Etiket arşivi: AMERİKA DOSYASI

AMERİKA DOSYASI /// AHMET AY : ABD ve yeni ittifaklar

AHMET AY

Göz ardı ettiğimiz ve yorum ve hesap(lama)larımızda yanıldığımız, hamlelerimizde isabet kaydetmediğimiz bir konu da "Yeni Dünya Düzeni Konjonktürünün yeni ittifakları"dır.

Yeni Dünya Düzeni Konjonktürü’nde dünya ve küresel organizasyonlar da işlevsizleşti. Bu işlevsizlik NATO, BM gibi güçlü organizasyonların artık hükümsüz kalması demektir. Bu yüzden BM’nin varlığı, NATO ülkesi olmanın avantajları vs tarih oldu. Yeni düzenin artık yeni paktları, yeni Assemblyler, farklı treatyleri kurulacak. Yani eski dost(luk)lar yok artık, bu yeni konjonktürde yeni dostluklar dönemi başlayacak. Bu ilişkilerin tohumları ise her an atılıyor. Bunun için Suriye sürecine bakmak yeterli.

Yeni ittifaklar, ortaklıklar yine Amerika’nın tekelinde olacak. ABD 30 yıl sonra, 50 yıl sonra kendisini uğraştıracak güçler istemiyor, özellikle bu bölgede oluşabilecek yeni bir gücü kendisine şirk telakki ediyor ABD.

Uyduruyor muyuz?

90’lı yılların başında ABD Savunma Bakanlığı için Paul Wolfowitz‘in hazırladığı Savunma Planlama Kılavuzunda "ABD, kendisine rakip yeni bir alternatif güç merkezinin ortaya çıkmasını engellemeye odaklanmalıdır" tespiti raporun en can alıcı konusuydu.

Bu rapor olsun ya da olmasın, ABD bölgede kendisine alternatif olabilecek, manevra alanını daraltabilecek (yeni) bir güç istemiyor. Bu gücün adil ya da zalim olması hiçbir şeyi değiştirmiyor, hatta zorunlu hallerde adil olmaması tercih edilir. Ama her hal-u kârda değişmez ilkesi var ABD’nin; hiçbir şey Amerika’nın menfaatlerinden önemli olamaz. Çünkü onlara göre “ancak ABD dünyanın huzura kavuşmasını sağlayabiliyor!” Önceki yazılarımızda Amerika’nın bu inancının nasıl stratejiye dönüştüğünü uzun uzun anlatmıştık.

Her şey Amerika için diyen bir ülkeden/devletten ve o devletin dış politikasından bahsettiğimizin farkındayız.

Realizmin önemli ismi İngiliz Edward H. Carr, “insanlık için en iyi olanın herkes için en iyi olacağı” düşüncesinin emperyal/hegemonyacı güçlerin, “kendileri için en iyi olanın insanlık için de en yararlı olacağı” söylemine dönüştürdüklerini söylüyor ki yerden göğe kadar haklı.

Bu çok önemli bir farktır. Artık insanlık değil, kendileri merkezde, bütün insanlık ailesi kendilerinin menfaatlerine uygun hale gelmeli, getirilmelidir. Bunun için insan ölecekse, hele hele ölmesi icab eden Ortadoğulu ise, bölge insanı ise ABD egemenliği için milyonlar ölebilir.

ABD dış politikasının en önemli iki mimarından biri olan Brzenziski tam da bunu söylüyor: “Bölgenin (Ortadoğu) enerji kaynaklarına ilişkin veriler, ABD’ye buraya egemen olmaktan başka bir alternatif bırakmamaktadır…” diyor. Amerika’nın ‘bölgeye egemen olması’nın gerekçesi sadece bu bölgenin enerjisine olan ihtiyacından kaynaklanmadığını biliyoruz. ABD, yeni enerji kaynaklarını ve kıtasında bulunan enerjisini kullanmak istemiyor, bu ayrı bir konu.

ABD, ‘bölgeye egemen olmakla’ başka devletlerin bölge enerjisi sayesinde alternatif güç olmalarının önüne geçmeyi hedefliyor. Bunun için Brzenziski, "ABD, Ortadoğu’yu kendi stratejik çıkarlarına uygun olarak şekillendirmelidir" önerisini kuvvetle destekliyor. Çünkü diyor Brzenziski, "Bu bölgeye egemen olmak ABD’ye başka bir stratejik manivela da sağlamaktadır: Bu, ekonomileri, bölgeden güvenli petrol akışına bağlı olan Avrupa ve Asya ekonomilerini denetim altında tutma gücüdür…" Demek ki ABD sadece petrol ihtiyacını değil, devletlerin denetimini kolaylaştırmak için bölgede bulunuyor.

Bölgeden ayrılmayacak olan ABD, ittifaklar sayesinde başta Rusya ve Türkiye olmak üzere Avrupa devletlerini de denetim altında tutmayı stratejik önem olarak görmektedir. Brzenziski;

"Bu bölge o kadar önemlidir ki, ABD herhangi bir bölgesel gücün beklenti ve önceliklerini buraya dayatmasına izin vermemelidir” diyor.

Amerika bunu nasıl başaracak?

Yeni paktları çizmek istediği yeni haritaya göre belirleyerek.

Her devlet hesabını buna göre yapmalı, Amerika’nın plan ve stratejilerini bilmeli ve buna göre hesabını kitabını yapmalı. Bölge ülkeleri kalıcı, kurumsallaştıracakları yeni ittifaklar kurmalı. İslam Ordusu bu anlamda değerli bir adımdır.

Dünya bunun ne kadar farkında dersiniz?

Rahmetli Cem Karaca’nın;

“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında,

Ne sen bunun farkındasın, ne de polis farkında” şarkısını hatırladım.

Reklamlar

AMERİKA DOSYASI : Küba – ABD İlişkilerinde Yeni Yollar, Eski Sonuçlar

Son dönemin dikkat çekici gelişmelerinden biri ABD’nin aniden Küba ile ilişkilerde normalleşme yönünde adımlar atmaya başlaması oldu. ABD’nin Küba ile normalleşme çabalarını gerçekten normal saymak mümkün mü?

1959 yılında Fidel Castro’nun diktatör Batista’yı devirip Küba’ya sosyalizmi getirmesinin ardından Küba – ABD ilişkileri gergin bir noktaya taşınmış, Füze Krizi, Domuzlar Körfezi Çıkarması gibi olaylar bu iki ülke arasında büyük kırılmalara neden olmuştur. Küba, ABD’nin süper güç olma iddiasına karşılık Sovyet Rusya ile sıkı ilişkiler kurmuş ama Bağlantısızlar Hareketi içinde kalmaya da devam etmiştir.

2000li yıllara gelindiğinde ABD’nin Küba devrimi konusunda beklentileri, oradaki devrimin sürekliliğinin tek adama bağlı olduğu ve Castro’nun ölümü ile son bulacağı şeklinde yorumlanabilir. Aynı süreçte Latin Amerika ülkelerinde Chavez’le birlikte yeni bir sosyalizm akımının güçlü bir şekilde ortaya çıkması ve sol iktidarlara geçen ülkelerin Küba ile birçok işbirliğine gitmeleri, Küba devrimini 2000’li yılların teknolojik ve sosyal medya gelişmelerine karşı ayakta tutan etmenlerden olmuştur. ABD’nin Latin Amerika’daki sol hükümetlerle olan çekişmeleri ve bunlara muhalif adaylara kimi zaman açıktan verilen destek, bölgede Amerikan karşıtlığının daha da yükselmesine neden olmuştur.

2013 yılı ABD’nin Latin Amerika ve Karayipler bölgesinde yeni bir politika izlemesine olanak verecek bir gelişmeye sahne olmuş ve Latin Amerika’daki genel değişimin mimarı Chavez hayatını kaybetmiştir. Bunun öncesinde, 2011 yılında Küba’da iktidarı Fidel Castro’nun kardeşi Raul Castro devralmıştır. Bu noktada halen ABD’nin muhaliflere desteği bilinmektedir ama ABD aynı zamanda farklı bir strateji izlemeye karar vermiş ve kaleyi içten fethetme olarak tabir edebileceğimiz şekilde 2014 sonu itibariyle Küba ile ilişkileri geliştirme yolunu seçmiştir.

ABD ve Küba iki ülke arasındaki ilişkileri geliştirmek adına büyükelçiliklerini tekrar açmışlar[1] ve seksen sekiz yıl sonra ilk kez bir ABD başkanı Küba’yı ziyarete gitmiştir. Obama’nın, her ne kadar liberal partiden seçilmiş olsa da, Latin Amerika konusunda klasik Monroecu görüşten sapmadığı da göz önüne alındığında, başkanlık seçimlerinin yaklaştığı bir dönemde Küba’yı ziyaret etmesi, hem Küba’da hem kendi seçmenlerinde bir algı yaratıp, bundan fayda elde etmek amacında olduğunu göstermektedir. Bir yandan Küba’yı tekrar tanıyoruz mesajı verilerek affedici ağabey pozisyonu alınmaya çalışılmakta, bir yandan ise Küba’ya; halkınızı dünyadan siz dışlıyorsunuz mesajı verilmeye çalışılmaktadır. Ancak görüşmeler analiz edildiğinde Raul Castro’nun ABD’nin girişimleri karşısından devrimin prensiplerinden ödün vermediği görülmektedir. Küba üzerinde yaratılmak istenen algıyı kabul etmeyen Castro, ABD nezdinde Obama’nın Küba’yı eleştirme hakkını da “Yurttaşlarına ücretsiz eğitim ve sağlık hizmeti sunmayan bir ülkenin Küba’ya insan hakları konusunda ders vermeye çalışması anlaşılamaz”[2] diyerek Obama’nın elinden almıştır.

Küba ile ABD arasında ilişkilerin gelişeceğini söylemek mümkün, ancak bu ilişkilerin ABD’nin istediği yönde şekilleneceğini beklemek mümkün görünmüyor, özellikle Domuzlar Körfezi gibi bir olayı unutmayan Küba için, ABD’nin Küba’dan ABD’ye kaçanlar üzerinden oluşturmaya çalışacağı insan haklarına saygı baskısı şimdilik atlatılmış durumda. İlişkilerin normalleşmesini engelleyen diğer konular ise ABD’nin elli dört yıldır süren ambargosu ve özellikle Irak İşgali döneminde dikkat çeken, Guantanamo Körfezi’ndeki Küba tarafından ABD’nin toprak işgali[3] olarak görülen üs mesesi iki ülke arasında hemen çözümlenebilecek konular değiller. Bu süreçte ABD’nin daha ciddi adımlar attığı da gözlemlenmektedir, bunlardan en önemlisi Temmuz 2015’te Küba’nın terörizmi destekleyen ülkeler listesinden çıkarılmasıdır.[4] Bu adımları ise Küba yönetiminin ABD tarafından kabul edilir hale geldiği şeklinde yorumlamak mümkün değildir. Özellikle Fidel Castro ile casuslar savaşı denebilecek bir süreç atlatan ABD için şu an sadece aynı hedefe odaklanmış ama farklı araçlar kullanmaya başlamış denilebilir.

Küreselleşme ile Amerikan kültürünün Küba’ya empoze edilmesi ve Küba’ya Amerikan tarzı demokrasi götürülmesi fikri şuan için ABD’nin yeni stratejisi ancak elli beş yıldır devam eden sosyalist bir rejimin tam aksi bir ideolojiyle yönetilen ABD modeliyle yıkılması çok zor; özellikle Küba’nın sağlık ve eğitim konusunda gelişmiş haklara sahip olması ve Katrina Kasırgası gibi bir örnekte olduğu gibi ABD’nin kendi vatandaşlarının güvenliğini sağlayamaması ve özellikle siyahilerin yaşadığı bölgelerde yüzlerce kişinin bu kasırgada hayatını kaybetmesi; aynı dönemde ise Küba’da gerekli önlemlerin alınarak bir kişinin bile hayatını kaybetmemesi[5] gibi örnekler halen hatırlanıyorken.

Sonuç olarak Küba’da insanlar lüks tüketimi güvenliğe tercih etmediği müddetçe Küba devriminin antiemperyalizme bağlı kalacağı ve bunu devrimin ana dayanaklarından biri olarak kullanmaya devam edeceği açıktır. Tüm bu gelişmeler ışığında ABD’nin ilişkileri normalleştirme görüntüsü altında Küba devrimini esnetme çabaları ancak başarısız bir girişim olarak tarihteki yerini alacaktır.

Canan KIŞLALIOĞLU, Akdeniz Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü Doktora Öğrencisi.

AMERİKA DOSYASI : B Planı ABD’nin Bilinçaltı

KAYNAK : Stratejik Düşünce Enstitüsü

Artık beşinci yılına giren Suriye krizinde ilk kez ateşkes ilan edildi. BM tarafından desteklenen ateşkesin siyasi çerçevesi, aralarında Türkiye, İran ve S. Arabistan gibi bölge ülkelerinin de bulunduğu uluslararası Suriye destek grubunun 11 Şubat’taki Münih toplantısında kararlaştırıldı. ABD-Rusya öncülüğünde koordine edilen “düşmanlıkların durdurulması” kararı 27 Şubat itibariyle fiilen yürürlüğe girdi. Daha ilk gününde Şam rejimine bağlı güçler ve Rus uçaklarının bombalamaya devam etmesi nedeniyle muhaliflerce ateşkes ihlali yapıldığına ilişkin ciddi uyarılar yapılsa da ilerleyen günlerde çarpışan tarafların karara bağlılık konusunda daha dikkatli olmaya başladıkları görülmektedir. En kritik konu ise Suriye’nin geleceği hususunda bugün ateşkesi destekleyen iç ve dış aktörlerin siyasi yol haritaları ve bunu uygulayacak metotlarıdır. Sadece Suriye’de değil, tüm bölgede kalıcı barış ve istikrar nasıl sağlanacaktır ve bölge ülkelerinin siyasi birlikleri korunabilecek midir?

BM’nin 18 Aralık 2015’te aldığı 2254 sayılı kararda rejim ile muhalefet arasında BM aracılığıyla diyalog sürecinin başlatılması, ülkede çarpışan taraflar arasında ateşkes ilan edilmesi, altı ay içinde iktidar ve muhalefet arasında bir geçiş hükümetinin kurulması ve nihayet 18 aylık dönemde de yeni bir anayasanın yapılarak seçimlere gidilmesi öngörülmektedir. Bu sürecin ilgili aktörlerle işbirliği halinde ABD ve Rusya öncülüğünde yürütülmesi beklenmektedir. BM kararına istinaden Cenevre’de Suriye özel temsilcisi De Mistura’nın arabuluculuğunda başlatılan görüşmeler tıkandığı için 25 Şubat’a kadar görüşmelere ara verilmişti. Özellikle görüşmelerin yeniden başlaması için muhalefet tarafından rejimin ve Rusya’nın bombalamayı durdurmaları, kuşatma altındaki bölgelere insani yardım yapılması ve tutuklu muhaliflerin rejim tarafından serbest bırakılması şartları öne sürülmüştür. Münih toplantısında kararlaştırılan ve uygulamaya sokulan geçici ateşkes antlaşması bir anlamda Cenevre’de başlayacak olan ve Suriye iç savaşının kalıcı biçimde bitirilmesini amaçlayan diplomatik müzakerelerin önünün açılmasını sağlayan bir ara çözüm olarak görülmelidir. Antlaşmayla ilk defa kuşatma altındaki bölgelere Kızılay ve Kızılhaç gibi yardım kuruluşları vasıtasıyla insani yardım ulaştırılmaktadır. Yıllardır bomba altına yaşamlarını sürdüren sivil halk da ilk kez rahat nefes almıştır.

Ancak Suriye halkının en çok merak ettiği şey, ateşkes sürecinin kalıcı olup olmayacağı ve Suriye’nin siyasi geleceğinin ne olacağıdır. Zira beş yıl önce hak, özgürlük ve demokrasi adına sokağa çıkan ve silahlı mücadeleyle ülkedeki diktatör Esed rejimini devirmeyi amaçlayan halk kitleleri bu uğurda inanılmaz maliyet ödemişlerdir. Bazılarına göre çeyrek milyon; bazılarına göre de yarım milyon insan hayatını kaybetmiştir. 5 milyona yakın Suriyeli ülke dışına kaçarak mülteci durumuna düşmüş, bir o kadarı da ülke içinde yer değiştirmiştir. Bu demografik değişiklikler, aynı zamanda Suriye’nin içindeki sosyolojik haritayı da etnik ve mezhepsel temelde yeniden tanımlamıştır. Rejimin kontrolü altındaki bölgelerdeki Sünni nüfus bilerek seyreltilmiştir. DAEŞ’in kontrolü altındaki bölgelerde Nusayri nüfus; PYD bölgesinde ise Marksist düşünceye inanmayan kim varsa göçe zorlanmıştır. Dolayısıyla kadim bir medeniyet merkezi olması nedeniyle antik dönemlerden bu yana çok kültürlü bir coğrafya olan Suriye ne yazık ki mezhepsel ve etnik olarak çoğulcu karakterini yitirmeye başlamıştır. Başta Cenevre görüşmeleri olmak üzere uluslararası toplumun en zor işi bu anlamda Suriye’nin siyasi haritasının bütünlüğünün nasıl korunacağıdır.

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, yaptığı bir açıklamayla, eğer Suriye’de ateşkes sağlanamaz ve geçiş süreci ilerlemezse kendilerinin bir “B planına” sahip olduklarını söyledi. Türkiye’de de büyük yankı uyandıran bu açıklama Amerika’nın Suriye’yi siyaseten parçalara ayırma hazırlıkları yaptığı şeklinde yorumlandı. ABD yönetimi ve Batılı güçlerin, Orta Doğu konusunda sicilleri oldukça kabarık. Bölgedeki siyasiler ve entelektüellerin bu tür spekülatif açıklamalara siyasi alerji duymalarını yadırgamamak gerek. Mısır’ın önde gelen düşünürlerinden olan Fehmi Huveydi’nin geçen hafta yayınladığı bir yazısının başlığı tam da bölgedeki aydınların derin kuşkusunu özetler biçimdeydi: “Arap dünyasının sınırları da varlığı da tehdit altında.” Peki nedir bu derin kuşkunun altını besleyen gerçekler?

‘Revizyon’u Doğal Hak Görüyorlar

Öncelikle Arap baharı sürecinin altında yatan bölge halklarının “ekmek, onur ve özgürlük” arayışı hala gerçekleşmiş değildir. Kısmen Ürdün, Fas ve Tunus gibi Arap ülkelerinde halkı rahatlatacak yönde sınırlı adımlar atılsa da, çekirdek Orta Doğu’da maalesef demokratikleşme süreci statüko güçlerinin darbe (Mısır), iç savaş (Suriye, Yemen) ve siyasi oyunlarıyla (Libya) durduruldu. Ancak değişim ivmesini sokağa taşıyan Arap uyanışının yarattığı toplumsal bilinç ve gençlik enerjisi ortada bastırılmış olarak beklemektedir. Bölge ülkelerinde DAEŞ ve benzeri yapılar üzerinden ortaya çıka(rtıla)n kaotik ortam, Arap ülkelerini bölgesel ve küresel güçler açısından müdahale edilebilecek bir siyasi coğrafyaya çevirmiştir. Suriye, Libya, Irak ve Yemen gibi ülkeler iç bütünlüğünü kaybetmiş, başarısız devletlere dönüşmüş durumdalar. Bazıları bu kırılgan devletler haritasını Pakistan’dan Fas’a kadar uzatmaktadırlar.

İkincisi, stratejik askeri ve siyasi olarak hala güçlü olan Batı dünyası için Orta Doğu’daki Müslüman ülkelerin sınırları uluslararası sınırlar olarak tanınsa da onlar için kutsal değildir. Zira bu sınırlar 100 yıl önce zaten kendilerince çizilmiştir ve bir asır sonra o siyasi haritalar üzerinde revizyon yapmayı neredeyse doğal hakları olarak görme eğilimindeler. Bugün ABD başkan yardımcısı olan Joe Biden’in 2006’da Leslie Gelb ile birlikte hazırladığı ABD’nin “Irak’tan çıkış” stratejisi raporunda Irak’ın üç federal yapıya bölünmesi savunulmuştu. Yine aynı yıl Askeri bir dergide ABD stratejik aklının üzerinde fikir jimnastiği yaptığı ve pek çok ülkenin haritasında değişiklik öngörülen harita yayınlanmıştır. Benzer haritalar 2012 yılında Atlantik dergisinde de yayınlanmıştır. Phlip Gordon gibi eski ABD diplomatının ülkenin önde gelen düşünce kuruluşlarından RAND için hazırladığı Suriye raporu da üç bölgeli bir Suriye’den bahsediyor. Daha eskiye gidildiğinde Arap dünyasının en çok kullandığı argüman ise 1982 yılında bir İsrail dergisinde yayınlanan meşhur Oded Yinon planına dayanır. Yinon projesi ise, tarihsel Siyonist hafızada var olan Nil ve Fırat havzasındaki ülkelerin, İsrail ve Yahudiler için yaşam alanı haline getirilmesi amacına yönelik olarak etnik ve mezhepsel temelde yeniden inşa edilmesini öngörür.

Direniş Hattı Kurulmalı

Dolayısıyla Kerry’nin “Suriye’de B planımız var” açıklamaları, özellikle Türkiye gibi tarihsel bir müttefiki ile PYD üzerinden karşı karşıya gelmeyi göze aldığı da dikkate alındığında, küresel aktörlerin, Suriye ve bölgenin geleceğine ilişkin politikalarını geçmişe yönelik olarak yeniden değerlendirme ihtiyacını ortaya çıkartmaktadır. Irak’ın işgaliyle başlayan ABD politikasının, Irak’ta sürdürülebilir bir siyasi ve askeri yapı oluşturmadan neden bölgeyi terk ettiği ve ‘Arap Baharı’ sürecinde neden bilerek perde arkasına saklandığı sorgulanmalıdır. Hatta Rusya’ya Ukrayna ve Suriye konusunda neden bu kadar alan açtığı da… Hülasa 11 Eylül sonrasında Bush’un “yeni haçlı seferi” sözünü ağzından kaçırması gibi, Kerry’nin “B planı” açıklaması da bilinçaltının dışa vurumu olarak görülebilir. Böyle bir harita oyununun nelere sebep olacağını ise ya görmek istemiyorlar ya da her türlü gelişmeyi göze alarak “yaratıcı kaos” planları çerçevesinde harekete geçmek için fırsat kolluyorlar. Türkiye ve Almanya’nın yaklaşan tehlikeyi görerek yakınlaşması boşuna değil. Zira bölge karışırsa Avrupa’ya yılda bir milyon değil; on milyonlarca mülteci akın edecektir. Avrupa bunları sezmeye başladı gibi. Dahası Türkiye’nin İslam dünyası ile son zamanlarda geliştirmeye çalıştığı askeri-stratejik işbirliklerini de bu gözle görmek gerekiyor. Her şeye hazırlıklı olmalıyız. Bunun için de bölgedeki özellikle demografik-askeri ağırlığı olan ülkeler arasında (Türkiye, İran, S. Arabistan, Mısır, Pakistan) acilen güvenlik öncelikli bir siyasi diyalog mekanizması kurulmalı ve dışarıya karşı bir siyasi direniş hattı inşa edilmelidir. Zaman daralıyor.

Bu yazı 5 Mart 2016 tarihinde Star Açık Görüş’te yayınlanmıştır.

AMERİKA DOSYASI : ESKİ DIŞ İŞLERİ BAKANI HILLARY CLINTON’IN MAIL MESAJLARI KARABORSA’DA :) )))))

Web site linki : http://www.readhillarysemail.com/#emails

AMERİKA DOSYASI : TÜRKİYE POLİTİKALARI BAĞLAMINDA HILLARY CLINTON VE DONALD TRUMP

Geçtiğimiz gün yapılan ve “Süper Salı” adı verilen ön seçimler sonucunda, ABD’de 8 Kasım 2016 tarihinde yapılacak olan Başkanlık seçimlerinde yarışacak adaylar büyük ölçüde netleşti: Hillary Clinton (Demokratlar) ve Donald Trump (Cumhuriyetçiler). Daha önceki bir yazımda ön seçimlerde ter döken iddialı Başkan adaylarının genel vizyonlarını zaten özetlemiştim.[1] Ancak bu yazıda, sona kalacak iki aday olan Clinton ve Trump’ın Türkiye politikaları özelindeki düşüncelerini özetlemeye çalışacağım.

Hillary Clinton

Daha önce Dış İşleri Bakanlığı yapmış olmasının getirdiği tecrübe sayesinde gerek dünya politikası, gerekse de Türkiye konusunda Trump’a kıyasla çok daha bilgili olduğu gözlemlenen, ancak bu dönemde yaşanmış olan bazı olumsuzluklar nedeniyle çeşitli eleştirilere de konu olan Hillary Clinton, kısa bir süre önce yayınladığı “Hard Choices” (Zor Seçimler) adlı kitabında[2], Türkiye ve Türk siyasetçiler hakkında bazı düşüncelerine de yer vermiştir. Kitabında “Türkiye’nin Endonezya gibi demokrasi, modernlik, kadın hakları, laiklik ve İslam’ın bir arada yaşayıp yaşayamayacağını test ettiğini ve Ortadoğu’daki diğer insanların Türkiye’yi bu noktada izlediğini” belirten Clinton, Türk-Amerikan ilişkilerinde hırslı bir siyasetçi olarak nitelendirdiği Erdoğan’ın kilit kişi olduğunu yazmıştır.[3] Yine aynı kitapta, Clinton, Başbakan Ahmet Davutoğlu içinse “Davutoğlu, bulunduğu makama tutku ve bilgelik getirdi, yapıcı ve dostça bir çalışma ilişkisi geliştirdik ve çok defa gerginlik olmasına rağmen hiçbir zaman kopmadık” diyerek Davutoğlu ile yakın mesaisini belirtmiştir.[4] Clinton, kitabında Erdoğan’ın son dönemde otoriterleşmeye başlayan çizgisi konusunda ise eleştirel bir duruş sergilemiştir.[5] Suriye konusunda Obama’ya kıyasla daha şahin bir isim olan Clinton, uçuşa yasak bölge ilan edilmemesi ve ılımlı muhalefetin yeterince silahlandırılmaması konularında Obama yönetimini eleştirmiştir.[6] Demokrasi vurgusu ve ılımlı İslam düşüncesi nedeniyle Trump’a kıyasla Türkiye’ye daha yakın bir siyasetçi olduğu gözlemlenen Clinton[7], Suriye konusunda da Esad’a karşıt olması bağlamında Türkiye’den daha çok destek alabilir. Ancak Obama yönetiminin Suriye’deki pasif politikalarını devam ettirmesi halinde, Clinton’ın Suriye politikası Türkiye’nin işine gelmeyebilir. Zira Suriye’de Esad yönetimi, PKK uzantısı olan PYD-YPG ve IŞİD gibi üç farklı düşmanla karşı karşıya kalan Türkiye, önümüzdeki dönemde askeri-güvenlik politikalarına yönelmek zorundadır. Hillary’nin bir diğer önemli artısı ise Türkiye-İsrail ilişkilerini düzeltebilecek bir konumda olmasıdır.[8] İsrail’de sevilen bir siyasetçi olan Clinton, Demokrat bir Başkan olan Obama döneminde İsrail’deki sağ Netanyahu hükümetiyle ABD arasında yaşanan sorunları da çözebilecek uzlaştırıcı bir isimdir. Suriye konusunda henüz bir kara operasyonu için yeşil ışık yakmayan Clinton, buna karşın IŞİD hedeflerini daha fazla bombalama ve uçuşa yasak bölge önerisinde ısrarcıdır.[9] Buna ek olarak, Clinton, Türkiye’nin IŞİD konusunda daha katı bir tutum alması gerektiğini belirtmektedir.[10] Ayrıca Clinton’ın şu sıralar Türkiye’de terör örgütü muamelesi gören ılımlı İslamcı Fethullah Gülen cemaatinden yoğun bağış alması da ABD’de eleştiri konusu yapılmaktadır.[11] Clinton’ın Başkanlığı döneminde Türkiye ile ABD arasındaki model ortaklığın hız kesmeden devam edeceği, ancak otoriterleşme ve kadın hakları gibi konularda çeşitli sorunlar yaşanabileceği öngörülebilir.

Donald Trump

Kendi başına yapmış olduğu inanılmaz servetin de ispatladığı üzere iş yapmayı bilen ve ticari zekâsı yüksek bir isim olan ABD Başkan adayı Donald Trump, öncelikle Türkiye’de de çeşitli yatırımlara sahiptir. İstanbul’un Şişli bölgesinde Türk medya patronu Aydın Doğan’la birlikte 2010 yılında açılan Trump Towers[12] adlı ultra-lüks bir rezidans yaptırmış olan Trump, yine Doğan’la beraber Mecidiyeköy’de bir alışveriş merkezi de yaptırmıştır.[13] Trump’ın Müslümanlara yönelik sözleri iş ortağı Doğan’ı da zor duruma düşürmüş ve Doğan, Trump’ı kınamak zorunda kalmıştır.[14] Müslümanlara ve göçmenlere karşı sert sözleriyle dikkat çeken Trump, bugüne kadar hâlihazırdaki ABD Başkanı Barack Obama, Katolik dünyasının ruhani lideri Papa Franciscus, Cumhuriyetçi Parti’nin bir önceki Başkan adayı Mitt Romney[15] ve daha birçok ünlü kişi tarafından düşünceleri nedeniyle eleştirilmiş sivri bir isimdir.[16] Ancak Trump’ın Müslümanlara yönelik kullandığı ayrımcı dilin, Türkiye’de benzerleri farklı gruplara karşı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından sıklıkla kullanılan popülist iç politik argümanlar olduğu algısı Türkiye’de de hayli yüksektir. Bu nedenle Trump’a yönelik tepkiler, bu ülkede -İslamcı basın haricinde-[17] neredeyse hiç yoktur. Siyaset Bilimi Profesörü Ersin Kalaycıoğlu’na göre; Trump’ın “ABD müttefiki olan Müslüman nüfusu yoğun Suudi Arabistan ve Türkiye gibi ülkelerle hiçbir sorunu yoktur”.[18] Ayrıca Trump’ın, Suriye konusunda Körfez ülkelerinden toplayacağı fonlarla ülke içerisinde göçmenler için güvenli bir bölge kurma önerisi, 3 milyona yakın göçmene ev sahipliği yapan ve ekonomik açıdan çok zor günler geçiren Türkiye’nin de işine gelebilecek önemli bir açılımdır.[19] Trump’ın Vladimir Putin ve Kim Jong-un gibi otoriter liderlere övgüler yağdırması, Başkan olursa Türkiye’de de insan hakları ihlalleri konusunda bu ülkeyi fazla sıkıştırmayacağı algısı yarattığı için, iktidardaki AK Parti çevrelerinde olumlu puan toplamasına neden olabilir. Zira son dönemde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Türk tipi Başkanlık söylemleri ve muhaliflere yönelik baskılar nedeniyle Türkiye’deki hükümete yönelik otoriterleşme eleştirileri de dünya basınında hızla artmaktadır. Ancak büyük oranda İslamcı bir tabana hükmeden bu partinin, bu durumda tabanını yönlendirme konusunda biraz zorlanması gibi bir durum söz konusu olabilir. Daha önce bu konuda inanılmaz büyük başarılar gösteren bir siyasetçi olan Tayyip Erdoğan, bu konjonktürü ustalıkla yönetebilecek ve eğitimsiz kesimleri farklı kültürel politikalarla sakin tutabilecek bir isim olduğu için, Trump’ın seçilmesi durumunda onunla çok yakın bir işbirliği içerisine girebilir. Zira Suriye’de IŞİD hedeflerine yönelik bir askeri müdahale de, Trump’ın Başkanlığında daha olası gözükmektedir ve bu konu, artan güvenlik riskleri nedeniyle Türkiye’nin de işine gelecektir. Ancak Trump’ın, Rus lider Putin’e benzer şekilde Türkiye’yi IŞİD tarafında olmakla suçlaması[20], Trump’ın seçilmesi durumunda ilk başlarda ikili ilişkilerde bir güvensizlik ortamının doğmasına neden olabilir. Yine de Trump’ın Başkanlığı, Türkiye ile ilişkilerin bozulacağı anlamına kesinlikle gelmez. Zira herşeye rağmen laik bir ülke olan Türkiye, IŞİD terörü ve artan radikal İslamcılık nedeniyle çok zor günler geçirmektedir ve bu nedenle Batı ile (ABD ve AB) olan ittifakına son aylarda daha büyük özen göstermeye başlamıştır. Bir NATO üyesi olan Türkiye, Trump’ın Başkanlığında bölgede askeri açıdan çok önemli roller üstlenebilir. Ayrıca Trump’ın da, Başkan seçilirse şimdilerde oy almak için kullandığı aşırı söylemlerden geri adım atması kesin gibidir. Zira ABD’nin Müslüman dünyasında çok önemli bağlantıları ve ittifakları bulunmaktadır. Yine de bu konuda, Clinton’ın şansı Trump’a kıyasla daha fazladır.

Son olarak, ABD Başkanlık seçimleri değerlendirilirken şu akılda tutulmalıdır; ABD, Türkiye gibi Müslüman nüfusu yoğun bir ülke değildir. Oy veren vatandaşların büyük çoğunluğu Hıristiyandır ve bu kişilerde İslam ve Müslüman algısı hiç de olumlu değildir. ABD seküler bir ülke olmasına karşın, bu ülkede dindar hatta bağnaz Hıristiyan grupların etki alanları hiç de azımsanmayacak kadar güçlüdür. Milliyetçilik de ortalama Amerikan seçmeni açısından güçlü bir eğilimdir. Dahası, ABD’nin en etkili lobi gruplarından olan Yahudiler de, İslamcı hareketler karşısında güvenlik riskleri yaşayan İsrail’e olan bağlılıkları nedeniyle bu konuda genel Amerikan seçmeninin çizgisiyle uyumlu durumdadır. Bu nedenle, Türkiye’deki insanlara garip gelen Trump’ın kullandığı söylemler, ABD özelinde o kadar da garip karşılanmayabilir. Ancak ABD’deki göçmen ve Müslüman oyları, bu seçimde elbette Trump’tan ziyade Clinton’a gidecektir. Bu nedenle seçim muhtemelen başabaş geçecektir. Son anketler Clinton’ı Trump karşısında kesin favori olarak işaret etse de[21], son düzlükte Trump da popülaritesi ve esprili kişiliği sayesinde atağa kalkabilir. Dahası, Amerikan tarihinde hiç kadın Başkan olmaması, Trump’ı ortalama seçmen açısından daha cazip hale getirebilir. Ancak şu an için Clinton’ın daha önde olduğu ve favori aday olarak gözüktüğü kesin olarak belirtilmelidir. Türkiye açısından kimin daha iyi bir Başkan olacağı ise, Türkiye’de de siyasi partilerin birbirinden oldukça farklılaşan vizyonları nedeniyle cevaplanması kolay olmayan bir sorudur. Ancak Clinton’ın Trump’a kıyasla Türkiye’ye biraz daha yakın bir isim olduğu söylenebilir. Clinton’ın eşi ve eski ABD Başkanı Bill Clinton’ın da Türkiye’de en sevilen ABD Başkanlarından biri olduğu hatırlanırsa, Clinton ismi Türk halkına Trump’a kıyasla çok daha sıcak gelecektir. Ancak Trump’ın Başkan seçilmesini de bir felaket senaryosu olarak görmemek gerekir. Zira ekonomik düşünen bir siyasetçi olan Trump, kârlı olduğu sürece Türkiye ile ilişkileri geliştirmekte hiçbir sakınca görmeyecektir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

AMERİKA DOSYASI : FLAŞ ! ABD’nin Yalanı Açığa Çıktı !

İşte haber böyle…

Haber şöyle:ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü John Kirby, ABD’nin Suriye’de Kürtler için özerk bir bölge düşünmediğini, Suriye’nin bütünlüğünden ve birliğinden yana olduklarını söyledi.

Kirby, başkent Washington’da düzenlediği basın toplantısında, Suriye’de çatışmaların sonlandırılması anlaşmasının ardından, ülkenin bütünlüğünü sağlayacak bir yönetimin iktidara gelmesi gerektiğini, Kürtler için özerk ya da yarı özerk bir bölge oluşturulmasını istemediklerini belirtti”.

ABD diyor ki, Suriye’de federatif yapı istemiyoruz…

Aynı ABD, 1991 Körfez Savaşı öncesinde de Irak’ta özerk yapı istemiyoruz demişti ama bakınız Irak’ta neler olmuştu… ABD, Körfez’e önce ÇEKİÇ GÜÇ ile geldi…

Uğur Mumcu Çekiç Güç’ün neden geldiğini şöyle açıklıyor:

‘Çekiç Güç’ün Kuzey Irak’ta doğan otorite boşluğunu doldurmak, bölge halkını Saddam’ın kıyımından korumak ve caydırıcı bir güç olarak kullanılmak için oluşturulduğu ileri sürülüyor. Bu amaç, insancıl gerekçelere dayanıyor. Saddam’ın Kürt halkına yönelik Halepçe kıyımı da anımsanırsa, bu gerekçelere hak vermemek kolay değildir.

Madalyonun bir yüzü böyledir. Bir de madalyonun öbür yüzüne bakalım: Madalyonun öbür yüzünde Çekiç Güç’ün asıl amacı görülüyor. Bu amaç bölgede ABD korumacılığı altında bir Özerk Kürt Devleti kurmaktır. Bölgede batı devletlerinin koruması altında bir Kürt devleti kurulması 1’nci Dünya Savaşından bu yana gündemdedir!

Batı destekli Kürt devleti kurma planı, Kurtuluş Savaşı ile bozuldu. Kürtlere batı desteğinde devlet kurma planları 1970’li yılarda da uygulanmak istedi. Başkan Carter döneminde Molla Mustafa Barzani, ABD tarafından para ve silah yardımlarıyla desteklendi. Ancak Barzani, Amerikan korumacılığındaki ayaklanmayı başlatamadı.

Kürtler açısından 1920’lerde Londra, San Remo ve Sevr Anlaşmalarına konu olan ve 1970’li yılların ortasında da Amerikan desteği ile canlanan Özerk Kürt Devleti 1990’larda Çekiç Güç aracılığıyla kurulmuş bulunuyor!

Çekiç Güç, ABD için çekiç, Türkiye ise bu çekicin örsü oluyor.’

Uğur Mumcu kör gözlerin göreceği, sağırların duyabileceği güçlü bir sesle peş peşe haykırıyordu;

“Çekiç Güç’e ‘Evet’ dedikten sonra ‘Kuzey Irak’ta Kürt Devleti’nin kurulmasına karşıyız’ demenin bir anlamı var mı? Kimi inandırır bu sözler? Çekiç Güç’ün amacı, ‘Federe Kürt Devleti’nin kurulması ve kurulan bu devletin Batı askeri gücüyle korunmasıdır. Bu sonuç, Kürtler açısından Kürtlere özerklik veren 1920 Sevr Anlaşması’nın 64’ncü Maddesinin gerçekleşmesidir…”

Uğur Mumcu’nun bu tespitleri yıllar önce Gazi Mustafa Kemal tarafından, 1927’de, Türk Ulusuna açıklanmış ve Büyük Nutuk’a şöyle kaydedilmişti;

‘Saygıdeğer efendiler, bu antlaşma(Lozan), Türk Milleti’ne karşı yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış büyük suikastın sonuçsuz kaldığını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş siyasi bir zaferdir’.

Yıllar sonra bu gerçeği Genelkurmay Başkanlığı kamuoyuna şöyle açıklanacaktır;

‘Birinci Körfez Savaşı’na Türkiye Cumhuriyeti koalisyon güçlerine destek vermiştir. Ancak sonucunda Türkiye zarar görmüştür. Savaş sonunda Saddam’ın Kuzey bölgeye saldırısı sonucunda 100 binlerce insanın Türkiye’nin hudutlarına yığılmıştır. Bunlara en büyük desteği Türkiye verdiği halde Türkiye suçlanmıştır ve o yığılan insanlar ‘burada bir Kürt sorunu var’ diye dünya kamuoyuna mal olmuştur.’

Genelkurmay’ın bu açıklaması günüme Suriye’sini de açıklıyor; IŞİD vahşeti Suriye’deki Kürtleri uluslararası bir sorun olarak ortaya çıkarmıştır.

Yıllar sonra yine Genelkurmay Başkanlığı Körfez Savaşı’na kaybeden tarafından Türkiye olduğunu şöyle açıklayacaktır;

Körfez Savaşı sonrasında 36’ncı paralelin kuzeyinin Saddam’a yasaklanmasıyla, kuzeydeki insanları korumakla birlikte aynı bölgede PKK’ya korunma bölgesi oluşturmuştur ve bugünkü durumu yaratmıştır. Hala da bu durum artarak devam etmektedir. Karakolların basılması, kitle halinde zayiat verdiği dönemler hep bu döneme rastlar.’

Genelkurmay’ın bu tespitleri yine günümüz Suriye’sinde kurulması planlanan güvenli bölgenin ardında yatan tuzakları da açıklıyor…

Sonuç olarak Özal’ın ABD’ye verdiği destekle bir şekilde savaşta yer alan Türkiye’de 1991 Körfez Savaşı şu sonuçlara yolaçmıştır:

.Irak kuzeyinde Barzani yönetiminde Özerk Kürdistan yapısı kurulmuştur. Özal, bu kişiye kırmızı pasaport vermekle bu yönetimi tanımıştır.

.Irak kuzeyinde sayıları 20.000’i aşan ve adı PKK olan Taşnak destekli küresel bir çete kurulmuş ve Türkiye’ye terör adı altında saldırılara başlamıştır.

.Türkiye, ambargo yüzünden 100 milyar dolara yakın bir kayba uğramış ve ABD bu kaybı karşılamamıştır.

Sonuçta Türkiye, Özal’ın dediği gibi “BİR KOYUP ÜÇ ALMAMIŞ” aksine bu savaştan zararlı çıkan taraf olmuştur.

ŞİMDİ ABD DİYOR Kİ SURİYE’DE ÖZERK YAPI İSTEMİYORUZ…

Aynı ABD, 1991’de Irak için de aynı şeyi söylemiş ve Türkiye bundan zararlı çıkmıştı.

Şimdi aynı oyun Suriye’de oynanıyor…

BİLGETÜRK

AMERİKA DOSYASI :. ABD’de Seçim Dalaşı

Halk, çoğu ülkede olduğu gibi, seçmenin zayıf hafızasının anımsayabildiği, hemen yakın geçmişteki ekonomik gidişata bakarak iktidardaki partinin notunu verecek.

ABD’de Başkanlık yolunda ön seçim maratonu devam ederken, özellikle Donald Trump’ın şovlarıyla cümbüşleşen ve eski zamanlara nazaran düşük bir profil çizen çekişmelere şahit oluyoruz. Bu çekişmelerde, komik ve tuhaf dalaşmalar bir yana, gerek ABD’nin gerekse dünyanın düzenini tehdit eden argüman ve vaatlere de rastlanıyor. Özellikle Trump, bu anlamda en endişe verici isim olarak öne çıkıyor.

Sonuç ne olacak bilinmez ancak bir gösterge olarak, şu ana kadar kimler ne kadar yol aldı diye bakmakta fayda var. Mevcut süreçte, bildiğiniz üzere, Demokratlar ve Cumhuriyetçiler, Başkan adaylarını belirlemek için her eyalette ön seçimler yapıyor. Çoğu eyalette “primary” denilen genele dönük bir yoklama yapılırken, bir kısmında ise parti kurullarının oylarına başvurulan “caucus” yöntemi geçerli. Bu oylamalarda adayların amacı, her eyaletten mümkün olduğunca delege toplamaya çalışmak. Zira kazanılan delege sayıları, ön seçim tamamlandığında, partilerin, adaylarını finalize etmek için Temmuz’da yapacakları kongrelere gidişin bileti…

Ve toplam delege sayısının çoğunluğunu, yani yarısından 0,5 ya da 1 fazlasını alabilen bir aday, partinin Başkan adaylığını resmen kazanıyor. ABD’liler buna, magic number (sihirli sayı) diyor. Sihirli sayı, Demokratlar için 2383 iken, Cumhuriyetçiler için 1237. Bu bilgiler ışığında;

Maratonun ilk etabında Demokrat Parti’den Hillary Clinton’ın, bu hafta da yoğun geçen oylamalar sonunda 1606 delege desteğine ulaştığı, diğer aday Bernie Sanders’ın ise 851 ile geriden geldiği görülüyor. Önümüzde duran henüz oy vermemiş eyaletler elbette gidişatı etkileyebilir ancak Demokrat kanatta Clinton’ın ipi göğüslemesi şimdilik daha muhtemel görülüyor. Cumhuriyetçi cümbüşte ise, Trump şu ana kadar 673 delegeye ulaşmışken, onu 410 ile Ted Cruz takip ediyor.

EKONOMİ VE VAATLER

Adaylar hızla ilerleyen süreçte, gerek önseçim ile Kongre sonuçlarını, gerekse Kasım ayında yapılacak Başkanlık seçimlerini şekillendirecek pek çok vaat ve iddia ortaya atarak kıyasıya mücadele ediyor. Bu bağlamda, gerek iç gerekse dış politikaya dair çeşitli başlıklar manşetleri süslemekle birlikte, hiç şüphe yok ki; halk, cebini de düşünmek durumunda. Dolayısıyla, ABD Başkanlık seçimlerinin önemli bir belirleyicisi olan ekonomi de, oy fonksiyonunun içindeki güçlü yerini haliyle alacak.

Buradan hareketle, iki noktanın altını çizmek gerek. Birincisi; halk, çoğu ülkede olduğu gibi, seçmenin zayıf hafızasının anımsayabildiği, hemen yakın geçmişteki ekonomik gidişata bakarak iktidardaki partinin notunu verecek. İkinci faktör olarak da, iki tarafın da adaylarının ekonomik vaat ve iddiaları, terazinin bir köşesinde tartılacak.

İlk faktöre bakacak olursak; ABD’deki ekonomik toparlanmanın fena gitmediği ancak zaman zaman çelişkili veriler de içerdiği söylenebilir. Kasım ayına gelindiğinde oy verirken yakın geçmişe bakacak olan halk, ne çok pohpohlayacağı ne de yerden yere vuracağı bir ekonomi yönetimi algılayacağa benzer. Tabii bu noktada, işin içine ister istemez, FED kararları da girecek. Nitekim bu süreçte gereğinden fazla şahin davranacak bir FED, zaten coşkulu gitmeyen ekonomiyi yavaşlatma potansiyeline sahip. Bu ihtimal ise, 1. faktör kanalıyla Cumhuriyetçilere, 2. faktör kanalıyla ise Trump, Sanders, Cruz gibi FED’le çatışan isimlere yarayabilir.

Bununla birlikte, şahsen, FED’in şahin bir görünüm sergilemesi ihtimalini oldukça zayıf görüyorum. Bu görüşümü, bu hafta Yellen’ın verdiği güvercin mesajlar da destekliyor ve FED bu süreçte daha ziyade bebek adımlarla hareket edecek gibi duruyor.

“YELLEN POLİTİZE” İDDİASI

Öte yandan, FED’in ismi, onunla çatışan adayların ağzından da düşmüyor. Buna en vurucu örnek olarak; bankanın Government Accountability Office tarafından denetlenmesi talebini verebiliriz. Söz konusu bazı adaylar, FED’in hiç hoşlaşmadığı bu düşünceyi desteklerken, özellikle Cumhuriyetçi olanlar Merkez Bankası’nın faizleri bir türlü hayallerindeki gibi artırmamasından da şikâyetçi…

Hatta Trump bunu malzeme edip kullanırken, işi, Yellen’ın Obama’ya ve dolayısıyla Demokrat kanada hizmet ettiğini iddia etmeye kadar vardırıyor. Birkaç ay önce “Faizlerin artması gerektiğini ve Yellen’ın politik sebeplerle buna yeltenmediğini” ifade eden Trump, bunu “Zira Obama, kendi yönetiminde bir resesyon ya da daha kötüsü olsun istemiyor” argümanına bağlarken, kendisiyle ne kadar çeliştiğinin farkında olmasa gerek.

Öte taraftan, vergilerden finansal sisteme kadar çeşitli alanlarda adayların farklı görüş ve vaatlerinin de, destekleri etkileyeceğinin altını çizeyim. Özellikle kamu maliyesi tarafında Cumhuriyetçilerin vaatlerinin daha çekici gelmesi mümkünken, Sanders ve Trump’ın dış ticarette fazla korumacı söylemleri kimilerine endişe veriyor.

SEZGİLER

Ve sona gelmişken, yine en başa ve en merak edilene dönecek olursam; sihirli sayıya ulaşmadığı farzıyla yola çıktığımızda, Trump’ın önünün Kongre’de tıkanması, sönük olmayan bir ihtimal. Hatta bunu hissetmiş olsa gerek ki; kendi de birkaç gün önce, Cleveland’daki Kongre’de aday çıkarılmaması halinde, insanların ayaklanma yapacağı öngörüsünü nahoş bir şekilde paylaştı.

Doğrusu Trump’ın, aday olamama kaygısı yersiz değil. Zira Trump, destek alamadığı bir kısım Cumhuriyetçiler tarafından zaten benimsenmezken, farzımuhal Clinton ile yarışacağı bir ortamda bir kısım oyun Demokrat Parti’ye meyletmesini tetikleme riski taşıyor. Nitekim kanaatimce; bu tuhaf seçimlerde en kritik mevzulardan biri, Başkanı Trump olan bir ABD’nin, Amerikan ruhunu ve bunun dünyadaki tezahürünü bambaşka bir noktaya taşıyacak olması…

Bu doğrultuda, yaşanmışlıklarla karışık sezgilerim, ABD halkının son tahlilde bu noktayı önemseyerek karar verebileceğini söylüyor. Dolayısıyla da, 2016 Başkanlık yarışında halkın, Trump’ın eskimeyen bir tavsiyesini kale alacağını düşünmüyor değilim: Listen to your gut…

[Yeni Şafak, 18 Mart 2016]