gelişmeye sahne olmuş ve Latin Amerika’daki genel değişimin mimarı Chavez hayatını kaybetmiştir. Bunun öncesinde, 2011 yılında Küba’da iktidarı Fidel Castro’nun kardeşi Raul Castro devralmıştır. Bu noktada halen ABD’nin muhaliflere desteği bilinmektedir ama ABD aynı zamanda farklı bir strateji izlemeye karar vermiş ve kaleyi içten fethetme olarak tabir edebileceğimiz şekilde 2014 sonu itibariyle Küba ile ilişkileri geliştirme yolunu seçmiştir.

ABD ve Küba iki ülke arasındaki ilişkileri geliştirmek adına büyükelçiliklerini tekrar açmışlar[1] ve seksen sekiz yıl sonra ilk kez bir ABD başkanı Küba’yı ziyarete gitmiştir. Obama’nın, her ne kadar liberal partiden seçilmiş olsa da, Latin Amerika konusunda klasik Monroecu görüşten sapmadığı da göz önüne alındığında, başkanlık seçimlerinin yaklaştığı bir dönemde Küba’yı ziyaret etmesi, hem Küba’da hem kendi seçmenlerinde bir algı yaratıp, bundan fayda elde etmek amacında olduğunu göstermektedir. Bir yandan Küba’yı tekrar tanıyoruz mesajı verilerek affedici ağabey pozisyonu alınmaya çalışılmakta, bir yandan ise Küba’ya; halkınızı dünyadan siz dışlıyorsunuz mesajı verilmeye çalışılmaktadır. Ancak görüşmeler analiz edildiğinde Raul Castro’nun ABD’nin girişimleri karşısından devrimin prensiplerinden ödün vermediği görülmektedir. Küba üzerinde yaratılmak istenen algıyı kabul etmeyen Castro, ABD nezdinde Obama’nın Küba’yı eleştirme hakkını da “Yurttaşlarına ücretsiz eğitim ve sağlık hizmeti sunmayan bir ülkenin Küba’ya insan hakları konusunda ders vermeye çalışması anlaşılamaz”[2] diyerek Obama’nın elinden almıştır.

Küba ile ABD arasında ilişkilerin gelişeceğini söylemek mümkün, ancak bu ilişkilerin ABD’nin istediği yönde şekilleneceğini beklemek mümkün görünmüyor, özellikle Domuzlar Körfezi gibi bir olayı unutmayan Küba için, ABD’nin Küba’dan ABD’ye kaçanlar üzerinden oluşturmaya çalışacağı insan haklarına saygı baskısı şimdilik atlatılmış durumda. İlişkilerin normalleşmesini engelleyen diğer konular ise ABD’nin elli dört yıldır süren ambargosu ve özellikle Irak İşgali döneminde dikkat çeken, Guantanamo Körfezi’ndeki Küba tarafından ABD’nin toprak işgali[3] olarak görülen üs mesesi iki ülke arasında hemen çözümlenebilecek konular değiller. Bu süreçte ABD’nin daha ciddi adımlar attığı da gözlemlenmektedir, bunlardan en önemlisi Temmuz 2015’te Küba’nın terörizmi destekleyen ülkeler listesinden çıkarılmasıdır.[4] Bu adımları ise Küba yönetiminin ABD tarafından kabul edilir hale geldiği şeklinde yorumlamak mümkün değildir. Özellikle Fidel Castro ile casuslar savaşı denebilecek bir süreç atlatan ABD için şu an sadece aynı hedefe odaklanmış ama farklı araçlar kullanmaya başlamış denilebilir.

Küreselleşme ile Amerikan kültürünün Küba’ya empoze edilmesi ve Küba’ya Amerikan tarzı demokrasi götürülmesi fikri şuan için ABD’nin yeni stratejisi ancak elli beş yıldır devam eden sosyalist bir rejimin tam aksi bir ideolojiyle yönetilen ABD modeliyle yıkılması çok zor; özellikle Küba’nın sağlık ve eğitim konusunda gelişmiş haklara sahip olması ve Katrina Kasırgası gibi bir örnekte olduğu gibi ABD’nin kendi vatandaşlarının güvenliğini sağlayamaması ve özellikle siyahilerin yaşadığı bölgelerde yüzlerce kişinin bu kasırgada hayatını kaybetmesi; aynı dönemde ise Küba’da gerekli önlemlerin alınarak bir kişinin bile hayatını kaybetmemesi[5] gibi örnekler halen hatırlanıyorken.

Sonuç olarak Küba’da insanlar lüks tüketimi güvenliğe tercih etmediği müddetçe Küba devriminin antiemperyalizme bağlı kalacağı ve bunu devrimin ana dayanaklarından biri olarak kullanmaya devam edeceği açıktır. Tüm bu gelişmeler ışığında ABD’nin ilişkileri normalleştirme görüntüsü altında Küba devrimini esnetme çabaları ancak başarısız bir girişim olarak tarihteki yerini alacaktır.

Canan KIŞLALIOĞLU, Akdeniz Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü Doktora Öğrencisi.

MİSYONERLİK FAALİYETLERİ DOSYASI : Misyonerler ve Ermeniler aras ındaki ilişkiye Tarihsel Bakış

1831

Türkiye’de ilk resmî Protestan misyoner merkezi,Amerikalı misyoner William Godell tarafından İstanbul’da kuruldu.Godell’in ilk yaptığı işlerden biri İncil’in Ermeni harfleriyle Türkçe olarak basılmasını sağlamak ve Ermeniler arasında çalışmaları yoğunlaştırmak oldu.Türkiye Ermenileri,evlerinde de kiliselerinde de Türkçe konuşuyorlar,fakat Arap harflerini okumakta zorlanıyorlar diye, Ermenilere dönük İncil kitapları,Ermeni harfleriyle Türkçe olarak basıldı.Osmanlı ülkesinde unutulmaya yüz tutmuş Ermeniceyi dirilten,Ermenilere Ermenice öğreten,Ermenice gramer ve sözlük kitaplarını yazanlar misyonerler oldu.

1833

İzmir’de ilk Amerikan misyoner matbaası açıldı.

1834

Amerikan misyonerleri,Türkiye Ermenileri arasında eğitim hareketi başlattı ve İstanbul’un Beyoğlu semtinde ilk misyoner okulu açıldı.

İSRAİL DOSYASI /// İsrail-Körfez İlişkileri : Şüpheli Yakınlık

KAYNAK : Stratejik Düşünce Enstitüsü

2016 yılının Ocak ayı içerisinde İsrail Ulusal Altyapı, Enerji ve Su Bakanı Yuval Steinitz’in Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) bir enerji konferansına katılmak üzere seyahat gerçekleştirmesi İsrail’de çeşitli tartışmaları da beraberinde getirdi. İsrailli bazı siyasetçilerin ve yorumcuların Steinitz’in ziyaretinin İsrail’in "Sünni" Körfez Ülkeleriyle "pek gün yüzünde olmayan" ilişkilerini göstermesi bakımından önemli olduğu yorumları yapması Oslo Anlaşmalarından sonra sürekli tekrarlanan bir tartışmayı İsrail’de yeniden gündemin üst sıralarına taşımış bulunuyor: İsrail’in Körfez Ülkeleriyle gerçekten ilişkisi var mı? Varsa bu ilişkinin muhtevası nasıl olmalı ya da böyle bir ilişki olmalı mı?

Tartışmada savunulan görüşlerin bu kadar farklılık göstermesi Arap toplumlarıyla İsrail arasında, İsrail’in kurulmasından sonra başlayan çatışma durumuyla ilintili. Arap toplumlarının bölgede İsrail’e karşı geliştirdikleri sosyal psikolojinin benzerinin, hatta daha faşizan öğelere sahip bir versiyonunun İsrail toplumunda da hâkim olduğu söylenebilir. Bu sosyal psikoloji İsrail’de son dönemlerde DAEŞ terör örgütü dolayısıyla Sünni İslâm üzerine gelişen tartışmalardan da etkileniyor. Tutucu diye nitelenen Körfez Ülkelerinin Sünni olması tartışmayı bir biçimde güncelle de bağlantılı hâle getiriyor. Daha doğrusu tartışmada ısrarla vurgulanan husus Körfez Ülkeleri’nin Sünni olması oluyor. Diğer taraftan bu ülkelerle İsrail’in bölgesel olarak ortak çıkarlara sahip olmaları meseleyi daha da karmaşıklaştırıyor.

Gizli Jetin Rotası

İsrail’in Körfez Ülkeleriyle ilişkileri geliştirmesine ilişkin tartışmanın kamuoyunda geçtiğimiz yıldan itibaren yeniden yankı bulmaya başladığı söylenebilir. 2015 yılı Ocak ayında gazeteler Tel Aviv ile Abu Dabi arasında haftada iki sefer yapan ve güvenlik alanında ticarî ilişkilerin gelişmesine hizmet eden kişileri taşıdığı anlaşılan gizli bir jetin varlığını ortaya çıkarmışlardı. İddialara göre jet, Tel Aviv’den havalandıktan sonra Amman’a kısa süren bir iniş gerçekleştiriyor ve ardından rotasını Abu Dabi’ye çeviriyordu. Bu haberlerin yayınlanmasından kısa bir süre sonra da İsrail’in BAE’ye Falcon Eye olarak bilinen gözetleme sistemlerinin satışını gerçekleştirdiği ortaya çıktı.

Esasen İsrail’in körfez ülkelerine ilgisinin Oslo Anlaşmaları sonrasında yoğunlaştığı söylenebilir. İsrail’in sadece Filistinlilerle değil Arap devletleriyle de rekabetini yönetmeyi ve ilişkiler ağını yeniden inşa etmeyi hedefleyen Oslo Anlaşmalarının imzalanmasının ardından İsrail, bu ülkelerle ticarî ilişkileri geliştirmeyi hedefleyen ibranice broşürler bastırmıştı. 1994’te Yitzak Rabin Umman’ı ziyaret etmiş; Rabin’in bir suikast neticesinde öldürülmesinden kısa bir süre sonra da Umman Dışişleri Bakanı Yusuf İbn Alavi İsrail’i ziyaret etmişti.

1996’da iki ülke imzaladıkları anlaşma ile karşılıklı ticaret ofisleri açtı. Yine 1996’da Başbakan Şimon Peres Katar’ı da ziyaret ederek bu ülkede de bir ticaret ofisinin açılışını gerçekleştirdi. Ancak 2000 yılında İkinci İntifada’nın başlaması ilişkilerin bu düzeyde olumsuz etkilenmesine sebep oldu. Katar İsrailli diplomatları sınır dışı etme kararı aldı.

WikiLeaks Belgelerindeki Anekdot

İlişkiler 2000 yılı sonrasında daha enteresan bir niteliğe bürünmüş gözükmektedir. Burada WikiLeaks tarafından yayınlanan belgelerde geçen ilginç bir anekdottan bahsetmek ufuk açıcı olabilir. İddiaya göre 2005 yılında Bahreyn Kralı Hamad bin İsa el-Halife ABD’li yetkililere ülkesinin İsrail’le güvenlik ve istihbarat alanında sağlam ilişkilere sahip olduğunu "övünerek" ifade etmiştir. Bu ilişkilerin siyasî alana taşınıp taşınmayacağı sorusunu ise Kral, İsrail’in iki devletli çözümden yana tavır almasına ve bu yönde politikalar izlemesine bağlamıştır.

Körfez Ülkelerinin İsrail’e bakışını en iyi biçimde yine bir WikiLeaks belgesinin ortaya koyduğu söylenebilir. İddiaya göre İsrail Dışişleri Bakanlığı yetkililerinden Yacov Hodas Körfez Ülkelerinin İsrail’e bakışını şöyle özetliyor: "Onlar [Körfez Ülkeleri] İsrail’in hünerini gösterebileceğine inanıyorlar." Bu cümle Körfez Ülkelerinin İran tehlikesi karşısında İsrail’in ABD ile sıkı müttefiklik ilişkilerine, İsrail’in bölgesel gücüne ve Körfez Ülkelerinin de endişe duyduğu Hamas, Hizbullah gibi örgütlere karşı mücadelesine atıfta bulunuyor. Zira bu üç nokta Körfez Ülkeleri ile İsrail arasındaki temel uzlaşı noktalarını ya da bir başka ifadeyle uyuşan çıkarları ortaya koyuyor.

Körfez Ülkelerinin “Sessizliği”

Batı ile İran arasında nükleer program üzerine Viyana’da uzlaşı çıktıktan sonra bu uzlaşıya yüksek sesle itiraz eden tek ülke İsrail oldu. Körfez ülkeleri İran’la varılan mutabakattan hiç memnun olmadıkları halde Obama yönetimine kısmen destek veriyor gözükmeye, en azından sorun çıkarmıyor izlenimi vermeye devam ettiler. Çünkü İsrail onların da çıkarına olan şeyi ABD nezdinde savunuyordu ve İsrail’in değiştiremediği bir durum için Körfez Ülkelerinin ABD’yi doğrudan karşısına almasına gerek yoktu. Bu örnek İsrail’in Körfez Ülkeleri açısından nasıl değerlendirildiğini net bir biçimde göstermektedir.

Her şeye rağmen Körfez Ülkeleri ile İsrail arasındaki ilişkiler bir anlamda pamuk ipliğine bağlı gibi. Ülkelerin İsrail’le ticarî ve siyasi ilişkileri, gelecek toplumsal tepkilerden çekindikleri için çok göz önünde tutmak istememeleri ilişkilerin sağlamlaşmasını engellemekte; bu da dönem dönem siyasal krizleri beraberinde getirmektedir. Hamas’ın önde gelen isimlerinden Mahmud el Mebhuh’un 2010 yılında Dubai’de Mossad tarafından düzenlenen bir suikast ile öldürülmesinin ardından iki ülke arasında keskin bir siyasi kriz baş göstermişti.

İlişkilere Hâkim Şüphe

İsrail, Körfez İşbirliği Teşkilatı üyesi ülkelerle ilişkilerini geliştirmeyi istemekle birlikte mevcut durumda bu teşkilatın en etkin üyesi S. Arabistan’ı düşman ülke olarak görmeye devam etmektedir. Örneğin S. Arabistan vatandaşlarının İsrail’e girme yasakları hâlâ devam etmektedir. Bu bakımdan ilişkilerin geliştirilmesine dair atılan adımlara rağmen İsrail tarafında Körfez Ülkeleri’ne dair şüphenin hâkim olduğu söylenebilir. İsrail’de çeşitli düzeylerde dile getirilen ve ABD’li isminin açıklanmasını istemeyen üst düzey bir yetkilinin teyit ettiğine göre İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Savunma Bakanı Ashton Carter ile yaptığı görüşmede ABD’nin Körfez Ülkeleri’ne gelişmiş askerî teknoloji satışından duyduğu rahatsızlığı ifade etmiş. Bu kapsamda İsrailli yetkililer Körfez Ülkelerinin İsrail’le ilişkilerini geliştirebilmesi için bir samimiyet testinden geçmesi gerektiğine; İsrail’i tanıyarak işe başlamanın güven arttırıcı bir hareket ve güzel bir jest olabileceğine vurgu yapıyorlar.

Dikkat Çeken Twitter Hesabı

İsrail Dışişleri Bakanlığı 2013 yılında Körfez Ülkeleriyle ilişkilerin gelişmesine katkı sağlaması maksadıyla Israel in the GCC adıyla bir twitter hesabı açtı. Bugünlerde gazetelere yansıyan haberlere göre İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri’nde yeni bir diplomatik temsilcilik açmak üzere girişimlerini hızlandırmış durumda. Öyle ki İsrail merkezli yayın yapan Haaretz’in haberine göre Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı nezdinde Rami Hatan’ın İsrail’i temsil etmesine dahi karar verilmiş bulunuyor. Ancak bu gelişme İsrail’le Körfez Ülkeleri arasında ivme kazanarak devam edecek bir sürecin göstergesi olarak ele alınmamalı.

Bu yazı 29 Şubat 2016 tarihinde Yeni Şafak’ta yayınlanmıştır.

TARİH : SELÇUKLU VE OSMANLI’DA TÜRK – KÜRT İLİŞKİSİ

Osmanlılar, Kürdistan adını verdiği bölgede, devletin temel dayanağı olan tımar sistemini Kürtler’e uygulamadı. Bölgenin yönetimini, babadan oğula geçecek biçimde aşiretlere bırakıp bu aşiretlere, yalnızca Avrupa’daki sınır boylarında yaşayan kimi topluluklara verilen özel haklar tanıdı. Kürtler Müslüman olduğu için haraç ve cizye ödemiyor, tımar dışında bırakıldıkları için de aşar vermiyordu. Çevreleri koruma altında olduğu için, hiçbir dış tehdit altında değildiler. Bu koşullar, Kürtlerin tarihlerinin hiçbir döneminde ulaşamadıkları ayrıcalıklardı.

Selçuklu Dönemi

Selçuklular döneminde, Türk-Kürt karışması yoğunlaştı ve Kürtler arasında hızlı bir Türkleşme yaşandı. Selçuklular’ın bölgeye getirdiği ekonomik ve siyasi denge, uzun süredir Ermeni ve Arap baskısıyla uğraşmak zorunda kalan Kürtler için, istekle katılacakları, kendileri için uygun bir yönetim düzeni yaratmıştı.

Ekonomik canlanma, katılım ve karışmayı, karışma da Türkleşmeyi hızlandırıyordu. Kafkas dilleri üzerine yaptığı araştırmalarıyla tanınan ünlü dilbilimci, kazıbilimci ve etnograf Prof.Nikolay Marr (1865-1934), 12.yüzyıl karışması için, “Türk ve Kürt kanının Selçuklular döneminde kitlesel bir karışıma uğradığını” ileri sürer ve şunları söyler: “Anadolu Türkleri’nin, etnik ve kültürel yapılarının gelişiminde, toplumsal bakımdan onlara en yakın olan Kürtlerden etki almaları doğaldır”. 1

12.Yüzyıl Türk-Kürt karışmasına önem veren bir başka tarihçi Claude Cahen’dir. Cahen, Malatya bölgesinden Batıya göçen Germiyanoğullarının, bir “Türk-Kürt topluluğu” olduğunu, “topluluktaki Kürtler’in zamanla Türkleştiğini” ve Türkmen topluluklarıyla birlikte Azarbeycan’a giden Kürt oymakların “hayli kısa bir süre içinde” Türkleştiğini ileri sürer. 2

Türklerin kurduğu Karakoyunlu Devleti, Kürtleri hiçbir ayırım gözetmeden eşit haklara sahip uyruğu sayar. Kimi tarihçiler, Karakoyunlu Devleti’ni, “Türkmen çoğunluğa karşın Türk-Kürt aşiretleri konfederasyonu” 3 sayar. Önemli sayıda Kürt, Karakoyunlu Devleti içinde Türkleşir. Erdebil’den Mugan’a dek uzanan geniş bölgeyi yurt tutmuş, Kürt kökenli Cakirlu topluluğu, 15.yüzyılda Türkleşir. 4 Safevi döneminde Karabağ’da yaşayan ve Kürt tarihi yazıldığı Şerefname’nin Kürt kökenli kabul ettiği, İgirmidört (Yirmidört) aşireti tümüyle Türkleşir. 5

Doğan Avcıoğlu’na göre Anadolu’yu Selçuklular ve Osmanlılar, Türkleştirip İslamlaştırmıştır. Ancak İslamlaşmada İranlılar ve Kürtlerin de katkısı vardır.

Avcıoğlu, “Türklerin Tarihi” adlı yapıtında şunları söyler: “Hıristiyan Anadolu’da Selçuklular, daha sonra Osmanlılar, birer İslam devleti kurarak yeni bir toplum biçimi oluştururlar. Bu oluşumda İslam Kürt öğesinin katkısını belirtmek gerekir. Diyarbakır, Silvan, Ahlat vb. Selçuklu döneminin parlak İslam uygarlık merkezleridir. Selçuklular, bu kentlerin Kürt kökenli İslam bilginlerini hizmetlerine alırlar. Böylece Selçuklu hizmetinde yalnızca Kürt emirler ve savaşçılar değil, din bilginleri ve sivil yöneticiler de vardır. Anadolu’nun İslamlaşmasına Türklerin yanı sıra, İranlılar gibi Kürtler de katkıda bulunmuşlardır”. 6

Yavuz Selim- Şah İsmail Çelişkisi

Selçuklu döneminde, Kürtler arasında yaygın ve hızlı bir Türkleşme yaşanırken, Osmanlı döneminde, özellikle de I.Selim’den(Yavuz) sonra baskıya dayanan ilginç bir ters süreç yaşanır. Büyümenin ağır yükünü çeken Türkmenler arasında hoşnutsuzluklar artar. Ayaklanmalara dönüşen hoşnutsuzluk, Osmanlı Devleti tarafından kanlı biçimde bastırıldı, çok sayıda Türkmen öldürüldü. Anadolu’daki gelişmeleri Osmanlı Devleti’ne karşı kullanan Safeviler, Anadolu Türkmenlerini ülkelerine çağırır.

Kendisi de Türk olan ve Türkçeyi mükemmel biçimde kullanan Şah İsmail’in çağrısı, mezhep yakınlığıyla birleşince, Azarbaycan’a yoğun bir Türkmen göçü başlar ve Anadolu’da Türkmen nüfus, tehlikeli biçimde azalır. Özellikle Güneydoğu Anadolu’da, sayıları son derece azalan kimi Türkmenler, kırımdan kurtulmak için Kürtleşirler.

Prof.Faruk Sümer’e göre, “Güneydoğu Anadolu eğer Safevilerin elinde kalsaydı”, Türkçe, orada “Rakipsiz bir dil haline gelecek ve bölge tümüyle Türkleşecekti”. 7

Osmanlılar, Safevilerin tam tersini yaptı. Şah İsmail’in peşinde koştuğu Alevi Türkmenlere karşı Sunni Türkleri ve Şafi Kürt aşiretlerini destekledi; onları Alevilere karşı kullandı. Bu tutum, devlet politikası yapılarak Osmanlı Devleti yıkılana dek sürdürüldü.

“Kürt Alevisi” Olur mu?

Bugün, Batının desteğiyle ayrılıkçılığa yönelmiş olan kimi örgütlerin, yayınlarında bolca kullandıkları ve bilimsel bir dayanağı olmayan “Kürt Alevisi” ya da “Arap Alevisi” gibi garip tanımlar ortaya çıktı. “Kürt Alevisi” en az “Fransız Alevisi” kadar bozuk ve yanlış bir tanımlamadır. Alevilik, Türklüğe özgü bir yaşam biçimidir. Türk inanç dizgesine dayanan bir Orta Asya anlayışıdır. Alevi olmak için Türk olmak ya da Türkleşmiş olmak gerekir. Bu nedenle, kendini Alevi olarak tanımlayan Kürt ya da Arap topluluklar varsa, bunları Türkleşmiş Kürt ya da Türkleşmiş Arap saymak gerekir.
Alevilik etnik kökenle ilişkilendirilirse, karşımıza yalnızca Türkler çıkar. Ayrıca, Alevilik din inancına sıkıştırılacak bir kavram da değildir. Kendilerini, Arap Alevisi, Kürt Alevisi olarak tanımlayan insanlar vardır. Bu gerçektir. Ancak, bunlar Aleviliği bağlı oldukları ırktan değil, Türklerden almıştır. Yani Türkleşmişlerdir. Kendilerini Arap Alevisi ya da Kürt Alevisi olarak gören insanları, Türkleşmiş Araplar ya da Türkleşmiş Kürtler olarak görmek gerekir. Aynı, kendini şeriatçı olarak gören Türklerin Araplaşması gibi.
Alevilerin önemli bir bölümü, hala ne olduklarını, nereden geldiklerini bilmemektedir. Yüzyıllarca baskı altında yaşamanın korkusuyla kimliklerini gizlemişlerdir. Osmanlı’nın zulmünden kurtulmak için, kendilerini Kürt ya da Arap olarak göstermişler ve giderek gerçek kimliklerini unutmuşlardır. Cem törenlerini Türkçe yapıp kendine Kürt diyen insanlarımız vardır. Batı emperyalizmi bugün, Kürtler üzerinde oyun oynarken, aynı oyunu Aleviler üzerinde de oynamakta, onları kimliklerinden uzaklaştırmaya çalışmaktadır.

Osmanlı Dönemi

Anadolu Türklüğü, Osmanlı Merkezi Yönetimi’nin kırıma yönelen baskıcı uygulamalarından büyük zarar gördü. Toplu öldürmelere varan şiddet nedeniyle, Türkmenler, ya İran’a kaçıyor ya da Kürtlere tanınan haklardan yararlanmak için kimliğini gizleyerek dağlara çekiliyordu. Buralarda Kürtçe öğreniyor ve kendilerini Kürt olarak gösteriyorlardı.

Kürt aşiretleri, özellikle dağlık bölgelerde olanlar, özerk yönetimleriyle Türkmenler için kırımdan korunabilecekleri sığınak yerleri olmuştu. Günümüzde Kürt olarak bilinen, Kürtçe ile Türkçeyi birlikte kullanan Türkmen boyları, bu dönemin ürünleridir. 7

I.Selim (Yavuz), Türkmen Kırımı ve Kürtleşme

I.Selim (Yavuz) Safevi seferine çıktığında, Sivas’a doğru gelirken, yolda 60 bin Türkmeni öldürtmüştü. Bunu duyan yöredeki Aleviler Dersim (Tunceli) ve Malatya Akçadağ başta olmak üzere dağlara kaçmışlar ya da Tokat, Aydın, Isparta yörelerine göçmüşlerdi.

Dağlarda gizlenerek, yabancı bir ortamda yaşamak zorunda kalan bu insanlar, toplumsal geleneklerini kendi içlerinde yaşatmışlar ancak dilleri ve milli duyguları, bu zorlama karşısında büyük zarar görmüştür. İlişkiye geçtikleri Kormanço, Zaza gibi aşiretlerin dillerini öğrenmişler, bu dilleri ana dilleri Türkçeyle karıştırarak kullanmışlardır. Yaşadıkları baskının şiddetini hiçbir zaman unutmamışlar, Türk kimliğini, bilinçli bir unutkanlık içine sokarak kendilerini ne Türk, ne Kürt, ne Arap ve ne de bir başka etnik kümeden saymışlar, yalnızca Alevi olduklarını bilmişlerdir. 8

Akçadağ, Maraş, Zara, Gürün ve Dersim’e yerleşip Kırmançi ya da Zazacayı kullanmaya başlayan Türkmenler, bu dilleri Kürt boylarının anlayamayacağı hale getirmişlerdi. Bunların kullanmakta oldukları Zazacanın yüzde yetmiş beşi Türkçe’den oluşmaktadır. 9

Zazaca ya da Kırmançiye çok sayıda Türkçe sözcük yerleşmiştir. Ancak, kendini gizleme zorunluluğu, dağlara çekilen ve Oğuz Türkçesi konuşan Türkmenlerin dillerine, büyük zarar vermiştir. Çocuklarına iki dil birden öğretmişler ve ilginç bir durum olarak bu iki dili anadil konumuyla yaşatmışlardır.

Türkmenler, Orta Asya’dan getirdikleri tarihsel ve toplumsal geleneklerini sürdürmüşlerdir. Günlük yaşamda, Zazaca ya da Kırmançi karışımı bir dil kullanmışlar ancak dinsel törenlerini Türkçe yapmışlardır. Örneğin, Bektaşilerin temel özelliği Gülbank ve Gülbank törenleri, deyiş, nefes ve cem ayinleri, edep-erkan usulleri her zaman Türkçe olarak yapılıyordu. 10

IV. Murat

Sultan IV.Murat (1612-1640), Türk kimliğini öne çıkararak Alevilere yakınlık gösterdi. 1628’de Erzincan’a geldiğinde, Dersim’deki Türk aşiret reislerini huzuruna kabul ederek, aşiretlerini dağdan indirip, Doğu Anadolu yaylasının geniş ovalarına yerleşmelerini önerdi.

Bu öneri üzerine Tunceli’den (Dersim) ayrılan yirmi kadar Alevi aşireti; Hınıs, Varto, Tercan, Kiği, Bayburt, Erzincan, Erzurum, Sivas’ın ova ve dağ eteklerine yerleştiler. Kürtçe ve Zazaca öğrendikleri halde Kürtlüğü hiç düşünmediler. 17.Yüzyıldan 19.yüzyıla dek göreceli olarak çatışmasız bir ortam içinde yaşadılar.

Yeniden Alevi Kırımı

Çatışmasız ortam, II.Abdulhamit döneminde (1876-1909) sona erdi. Abdulhamit, Ermeni ayaklanmalarına karşı bir önlem olarak Sunni Kürtler’den oluşan Hamidiye Alayları’nı kurdurdu. Alaylar’a asker verip katılan aşiret reislerine paşalık, kaymakamlık gibi resmi ünvanlar dağıttı.

Okuma yazma bile bilmeyen bu “paşalardan”, daha sonra devlet, büyük zarar gördü ancak gerçek zararı, IV.Murat’ın önerisiyle ovalara inen Alevi Türkmenler gördü. Abdulhamit, Hamidiye Alayları’nı Ermenilere olduğu kadar “din dışı” saydığı Alevi kızılbaşlara karşı da kullandı. Köylere, kasabalara saldırıldı ve aralıksız sürdürülen bu saldırılarda çok sayıda Türkmen öldürüldü, malları yağmalandı. Saldırıya uğrayan bu insanlar, bir kez daha kimliklerini gizlediler ve kimi Alevi aşireti , “biz de Kürtüz” demek zorunda kaldılar. 11

Osmanlı döneminde, Türk, Kürt ve Arap unsurlar devlet terörü nedeniyle öylesine karışmıştı ki, kimi yerlerde insanların hangi etnik kökenden geldiği artık bilinemiyordu.

Etnik Karmaşa

16.Yüzyılda Urfa bölgesinde yaşayan büyük aşiretlerden biri olan ve Oğuzların 24 boyundan gelen Döğerlü aşireti, etnik kimliğini gizleyen Türk boylarından biridir. 13.Yüzyılda Anadolu’ya gelmişler, Urfa ve Halep bölgesinde yerleşmiş, Halep’te, Arap Beni Kilap kabilelerini Türkleştirmişlerdi. 14.Yüzyılda, etkili oldukları alanlarda Türkçe konuşuluyor, Orta Asya Türkleri gibi “igdiş ata biniyorlardı”, oysa bu yörede, iğdiş ata binilmezdi. 12

Prof. Faruk Sümer’in “Kürtleşmiş bir Türkmen topluluğu olduğundan kuşku yoktur” dediği 13Döğerlü aşireti, kimi tarihçi tarafından hala Kürt sanılır. Ancak aşiret üyeleri; Durmuş, Budak, Yağmur, Gündoğmuş, Kaya, Tanrıverdi, Satılmış gibi Türk adları taşırlar. 14

Ünlü Türk toplumbilimcisi Kürt kökenli Ziya Gökalp (1876-1924), Diyarbakır’da Kürtler’le ilgili araştırmalarında, Kürt aşiretleri arasında çok sayıda Türk boyu saptar. Gökalp’e göre, Viranşehir’deki Karakeçililer, Batı Anadolu’daki Karakeçililerin “Türkçe’yi unutmuş bir parçası” dır. Türkan aşireti, Türktür ve bu aşiretin üyeleri Türk olduklarını genellikle bilirler. Mardin’deki Kiki, Dekuri, Milikebir aşiretlerinin Türk olma olasılığı yüksektir. 15

Dr.Mahmut Rişvanoğlu’na göre, kendisinin de bağlı olduğu ve Kahramanmaraş-Gaziantep yöresinde yaşayan Rişvan aşireti, “birçok Türk oymağını içine alan bir tür konfederasyondur”. 16 Güneydoğu Anadolu bölgesinde toplumbilim araştırmaları yapan Prof.Dr.M.Ersöz, Rişvanlardan “Pazarcık Kırmançları’nın, kendilerinin Türkmen kökenli olduklarını bildiklerini ve komşu aşiretlerin bu bilgiyi doğruladıklarını” söyler. 17Rişvanlar içinde yer alan Çepniler, Avcıoğlu’na göre “hayli Kürtleşmiş Türkmenlerdir”. 18

Mardin Sancağı’nın 16.yüzyılını inceleyen N.Göğüş, Osmanlı sayım defterlerine “Kürt toplulukları” diyerek kaydedilen topluluklar içinde birçok Türkmen beyliği saptar. 19 F.Kirzioğlu, 1518 yılı Diyarbakır Sancağı Tahrir Defteri’ndeki Kurmançlar arasında bir hayli Türkçe; köy, aşiret ve erkek adı bulur. 20

Tunceli Zazaları içinde Türk kökenli olduklarını bilen aşiretler vardır. Hermek, Çarıklı ve Lolan aşiretleri bunu açıkça belirtmektedirler. 21Varto Tarihini yazan Şerif Fırat’a göre, Hermek yaşlıları Orta Asya Türk devleti Harizmşahlardan indiklerini söylerler. 22Zazaca konuşan Tunceli Alevileri, cem törenlerinde “Türkçe söyleşirler”, “Türkçe şiir, nefes, mersiye, koşma ve deyiş okurlar”. 23

DİPNOTLAR

1 “Les Kurdes” B.Nikitine sf.183; ak.D.Avcıoğlu, Tekin Yay., 5.Kit. 1996, sf.2038

2 a.g.e. sf.2038

3 “Türklerin Tarihi” Doğan Avcıoğlu, Tekin Yay., 5.Kitap-1996, sf.2039

4 “Safevi Devleti’nin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü” Prof. Faruk Sümer, sf.2; ak. Doğan Avcıoğlu a.g.e. sf.2040

5 “Türklerin Tarihi” Doğan Avcıoğlu, Tekin Yay., 5.Kitap 1996, sf.2040

6 a.g.e. sf.2043

7 a.g.e. sf.2041

8 “Kürtçe Konuşan Aleviler” Cem-Siyasi Haber Gazetesi Antalya, Ocak 2003, Sayı 73, sf.4

9 a.g.g.sf.4

10 a.g.g. sf.4

11 a.g.g. sf.4

12 “Kitab-ı Diyarbakrıyya” Lugal ve Sümer, 1.Cilt, sf.53; ak. Doğan Avcıoğlu, “Türklerin Tarihi” Tekin Yay., 5.Kitap-1996, sf.2041

13 “Oğuzlar” Prof. Faruk Sümer, sf. 16; ak. D.Avcıoğlu “Türklerin Tarihi” Tekin Yay., 5.Kitap 1996, sf.2041

14 “Türklerin Tarihi” Doğan Avcıoğlu, Tekin Yay., 5.Kitap 1996, sf.2041

15 “Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik İncelemeler” Ziya Gökalp sf. 64; ak. a.g.e. sf.2041

16 “Doğu Aşiretleri ve Emperyalizm” Dr. Mahmut Rişvanoğlu, sf. 186; ak. Doğan Avcıoğlu, a.g.e. sf.2042

17 “Doğu Aşiretleri ve Emperyalizm” M.Risvanoğlu sf. 186; ak. a.g.e. sf.2042

18 “Türklerin Tarihi” Doğan Avcıoğlu, Tekin Yay., 5.Kitap 1996, sf.2042

19 “16.Yüzyılda Mardin Sancağı” N.Göğünç; ak. a.g.e. sf.2042

20 “Türk Dili Dergisi” Elim 1961, F.Kirzioğlu; ak. a.g.e. sf.2042

21 “Türklerin Tarihi” Doğan Avcıoğlu, Tekin Yay., 5.Kitap 1996, sf.2042

22 “Varto Tarihi” Şerif Fırat, sf. 88; ak. a.g.e. sf.2042

23 a.g.e. sf.2042

İRAN DOSYASI /// Başbakan Davutoğlu’nun Tahran Ziyareti : Türkiye-İran İlişkilerinde Yeni Bir İvme

Yrd. Doç. Dr. Bayram Sinkaya, ORSAM Danışmanı

Başbakan Ahmet Davutoğlu 4-5 Mart tarihlerinde Tahran’a resmi bir ziyaret yaptı. Ziyaretin merkezinde iki ülke arasında ikili ekonomik ilişkiler ve bölgesel vardı. Bölgesel meselelerde pek ilerleme kaydedilmese de bu ziyaret, Türkiye-İran ilişkilerine yeni bir ivme kazandırdı.

‘İran baharı’ ve Türkiye-İran ilişkileri

Temmuz 2015’te İran ile Batı arasında nükleer meselenin çözüme kavuşturulmasından sonra İran’a ‘bahar’ geldi. Batı Avrupa ülkeleri başta olmak üzere dünyanın değişik bölgelerinden çok sayıda siyasi heyet ve işadamı nükleer anlaşma sonrası İran’da yatırım fırsatlarını değerlendirmek için Tahran’a gitti. Buna karşılık anlaşma sonrasında ortaya çıkan olumlu koşulları kendi siyasi ve iktisadi menfaatleri doğrultusunda değerlendirmek isteyen İranlı yetkililer de birçok ülkeye çeşitli düzeylerde ziyaret gerçekleştirdi.

Ne var ki İran ile Batı arasında ‘bahar’ yaşanırken Ankara-Tahran ilişkileri geril(e)meye başladı. Türkiye, nükleer anlaşmaya iyimser ama ‘ihtiyatlı’ bir şekilde yaklaştı. Ankara, Tahran’ın ‘yapıcı diplomasi’ alanındaki maharetini bölgesel meseleler karşısında da sergilemesini ve politikalarını gözden geçirmesini istedi. İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif’in Ağustos ayında Türkiye’ye yapmayı planladığı ziyaret son anda iptal edildi. İran’ın Rusya ile işbirliği içinde Suriye başta olmak üzere bölgede izlediği ‘agresif’ siyaset karşısında bir Türk yetkilinin deyimiyle Türkiye ‘stratejik sabır’ gösterdi. Aynı zamanda karşılıklı sert demeçler verildi. Oysa Türkiye uzun bir müddet İran’ın nükleer programına destek vermiş ve tecrit edilmesine karşı çıkmıştı. Buna rağmen Türkiye-İran ilişkilerinin gerilemesinin nedenleri üç başlık altında toplanabilir. Birincisi, İran basınında Türkiye aleyhinde, özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan şahsını ve ailesini hedef alan mesnetsiz yayınların yapılması. İkincisi, Türkiye’deki seçim süreci. Üçüncüsü ise bölgede ortaya çıkan bazı gelişmelerdir.

İki ülke ilişkilerinde siyasi gerilimin artmasına rağmen Türk işadamları yönünü İran’a döndü. Türkiye’nin çeşitli nedenlerle Rusya başta bazı dış pazarlardan çekilmek zorunda kaldığı bir dönemde yaptırımların kalkması İran’ı iş dünyası için daha cazip hale getirdi. Küçük ve orta ölçekli firmaların yanı sıra TÜSİAD üyesi büyük şirketler de İran pazarı ile ilgilenmeye başladı. Son olarak Rifat Hisarcıklıoğlu başkanlığındaki TOBB heyeti Tahran’a giderek iki ülke arasında ekonomik işbirliğinin geliştirilmesi için çalışmalar yaptı.

İkili ilişkilerde yeni bir ivme

Davutoğlu’nun ziyareti, iki ülke ilişkilerinde son aylarda yaşanan kırılmanın tadilatı olarak görülebilir. Ayrıca, bu ziyaret iki ülke ilişkilerine hem siyasi açıdan hem de iktisadi açıdan yeni bir ivme kazandırdı. Yakın arayla Türkiye’de ve İran’da yapılan seçimlerin sonucunda Davutoğlu ve Ruhani hükümetlerinin güçlerini pekiştirmesi, bu ivmenin sürdürülmesini sağlayacaktır. Önümüzdeki aylar içerisinde Türkiye-İran Karma Ekonomi Komisyonu toplanacak. İran Cumhurbaşkanı Ruhani, Haziran ayında Ankara’ya gelecek ve 3. YDİK toplantısı yapılacak. Bu toplantıda ikili ilişkilerin durumunun değerlendirilmesi ve yeni işbirliği anlaşmalarının imzalanması bekleniyor.

Davutoğlu, iki ülke ilişkilerinde hedeflenen 30 milyar dolarlık ticaret hacminin yakalanamamasını yaptırımların etkisine bağladı ve yaptırım sonrası dönemi Türkiye-İran ilişkilerinin gelişmesi için önemli bir fırsat olduğunu söyledi. İki ülkenin petrol ve gaz başta olmak üzere enerji, bankacılık ve turizm alanlarında işbirliği yapması bekleniyor. Ayrıca iki ülkenin demiryolu ve karayolu ulaşım ağları ile limanları arasında bağlantı kurulması, tercihli ticaret anlaşmasının kapsamının giderek genişletilmesi ve en geç üç yıl içinde 30 milyar dolar ticaret hacminin yakalanması gibi hedefler belirlendi.

Hükümetler tarafından alınacak tedbirlerin ve alt yapı yatırımlarının yanı sıra özel sektörün devreye girerek iki ülke arasındaki ilişkileri derinleştirmesi ve genişletmesi bekleniyor. Davutoğlu’na ziyaret sırasında 160 işadamı eşlik etti ve Türk-İran İş Forumu gerçekleştirildi. İki ülke arasında ticareti ve ekonomik ilişkileri desteklemek için önümüzdeki aylarda Tahran’da Türk Ticaret Merkezi kurulacak. Halihazırda Türkiye İran’a 3,6 milyar dolarlık ihracat yapıyor. İran’da 200 civarında Türk şirketinin 2,1 milyar dolarlık yatırımının olduğu belirtiliyor. İran pazarında hazır giyim sektöründe ağırlıklı bir yeri olan Türk şirketlerinin önümüzdeki dönemde alış veriş merkezi, enerji, otelcilik, inşaat, karayolu ve demiryolu inşası ve otomotiv sektörlerinde yatırım yapması bekleniyor.

Ziyaretin ikili ilişkiler üzerindeki etkilerinden birisi de güvenlik işbirliği mekanizmalarının canlandırılmasıdır. 1990’ların sonunda çeşitli düzeylerde ihdas edilen güvenlik komisyonları bir müddettir çalışmıyordu ve bu durum iki ülkenin güvenlik meselelerinde birbirlerine karşı şüpheyle bakmasına sebep oluyordu.

Bölgesel meselelerde görüş ayrılıkları sürüyor

Aslında bölgesel meseleler karşısında iki ülkenin görüş ayrılıkları yeni değil; hatta buna rağmen son yıllarda iki ülke arasındaki ikili ilişkilerde büyük bir ilerleme kaydedilmişti. Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi (YDİK) kurulmuş, tercihli ticaret anlaşması yürürlüğe girmişti. Son olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan, Nisan 2015’te Tahran’ı ziyaret etmişti. Zira, son 15 yıldır Türkiye-İran ilişkilerinde zımnen benimsenen prensiplerden birisi iki ülke arasında bölgesel meselelerle ilgili görüş ayrılıklarının ikili ilişkilere olumsuz etkilerinin asgari düzeyde tutulmasıdır. Nitekim Davutoğlu daha Tahran yolunda ülkeler arasında görüş ayrılıkları ve farklı öncelikler olmasının doğal olduğunu belirtti ve ‘iletişimin’ sürdürülmesinin önemine değindi. Zira, iletişim kanallarının açık tutulması suretiyle hem bölgesel pozisyonlardaki farklılıkların derinleşmesinin önüne geçilebilir, hem de potansiyel ortak noktalar tespit edilebilir.

Bilindiği üzere İran ile Türkiye arasında en ciddi bölgesel ihtilaf Suriye, özellikle Esad’ın geleceği meselesidir. İki ülke Irak, Lübnan ve Yemen’deki krizlerde ve Suudi Arabistan ile ilişkiler hususunda karşı karşıya gelmiştir. İran’ın bölgesel politikalarından rahatsız olan Türkiye, Tahran’ın bölgede ‘mezhepçi’ bir siyaset izleyerek bölgede kendi nüfuz alanını genişletmeye çalışmakla suçladı. Buna mukabil İran, Türkiye’yi bölgedeki aşırıcı hareketleri desteklemekle itham etti. Ayrıca, Türkiye ile Suudi Arabistan arasında son aylarda kaydedilen yakınlaşma İran’ı rahatsız etti.

Bölgesel meselelerle ilgili ciddi görüş ayrılıklarına rağmen Davutoğlu’nun ziyareti sırasında Türkiye ve İran’ın bölge ile ilgili ortak kaygılar ve çıkarların tespit edilmesi, iki ülke arasında bölgesel işbirliğinin önemini ortaya koydu. Davutoğlu’nun sarih bir şekilde ortaya koyduğu üzere Ankara ile Tahran’ın mutabık oldukları hususlardan birisi bölgesel meselelere bölgesel çözümler bulunmasıdır. Suriye meselesiyle ilgili olarak ABD ve Rusya’nın öne çıkması, Türkiye ve İran’ın rollerinin ikincil düzeye düşmesi her iki ülkede de rahatsızlık yaratmaktadır. Son zamanlarda ortaya çıkan ve Suriye’nin bölünmesini öngören ‘B Planı’ tartışmaları, iki ülkenin da kaygılarını artırmıştır. Bu nedenle Davutoğlu, “bölgenin kaderinin dış güçlere bırakılmaması” gerektiğini belirtmiştir. Ayrıca, her iki ülke de Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması konusunda hassasiyetlerini paylaşmıştır. Bu noktadan hareketle, İran ile Türkiye’nin önümüzdeki günlerde bölgesel meselelere bölgesel çözümler bulunması doğrultusunda yeni adımlar atması beklenebilir.

Davutoğlu’nun Tahran ziyareti ile ikili ilişkilerin ivme kazanması, İran’ın Suudi Arabistan ile Türkiye arasındaki yakınlaşmadan duyduğu rahatsızlığı azaltacaktır. İran ve Suudi Arabistan arasındaki kutuplaşma bölgedeki gerilimin yükselmesine ve çözüm çabalarının sonuçsuz kalmasına neden olmaktadır. Ankara ile Tahran arasında güvenin yeniden tesis edilmesi, Türkiye’nin bu meselede arabuluculuk yapmasını kolaylaştırabilir.

Türkiye-İran ilişkilerinde yakalanan bu ivme tabii ki iki ülke arasında bölgesel meselelerdeki başlıca görüş ayrılıklarının sona erdiği anlamına gelmiyor. Nitekim, Davutoğlu Tahran’daki temaslarını sürdürürken Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, TBMM’deki bütçe görüşmeleri sırasında “İran bizim kardeşimiz ama İran’ın yanlış politikalarını eleştirebiliriz. … İran’ın mezhepçi politikalarına karşıyız” dedi.

* Bu yazı “Türkiye-İran ilişkilerinde yeni bir ivme” başlığıyla Al-Jazeera Turk internet sitesinde yayınlanmıştır.

GÖÇMEN DOSYASI /// PROF. DR. BERİL DEDEOĞLU : Mülteci Sorunu ve AB-Türkiye İlişkilerinde Geril im

Prof. Dr. BERİL DEDEOĞLU
Galatasaray Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler

AB -Türkiye zirvesinin gündeminde yine mülteciler bulunuyor ve AB, Ortak Eylem Planı’nın iyi işlemedi kanaatinde. Buna göre Türkiye’nin Avrupa’ya giden yasa dışı göçü yeterince engelleyemediği, kendisine gelen göçmenlere kapısını hala açık tuttuğunu ve geri kabul anlaşması konusunda da bir dizi sorun yaşandığını ileri sürüyor.

Kısacası AB, Türkiye’yi hala mülteci almakla, bunların Avrupa’ya geçmesine göz yummakla ve yakalanıp geri gönderilenleri de kabule yanaşmamakla suçluyor.

Türkiye, aslında bu biçimde davranmıyor. Ama diyelim ki böyle yapıyor, bunda suçlanacak ne var acaba?

AB tarafı, her ay dışı yollardan Avrupa’ya gelenlerin sayısının 2000 civarında olduğunu ileri sürüyor ve Türkiye’nin bu rakamı 1000’in altına düşürmesini istiyor. Bu teknik anlamda Türkiye’nin yasa dışı göçü durdurma çabalarını iki katına çıkarması demek. Bunun da iki yolu var; Türkiye bir yandan girişleri sınırlayacak, öte yandan çıkışları engelleyecek.

Kağıt üzerinde basit gibi görünen bu formül, uygulamada katiyen kolay değil. Türkiye’nin güvenlik güçleri, yasa dışı göçü engellemek için her gün artan bir masrafla çaba veriyor. Dolayısıyla meselenin birinci engeli, mali konulara dayanıyor.

Türkiye’den beklenti

Sorunun bir diğer yönü ise adı üzerinde, yasa dışı göç ile ilgili. Yasa dışı yollardan Avrupa’ya geçilebiliyor ise o zaman önlemlerin karşılıklı alınması, mesela istihbarat paylaşımının çok iyi işlemesi gerekiyor. Bu sorunun sadece Türkiye tarafından çözülmesi teknik olarak mümkün değil.

AB tarafı, bu tür engelleri aşmak için yasa dışı göçmenlerin “yasal göçmene” çevrilmesini bekliyor. Diğer bir ifadeyle Türkiye’nin kendi topraklarına “Doğu”dan girenleri mülteci statüsüne sokmasını talep ediyor, sığınmacı değil. 1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Cenevre Sözleşmesi’ne bölge şerhi koyan ve sadece Avrupa Konseyi üyesi ülkelerden gelenlere mülteci statüsü veren Türkiye’nin, bu şerhini kaldırması isteniyor.

Türkiye bu isteğe olumlu yanıt verirse, mülteci olarak kabul ettiklerini kamplara yerleştirecek. Bu kamplar, bugün kurulmuş kamplar gibi olmayacak; içine giren dışına çıkamayacak. Tıpkı, 4 milyona yakın Filistinli’nin 68 yıldır, 61 mülteci kampında feci yaşam koşulları altında bırakılıp unutulmalarındaki gibi olacak; bu arada bu kampların giderleri de az dış destek-çok ulusal destek şeklinde artıp duracak.

AB’den vaat

Diyelim ki Türkiye tüm bu talepleri yerine getirdi, hatta geri kabul anlaşması doğrultusunda Tunus ve Cezayir’den AB’ye geçenleri bile ülkeye almamaya direnemedi, karşılığında AB ne yapacak?

Mülteciler için para verecek. Verecek ama henüz gelen bir para yok; belki de ayni yardım yapılacak. Yani ocak, battaniye, tencere gönderilecek. Ayrıca Türkiye’deki kamplardan mülteci seçilip Avrupa’ya götürülecek. Modern köle pazarı gibi, “işe yarar” olanlar, muhtemelen de erkekler, az sayıda gruplar olarak Avrupalı mülteci olacaklar. Böylece sınıf atlamış olurlar mı, orası bilinemiyor ama Avrupa ülkelerinin tümünün bu öneriye de sıcak bakmadığı hatırlatılmalı. Yani, seçmece mülteci konusu, hem “devede kulak” bir destek, hem de bunun bile hayata geçmesi şüpheli.

Şimdi AB tarafına yeniden sormak gerek. Neden Türkiye 2000 kaçak göçmen sayısını 1000’in altına düşürmek için büyük bir maliyete daha katlansın diye. Türkiye ek yükümlülükler üstlenecekse, karşılığında ne aldığını somut olarak görmek zorunda. AB’nin desteği vaat olarak kaldığı sürece, bu konu Türkiye-AB yakınlaşmasına değil, uzaklaşmasına yol açacak gibi.