Etiket arşivi: GÜVENLİK DOSYASI

GÜVENLİK DOSYASI : Avrupa ve Türkiye’nin Ortak Kaderi

Temmuz 2015’te sınır dışı edilen teröristin Avrupa’da serbest bırakılması sıradan bir istihbarat hatası değil. Daha önce İsveç’in şimdi Belçika ve Hollanda’nın paylaştığı bir politikasızlık sorunu.

Güvenlik ve özgürlük arasındaki ilişki amansız bir çelişkiye işaret eder. Hangisi öne geçerse diğeri kırılgan hale gelir. Bu çelişkiyi yönetmek demokratik siyasetin en zorlu görevidir. Türkiye, PKK ve DAİŞ’in ikili terör dalgası sebebiyle geçen yıldan beri bu çetin görev ile yüzleşiyor.

Aynı şekilde terör Mayıs 2015’ten beri Avrupa’nın başkentlerini vurmaya devam ediyor. Geçtiğimiz salı da Brüksel havaalanı ve metrosunda DAİŞ militanı Bakraoui kardeşlerin organize ettiği terör saldırısında 34 kişi ölürken, 260 kişi yaralandı.

"Beklenen bir felaketti." Ancak bu saldırı Belçika’daki güvenlik zafiyetini ortaya çıkarmakla kalmadı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın saldırıyı yapan teröristlerden biri ile ilgili açıklaması AB-Türkiye işbirliğinin güvenlik boyutuyla da ne kadar kritik olduğunu gözler önüne serdi. Erdoğan, İbrahim Bakraoui’nin 2015’te yakalanarak Türkiye’den sınır dışı edildiğini ancak Belçika ve Hollanda’ya verilen bilgiye rağmen serbest bırakıldığını ifade etti. Bu ifade Avrupa’nın Türkiye ile ilişkilerini mülteci sorunundan sonra güvenlik alanında da yeni bir düzleme taşımasının aciliyetine işaret ediyor. Zira Temmuz 2015’te sınır dışı edilen teröristin Avrupa’da serbest bırakılması sıradan bir istihbarat hatası değil. Daha önce İsveç’in şimdi Belçika ve Hollanda’nın paylaştığı bir politikasızlık sorunu.

AB liderleri, birbiriyle bağlantılı üç konuda Türkiye ile uzun vadeli bir işbirliği oluşturmak zorunda. İlki, Suriye ve Irak’taki kampların terörist yetiştirdiği herkesin malumu olduğuna göre bu iki ülkenin "başarısız devlet" olmasının önüne geçecek ortak bir politika üretilmeli. Rusya’nın bombardımanları ile muhaliflerin Cenevre masasına oturtulmasının Suriye krizini çözmeyeceği görülmeli. Mülteciler konusunda olduğu gibi burada da Almanya Avrupa’ya liderlik edebilir. Türkiye ile birlikte oluşturulacak "Suriye’nin geleceği mutabakatının" ABD ve Rusya’yı dengelemesi sağlanabilir. Nitekim Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier’in Rus mevkidaşı ile görüşmesinde "Suriye krizinin zaman kaybetmeden çözülmesi" çağrısında bulunması atılan ilk adım olmalı. Devamı da gelmeli. İkincisi, terör örgütleri arasında ayrım yapmayan ortak bir politika geliştirilmeli. PKK ile PYD’yi ayrı gören ABD aymazlığı reddedilmeli. Ve "PKK çadırlarına" Brüksel’de müsaade eden yaklaşım terk edilerek terörün her türü ile mücadele edilmesi gerekir.

Üçüncüsü, spesifik olarak DAİŞ’in Irak ve Suriye’deki geleceği ile ilgili ortak bir yaklaşım benimsenmeli. DAİŞ ile mücadele öngörüsüz bir mecrada gidiyor. Bir yandan bu iki ülkede de DAİŞ’e karşı operasyonlar başladı. Esed yönetimi tarihi şehir Palmira’yı almak için harekete geçerken Irak ordusu da Şii milislerle birlikte Musul’a yönelik üç cepheli bir operasyona başladı.

Diğer yandan ise DAİŞ’in 400 teröristi Avrupa başkentlerinde terör amacıyla özel eğittiği bilgisi medyaya yansıdı. Eğer DAİŞ ile mücadele kapsamlı bir politika ile yürütülmezse Irak ve Suriye’den kaçan teröristler Türkiye’nin ve Avrupa’nın gündelik şehir hayatını cehenneme çevirebilir. Böylesi ciddi bir tehdit karşısında koordinasyonsuz şekilde olağanüstü zirvelerde alınacak kararlarla güvenliği temin edemeyeceğiz. Daha kötüsü, "Avrupa’yı içe kapatacak," ve "açık toplumu" zayıflatacak güvenlik tedbirleri özgürlüklerin alanını daraltabilir. "Müslüman karşıtı" bir havayı besleyerek DAİŞ teröristlerine daha da uygun bir radikalleşme ortamı hazırlayabilir. Bugüne kadar Türkiye’nin terörle mücadelesinin zorluklarını anlamayan ve "otoriterleşme" söylemi eşliğinde eleştirmekten haz duyanlar Avrupa’da "demokrasinin kaybının" hikâyesini yazmak için çok vakit bulacaktır.

Türkiye ve Avrupa’nın kaderinin ortak olduğu analizi artık bir söylem değil. Somut, rasyonel bir menfaat ve güvenlik düzlemi. AB liderleri, Türkiye’nin son üç yıllık türbülansından mütevellit sağduyusunu kaybetmiş muhaliflere kulak asmayı bırakmalı.

"Brüksel’de, Paris’te patlayan bombaların tek sorumlusunun" AK Parti Hükümeti olduğunu söyleyebilen ana muhalefet genel başkanının kime ne faydası dokunabilir ki.

[Sabah, 25 Mart 2016]

GÜVENLİK DOSYASI : Üçüncü Dünya Savaşı’nın Önlenmesi ve Modern Dünya Düzeni Üzerine Bir Deneme

A.Üçüncü Dünya Savaşı’nın Engellenmesi ve Kalıcı Barışın Sağlanması

1.Devletin Tanımlanması

Devlet; belirli bir toprağı olan kanunlara göre bir hükümet idaresinde teşkilatlanmış bağımsız topluluklara denmektedir.

Dışarıya karşı halkın menfaatini korumak, içeride refahını sağlamak, güvenliği korumak devletin vazifesidir. Devletin üç ana elemanı, halk, ülke ve egemenliktir. Devletler anayasasına göre basit ve bileşik olmak üzere ikiye ayrılır. Bileşik devletler de birleşmiş devletler, konfederasyonlar ve federasyonlar şeklinde olabilir.

Devlet kavramı insanlığın tarihiyle yaşıttır. Geçen yüzyıllar boyunca bu kavram gittikçe genişlemiş, üzerinde işlenmiş, bugünkü halini almıştır. Bu tariften de anlaşılacağı gibi devlet, ferdi, tabii ve siyasi unsurdan meydana gelir. Bu unsurlar sırayla “nüfus, ülke ve hakimiyet”tir. Nüfus, devletin, birinci gerçek unsurudur. Halkı olmayan bir devlet düşünülemez. Bir devletin var olması için nüfusun az veya çok olmasının önemi yoktur.

2.Devletin Doğuşu

Devletin doğuşunda temel etken insanların ihtiyaçları olmuştur. İnsanlar kendileri bireysel olarak gerçekleştiremedikleri ihtiyaçlarını devletin vermiş olduğu güç ile gerçekleştirebilmişlerdir.

İnsanların en temel ihtiyacı olan güvenlik ihtiyacı devletin egemenliği altında sağlanabilmiştir. Devletlerin oluşumunda temel etkenlerden biri olan güvenlik ihtiyacı ile devletler hem vatandaşlarını diğer ülkelerin saldırılarına karşı korumuş hem de bireysel olarak kendi vatandaşını kendi vatandaşına karşı koruma sağlama ihtiyacı duymuştur.

Devletler bu hususu karşılayabilmek için temelde üç yetkiyi ellerinde bulundurmuşlardır. Bunlar ise herkesin uymasının zorunlu olduğu kuralları gerçekleştirebilecek yasama organı, devletin temel görevlerini işletecek yürütme organı ve suçluları cezalandıracak yargılama organlarına sahiptirler.

3.Savaş Kavramı

Savaş, temelde bir şeyle uğraşma, çatışma, kavga ve mücadele etme, onu ortadan kaldırma, yakıp yıkma anlamına gelmektedir. Diplomasinin toplumların arasındaki çatışmalarda kullanılır olmasından sonra ise bu terim diplomasinin işe yaramadığı hallerdeki girişilen silahlı mücadeleye denmiştir.

Savaş insanoğlunun var olduğu, toplulukların ve devletin oluşmaya başladığı ilk yıllardan günümüze kadar gelen bir kavramdır. Savaş kavramı aynı kalsa bile içeriği zamanla değişmiştir. Savaşın çıktığı ilk zamanlar insanların temel gereksinimi olan gıdanın da temeli olan toprak ve su kaynakları için savaşılırken günümüze doğru geldikçe savaşta toprağın önemi azalırken üretimin temel dinamiklerinden ve insanlığın temel denilebilecek yeni ihtiyaçlarını karşılamakta kullanılan doğal kaynaklar ve değerli madenler oluşturmaya başlamıştır.

4.Savaşların Önlenememesi

İnsanoğlu var oldukça savaş kavramı da var olmuştur. Bunun sebepleri arasında uluslararası anlaşmazlıklar, ideolojik çatışmalar, dini olgular, ihtiyaçlar yer edinmektedir.

Savaşların önlenememesinin asıl sebebi insanoğlunun devletleri kurarken devlete vermiş oldukları egemenlik hakkının uluslararası ilişkilerde oluşturulamamış olmasıdır. Yani insanoğlu devleti oluştururken devlete gerektiğinde güç kullanma, insanların uyacağı yasaları ortaya çıkarma ve suç işleyen vatandaşları cezalandırma yetkisini devlete vermiştir. Bunun yanı sıra insanlar egemenlik hakkını devlete devrederken devletin bütün vatandaşları eşit haklara sahip ve eşit bir şekilde yargılanmaları devlet tarafından garanti altına alınmıştır. Ancak uluslararası ilişkilerde böyle bir durum söz konusu değildir; çünkü uluslararası bir egemen güç tam olarak oluşturulamamış ve her devletin adil yargılanacağı uluslararası bir teşkilatta oluşturulamamıştır.

4.Uluslararası Egemen Güç Oluşturma Çabaları

Birinci Dünya Savaşı’nın acı bilançosu karşısında ülkeler savaşın önlenmesi ve bir daha asla gibi sloganlarla uluslararası bir güç oluşturma kararı aldılar. Uluslararası ilişkilerde rol oynayacak bu gücün adı milletler cemiyeti olmuştur.

26 yıl süreyle Dünya milletlerine hizmet veren bu cemiyet tüm çabalara rağmen İkinci Dünya Savaşı’nın çıkmasını engelleyemedi.

İkinci Dünya Savaşı’nın sonrasında barışı sağlamak maksadıyla Birleşmiş Milletler kurulmuştur.

Birleşmiş Milletler Örgütü ya da kısaca Birleşmiş Milletler (BM), 24 Ekim 1945’te kurulmuş dünya barışını, güvenliğini korumak ve uluslar arasında ekonomik, toplumsal ve kültürel bir iş birliği oluşturmak için kurulan uluslararası bir örgüttür. Birleşmiş Milletler kendini “adalet ve güvenliği, ekonomik kalkınma ve sosyal eşitliği uluslararasında tüm ülkelere sağlamayı amaç edinmiş küresel bir kuruluş” olarak tanımlamaktadır. Uluslararası ilişkilerde, kuvvet kullanılmasını ilk olarak evrensel düzeyde yasaklayan ilk antlaşma Birleşmiş Milletler Antlaşması’dır.

Birleşmiş Milletlerin amacı kalıcı barışı sağlamak olmasına rağmen maalesef kalıcı barış sağlanamamıştır. Birleşmiş Milletler kurulduktan bu yana bir çok savaş ve çatışma dünya genelinde halen devam etmektedir.

Dünya’da savaşın devam etmesinin temel nedeni uluslararası arenada oluşturulan gücün yani Birleşmiş Milletlerin yine güçlü devletlerin yani ABD, Fransa, Çin, İngiltere ve Rusya’nın güdümünde hareket edecek şekilde kurulmasında saklıdır.

Birleşmiş Milletler bütün devletlerin egemen eşitlik ilkesi çerçevesinde eşit bir şekilde temsil edilmediği bir kuruluş olarak karşımıza çıkmaktadır.

Birleşmiş Milletlere bağlı güvenlik konseyi ne yazık ki uluslararası hukukta devletlerin egemen eşitlik ilkesine aykırı bir şekilde kurulmuştur. Bu kuruluş nedeni ile Dünya’da savaşların temel kaynağı olan yine bu güçlü devletlerin çıkardığı savaşalar önlenememektedir.

5.İkinci Dünya Savaşı Sonrası Artan Kutuplaşma

İkinci Dünya Savaşı sonrası yine Birinci Dünya Savaşı sonrasında olduğu gibi devletler savaş sonrası sonuçları tam olarak elde edememiş ve zaman ilerledikçe bu çerçevede kutuplaşmada artmıştır.

İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD’nin güdümü altındaki NATO ve diğer tarafta komünizmin etkisi altında ki Rusya’nın başını çektiği, Çin, Kuzey Kore ve İran kutuplaşması oluşmuştur.

B.Kalıcı Barışın Sağlanması Üzerine Teori ve Modern Dünya Düzeni

1.Birleşmiş Milletler Kuruluşu’nun Fesh Edilmesi

Birleşmiş Milletlerin savaşı önleme hususunda bir çok çalışma yapmış ve bir çok kurallar oluşturmuştur. Ancak dördüncü bölümde değinildiği üzere Birleşmiş Milletler savaşı kalıcı olarak çözecek bir kuruluş olarak gözükmemektedir. Bunu günümüzde yaşanan Ortadoğu krizinde de açıkça görmekteyiz. Ortadoğu’da şu an için adeta post modern bir savaş gözlemlenilmekte ve bu gerginlik gün geçtikçe artmaktadır.

Bu çerçevede Birleşmiş Milletlerin varlığına son vermek ve yeni bir uluslararası egemen güç oluşturmak gerekecektir.

2.Dünya Parlamentosu’nun Oluşturulması

Uluslararası hukukta geçerli olan devletlerin egemen eşitliği ilkesi oluşturulacak Dünya Parlamentosu’nda temel ilke olarak kabul edilecektir. Yani nasıl demokratik bir ülkede oy kullanılırken bütün vatandaşların oyları eşitse Dünya Parlamentosu’nda da aynı şekilde devletler eşit bir şekilde temsil edilecektir. Bu sayede hiç bir devlet diğer kendini diğer devletten üstün örmeyecek ve diğer devletlerin haklarına saygılı davranma gereksinimi hissedecektir.

Şu an dünya üzerinde yaklaşık 236 ülke vardır bunların 192’si Birleşmiş Milletlere üyedir ve devlet olarak kabul görmektedir. Oluşturulacak olan Dünya Parlamentosu’na katılım şartları olacaktır. Bu şartların ilki bir devleti devlet olarak kabul etmemizi sağlayan niteliklerin belirlendiği uluslararası hukuk kuralları geçerli olacaktır.

Dünya Parlamentosu’na katılım özgür devlet iradesi ile olacaktır. Dünya Parlamentosu’na kabul edilen devletlerin hepsi 5 temsilci ile temsil edilecektir. Seçilecek temsilciler uluslararası hukuk alanında uzman kişiler seçilecek ve uluslararası geçerli hukuk fakültesi diplomasına sahip olması gerekecektir. Bu temsilciler devlet yönetimi tarafından özgür irade ile seçilecektir. Beş üyeden biri başkan olacak şekilde belirlenecektir.

Dünya Parlamentosu yapılacak seçimle bir başkan belirleyecektir. Parlamento’nun kararları hiç bir iradenin etkisi altında olmadan gerçekleşecektir. Temsilciler kendi ülkelerinin lehine olacak şekilde devletlerini temsil edecektir. Parlamento’nun basit kararları nispi çoğunlukla sağlanacaktır, önemli kararları ise mutlak çoğunlukla sağlanacaktır.

Dünya Parlamentosu uluslararası ilişkilerde egemen güç olarak karşımıza çıkacak ve sorunların çözümünde temel kaynak olarak görev yapacaktır. Kararları kesindir ve bir üst merci olarak başvurulacak kurum bulunmayacaktır. Kabul edilmeyen kararlar devletlerin itirazları ile tekrar oylanacaktır ve tekrar aynı karar alınırsa karar kesinleşecektir.

3.Uluslararası Anayasa’nın Oluşturulması

Dünyamızda geçmişten günümüze savaşların, anlaşmazlıkların temel sebeplerin biri de uluslararası alanda etkin olarak kullanılacak bir anayasanın mevcut olmamasıdır. Nasıl bir devlette herkesin riayet etmesi gereken hukuk kuralları mevcut ise uluslararası ilişkilerde de temel esas alınacak hukuk kuralları birleştirilerek bir anayasa oluşturulacaktır.

Uluslararası hukukun kaynakları olan teamüller, uluslararası antlaşmalar, hukukun genel ilkeleri, örf ve adet hukuku oluşturulacak olan Uluslararası Anayasası’na kaynaklık edecektir.

Uluslararası Anayasa daha önce kurulmuş olan Dünya Parlamentosu tarafından oluşturulacaktır. Anayasa oluşturulurken yine bir çoğunluk esasına göre kanun maddeleri kabul edilecektir.

Peki daha önce niye dünyada bir anayasa oluşturulamadı diye soracak olursak bunun temel sebebi uluslararası ilişkilerde egemen bir gücün olmaması gösterilebilir. Egemen güç olarak Dünya Parlamento’su kurulduktan sonra Uluslararası Anayasa’nın oluşturulması ve bu anayasanın oluşumunda bütün devletlerin eşit bir şekilde temsil edilerek kararlar alınması artık devletlerin uluslararası ilişkilerde temel kaynak olarak alabileceği bir sistemin kurulmasını sağlayacaktır.

4.Devletlerin Ordularının Lağvedilmesi

Ordu, bir devletin silahlı kuvvetlerinin tümü ya da herhangi bir askeri kuvvetin en büyük birliğidir. Ordular 4 ila 6 kolordudan oluşur. Günümüz orduları çoğunlukla en az orgeneral rütbesine haiz askerler tarafından komuta edilir. Ordunun görevi devlete karşı gelecek iç ve dış tehditlere karşı koymaktır. Buna karşın günümüzde veya geçmişte çeşitli ülkelerde ordunun yönetime el koyması da görülmüştür.

Ordu, üç ana bölümden oluşur: Kara Kuvvetleri, Deniz Kuvvetleri ve Hava Kuvvetleri. Bazı ülkelerde bu üç bölüme ek olarak Sahil Güvenlik, Jandarma, Deniz Piyadeleri, Uzay Kuvvetleri, Deniz Hava Kuvvetleri, Hava İndirme Kuvvetleri, Özel Kuvvetler, Askeri İstihbarat, Topçu Kuvvetleri, Roket Kuvvetleri, Füze Kuvvetleri ve Askeri Tıp Servisi gibi alt bölümler de orduların bünyelerinde vardır.

Orduların temel görevleri güçlü, caydırıcı ve etkin olarak dışarıdan tehdit gelmesini önlemek veya tehdit gelirse onu bertaraf etmektir. Yani ordular dışarıdan gelecek tehditlere karşı vatanın savunulması için kurulmuşlardır ama iç tehditlerin bertaraf edilmesinde de görev alırlar.

Dışarıdan devletlerin bekasına karşı hiçbir tehdidin oluşmadığı düşünüldüğünde devletlerin ordu bulundurmalarına da gerek kalmayacaktır. Bu husus şu şekilde sağlanacaktır: Daha önce oluşturulmuş olan Dünya Parlamentosu’nda üye devletlerin tamamı almış oldukları radikal bir kararla aynı süre içerisinde tüm silahlı kuvvetlerini lağvedeceklerdir. Uluslararası Anayasa’da da değiştirilemez kanunlar arasında yer alarak bu husus eklenecektir.

Dünya Parlamentosu’na üye devletler alınan kararla bir yıl içerisinde ordu ve tüm silahlı kuvvetlerini lağvedeceklerdir. Alınan kararla bütün üye devletler silahlı kuvvetler yanı sıra silah üretimini, silah, teçhizat ve silahlı kuvvetler adına araç ve her türlü imkânı sağlayan donanımı üretmeyi de bir yıl içerisinde bırakacaklardır. Modern Dünya Sistemi adını verdiğimiz bu sistemde devletlerin zaten silahlı kuvvetlere ihtiyacı olmayacaktır. Bunun denetimi ise aşağıda ki başlık altında açıklanacaktır.

5.Dünya İstihbarat Teşkilatı’nın Kurulması

Dünya Parlamentosu’na üye devletlerin bir yıl içerisinde silahlı kuvvetlerini ve ordularını lağvettikten sonra ilk iş olarak Dünya İstihbarat Teşkilatı kurulacaktır. Dünya İstihbarat Teşkilatı’nın temel görevleri Dünya Parlamentosu’na üye devletlerin silahlı kuvvet bulundurup bulundurmadığını incelemek ve tespit etmek, devletler arasındaki ilişkilerde uzlaşmacı rol oynamak, üye devletlerin silah, askeri donanım ve askeri araç üretip üretmediğini denetlemek ve Dünya Parlamentosu’na üye olmayan devletlerin faaliyetlerini ve silahlı kuvvetler etkinliklerini incelemek olacaktır.

Dünya İstihbarat Teşkilatı’nın kuruluşunda yine uluslararası hukukun temel ilkelerinden devletlerin egemen eşitliği ilkesi esas alınacaktır. Dünya Parlamentosu’na üye devletlerden her biri için iki temsilci ile Dünya İstihbarat Teşkilatı kurulacaktır. Üye devletlerin seçeceği temsilciler istihbarat alanında uzman kişiler olacaktır.

Dünya İstihbarat Teşkilatı yıllık düzenli olarak üye devletlerin hepsini denetleyecektir. Denetleme konuları içerisinde silahlı kuvvet bulundurup bulundurmadığı, silah teçhizat ve askeri araç bulundurmadığı veya üretmediği denetlenecektir. Yıllık hazırlanan denetim sonuçları Dünya Parlamentosu’na sunulacak Parlamento duruma göre o devlet hakkında değerlendirme yapıp yapılacak oylama sonucunda yaptırım uygulanacaktır. Bu şekilde üye devletlerin her türlü askeri faaliyet yürütüp yürütmediği kontrol altına alınmış olacaktır. Dünya Parlamentosu’na üye olmayan devletler içinse istihbarat faaliyetleri yürütülecek ve gerekli tedbirler yapılacak oylama ile alınacaktır. Dünya Parlamentosu’na üye olmayan devletler ve dünyanın korkulu kâbusu terör örgütleri için ise aşağıda ki başlık altında açıklama yapılacaktır.

6.Dünya Ordusunun Kurulması

Savaşları, çatışmaları ve günümüzün en büyük sorunu terör örgütlerinin faaliyetlerini önlemek maksadıyla Dünya Ordusu kurulacaktır. Dünya Ordusu tamamen Dünya Parlamentosu’nun emri altında faaliyetlerini yürüten bir ordu olacaktır.

Dünya Ordusu için Dünya parlamentosuna üye devletlerden her biri için bin(1000) profesyonel asker gönderilerek Dünya Ordusu teşkil edilecektir. Dünya Ordusu’nun temel amacı üye olmayan devletlerden gelebilecek tehditleri engellemek ve oluşan tehditleri bertaraf etmek olacaktır. Bir diğer amacı ise dünyada ki bütün terör örgütleri ile mücadele etmek olacaktır. Üye devletlerin talepleri değerlendirilerek ülkelerinde bulunan terör örgütleri ile mücadelesi Dünya Ordusu tarafından yürütülecektir.

Dünya Ordusu’nun bir diğer amacı ise dünyanın herhangi bir yerinde olan doğal afet, kuraklık, kurtarma faaliyetleri, açlık ve yoksullukla mücadele faaliyetlerinde etkin rol oynayacaktır. Bu faaliyetler ülke farkı gözetmeksizin bütün ülkelere talep gözetmeksizin uygulanacaktır.

Dünya ordusu her üye devletten katılan 1000 profesyonel askerle yaklaşık 200.000 askerden oluşacaktır. Dünya Ordusu dünyada tehdidin ve terör faaliyetlerinin yoğun olduğu bölgelerde teşkilatlanacaktır. Amerika kıtası, Ortadoğu, Kuzey Afrika, Uzak Doğu, Avrupa ve Orta Asya bölgelerinde uygun ve tehdidin yoğun olduğu bölgelerde teşkilatlanacaktır.

Dünya Ordusu’nun bütçesi Dünya Parlamentosu tarafından kararlaştırılacak ve belli oranda üye devletlerin gayri safi milli hasılalarının belli oranında ( Örneğin % 2 ) gelir ayrılarak Dünya Ordusu’nun bütçesi oluşturulacaktır. Dünya Parlamentosu’na üye devletlerinin lağvetmiş oldukları ordularından kalan her türlü silah, teçhizat, askeri araç ve gereç Dünya Ordusu’na karşılıksız teslim edilecektir.

7.Dünya Parlamentosu’na Üye Devletlerin İç Güvenlikleri ve Asayişinin Sağlanması

Dünya Parlamentosu’na üye devletler kendi ülkelerinde polis ve jandarma kolluk kuvvetleri bulundurarak iç güvenlikleri ve asayişi sağlayacaktır. Üye devletler Dünya Parlamentosu tarafından alınacak kararla nüfusa belli oranda kolluk kuvveti bulundurabilecektir. (Örneğin her 250 kişi başına 1 polis)

Üye devletler ülkelerindeki kolluk kuvvetlerine aynı standartta silah ve teçhizat vereceklerdir. Bu sayede kolluk kuvvetleri diğer ülkelere bir tehdit oluşturmamış olacaklardır.

Üye devletler sınır güvenliğini ise oluşturacakları sınır güvenlik kuvvetleri sayesinde yürütmüş olacaklardır yine bu kuvvetin sınıra göre oranı da Dünya Parlamentosu tarafından belirlenecektir.

8.Modern Dünya Düzeni’nin Avantajları

· Modern Dünya Düzeni uluslararası ilişkilerde esas alınacak bir sistem olarak ortaya konulmuştur.

· Bu sistem sayesinde uluslararası ilişkilerde anlaşmazlıklar, savaşlar ve terör örgütlerinin önüne geçilmiş olacaktır.

· Bu sistem sayesinde artık Üçüncü Dünya Savaşı olanaksızlaşacaktır.

· Bu sistem sayesinde devletler üstü sorunlarda başvurulabilecek kararları sorgulanamaz ve yaptırım uygulayabilen bir egemen güç oluşturulmuş olacaktır.

· Bu sistem sayesinde dünyamızı tehdit eden nükleer silahların üretimi ve kullanımı yasaklanacak, ordular lağvedilecek, silah, teçhizat ve askeri araç bulundurulamayacaktır.

· Uluslararası suç işleyen kişiler hiçbir baskı altında kalmadan uluslararası mahkemelerde yargılanabilecektir.

· Dünya Parlamentosu’na bağlı yaptırım kuvveti olan Dünya Ordusu, denetim mekanizması olan Dünya İstihbarat Teşkilatı ve en önemlisi uluslararası hukukta geçerli tek kaynak olan Uluslararası Anayasa oluşturulmuş olacaktır.

· Dünya üzerinde silah ve askeri malzeme üretimi yasaklanacağı için terörün beslenebileceği bir kaynak kalmayacak ve terörle mücadele Dünya Ordusu sayesinde daha etkin bir şekilde yürütülecektir.

· Dünya Parlamentosu’na üye devletlerin ekonomileri herhangi bir savaş tehdidi olmadığı ve her yıl silahlı kuvvetlere harcanan milyar dolarlık savunma bütçelerinin artık harcanmasına gerek kalmayacağı için devletlerin ekonomileri gelişecektir.

· Dünyada alınan uluslararası kararlar daha demokratik bir çerçevede alınma fırsatı doğacaktır.

· Bütün devletlerin temas halinde olduğu bu sistemde uluslararası ilişkiler, uluslararası ticaret, yardımlaşma ve dayanışma gelişecektir.

· Dünya Parlamentosu’na üye devletlerin hepsi silahlı kuvvetlerinin mevcut silah, teçhizat ve donanımını Dünya Ordusu’na karşılıksız teslim edeceği için devasa büyük bir Dünya Ordusu kurulmuş olacak ve üye olmayan devletlerin tehditleri önlenmiş olacaktır.

· Modern Dünya Düzeni’nde devletler ilişkilerini tamamen ticari, ekonomi, kültürel, sportif ve bunun gibi alanlarda geliştirme imkânları bulacaklardır.

· Dünya üzerinde yardıma muhtaç halk, kıtlık ve kuraklık çeken ülkelere yardımlar daha hızlı ve etkin bir şekilde ulaştırılacaktır.

· Yaşanılabilir bir dünya oluşturulacak ve bir devlet diğer devletin iç işlerine sözde demokrasi götüreceğim bahanesiyle karışamayacaktır.

· Bu sistem küreselleşmenin aşırı artması sonucu uygulanabilirliği artmış bir sistem olarak karşımıza çıkar çünkü bu sistemde denetim unsuru eskiye nazaran daha pratik ve etkin olacaktır ayrıca kararlar daha hızlı alınabilecektir.

9.Modern Dünya Düzeni’nin Dezavantajları

· Modern Dünya Düzeni ile beraber üye devletlerin egemenlik hakları kısmen de olsa silahlı kuvvet bulundurmama ve silah, askeri malzeme üretme yasağıyla beraber kısıtlanmış olacaktır.

· Bu sistemin en riskli yanı denetim unsuru olan Dünya İstihbarat Teşkilatı’nın işini tam ve eksiksiz yapmadığı zaman ortaya çıkacaktır.

· Çünkü denetim ülkeler denetlenmediği zaman nükleer enerji ve silahlı kuvvet bulundurma diğer devletler için bir sorun haline gelecektir.

· Bu sistemde bütün devletler eşit konumda olduğu için bazı kesimler buna itiraz edebilir ve devletin devlet olma konumunu sorgulayabilir.

· Bu sistemle birlikte milliyetçilik ve vatan sevgisi gibi kavramlar artık savaşa bağlı olarak değil de ekonomiye bağlı gelişeceğinde azalabilir.

10.Modern Dünya Sistemi’ne Geçiş Teorileri

Modern Dünya Sistemine geçiş ancak dünyanın alabileceği radikal bir kararla bir devrim niteliğinde olacaktır. Bu sisteme geçiş zor olacağı gibi geçiş aşaması ancak bazı unsurların tetiklemesi ile olabilecektir. Bu sisteme geçiş ancak şu üç yolla olabilecektir;

1. Günümüzde büyük ve güçlü devlet diye adlandırdığımız devletlerin savaşı önlemek adına vereceği kararla diğer devletleri teşvik ederek ve diğer kutuptaki devletleri de ikna ederek oluşturulabilecektir.

2. Bu sisteme geçiş küçük ve güçsüz diyebileceğimiz ve iç işlerine sıkça karışılan ve büyük devletlerin piyonu olarak kullanılan devletlerin baskısı ve iç işlerine karışılmaması isteği üzerine kurulabilir.

3. En etkili olabilecek geçiş süreci ise artık dünyada en etkili kurum olan sivil toplum kuruluşlarının savaşa hayır kampanyaları ve devlete baskı aracı olarak kullanılması ve halkın aşırı isteği üzerine bu sistem kurulabilecektir.

Ramazan DEMİR

GÜVENLİK DOSYASI /// ERCAN CANER : Şehir Savaşları Eğitimi – Training for Urban Warfare

ehir Savalar Eitimi – Training for Urban Warfare.pdf

GÜVENLİK DOSYASI : Silah Harcamaları Ülke Ekonomilerini Tehdit Ediyor

SETA Ekonomi Araştırmacısı Karagöl: "Petrol fiyatlarındaki düşüşün yanı sıra askeri harcamaların da artması, ekonomileri yüksek oranda petrol ve doğalgaz gelirlerine bağlı ülkeleri zor durumda bırakacak"

SETA Ekonomi Araştırmacısı Erdal Tanas Karagöl, ekonomileri petrol ve doğalgaz gelirlerine bağlı olan ülkelerde görülen aşırı silah harcamalarına dikkati çekerek, "Petrol fiyatlarındaki düşünün yanında askeri harcamaların da artması bu ülkelere ekonomik olarak büyük yük geçirecek" dedi.

Karagöl, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü tarafından açıklanan ve küresel silah satışında yaşanan artışa dikkat çekilen raporu değerlendirdi.

Rapora göre 2011-2015 yıllarında 2006-2010 dönemine göre küresel silah satışında yüzde 14’lük artış yaşandığını anımsatan Karagöl, küresel silah ticaretindeki artışın, siyasi gerginliklerin aktif çatışma durumuna dönüşmesinin bir sonucu olduğunu söyledi.

Araştırmanın 2011’de başladığına işaret eden Karagöl, "Bu tarih, Suriye’deki iç savaşın başladığı günlere denk geliyor. Son 5 yılda, başta Suriye olmak üzere Ukrayna, Libya ve Yemen’de yoğun silahlı mücadelelerin yaşandığı olaylara şahitlik etti. Bu bölgelerdeki çatışmaların her geçen gün daha geniş bir coğrafyaya yayıldıklarını düşünürsek silah ticaretindeki artışın bu çatışmaların sonucu olarak ortaya çıktığını söyleyebiliriz" diye konuştu.

Petrol fiyatlarındaki düşüşün yanı sıra askeri harcamaların artmasının, ekonomileri yüksek oranda petrol ve doğalgaz gelirlerine bağlı ülkeleri zor durumda bırakacağını savunan Karagöl, "Bu durum, söz konusu ülkelere ekonomik olarak büyük yük getirecektir. Askeri harcamaların getirdiği ekonomik yük, ülkeler açısından daha fazla borçlanma ve halklarının refah seviyesinde düşüş anlamına geliyor. Birçok makroekonomik göstergede yaşanan olumsuzlukların bu belirsizlik ortamında çözülmesi mümkün değil. Bölgenin genel refah seviyesinin zaten düşük olduğunu göz önüne aldığımızda Ortadoğu’da yaşanan bu gerginliklerin önümüzdeki dönemde ekonomik krizle birlikte geçen yıl Lübnan’da gördüğümüz gibi bazı kitlesel olayları da tetikleme ihtimali olduğunu düşünüyorum" değerlendirmesinde bulundu.

ABD VE RUSYA’NIN DURUMU

Raporda, Asya ve Ortadoğu’da silah ithalatının arttığı, ABD ve Rusya’nın dünyanın en büyük silah ihracatçısı olduğu tespitine yer verildiğini belirten Karagöl, Ortadoğu ülkelerinin küresel silah ithalatı içindeki payının yüzde 25 olduğunu kaydetti. Karagöl, Ortadoğu ülkelerinde silah ithalatının 2011-2015 döneminde 2006-2010 dönemine göre yüzde 61 arttığına dikkati çekti.

Silah ticaretinin ABD ve Rus ekonomisine etkilerinin birbirinden farklı olduğunu anlatan Karagöl, ABD açısından diğer ülkelere veya aktörlere silah satışı yapılmasının ekonomik getirilerinden ziyade ABD çıkarlarının korunmasına yönelik bir adım olarak ortaya çıktığını söyledi. Karagöl şöyle devam etti:

“ABD’nin özellikle son dönemde Çin ile yaşadığı gerginlikleri de göz önüne alırsak Asya-Pasifik’te Çin’in hareket alanını askeri anlamda daraltmak adına yürüttüğü faaliyetler ABD’nin silah satışının artmasının merkezinde yer alıyor. ABD askeri gücünü Ortadoğu’dan ziyade Asya-Pasifik’teki müttefiklerini silahlandırmak için kullanırken Rusya ise tam ters yönde Ortadoğu’da askeri anlamda daha müdahaleci bir politika yürütüyor. Burada ABD’nin aksine Rusya ekonomisinin içinde bulunduğu kaotik durum silah satışından elde ettiği geliri Rusya açısından daha kritik hale getiriyor. Rusya’nın Ortadoğu’yu silahlandırmasının petrol ve doğalgaz gelirlerinde yaşadığı kaybı ikame edecek bir araç olarak gördüğünü düşünüyorum.”

TÜRKİYE’NİN MİLLİ PROJELERİ

Karagöl, Türkiye’nin silah ithalatında önemli yere sahip olduğunu belirterek, ilerleyen süreçte savunma sanayisinde ithalattan çok ihracat odaklı milli savunma projelerinin ağırlık kazanacağını vurguladı.

Savaş gemisi MİLGEM, Altay Tankı ve ATAK helikopteri gibi milli savunma projelerinin üretimiyle ithalatın önüne geçilmesi gerektiğini ifade eden Karagöl, “Bu projeler Türkiye’nin askeri gücünü arttırmasının yanı sıra önümüzdeki dönemde diğer ülkelere yapılabilecek satışlarla önemli bir ihracat kalemi olma potansiyeli de taşımaktadır” ifadelerini kullandı.

[Anadolu Ajansı, 1 Mart 2016]

GÜVENLİK DOSYASI : SUİKASTLER İÇİN ELDİVEN SİLAH

GÜVENLİK DOSYASI : 2. Dünya Savaşı’ndan Dersler

KAYNAK : Stratejik Düşünce Enstitüsü

1939’da başlayıp 1945’e kadar süren küresel bir askerî çatışma olan 2. Dünya Savaşı, 20. yüzyılın ve insanlık tarihinin en çetin kapışmasıydı. Savaşa, dönemin tüm büyük güçleri olan İngiltere, Sovyetler Birliği, ABD, Çin ve Fransa; “Müttefik Devletler” adı altında birleşerek katıldılar. Almanya, İtalya ve Japonya ise “Mihver Devletler” bloku olarak yer aldılar. 100 milyondan fazla askerin dâhil olduğu, dünya tarihindeki en büyük savaştı. Savaşın önemli katılımcıları, tüm imkânları, ekonomik, endüstriyel, sivil ya da askerî kaynak farklılığı gözetmeksizin, bu savaş için kullandılar. Nükleer silahlar ilk kez bu savaşta ABD tarafından Japonya’ya karşı kullanıldı. “Holokost” gibi kitlesel sivil ölümler gerçekleştirildi. 2. Dünya Savaşı, insanlık tarihindeki en geniş ve en kanlı savaştır.

2. Dünya Savaşı’na, ana devletlere ilaveten, bağımlı ve kukla devletler de dâhil 55 ülke katılmıştı. Bu büyük savaşta her iki cenahtan sivil ve askeri kayıplar konusunda muhtelif sayılar belirtilmekle birlikte 1939’da başlayan savaşın sona erdiği 1945 ortalarında toplamda 73 milyona yakın insanın imha edildiği sonucu ağırlık kazanıyor.

Savaşın başladığı tarih olan 1939 nüfus rakamlarına göre savaş sonunda devletler, çok büyük kayıplar verdiler. 2. Dünya Savaşı sonunda Almanya 7.293.000 kayıpla nüfusunun %10,47’sini kaybetti. Polonya nüfusunun %16.07’sini, Sovyetler ise 23.100.000 kayıpla nüfusun %13,71’inin ölümüne neden oldu.

2. Dünya Savaşı’na katılan bütün devletlerin 1939 yılı toplam nüfusu 1.991.913.000 idi. Bu savaşta 25.173.700 asker, 41.830.600 sivil öldü. Ayrıca da 5.754.400 Yahudi öldürüldü. Yani asker-sivil 2. Dünya Savaşı’nda ölenlerin sayısı 72.758.900 olarak açıklanıyor. Bunun 61 milyonu müttefik yani galip devletlerin kaybı idi. Yani savaştan galip çıkmanın maliyeti 61 milyon insanının ölüne mal olmuştu. Gerisi de mihver yani mağlup devletlerin kaybıydı. Bu da savaşa katılan ülkelerin toplam nüfusunun % 3,71’inin öldürüldüğü anlamına geliyor.

Savaş, 1945 yılında Müttefik Devletlerin Almanya ve Japonya’ya karşı kesin zaferiyle sonuçlandı. İkinci Dünya Savaşı dünyanın politik düzenini ve sosyal yapısını derinden etkilemişti. Sonraki yıllarda oluşabilecek çatışmaların önüne geçmek ve uluslararası dayanışmayı sağlamak için Birleşmiş Milletler (BM) kuruldu. Yani BM, 2. Dünya Savaşı’nı kazanan galip devletlerin, kurdukları yeni düzenin devamını savaş sonrasında da sürdürmek için kendi aralarında kurdukları en büyük vesayet kurumudur.

2. Dünya Savaşı’nda aynı safta yer alan ABD ve SSCB savaş sonrası anlaşıp dünyayı kendi aralarında paylaştılar. Kabaca iki kutuplu dünya görüntüsü böylece çıktı.

BM’nin veto yetkisi olan 5 daimi üyesine bakarsanız tamamının 2. Dünya Savaşı’nın galip ülkelerinden oluştuğunu görürsünüz. Sanki bütün dünyayı temsil ediyormuş zannedilen BM’nin temeli, galiplerin çıkarlarını koruma ilkesine dayanır. Yapı da ona göre dizayn edilmiştir.

Savaş sonrasında galip çıkan müttefikler arasından Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği iki süper güç olarak ortaya çıktılar. Bu durum süper güçler arasında 46 yıl boyunca sürecek olan bir Soğuk Savaş dönemini başlattı. Bu dönemde Avrupalı büyük güçlerin etkisi azalmaya başladı. Asya ve Afrika’daki sömürgeler bağımsızlık hareketleri başlattılar. Savaş sonrası ilişkileri düzenlemek amacıyla özellikle de Avrupa’da, politik bütünleşme arayışları önem kazandı. Bunun üzerine Avrupa devletleri yaşadıkları savaşlardan ders çıkartarak ilişkilerini tamir etmek ve siyasi, ekonomik, sosyal ve askeri olarak toparlanmak üzere birlik arayışına giriştiler. “Demir ve Çelik Birliği” ile başlayan bu arayış bugünkü Avrupa Birliği’ne dönüştü.

2. Dünya Savaşı’nda böyle bir travma ve trajedi yaşamış olan Batı ülkeleri şimdi yeni bir küresel savaşla burun burunalar. 100 yıl önce Osmanlı’nın dağıtılmasıyla Batı tarafından kontrol altına alınmış olan Müslümanlar, sömürgeci, vesayetçi Batıya karşı isyan bayrağı çekmiş vaziyetteler. Şartlar Batı açısından hiç de avantajlı görünmüyor. Asırlık uykudan uyanan Müslümanlar ise özgürlükleri ve geçmişin hesabını sormak için her şeyi göze almış durumdalar.

Batı’nın 2. Dünya Savaşı sonrası birleştikleri gibi yeni küresel savaşın eşiğinde Müslümanlar da birleşiyorlar. Haçlı-Siyonist ittifakı gerçeği görüp eski vesayet düzenini devam ettirme konusunda ısrarcı olmaz ve yeni durumu kabullenirse daha fazla kan dökülmeden yeni bir dönem başlayabilir. Batı, vesayet düzeninin devamında ısrarcı olur ve savaşı seçerse yeni bir kanlı savaş kapıda görünüyor.

Umarız yeni bir kanlı savaşı denemek istemezler. Denerlerse elbette iki taraf da yıpranır. Ama en büyük kaybı Haçlı-Siyonist cephesinin yaşayacağını söylemeye bile gerek yok. Bu defa Afganistan ve Irak’a benzemeyecek. Çünkü eğer çatışma büyürse bu yangın Avrupa, Rusya ve ABD dâhil her yeri kavurur.

Zenginliği fazla olanlar daha çok zarar görürler. Çünkü klasik silahların etkisiz kalacağı, daha sofistike, ateşi olmayan ama siyasi-sosyal ve ekonomik yıkımı daha fazla olan silahların devrede olacağı bir döneme giriyoruz.

GÜVENLİK DOSYASI : Geleceğin Savaşlarnda Ahlak Kuralları

Gelecein Savalarnda Ahlak Kurallar.pdf