Etiket arşivi: ATATÜRK

TARİH : “ATATÜRK İNGİLİZ VALİSİ OLMAK İSTİYORDU” YALANINA YAN IT

Yeni Osmanlı Projesi’nin Görevli Akil’ine Yanıt

Atatürk’ün yüzyılın başında İngiliz ve Fransız emperyalizmini ve onların desteklediği Yunan ve Ermeni taşeronlarını Anadolu yaylasına gömerek kurduğu “bağımsız” Türkiye Cumhuriyeti’ni bugün yeniden “bağımlı” Osmanlıya dönüştürmek isteyen iç ve dış odaklarca yakın tarihi çarpıtmakla ve Türkiye Cumhuriyeti’nin yerine kurulması planlan Yeni Osmanlı’ya uygun yeni bir tarih kurgulamakla görevlendirilmiş GÖREVLİ AKİL’LERDEN biri de edebiyatçı/ amatör tarihçi Mustafa Armağan’dır Cemaatin gazetesinde, Derin Tarih adlı dergisinde ve yandaş medyada çalakalem ve kirliağız Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığı yapan bu GÖREVLİNİN yalanlarına yanıt vermekten yoruldum doğrusu! Bu yazımda İngiliz gazeteci W. Price’ye dayanarak "Atatürk İngiliz valisi olmak istiyordu" diyen “görevli akil” Mustafa Armağan’a bir kere daha yanıt vereceğim bir kere daha.

İngiliz Gazeteci W. Price – Atatürk Görüşmesi

Atatürk 14 Kasım 1918’de İngiliz Daily Mail gazetesi yazarı Ward Price ile İstanbul Pera Palas’ta görüşmüştür. Lord Kinross,Atatürk” adlı kitabında bu görüşmeyi şöyle anlatmaktadır: “Mustafa Kemal… Pera Palas otelinin müdürüyle haber göndererek gazeteciyi kahve içmeye çağırdı. Ward Price de Genelkurmayın istihbarat servisindeki albaya danıştıktan sonra çağrıyı kabul etti. Mustafa Kemal onu üniformasıyla değil de, sırtında jaketatay ve başında fesle karşıladı. Ward Price, Mustafa Kemal’i yakışıklı ve erkek tipli buldu. Elini kolunu oynatmadan, sakin ve ölçülü bir sesle konuşuyordu.” İddiaya göre Atatürk bu görüşmede Price’e, “Bu böyle olmaz vatanı baştan başa değiştirmek lazım, yenileştirmek lazım” demiştir.

Ward Price’ı Daily Mail Gazetesine Verdiği Demeç (1918)

Ward Price, 1918 yılında Daily Mail gazetesine verdiği demeçte İstanbul’da Atatürk’le görüştüğünü anlatmış, ancak Atatürk’ün o görüşmede kendisine İngiliz valisi olmak isteğini söylediğinden falan söz etmemiştir.

Price’nin Cumhuriyet Gazetesi’ne Verdiği Demeç (1939)

Price, 1939 yılında İstanbul’a gelmiş ve Cumhuriyet gazetesine bir demeç vermiştir. Price demecinde, 1918’de Atatürk’le yaptığı görüşmeyi kastederek, “O zamanlar doğrusu bu laflara pek dikkat etmemiştim. Mesleğimin her zaman hatırlayacağım büyük hatası, bu emsalsiz dehayı o zaman keşfedememiş olmamdır” demiştir. Hepsi bu! Price yine 1918’deki o görüşmede Atatürk’ün kendisine İngiliz valisi olmak istediğini söylediğinden söz etmemiştir.

Price’nın “Ekstra-special Correspondant” Adlı Kitabındaki İddiası (1957)

Ancak aynı Price, bu demeçten (1939’daki) tam 18 yıl sonra 1957 yılında “Ekstra-special Correspondant” yani “Çok Özel Gazeteci” adlı bir kitap yazmış ve kitabında Atatürk’’ün 1918’deki görüşmede kendisine, “Eğer İngilizler Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa, İngiltere yönetiminde bulunan tecrübeli Türk valileriyle çalışmak gereğini duyacaklardır. Böyle bir yetki çerçevesinde hizmetlerimi sunabileceğim uygun bir yerin mevcut olup olamayacağını bilmek isterim” dediğini iddia etmiştir.

Price, bu görüşme sırasında Albay Refet Bele’nin de orada olduğunu belirtmiştir. Price, ayrıca Atatürk’ün böyle bir göreve istekli olduğunu, kendisinin bu öneriyi İngiliz askeri istihbaratından Albay Hoywood’a bildirdiğini, ancak İngilizlerin bu öneriye o sırada fazla önem vermediğini ileri sürmüştür.

Akıl Oyunları

Price’ın, “Mustafa Kemal İngiliz valisi olmak istiyordu!” iddiasını “doğru” kabul etmeden önce sorgulayalım. Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı GÖREVLİ tarihçiler sadece Atatürk’ün lehine durumları sorgulamaya alışıktırlar, onlar Atatürk aleyhine durumları “peşinen doğru” kabul etmeye alışıktırlar! Bu nedenle bu konuyu sorgulamaya gerek duymazlar. Adı üstünde GÖREBLİ olunca böyle oluyor tabi! Her neyse! 1918 öncesinin ve sonrasının koşullarını ve Mustafa Kemal’in çalışmalarını dikkate alarak inceleyelim iddiayı:

1.Görüşmenin Zamanı: (14 Kasım 1918): Atatürk, daha bir gün önce 13 Kasım’da (İstanbul’un fiilen işgal edildiği gün) İstanbul’a gelmiş ve ayağının tozuyla Pera Palas Oteli’ne yerleşmiştir. Pera Palas Oteli’ne yerleşmesinin temel amacı, işgalci İngiliz ve Fransız subaylarının ve gazetecilerinin de daha çok Pera Palas’ı tercih etmeleridir. Atatürk üniformalarını çıkarıp sivil giysilerini giyerek gizli, açık İngiliz ve Fransız yetkililerin amaçlarını, planlarını öğrenmek istemektedir. Bir askeri ve strateji dehası olan Atatürk, her zaman öncelikle düşmanını tanımayı ilke edinmiştir. Daha bir gün önce İstanbul’a gelen Atatürk’ün, daha ne olup bittiğini tam olarak anlamadan apar topar İngiliz gazetecisine, “Ben Anadolu’da İngiliz valisi olmak istiyorum!” demesi pek de mümkün değildir. Atatürk Anadolu’ya geçmeden önce İstanbul’da Osmanlı Hükümeti çevrelerinde siyasi yollara başvurmayı düşünmektedir. İşgal İstanbul’da aralarında padişahın da olduğu yetkililerle, devlet adamlarıyla ve silah arkadaşlarıyla görüşmeler yapmayı düşünmektedir. Nitekim 14 Kasım1918-16 Mayıs 1919 arasındaki altı ay boyunca İstanbul’da kalan Atatürk, bütün bu kişilerle çok sayıda gizli, açık görüşme yapmış, Kurtuluş Savaşı’nın bütün alt yapısını İstanbul’da hazırlamıştır. (Bkz. Sinan Meydan, Parola Nuh-Atatürk’ün Gizli Kurtuluş Planları, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2008.) Kısaca demem o ki, Atatürk, İstanbul’a geleli daha bir gün olmuştur ve daha İstanbul’daki siyasi havayı yeterince koklamamış, gerekli görüşmeleri yapmamıştır. Durup dururken bir İngiliz gazeteciye “Beni Anadolu’ya valiniz olarak atayın!” demesi çok anlamsızdır.

2.Price’nin Çelişkileri: İddia güvenilmezdir; çünkü Ward Price, 1918 yılında Daily Mail gazetesine ve 1939’da Cumhuriyet gazetesine verdiği demeçlerde “Mustafa Kemal’in İngiliz valisi olmak istediğinden” söz etmezken, 1957 yılında yayınlanan Çok Özel Gazeteci adlı kitabında “Mustafa Kemal’in İngiliz valisi olmak istediğini” iddia etmiştir. Eğer iddiası doğruysa neden 1918’de ve 1939’da bu iddiayı dile getirmemiştir?

3.Refet Paşa İddiası: Price, Atatürk’le yaptığı görüşme sırasında Refet Paşa’nın da orada olduğunu ileri sürmüştür, ancak 14 Kasım’da henüz Atatürk, Refet Paşa ile görüşmemiştir. Price başka birini Refet Paşa ile karıştırmış da olabilir tabi!

4.Bir Hafta Kadar Önce Atatürk İngilizlere Direnmekten Söz Ediyordu: Atatürk, Price ile İstanbul’da görüşmesinden çok değil daha bir hafta kadar önce (3-8 Kasım 1918’de) Adana’dan Sadrazam ve Harbiye Bakanı Ahmet İzzet Paşa’yagönderdiği telgraflarda açıkça "İngiliz karşıtlığını" ortaya koymuş, emrindeki orduya “İngilizlere ateşle karşılık vermeyi emrettiğini” belirtmiştir:

İşte Price’nin iddiasını yerle bir eden, Atatürk’ün İngilizlere karşı direnişe kararlı olduğunu gösteren o telgraflarından bazı bölümler:

…İngilizlerin her dediğine boyun eğilecek olursa onların ihtiraslarının önüne geçmeye imkân kalmayacaktır.”
…İskenderun’a her ne sebep ve bahane ile asker çıkarmaya girişecek İngilizlere ateşle engel olunmasını 7. Ordu’ya emrettim.”
“…İngilizlerin elde edeceği sonucu onlara kendi yardımımızla bahşetmek, tarihte Osmanlılık için ve özellikle bugünkü hükümetimiz için kara bir sayfadır.”
“… İngilizlerin iğfalkar hareketlerini, İngilizlerden ziyade haklı görenlerle işbirliği yapmaya yaradılışım müsait değildir.”

Bir hafta önce “İngilizlere ateşle karşılık vermekten” söz eden Atatürk’ün bir hafta sonra “İngiliz valisi olmaktan söz etmesi” ne kadar inandırıcıdır? Price, eğer o günlerde Atatürk’ün daha birkaç gün önce Adana’dan Harbiye Bakanlığı’na gönderdiği “İngiliz karşıtı” bu telgrafları bilseydi, bu gülünç dedikoduyu şüphesiz ki kitabına koymazdı, koyamazdı.

5. İlk Silahlı Direniş İskenderun Saldırısını Atatürk Gerçekleştirmiştir: Mondros gereği İskenderun Körfezi ve çevresindeki mayınlar 1918 Kasım ayı başından itibaren İngiliz-Fransız mayın tarama gemilerince temizlenmeye başlanmıştır. Ancak İtilaf devletlerinin asıl niyetinin bölgeyi işgal etmek olduğu birkaç gün içinde ortaya çıkmıştır. İtilaf devletlerinin çok stratejik bir konumdaki İskenderun’u işgal etmek istedikleri anlaşılmıştır. İtilaf devletleri 4 Kasım 1918’den itibaren İskenderun’u işgal etmekten söz etmeye başlamışlardır. Ancak Atatürk, emrindeki 7. Ordu, 3. Kolordu ve 41. Tümen Komutanlığı’na 5. Kasım 1918’de çektiği telgrafta İskenderun Körfezi’nden çıkarma yapmaya kalkışacak İngiliz kuvvetlerine ateşle karşılık verilmesini istemiştir. Atatürk’ün bu emri üzerine 41. Tümen topçu birlikleri İskenderun Körfezi’ne bakan sırtlarda, körfeze girecek düşman donanma ve çıkarma araçlarına ateş edecek biçimde mevzilenmişlerdir. Ayrıca 3. Kolordu topçusuyla da güçlendirilmişlerdir. Atatürk, 6 Kasım 1918’de Başkomutanlık Erkan-ı Haribiye Başkanlığı’na çektiği telgrafta çıkarma teşebbüsü karşısında, ateşle karşılık vereceğini hem İngiliz kumandanlığına hem de Sadrazam ve Başkumandan Erkan-ı Harbiye Reisi Ahmet İzzet Paşa’ya bildirmiştir. Atatürk’ün bu kararlı tutumu karşısında İngilizler Osmanlı hükümetini sıkıştırmaya başlamışlardır.

Bazı kaynaklara göre, örneğin 7. Ordu Harekat Şubesi’nde görev yapan subaylara göre İngiliz ve Fransız donanma ve çıkarma birlikleri körfeze girdiklerinde 41. Tümen uyarı ateşi yapmıştır. Bazı kaynaklara göre, örneğin, bir gün sonra, 7 Kasım 1918’de Atatürk tarafından Ahmet İzzet Paşa’ya cevabi telgrafta İngilizler bir çıkarmaya yeltenmediklerinden ateş edilmesine gerek kalmamıştır. Ancak belgeler dikkatle incelendiğinde 6 Kasım 1918’de İskenderun Körfezi’ne girmeye çalışan İngiliz-Fransız çıkarma birliklerine Türk topçusu tarafından ateşle karşılık verildiği anlaşılmaktadır. Süleyman Hatipoğlu’nun, “Filistin Cephesinden Adana’ya Mustafa Kemal Paşa” adlı kitabında da belirttiği gibi, “7. Ordu Karargahı’nın hareket şubesinde o zaman genç bir subay (yüzbaşı) olarak görev yapmış olan Muzaffer Ergüder’in Samet Kuşçu’ya anlattıklarına ve not ettirdiklerine göre uyarı niteliğindeki topçu ateşi yapılmıştır. 6 Kasım 1918 günü İskenderun Körfezi’ndeki bu ateş ve direniş sonucunda düşman donanması körfezden uzaklaştırılmıştır. Mustafa Kemal Paşa, kişisel dostlukları bulunan, saygı ve sevgi duyduğu Ahmet İzzet Paşa’yı daha fazla kırmamak, gücendirmemek için ve amaca da vardığı için cevabi telgrafında ‘Ateş edilmesine hacet kalmamış ve buna göre birlik komutanlarına yeniden emir verilmiştir’ diye bildirerek konuyu kapatmak istemişti.” Enver Behnan Şapolyo, bu olayı “ilk kurşun sesi” olarak adlandırmıştır. Samet Kuşçu’nun anlattıklarına bakılacak olursa Kurtuluş Savaşı’nın ilk silahlı direnişi Atatürk’ün emri üzerine gerçekleştirilen 6 Kasım 1918’deki İskenderun Körfezi saldırısıdır. “Kurtuluş Savaşımızın eşsiz mimarı, eşsiz komutan Mustafa Kemal Paşa’nın emri ile gerçekleşen bu kutsal direniş ilk olandır. O tarihte zaten anayurdun hiçbir köşesine henüz düşman ayağı değmemiş ve işgal başlamamıştır. Milli direniş ve karşı koyma düşünce ve kararı, hiçbir bölgede meydana gelmiş değildir. Milli direnme ve karşı koyma, herkesten ve her yerden önce Mustafa Kemal Paşa’nın kafasında, yüreğinde ve ruhunda kıvılcım alıp alevlenmiştir.” Daha sonra da 19 Aralık 1918’de Dörtyol Karakese köyünde İtilaf devletlerine karşı ilk silahlı halk direniş gerçekleşmiştir.

KAMPANYA : Atatürk düşmanlığına en güzel cevabı Beşiktaş Belediyesi versin !

KAMPANYAYA KATILMAK İÇİN BURAYA TIKLAYIN.

Dolmabahçe Caddesi’nde Beşiktaş-Kabataş istikametinde yürümek zevkini her gün çeşitli milletlerden yüzlerce insan tadıyor. Ulu önder Atatürk’ün tablolarının asılı olduğu bu geniş yoldan her geçişimizde göğsümüz kabarıyor.

Peki en son ne zaman kaldırımın ta dibinden yürüyüp bu fotoğrafların her birine tek tek yakından baktınız? Bir elin parmağını geçmeyen sağlam çerçeve dışında, Atatürk tablolarının tüm çerçevelerin boydan boya kırılmış ya da çatlamış olduğunu gördüğünüzde ne düşünürsünüz? Ancak bir taş veya sert cisimle vurularak göçmüş cam çerçeveleri görünce?

Yol boyu ekili rengarenk yüzlerce çiçek kaldırımın sol tarafında hayranlık yaratırken, sağ taraftaki değerli resimlerin bakımsızlığı abesle iştigal olmuyor mu? Burada bir art niyet yok , kavgada veya maçlarda olmuştur diyenlerin vicdanına sormak isterim: Siz her gün özlemini çektiğiniz rahmetli babanızı artık sadece resimlerde anımsarken, bir çerçevesine bile adam gibi bakamaz mısınız? Siz, her 10 Kasım’da saygı duruşunda dururken, aynı duruşu bir maç sırasında, bir kavga sırasında mı göstermediniz?

Bunu taraftara yıkmaya çalışan zihinler, Beşiktaş’ta hiç bir kavga Atatürk’ün suratına taşla sona ermez! Böyle bir rezalet ancak bir düşmanlığın eseridir.

O yolda göğsü kabaran, tüyleri diken diken olan herkese sesleniyorum. Gelin, o yolu eskisinden daha ihtişamlı, daha bakımlı ve o birbirinden değerli her resmi yepyeni bir sunuşla yüzyıllık duvarda görmek isteğimizi herkese duyuralım.

Millet egemenliği, haklarına ve değerlerine sahip çıkan bilinçli vatandaşlarla ayakta kalır. Hakkımız, ulu önder Atatürk’ün hakettiği saygıyı görmesini tüm yetkililerden istemektir!

MİZAH /// VİDEO : Dandik Tarihçi Kadir Mısıroğlu, Atatürk’ün ruhunu çağırmış – Gülme garantili :)))))

VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=APBLSjn1t_Y&feature=youtu.be

AK PARTİ DOSYASI : ATATÜRK VE TAYYİP ERDOĞAN’IN LİDERLİK KARNESİ

ÖZEL BÜRO NOTU : ATATÜRK GİBİ MASANDA 32 KRAL 62 CUMHURBAŞKANI TOPLAYABİLİYORSAN GERÇEK LİDERSİN. SADECE MUHTARLARI TOPLAYABİLİYORSAN Kİ GELMEMELERİ DÜŞÜNÜLEMEZ O ZAMAN GERÇEK LİDER OLMAYI BAŞARAMAMIŞSIN DEMEKTİR.

VİDEO : Atatürk Öldü Deyince Küçük tatlı Kızın cevabı hepimize ders olsun !!!!!! :))

VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=NaehzSjDHUM&feature=youtu.be

TARİH : Atatürk Olmasaydı Kurtuluş Savaşını Kim Kazanabilirdi ?

Konu kurtuluş savaşında Atatürk’ün rolünü konuşmaya gelince yobaz tayfadan şöyle bir savunma duyarsınız. ”Atatürk tek başına mı kurtardı o olmasaydı da bu vatan elbet kurtulurdu”. Tamamen içi boş, anlamsız, sebep- sonuç ilişkisi kurularak analizden yoksun, tamamen Atatürk düşmanlığının verdiği hırsla sürekli tekrarlanan saçmasapan bir söz… Peki o zaman Atatürk olmasaydı da vatan kurtulurdu diyenlere soruyorum kim kurtarabilirdi ?

Kurtuluş savaşının henüz başında görevini İstanbul’dan gelen Selahattin Paşaya koşulsuz şartsız bırakan, Amasya genelgesini imzalamaktan çekinen, Sivas kongresinde mandayı savunan,Sivasta 3. ordu komutanıyken görevini terkedip İstanbul’a giden, Batı cephesinde yunan ordusuna yenilen, sayısız yanlış stratejisiyle Atatürk’ün başına bela olan rütbesi küçük ama egosu büyük olan, padişahın halifenin kuluyum diyerek halife Abdülmecid’e ”konya” adındaki atını hediye eden Refet (Bele) Paşa mı?

Ülkenin işgaline kapıyı açan Mondros ateşkes anlaşmasını imzalayan,Anadolu’ya geçerken şifreli telgrafta bile adını gizleyerek İngilizlerden korkan, Amasya genelgesini imzalamaktan çekinen, Sivas kongresinde mandayı savunan, Atatürk’ün tüm ısrarlarına rağmen İstanbul’daki meclise giden ve 1,5 yıl Maltada esir kalan, döndükten sonra mecliste hizipçilik çıkarmak dışında hiçbir faaliyeti olmayan, Vatanın kurtuluşunu Anadolu’da değil İstanbul’da gören, ”Halifenin ekmeğini yedim ona gönülden bağlıyım” diyen fakat Saltanatın kaldırıldığı gün mecliste ”Bugünü milli bayran ilan edelim” diyerek her konuda çelişkili hareket ederek kafa bulandıran Rauf Paşa (Orbay) mı ?

Kurtuluşu sadece doğuda gören, Atatürk Sivas kongresinde Anadolu ve Rumeli müdafaa-i hukuk cemiyetlerini birleştirdi diye ”birleştirirken bana sordun mu” diye trip atan, ”Heyeti Temsiliye’nin Sivas’ın batısına bile geçmesi bence doğru değil” diyen, Vahdettin’in ”tek kurtuluş İstanbula ve saltanata bağlı kalmaktır korkulacak bir şey yok” diye kurtuluş savaşını yok saydığı bildirisini Anadolu’da dağıttıran, Londra konferansından medet umarak ”artık barış yapsak iyi olur” diyen saltanatçı hilafetçi Kazım (Karabekir) Paşa mı?

Diğerlerine göre daha cesur sayılabilen ama Gediz muharebesinde başına buyruk hareket ederek Yunan ordusu karşısında bozguna uğrayan bu yüzden Moskova büyükelçiliğine atanan ve savaş sonuna kadar bu görevi yürüten, Rauf Orbay ve Karabekir kadar olmasa da saltanata ve hilafete bağlı olan Ali Fuat (Cebesoy) Paşa mı?

Çok açık ve net.. Atatürk olmasaydı, kurtuluş savaşı bu kadronun elinde olsaydı ne olurdu düşünün.

1- Sivas kongresinde manda kabul edilirdi.Zira kongrede bir çok kişi mandayı savunmuştur. Buna sonradan kurtuluş savaşına katılan Halide Edip ve İsmet İnönü’ de dahildir

2- Rauf Paşa Son mebusan meclisinin dağıtılacağını düşünmeden İstanbul’a gider İstanbul’un işgal edilmesinden sonrad Maltada esir olduğundan kadrodan çıkardı. Sanırım 1,5 yıldan çok daha uzun bir süre Anadolu’ya dönemezdi.

3- Refet paşa saçmasapan hareketleriyle Yunan ordusunu Ankara’ya kadar ilerletirdi. Sivas kongresi sonrası İstanbul’a gider ve saltanata bağlılığını ilan edip bir daha geri dönmezdi.

4- Kazım Karabekir sadece doğuyu kurtarıp burada imparatorluğun devam edeceğini düşünerek saltanat ve hilafete bağlı kalırdı. Yerel kongreler ve kuvayi milliye birlikleriyle vatanın parça parça kurtulacağını düşünürdü. Lozan’dan çok daha önce İngilizlerle barış imzalayıp ülkeyi yeni felaketlere sürüklerdi

5- Ali Fuat Paşa tedbirsiz ve ölçüsüz taarruzlarıyla Yunan işgalinin genişlemesine yol açardı. Tamamen yerel kuvvetlere sırtını dayayarak gerilla savaşıyla ülkeyi parça parça kurtarmayı düşünürdü.

Şimdi en önemli maddelere geçiyorum. Atatürk olmasaydı bu komutanların yönetiminde ne olurdu iyi okuyun.

6- Atatürk olmasaydı Sakarya savaşı kazanılsaydı bile bu komutanların hiçbiri Büyük taarruz için 1 sene beklemezdi. O günlerde ordunun savaşa hazır olmadığını düşünen tek kişi Atatürktü. Rauf Orbay ve diğerleri sürekli ”Ordunun savaşacak gücü yok mudur? En azından küçük bir cephe açıp savaşalım da gücümüzü görelim” diyerek Atatürk’ü sıkıştırmıştır. Eğer onların dediği gibi olsaydı ordu hazır olmadığı için yenilgi muhakkaktı. 1918 deki işgalden çok daha kesin bir işgalle karşı karşıya kalırdık

7- Atatürk olmasaydı Cumhuriyet ilan edilmezdi. Hele medeni kanun, kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesi bunları unutun hayal bile etmeyin… Bu komutanlar şans eseri vatanı kurtarsaydı bile yapacakları ilk iş TBMM ‘yi dağıtmak olurdu. TBMM yi dağıtıp İstanbul’a dönerler ”Biz görevimizi yaptık padişahım ferman senindir”diyerek padişaha biat ederlerdi ama Vahdettin’e biat etmeyecekleri kesin…Çünkü Kurtuluş savaşı sonunda Vahdettin’den nefret etmeyen çok küçük bir azınlık vardı. Vahdettin’in kaderi değişmezdi onu devitrip yeni bir padişah seçerler ve bağlılıklarını sunarlardı.

Cumhuriyeti, devrimleri düşünen tek kişi Atatürk olduğu halde Atatürk olmasaydı da kurtulurduk demek saçmalıktır. Kurtuluş sadece silahla olmaz. Eğitimle olur çağdaşlaşmakla olur, ekonomi ile olur, birey olma bilincine sahip olmakla olur. Bunlar olmadığı sürece silahla vatan kurtarılsa bile 5-10 sene sonra tekrar işgal edilir. Aydınlanmanın ilk şartı Cumhuriyet ve laikliktir. Bunlar gerçekleşmeden kendisini padişahın kulu olarak gören bir milletin gerçek manada kurtulması mümkün değildir. İşte Ortadoğu.. Hangi islam ülkesi özgür ? Eğer bugün Ortadoğu’dan farkımız varsa bunun nedeni Atatürk’ün gerçekleştirdiği devrimlerdir. Bugün Atatürk olmasaydı da kurtulurduk diyenlerin ülkeyi götürmek istediği yere dikkat edin ve tekrar düşünün… Atatürk olmasaydı gerçekten kurtulabilir miydik? İsterseniz bu sorunun cevabını Atatürk’ün en sert muhalifi Rauf Orbay’a bırakalım. Bakın Rauf Orbay ne diyor :

”Mustafa Kemal Paşa mücadeleye atılmasaydı bu memleket kurtulamazdı.Anadolu’nun tehlikeye düşen yerlerinde, batıda, doğuda ve güneyde başlayan bir yurtsever düşüncenin mahsulü olan zayıf millî mukavemet hareketleri Mustafa Kemal Paşa tarafından birleştirilmeseydi, her biri ayrı ayrı kolayca bastırılabilirdi. Nur içinde yatsın Büyük Kurtarıcı”.(Tevfık Bıyıklıoğlu. Atatürk Anadolu’da, Önsöz, s. 4; Sabahaddin Selek, Anadolu İhtilâli, l., s. 120)”

Hiç birimiz olmasaydık Kurtuluş Savaşını Atatürk gene başarırdı. Ama o olmasaydı hiçbirimiz onun yaptığını yapamazdık’ (Falih Rıfkı Atay- Çankaya, s. 64)

Bu itiraftan sonra söyleyecek başka söz var mı ?

TIBBIYELİ HİKMET

KAMPANYA : Atatürk’e saygı duruşunda ‘Geçti o devir’ diye bağıran öğretmene gerekli işlem yapıls ın !

KAMPANYAYA KATILMAK İÇİN BURAYA TIKLAYIN.

İstanbul Kartal Mehmet Akif Ersoy İmam Hatip Lisesi’nde düzenlenen ‘Öğretmen Adayları için Danışman Öğretmenler Semineri’nde İstiklal Marşı’nın ardından Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları adına saygı duruşu çağrısı yapıldığı sırada salondan bir bağırış duyuldu. Ayağa kalkan Cevizli İmam Hatip Lisesi öğretmeni Recai B. saygı duruşu sırasında “Allah’ın dışında kimseye saygı gösterilmez. Kimsenin önünde eğilinmez” diye bağırmaya başladı.

Seminerdeki öğretmenlerin tepkileri üzerine salonu terk eden Recai B., bir süre sonra seminere dönerek en ön sıraya oturdu. Yine salonun tepkisiyle karşılaşan gerici öğretmen, bu kez ‘Geçti o dönemler geçti. Artık Müslümanların devri başladı,’ diye bağırmaya başladı.

Seminer salonunda bulunan Eğitim-Sen İstanbul 5 No’lu Şube Başkanı Mehmet Aydoğan, olay üzerine mikrofonu alarak “Bu zihniyetle öğretmenlik yapılamaz, danışmanlık hiç yapılamaz. Bu IŞİD zihniyetidir” sözleriyle tepkisini gösterdi.

Olaylara ait ayrıntılı haberler için :

İmam hatip öğretmeni Atatürk için saygı duruşunda sahneye fırladı: Geçti o dönemler, artık Müslümanların devri

Atatürk’e saygı duruşunda ‘Geçti o devir’ diye bağıran öğretmen 5 yıl önce de aynısını yapmış

Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarına yapılan bu saygısızlığa vatandaşların kayıtsız kalmamasını ve gerekli işlemlerin Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yapılmasını temenni ederim.

TARİH /// ATATÜRK ANLATIYOR : ULUSLARARASI İLİŞKİLER VE DIŞ POLİTİKAMIZ

Bu yazıda Mustafa Kemal Atatürk “uluslararası ilişkileri ve dış politikamızı anlatıyor. Ölümsüz Mustafa Kemal güncelliyor, tamamlıyor, düzenliyor.

İki Mustafa Kemal vardır: Biri benim, et ve kemikten, geçici Mustafa Kemal… Diğeri Ölümsüz Mustafa Kemal… Onu “ben” kelimesiyle anlatamam; o, ben değildir, o bizdir! O, ülkemizin her köşesinde yeni fikir ve yeni hayat için, büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasıyım sadece. Benim girişimlerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sensin; o Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan Mustafa Kemal, yaşaması ve başarılı olması gereken, Ölümsüz Mustafa Kemal sizlersiniz!

* * *

1- Benim üzerinde önemle durduğum konulardan biri de uluslararası ilişkiler olmuştur. Çeşitli tarihlerde yaptığım konuşma ve görüşmelerde, yazışmalarımda Uluslararası ilişkilerin mahiyeti ve faydası, bu ilişkilerin ülkelerin kalkınmasındaki rolü, nasıl olmaları gerektiği konuları üzerinde durdum. Güçlü devletlerle ittifakın yarattığı sorunlar, savaşın önlenmesi, Milletler Cemiyeti hakkındaki görüşlerimi belirttim. Şunları söyledim:

2- Bütün milletlerin birbiriyle ilişkileri, bugünkü uygarlığın doğurduğu hayırlı etkenlerdendir. Uluslararası ekonomik ilişkiler milletlerin siyaseti üzerinde çok etkilidir. Ancak şu da var ki, milletleri antlaşmalardan ziyade duygular bağlar. Çoğu kez kişilerin karşılıklı sevgileri bunların mensup oldukları toplumlar arasındaki dostluğun, sevginin artmasına yardım eder.

3- Her ülkede, ekonominin yeniden kalkınması için harcanan gayretlerin, mantıklı ve iyi düşünülmüş uluslararası toplu önlemlerle tamamlanması zorunludur. Bu alanda ulusal ve uluslararası emeklerin, her millete kendi özelliklerine uygun olarak gelişme imkânları bahşedecek bir şekilde birleştirilmesi gerekir. Dünya ekonomisinin feyizlenmesi için herkes tarafından kabul olunması gereken düşünce, her ülkenin kendisine özgü koşullar dahilinde ilerlemek ve refaha erişmek hususundaki hakkına riayet etmektir.

4- Bağımsız bir devlet bütün dünya milletleriyle, hükümetleriyle barış yapar. Barış halinde bulunduğu devletlerden çıkarları ortak olanlarla da ittifaklar yapabilir. Ancak güçlü olan devletlerle ittifak sorun yaratır. Bununla ilgili görüşüm şudur: Uluslararası dostlukların, ilgililere sağladığı menfaatları ve getirebileceği sonuçları daima göz önünde tutmak ne kadar faydalı ise, küçük devletlerin büyük devletlerle ittifakında mevcut olan bir tehlikeyi de unutmamak icap eder. Güçlü ile zayıfın ittifakı, dış şekli ne olursa olsun, kuvvetsizin kuvvetliye tabi olması, onun emri altına girmesi gibi bir olaydır. Bundan başka dünyada bir denge vardır, denge politikası vardır. Biz bunun da dışında değiliz. Savaş felaketlerinin de milletlerin kendi yazgılarını kendilerinin belirlemesi prensibinin, ancak Müslümanlar dahil, bütün milletlere içtenlikle uygulanması halinde önlenebileceğine inanıyoruz.

5- Dünyanın bugünkü hastalığı için çare “aptalca şüphe ve güvensizlik değil, akıllıca işbirliği”dir. Milletler Cemiyeti bir çare olabilir mi? “Hem evet, hem hayır… Şüphe yoktur ki, halis bir Cemiyeti Akvam ülküsü, milletler için esenlik sebebi sayılacak niteliktedir. Ancak Cemiyet’in bir hatası vardır; o da belli bazı milletleri yönetmek, diğer milletleri de yönetilmek üzere ayırmış olmasıdır. Wilson’un kendi kaderini belirleme fikri, garip şekilde ortadan kalkmış görünüyor. Biz Cemiyeti Akvam’ın güçlülere baskı aracı olmayarak, milletler arasında ahenk ve beraberliği temin, anlaşmazlıkları hak ve adalet dairesinde incelemeye ve çözmeye araç olacak bir kurum halinde tecelli etmesini ve gelişmesini diliyoruz.

6- Uluslararası ilişkiler hakkındaki başlıca görüşlerim bunlar. Ancak benim söyleyeceklerim bitmez. Çünkü daha Ölümsüz Mustafa Kemal var, onu dinliyoruz: Ben Yirminci Yüzyıl’ın başında emperyalistlerin oyununu bozdum, ardından dünyaya yeni bir model önerdim. Türk devrimi ile ve daha 1920’lerde yeni bir dünya düzeninden söz ettim. Ama benim “yeni dünya düzenim” bugünün tek ülkenin güdümünde, ulus ötesi şirketlerin yönetiminde kurulmaya çalışılan Yeni Dünya Düzeni değildi. Daha 1920’lerde “bu dünya yeni baştan düzenlenmelidir” derken, şuydu göz önünde tuttuğum: Bütün ulusların eşit haklarla içinde yer aldığı bir yeni dünya düzeni ve insanlık kültürü… Yaptığım devrimi tarihin en büyük devrimi yapan, dünyada Aydınlanma yolunu açmış olan Batı’nın da üstüne çıkaran, benim bu ilkeleri söylemekle kalmayıp uygulamaya koymamdır. “Yurtta barış, dünyada barış” ilkemi, yurdumuzu işgal eden güçleri yener yenmez onlara elimi uzatarak uygulamaya koydum.

7- Bugün “küreselleşme” diyorlar, “bu bir gerçektir, uymak zorundayız” diyorlar. Oysa küreselleşmeyi kabul etmek başkadır, ulusal çıkarları yeni dünya düzenine feda etmek başkadır. Ulus-devlet, yeni dünya düzeni içinde, egemen sömürgeci güçler karşısındaki tek engeldir, en etkili silahımızdır. Dikkat edin: Benim dönemim, kapıların dünyaya kapatıldığı değil, açıldığı, Türkiye’nin, bölgesi ve dünya ile bütünleştiği bir dönemdi. Ancak şu farkla ki, biz eşit uluslar arasındaki bir küreselleşmeyi savunuyorduk.

8- Uluslararası ilişkiler hakkındaki görüşlerimi yukarda sundum. Aşağıda ise devletimizin dış politikasına dair görüşlerimi ve uygulamalarımızı sunuyorum. Önce bir özet yapmak isterim: İlk olarak belirteyim ki, dış politikanın dayanağı iç politikadır. Diğer devletlerle dost geçinmeyi, eşit koşullarda işbirliği ile ahde vefayı esas alırken, her zaman açık ve samimi politikadan yana olduk. Uygar milletlerle ilişkilerimizi yeniden kurmayı, artırmayı ve geliştirmeyi hedef bildik. Barış, insancıllık ve dürüstlükle birlikte ülkemizin güvenliği, haklarımızın korunması dış politikamızın en esaslı prensibi oldu. Mutlak bir bağımsızlığı savunduk; ancak dünya dengesinin de dışında kalmamalıydık. Savaş hakkında şöyle düşünüyorduk: Savaşa ancak milletin hayatı tehlikeye girerse, başvurmalıdır. Asıl gerekli olan dayanışma ve özgüvendir. Savaş olasılığına karşı hazırlıklı olmak esastır, tercihimiz harpsiz anlaşmadır.

9- Dış siyasetimiz nasıl olmalıdır? Öncelikle belirteyim ki, dış siyasetin dayanağı kuvvetli bir iç siyasettir, iç idare, iç teşkilattır. İç siyasetle dış siyaset daima ilişkili olmalıdır. Olaylar eski siyasetlerin sonuçlarını bize bugün pek güzel gösterdi. Aynı kültürden ve soydan olan kitlelerin yaşadığı yerlerde kalmak, örgütlenmek, uygarlaşmak bizim için en akıllıca bir siyasettir.

10- Benim dış politikada bir vasiyetim diğer devletlerle dost geçinmek, eşit koşullarda işbirliği yapmaktır. Asla şu ya da bu büyük devletin çizgisinde yürümek, onun uydusu olmak, bütün varlığını o büyük devletin politikasına bağlamak değildir. Milletler arasındaki dostça ilişkiler karşılıklı tanışma ve anlaşma ile kuvvet bulur. Biz uluslararası ilişkilerde dostluklara vefalı, hiçbir milletin aleyhinde bulunmayan açık ve sağlam bir görüş ve zihniyet sahibiyiz. Cumhuriyet Türkiye’sinin, dostluklarına çözülmez bağlılığı, geçmiş yıllarda türlü işlerde denenmiştir. Ulusumuzun dünyaca tanınmış niteliğinin bir gereği de karşılıklı olarak verilmiş sözü tutmaktır. Buna ne türlü özenildiği, bundan böyle de özenileceği bellidir.

11- Biz uluslararası ilişkilerde karşılıklı güven ve saygıyı hedefleyen açık ve samimi politikanın en hararetli taraftarıyız. Duyarlılığımız; bu vadide ortaya çıkan düzenleme ve yükümlülüklere karşı, bunların bizim için de fiili ve gerçek bir güven sağlayıp sağlamayacağı noktasındadır.

12- İmparatorluk zamanında sultanın hükümetleri Türk milletinin Avrupa ile temasına engel olmak için ellerinden geleni yapmışlardır. Milletin arzu ve iradesinden uzak ve ayrı olarak hükümet icra etmişler, Türk milletini ilerlemenin dışında bırakmışlardır. Biz milliyetçiler gözleri açık adamlarız. Gözlerimizi her gün daha fazla açmaktayız ve gerek içerde gerekse dışarda olup biteni görüyoruz. Milletimizin uygar milletlerle temasını kolaylaştırmak çıkarlarımız gereklerindendir. Bu temasın, ilişkilerin yeniden kurulmasını yalnız arzu etmekle kalmıyoruz, onları geliştirmek için her şeyi yapıyoruz. Tavrımız çok açık ve tartışmasız olarak, Türklerin zenofobisi, yani yabancı korkusu olduğu şeklindeki yanlış zannı çürütmektedir.

13- Evet, gerçekten biz yabancılara karşı herhangi düşmanca bir duygu beslemediğimiz gibi, onlarla içtenlikli ilişkilerde bulunmak arzusundayız. Türkler bütün uygar milletlerin dostlarıdır. Yabancılar ülkemize gelsinler, bize zarar vermemek, bağımsızlığımıza zorluk çıkarmaya çalışmamak koşuluyla daima iyi kabul göreceklerdir. Amacımız yeniden yakınlık kurmak, bizi başka milletlere bağlayan bağları artırmaktır. Ülkeler çeşitlidir, fakat uygarlık birdir ve bir milletin, ilerlemesi için de bu tek uygarlığa katılması gerekir. Osmanlı İmparatorluğu’nun düşüşü, Batı’ya karşı elde ettiği zaferlerden çok mağrur olarak, kendisini Avrupa milletlerine bağlayan bağları kestiği gün başlamıştır. Bu bir hata idi, biz bunu tekrarlamayacağız.

14- Türklerin yüzyıllardan beri izlediği hareket, hep aynı bir yönü muhafaza etti. Biz daima doğudan batıya doğru yürüdük. Eğer bu son yıllarda yolumuzu değiştirdikse, itiraf etmelisiniz ki, bu bizim hatamız değildir. Bizi Avrupalılar mecbur etti. Ricat sonradan ve ister istemez oldu. Kabul etmelidir ki, doğuda ikametgâh seçmeye mecbur olduğumuz için, soyumuzun beşiği ile ilgili olması itibariyle mümkün olduğu kadar yakın batıda bir ikametgâh seçtik. Fakat vücutlarımız doğuda ise, fikirlerimiz Batı’ya yönelik kalmıştır.

15- Türkiye Cumhuriyeti uluslararası ailenin, faydalı, çalışkan ve iyi geçimli bir unsuru olmak amacındadır. Uluslar topluluğunda gerçek barış ve elbirliği isteğiyle çalışıyoruz. Barış ve insancıllık dış politikamızın en esaslı prensipleridir. Dürüstlük, ülkemizin güvenliğine ve gelişmesinin muhafazasına dikkat şiarı da hareketimize kılavuz olmaktadır. Esaslı reform ve gelişmeler içinde bulunan bir ülkenin, hem kendisinde hem çevresinde barış ve huzuru ciddî olarak arzu etmesinden daha kolay açıklanabilecek bir husus olamaz.

16- Dış siyasetimizde ülkemizin dokunulmazlığını, güvenliğini, yurttaşların haklarını herhangi bir tecavüze karşı bizzat savunabilmek kudreti özellikle göz önünde tuttuğumuz noktadır. Türk’ün yüksek haklarını dünya devletleri karşısında başarıyla savunup sonuçlandırabilen yüksek diplomatlarımızla kıvanç duyuyoruz.

17- Türkiye’nin güvenliğini amaç edinen, hiçbir milletin aleyhinde olmayan bir barış istikameti bizim daima prensibimizdir. Dış siyasetimizde başka bir devletin hukukuna tecavüz yoktur. Ancak hakkımızı, hayatımızı, ülkemizi, namusumuzu savunuruz ve savunacağız.

18- Güçlü ile zayıfın ittifakı; dış şekli ne olursa olsun, güçsüzün güçlüye tabi olması, onun emri altına girmesi gibi bir olaydır. Bunun için hükümetim dış politikasında mutlak bir bağımsızlık kaygısı güderek kendisinden çok daha güçlü olanlarla ittifak siyasetine iltifat etmemiştir.

19- İkinci olarak, dünyada bir denge vardır. Biz onun dışında değiliz. Doğu’da büyük bir devlete veyahut Batı’da bir veya birkaç devlete temas etmek, anlaşmalar ve belki ittifaklar yapmak suretiyle denge alanında yerimizi belirleme düşüncesi vardır. Ne Doğu’ya ve ne de Batı’ya önem vermeksizin yalnız kendi varlığımıza dayanmakla yetinilebilir mi sorusu da hatıra gelir! Doğrusunu söylemek gerekirse, bugün bu dakikada dayanmaya değer ve güven verici olan siyaset, yalnız kendi varlığımıza dayanarak yürümektir. Ne Doğu’ya, ne Batıya gönül bağlayamayız! Fakat bu demek değildir ki, yarın meydana gelecek gelişmeler karşısında herhangi bir tarafa daha çok yaklaşmak mümkün değildir veya uygun değildir.

20- Ben savaşçı değilim. Savaş ancak hayati şeyler için yapılmalıdır. Milletimi mücadeleye sevk ettiğimden dolayı hiçbir zaman vicdan azabı duymuyorum. “Sizi mahvedeceğiz” dediler, “ölmeyeceğiz” yanıtını veriyoruz. Milletin yaşamı, varlığı tehlikede bulunmadıkça savaşa girişmek bir cinayettir. Bugünlerde bize lazım olan şey, dayanışma ve kendimize güvenmektir.

21- Samimî bir düşünce olarak bildiğimiz bir şey vardır ki, eğer bu ülkenin bir gün herhangi bir yerde bir badireye girmesi, bir savaşa tutulması veya katılması kaçınılmazsa, hükümet olarak bu hususta Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne ve millete, onu, her yönüyle irdeleyerek, bildirerek ve anlayarak karar vermek imkânını hazırlamak, başlıca görev saydığımız bir iştir. Yani istemiyoruz ki, uluslararası herhangi bir olayda bir hükümetin veya birkaç hükümetin girişecekleri taahhütlerinin doğal cereyanları şu veya bu biçimde birbirini lüzumlu kılarak, milleti geçmişte birçok olaylarda olduğu gibi bir emrivaki karşısında bıraksın.

22- Milletlerin faaliyetlerinde bütün olayları önceden tahmin edip bir karara bağlamak mümkün olmamıştır. Bununla birlikte Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bu ülkenin yazgısında düşünerek bir karar vermesi ve ancak onun verdiği kararların uygulanabilir olduğunun içerde ve dışarda herkese anlatılmasının, bu ülkenin esenliği için esaslı bir çare olduğunu sanıyoruz. Türkiye şu veya bu biçimde herhangi bir yere sürüklenmiş gibi başıboş bir idare manzarası göstermeyi asla kabul edemez. Büyük devletler arasındaki mücadele, gerginlik, husumet o haldedir ki, bunların arasında bulunarak bir badireye karışmak olasılığı vardır. Bu olasılığa karşı ise en yüksek derecede dikkatli, tedbirli ve soğukkanlı bulunarak, postu kurtarmaya çalışmak durumundayız.

23- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin dünyada takibini yöntem olarak ileri sürdüğü harpsiz anlaşma, tercih ettiğimiz yoldur. Fakat bizi aldatma yoluna sapılırsa, hiç umulmayacak derecede ciddî davranmamız zorunludur. Bu ciddiyetin gerektirdiği son önlemler askerîdir.

Prof. Dr. Cihan DURA

Alıntı Kaynağı: www.cihandura.com

REFAH PARTİSİ DOSYASI : ATATÜRK’E “SAHTE GAZİ” DİYEREK HAKARET EDEN ESKİ REFAH MİLLETVEKİL İ HASAN MEZARCI KİMDİR ????

Hasan Mezarcı (d. 11 Mayıs 1954, Düzce), radikal ve muhafazakâr görüşleriyle tanınan Türk siyasetçi ve din adamıdır.

İlkokuldan sonra Düzce Merkez Kur’an Kursu’nda hafızlığını yaptı ve İmam-Hatip Okulu‘na girdi. İmam-Hatip’i bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni kazandı. İlahiyat okurken medrese tahsili de aldı. Alanında uzman ilim adamlarından dersler alan Mezarcı, Arapça, tefsir, hadis ve kelam gibi ilimler öğrendi.

Daha küçüklüğünde dedesinin okuduğu Ahmediye ve Muhammediye gibi İslam klasiklerine büyük ilgi duyan Hasan Mezarcı, "Osmanlı’ya, tarihe alakamız, resmi tarihin zıddı olan fikirlere alışkanlığımız aileden geliyor" diyor. Öğrencilik yıllarında müezzinlik ve imamlık ile Diyanet İşleri Başkanlığı ve Tarım Bakanlığı‘nda memurluk yaptı. Müftülüğe Ağrı’nın Eleşkirt ilçesinde başladı. Daha sonra askerlik hizmetini tamamladı. Yedek Subaylığı sıkıyönetim dönemindeydi. Adana 6. Kolordu Komutanlığı’nda Basın ve Halkla İlişkiler subayı olarak görev aldı. Askerlikten sonra Sakarya’nın Akyazı ilçesine müftü olarak atandı. Daha sonra da İstanbul’un Ümraniye ilçesinde tayin edildi. Akyazı’da 5, Ümraniye’de ise 3,5 yıl görev yaptı. Dokuz yılı müftü olmak üzere devlet memurluğundaki hizmeti 15 yılı aştı.

Müftülük yaptığı bölge İstanbul’dan Refah Partisi tarafından aday gösterilerek Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girdi. Evli ve altı çocuk babası olan Hasan Mezarcı yakın tarihle ilgili tartışmalı konuları gündeme getirmesiyle dikkatleri çekti ve bu sebeple partisinden ihraç edildi. Daha sonra hapis cezasına çarptırıldı. Hasan Mezarcı’nın hapishane süreciyle başlayarak bir içine kapanma ve yalnızlaşma sürecine girdiği gözlendi. Ceza evindeyken psikolojik ve biyokimyasal işkenceye maruz kalarak akıl sağlığını yitirdiği iddia edildi.[1] Bu işkencenin 1992 yılında yayınlanan Dünya Af Örgütü raporuna göre “İnsanın zihni yetilerini bozmayı, yok etmeyi, değiştirmeyi hedefleyen sorgulama prosedürü ahlâki suçtur. Fiziksel işkence sınıflandırması kadar insanlık dışıdır” düşüncesi çerçevesine girdiği iddia edilmesine rağmen yeterli kanıt bulunmaması sebebiyle iddia olmaktan ileriye gidememiştir[2].

25 Kasım 2000′ de verdiği röportajda üç yıl önce yattığı cezaevinde Allah tarafından peygamber ilan edildiğini belirten Mezarcı, kendisini Mesih ilan etti.[3][4] Ankara 5. Asliye Ceza Mahkemesi’nin ‘Atatürk’ün manevi şahsiyetine hakaret’ suçundan kesinleşmiş 1 yıl hapis cezası alan Mezarcı, yaklaşık 3 yıl yaşadığı Almanya’ dan Türkiye’ ye dönünce cezasını çekmesi için gönderildiği Edirne’nin İpsala Kapalı Cezaevi’ne de yaklaşık 3 ay yattıktan sonra Ceza İnfaz Kanunu hükümlerine göre cezasını tamamlayarak 6 Mayıs 2002′ de tahliye oldu.[5]

Havarileri (şahitleri) olduğunu iddia ettiği cemaati ile faaliyetlerini internet sitesi vasıtasıyla da devam ettirmektedir. Çeşitli e-kitaplar yayınlanmaktadır.

Kavgamın Perde Arkası adlı 1996 yılında yazdığı bir kitabı vardır.[6]

PEYGAMBERLİĞİNİ İLAN EDEN HASAN MEZARCI’DAN SEÇME SAÇMALAR

VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=eg63HrBwrac&feature=youtu.be

HAZRETİ HASAN MEZARCI KİŞİSEL WEB SİTESİ LİNKİ : http://mesih.de

HAZRETİ MESİH İLE AHİRET KONULARINDA KONUŞMAK İSTERSENİZ E-POSTA ADRESİ : info

(Bizden duymuş olmayın ama Hazreti Mesih’in sitesine bağışta bulunanlara sır’at köprüsünden geçişte her türlü kolaylık sağlanıyor 🙂

ATATÜRK’ÜN SANAT VE SANATÇIYA BAKIŞINI ÖZETLEYEN BU YAZIYI OKUMA NIZ DİLEĞİYLE

Muhlis Sabahattin, İstanbul’da opera ve operetler oynayan bir kumpanya kurmuş. 1930’lar… Carmen’i oynuyorlar. Turneye çıkmışlar. Trenle, İzmit…

Ful çekmişler. Oradan Adapazarı… Havalar bozunca temsil iyi gitmemiş. Eskişehir tam felaket! Kar diz boyu, temsil bile yapamamışlar… Yapamayınca da otelde rehin kalmışlar iyi mi? Beş lira lazım. Beş lira da önemli para ha… Babam anlatırdı. Bebek Belediye’de 125 kuruşa faça masa donatılıp Müzeyyen dinlendiği günler…

Kumpanya karalar bağlamış otelde mucize beklerken, haber duyuluyor:

Atatürk Ankara’dan trene binmiş, Eskişehir’e geliyor. Şapka devrimi, o yıl çıkan ve kadınlarda peçeyi kaldıran kanunla tamamlanmış. Ata, tanıtmak ve anlatmak için dolaşıyor…

Muhlis Bey, lobide haykırıyor:

"Atatürk arkadaşım. Parayı bulduk!"

Kostüm sandıklarını açıyor, içinden bir frak çıkarıyor, giyiyor. Doğru Eskişehir garına…

Orada görevliler penguen kılıklı adama bakıyorlar. Biri "Amerikan Sefiri olmalı" diyor. Yol açıyorlar. Muhlis Bey en öne geliyor. Tren gara giriyor. Vagonun camı iniyor. Atatürk’ün şapkalı eli gardakileri selâmlıyor…

Sonra iniyor aşağı, karşılayıcılara teşekkür etmek için…

Bir bakıyor, karşısında yakın dostu Muhlis Sabahattin.

Kollarını açıyor: "Muhlis!"

"Kemal!"

Sarmaş dolaş oluyorlar…

Muhlis Bey iki cümleyle özetliyor.

"Otelde rehin kaldık, Kemal. Beş lira lazım!"

Atatürk ceplerini karıştırıyor, cüzdanı açıyor.

Üç tek lira çıkıyor üzerinden…

"Üç liram var, Muhlis!"

"Beş lira lazım, Kemal!"

Atatürk yanındaki dört yıldızlı generale dönüyor:

"İki liran var mı?

Paşa ceplerini karıştırıyor ve 1 lira uzatıyor.

"Bu kadar var paşam…"

Atatürk "Dört lirayla idare et Muhlis" diyor.

"Beş lira, Kemal" diyor, Muhlis Bey…

Atatürk özel kalem müdürüne dönüyor bu defa. Hasan Rıza Soyak olmalı…

"Bir lira bul" diyor. Özel Kalem Müdürü ceplerini karıştırıp, beş kuruşlar, on kuruşlarla bir lirayı denkleştiriyor.

Atatürk sonunda "Beş Lira"yı Muhlis Sabahattin’e uzatıyor…

Ali Poyrazoğlu "Ben bu hikayeyi birinci elden dinledim" dedi. "O kumpanyanın Carmen temsilinde Don Jose’yi canlandıran tenor Celal Sururi’den…"

Devrin güzelliğine bakar mısınız? Hani sövdükleri devrin…

İnanmadınız değil mi?

İnanılacak gibi değil çünkü…

Ama Atatürk’ün hangi yaptığı inanılacak gibiydi ki?

Onun için "Ata" Türk’tü O!

Teşekkürler Atam! Sana minnet! Sana şükran!

Hıncal Uluç

http://www.sabah.com.tr/

http://www.yenidenergenekon.com/75-bes-lira-lazim/