Kategori arşivi: Güvenlik

İSRAİL DOSYASI /// Clinton e-postaları : İsrail, Suriye ile olan gerginliği kullanarak Türkiye i le yakınlaşır ve…

Hillary Clinton e-postalarına göre, İsrail ile Türkiye’nin ilişkilerini Suriye’deki kriz üzerinden düzeltebileceğine ve İsrail’in Kürdistan ve Türkiye üzerinden "seküler Suriye muhalefetine" destek verecebileceği tartışılmış.

Eski ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın özel e-postalarındaki ilginç bilgiler ortaya çıkmaya devam ediyor.

18 Temmuz 2012 tarihli e-posta, Clinton’ın "gizli bilgi kaynağı" Sidney Blumenthal’den Bakan’a yollanmış. Konu kısmında, "Suriye, Türkiye, Hizbullah, İsrail" yazıyor.

E-postada, Milli İstihbarat Teşkilatı’na (MİT) doğrudan erişimi olan gizli bir kaynağın verdiği bilgiler ve yorumlar aktarılıyor.

Buna göre, MİT, Suriye’de devam eden çözülmenin, İran ile Hizbullah’ın arasında uzun yıllarda oluşturulmuş ikmal hatlarının bozulmasına ya da tamamen kesilmesine yol açabileceğini düşünüyor.

Bu olasılığın, Hizbullah üzerinde iki etki yaratacağı düşünülüyor: a) Askeri kapasitesi azalan Hizbullah’ın, bu düşüşü seçmen gücüyle kompanse etmek için Lübnan’da daha popülist bir hat izlemesi; b) Hizbullah’ı Lübnan’da İsrail operasyonlarına daha açık hâle getirmesi.

MİT, İran’a yönelik baskının bir parçası olarak, İsrail’in Hizbullah’ın savunmasını, operasyonel kapasitesini azaltmak hedefiyle test edebileceğini düşünüyor.

Yine MİT ve Lübnan istihbaratı, moral bozmak ve endişe yaratmak amacıyla İsrail’in Hizbullah içerisine gizli sızmaları sürdürürken, bir yandan da tehdit aktivitesi seviyesini artırmasını bekliyor.

Ancak MİT, Türk Genelkurmayı’na ve "seçilmiş" bazı siyasi liderlere verdiği raporunda, İsrail’in kuzey sınırında herhangi bir topyekûn savaş peşinde olmadığına inandığını söylüyor.

Bu dönemde, İsrail liderliğinin, olası bir savaş durumunda ABD ve diğer dünya güçlerinin dikkatini dağıtacağı ve Beşar Esad’a anti-İsrail kartı vereceği için böyle bir savaşa sıcak bakmadığı düşünülüyor.

E-postada verdiği bilgiler aktarılan kaynak, İsrail’in Suriye ile Türkiye arasında gerginliği kullanarak, Ankara ile olan ilişkilerini tamir etmeyi deneyeceğini de söylüyor.

E-posta şöyle devam ediyor:

Nihayet, bu hassas temasımız, İsrail’in Suriye’deki durumu kullanarak MİT ve Türk ordusu ile belirli derecede bir güven ilişkisi yakalarsa, Batılı hükümetler, İsrail’den Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi ve Türkiye aracılığıyla Suriye’deki seküler isyancılara gizli yardım gitmesini beklemeli, diyor.

Kaynak, bu durumun, yalnızca MİT ve Türkiye’deki askeri ve siyasi liderler kabul ederse gerçekleşebileceğini de ekliyor.

E-postada, bu sıralarda İsrail istihbaratının, ordu ve Başbakanlık ile temas halinde, Suriye’deki "muhaliflere" gizli kanallar açılması ihtimalini ortaya attığı da kaydediliyor.

İsrail istihbaratı, o günkü koşullarda, bu temasın gizli olması ve doğrudan bir askeri yarımı içermemesini öneriyor. Aksi takdirde, bunun İsrail ve Özgür Suriye güçlerinin çıkarlarına karşı olacağını vurguluyor.

AMERİKA DOSYASI /// AHMET AY : ABD ve yeni ittifaklar

AHMET AY

Göz ardı ettiğimiz ve yorum ve hesap(lama)larımızda yanıldığımız, hamlelerimizde isabet kaydetmediğimiz bir konu da "Yeni Dünya Düzeni Konjonktürünün yeni ittifakları"dır.

Yeni Dünya Düzeni Konjonktürü’nde dünya ve küresel organizasyonlar da işlevsizleşti. Bu işlevsizlik NATO, BM gibi güçlü organizasyonların artık hükümsüz kalması demektir. Bu yüzden BM’nin varlığı, NATO ülkesi olmanın avantajları vs tarih oldu. Yeni düzenin artık yeni paktları, yeni Assemblyler, farklı treatyleri kurulacak. Yani eski dost(luk)lar yok artık, bu yeni konjonktürde yeni dostluklar dönemi başlayacak. Bu ilişkilerin tohumları ise her an atılıyor. Bunun için Suriye sürecine bakmak yeterli.

Yeni ittifaklar, ortaklıklar yine Amerika’nın tekelinde olacak. ABD 30 yıl sonra, 50 yıl sonra kendisini uğraştıracak güçler istemiyor, özellikle bu bölgede oluşabilecek yeni bir gücü kendisine şirk telakki ediyor ABD.

Uyduruyor muyuz?

90’lı yılların başında ABD Savunma Bakanlığı için Paul Wolfowitz‘in hazırladığı Savunma Planlama Kılavuzunda "ABD, kendisine rakip yeni bir alternatif güç merkezinin ortaya çıkmasını engellemeye odaklanmalıdır" tespiti raporun en can alıcı konusuydu.

Bu rapor olsun ya da olmasın, ABD bölgede kendisine alternatif olabilecek, manevra alanını daraltabilecek (yeni) bir güç istemiyor. Bu gücün adil ya da zalim olması hiçbir şeyi değiştirmiyor, hatta zorunlu hallerde adil olmaması tercih edilir. Ama her hal-u kârda değişmez ilkesi var ABD’nin; hiçbir şey Amerika’nın menfaatlerinden önemli olamaz. Çünkü onlara göre “ancak ABD dünyanın huzura kavuşmasını sağlayabiliyor!” Önceki yazılarımızda Amerika’nın bu inancının nasıl stratejiye dönüştüğünü uzun uzun anlatmıştık.

Her şey Amerika için diyen bir ülkeden/devletten ve o devletin dış politikasından bahsettiğimizin farkındayız.

Realizmin önemli ismi İngiliz Edward H. Carr, “insanlık için en iyi olanın herkes için en iyi olacağı” düşüncesinin emperyal/hegemonyacı güçlerin, “kendileri için en iyi olanın insanlık için de en yararlı olacağı” söylemine dönüştürdüklerini söylüyor ki yerden göğe kadar haklı.

Bu çok önemli bir farktır. Artık insanlık değil, kendileri merkezde, bütün insanlık ailesi kendilerinin menfaatlerine uygun hale gelmeli, getirilmelidir. Bunun için insan ölecekse, hele hele ölmesi icab eden Ortadoğulu ise, bölge insanı ise ABD egemenliği için milyonlar ölebilir.

ABD dış politikasının en önemli iki mimarından biri olan Brzenziski tam da bunu söylüyor: “Bölgenin (Ortadoğu) enerji kaynaklarına ilişkin veriler, ABD’ye buraya egemen olmaktan başka bir alternatif bırakmamaktadır…” diyor. Amerika’nın ‘bölgeye egemen olması’nın gerekçesi sadece bu bölgenin enerjisine olan ihtiyacından kaynaklanmadığını biliyoruz. ABD, yeni enerji kaynaklarını ve kıtasında bulunan enerjisini kullanmak istemiyor, bu ayrı bir konu.

ABD, ‘bölgeye egemen olmakla’ başka devletlerin bölge enerjisi sayesinde alternatif güç olmalarının önüne geçmeyi hedefliyor. Bunun için Brzenziski, "ABD, Ortadoğu’yu kendi stratejik çıkarlarına uygun olarak şekillendirmelidir" önerisini kuvvetle destekliyor. Çünkü diyor Brzenziski, "Bu bölgeye egemen olmak ABD’ye başka bir stratejik manivela da sağlamaktadır: Bu, ekonomileri, bölgeden güvenli petrol akışına bağlı olan Avrupa ve Asya ekonomilerini denetim altında tutma gücüdür…" Demek ki ABD sadece petrol ihtiyacını değil, devletlerin denetimini kolaylaştırmak için bölgede bulunuyor.

Bölgeden ayrılmayacak olan ABD, ittifaklar sayesinde başta Rusya ve Türkiye olmak üzere Avrupa devletlerini de denetim altında tutmayı stratejik önem olarak görmektedir. Brzenziski;

"Bu bölge o kadar önemlidir ki, ABD herhangi bir bölgesel gücün beklenti ve önceliklerini buraya dayatmasına izin vermemelidir” diyor.

Amerika bunu nasıl başaracak?

Yeni paktları çizmek istediği yeni haritaya göre belirleyerek.

Her devlet hesabını buna göre yapmalı, Amerika’nın plan ve stratejilerini bilmeli ve buna göre hesabını kitabını yapmalı. Bölge ülkeleri kalıcı, kurumsallaştıracakları yeni ittifaklar kurmalı. İslam Ordusu bu anlamda değerli bir adımdır.

Dünya bunun ne kadar farkında dersiniz?

Rahmetli Cem Karaca’nın;

“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında,

Ne sen bunun farkındasın, ne de polis farkında” şarkısını hatırladım.

GÜVENLİK DOSYASI : Avrupa ve Türkiye’nin Ortak Kaderi

Temmuz 2015’te sınır dışı edilen teröristin Avrupa’da serbest bırakılması sıradan bir istihbarat hatası değil. Daha önce İsveç’in şimdi Belçika ve Hollanda’nın paylaştığı bir politikasızlık sorunu.

Güvenlik ve özgürlük arasındaki ilişki amansız bir çelişkiye işaret eder. Hangisi öne geçerse diğeri kırılgan hale gelir. Bu çelişkiyi yönetmek demokratik siyasetin en zorlu görevidir. Türkiye, PKK ve DAİŞ’in ikili terör dalgası sebebiyle geçen yıldan beri bu çetin görev ile yüzleşiyor.

Aynı şekilde terör Mayıs 2015’ten beri Avrupa’nın başkentlerini vurmaya devam ediyor. Geçtiğimiz salı da Brüksel havaalanı ve metrosunda DAİŞ militanı Bakraoui kardeşlerin organize ettiği terör saldırısında 34 kişi ölürken, 260 kişi yaralandı.

"Beklenen bir felaketti." Ancak bu saldırı Belçika’daki güvenlik zafiyetini ortaya çıkarmakla kalmadı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın saldırıyı yapan teröristlerden biri ile ilgili açıklaması AB-Türkiye işbirliğinin güvenlik boyutuyla da ne kadar kritik olduğunu gözler önüne serdi. Erdoğan, İbrahim Bakraoui’nin 2015’te yakalanarak Türkiye’den sınır dışı edildiğini ancak Belçika ve Hollanda’ya verilen bilgiye rağmen serbest bırakıldığını ifade etti. Bu ifade Avrupa’nın Türkiye ile ilişkilerini mülteci sorunundan sonra güvenlik alanında da yeni bir düzleme taşımasının aciliyetine işaret ediyor. Zira Temmuz 2015’te sınır dışı edilen teröristin Avrupa’da serbest bırakılması sıradan bir istihbarat hatası değil. Daha önce İsveç’in şimdi Belçika ve Hollanda’nın paylaştığı bir politikasızlık sorunu.

AB liderleri, birbiriyle bağlantılı üç konuda Türkiye ile uzun vadeli bir işbirliği oluşturmak zorunda. İlki, Suriye ve Irak’taki kampların terörist yetiştirdiği herkesin malumu olduğuna göre bu iki ülkenin "başarısız devlet" olmasının önüne geçecek ortak bir politika üretilmeli. Rusya’nın bombardımanları ile muhaliflerin Cenevre masasına oturtulmasının Suriye krizini çözmeyeceği görülmeli. Mülteciler konusunda olduğu gibi burada da Almanya Avrupa’ya liderlik edebilir. Türkiye ile birlikte oluşturulacak "Suriye’nin geleceği mutabakatının" ABD ve Rusya’yı dengelemesi sağlanabilir. Nitekim Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier’in Rus mevkidaşı ile görüşmesinde "Suriye krizinin zaman kaybetmeden çözülmesi" çağrısında bulunması atılan ilk adım olmalı. Devamı da gelmeli. İkincisi, terör örgütleri arasında ayrım yapmayan ortak bir politika geliştirilmeli. PKK ile PYD’yi ayrı gören ABD aymazlığı reddedilmeli. Ve "PKK çadırlarına" Brüksel’de müsaade eden yaklaşım terk edilerek terörün her türü ile mücadele edilmesi gerekir.

Üçüncüsü, spesifik olarak DAİŞ’in Irak ve Suriye’deki geleceği ile ilgili ortak bir yaklaşım benimsenmeli. DAİŞ ile mücadele öngörüsüz bir mecrada gidiyor. Bir yandan bu iki ülkede de DAİŞ’e karşı operasyonlar başladı. Esed yönetimi tarihi şehir Palmira’yı almak için harekete geçerken Irak ordusu da Şii milislerle birlikte Musul’a yönelik üç cepheli bir operasyona başladı.

Diğer yandan ise DAİŞ’in 400 teröristi Avrupa başkentlerinde terör amacıyla özel eğittiği bilgisi medyaya yansıdı. Eğer DAİŞ ile mücadele kapsamlı bir politika ile yürütülmezse Irak ve Suriye’den kaçan teröristler Türkiye’nin ve Avrupa’nın gündelik şehir hayatını cehenneme çevirebilir. Böylesi ciddi bir tehdit karşısında koordinasyonsuz şekilde olağanüstü zirvelerde alınacak kararlarla güvenliği temin edemeyeceğiz. Daha kötüsü, "Avrupa’yı içe kapatacak," ve "açık toplumu" zayıflatacak güvenlik tedbirleri özgürlüklerin alanını daraltabilir. "Müslüman karşıtı" bir havayı besleyerek DAİŞ teröristlerine daha da uygun bir radikalleşme ortamı hazırlayabilir. Bugüne kadar Türkiye’nin terörle mücadelesinin zorluklarını anlamayan ve "otoriterleşme" söylemi eşliğinde eleştirmekten haz duyanlar Avrupa’da "demokrasinin kaybının" hikâyesini yazmak için çok vakit bulacaktır.

Türkiye ve Avrupa’nın kaderinin ortak olduğu analizi artık bir söylem değil. Somut, rasyonel bir menfaat ve güvenlik düzlemi. AB liderleri, Türkiye’nin son üç yıllık türbülansından mütevellit sağduyusunu kaybetmiş muhaliflere kulak asmayı bırakmalı.

"Brüksel’de, Paris’te patlayan bombaların tek sorumlusunun" AK Parti Hükümeti olduğunu söyleyebilen ana muhalefet genel başkanının kime ne faydası dokunabilir ki.

[Sabah, 25 Mart 2016]

LİBYA DOSYASI : Libya’daki Çıkmaz Suriye’nin de Önünü Tıkıyor

VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=efmGGYaNLUA

Hasan Basri Yalçın, Libya’da yaşananların Batılı devletlerin Suriye’ye müdahil olmalarını engellediğini ve bugün Suriye’de yaşananların da aynı şekilde Libya’da yeni bir çözüm arayışının önünü tıkadığını belirtti.

TRT AVAZ ekranlarında yayınlanan Dünya Gündemi programına konuk olan SETA Güvenlik Araştırmacısı Hasan Basri Yalçın, Şubat ayında kurulan ikinci ulusal mutabakat hükümetinin güvenoyu alamaması üzerine Libya’da başlayan hükümet krizini, Libya’daki siyasi otorite boşluğunun nedenlerini ve Kaddafi’nin gitmesinden sonra Libya’da oluşan kaos ortamının Suriye’ye etkisini değerlendirdi. Yalçın, Libya’da yaşananların Batılı devletlerin Suriye’ye müdahil olmalarını engellediğini ve bugün Suriye’de yaşanan tıkanıklığında aynı şekilde Libya’da yeni bir çözüm arayışının önünü tıkadığını belirtti.

GENELKURMAY DOSYASI : ÖZEL KUVVETLER KOMUTANLIĞININ EFSANE ALBAYI LEVENT GÖKTAŞ KİMDİR ???

GAZETECİ ZİHNİ ÇAKIR : ALBAY LEVENT GÖKTAŞ’IN MİT MÜSTEŞARLIĞI NASIL ENGELLENDİ ?

Türkiye’nin Fetullahçı yapı ile mücadele sürecini bir İstiklal Mücadelesi olarak adlandırmanın, örgüt liderinin "Devletin kılcallarına sızın" talimatının nasıl nakış nakış işlendiğini ortaya koyan öyle çok yaşanmış gerçek var ki saymakla bitmez.

İşte bu bağlamda, arada kaynayıp giden çok ilginç bir hikaye paylaşacağım sizlerle…

Fetullahçı Terör Örgütü ile ilgili kumpas iddialarına karşı çıkanların dikkatle okumasını tavsiye ediyorum.

Yıl 2004. Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki kimi yapıların, AK Parti iktidarının ideolojik referansından kaynaklı rahatsızlıklarının tavan yaptığı dönem.

Ana karargahın hemen her odasında "darbe sohbetlerinin" ayyuka çıktığı bir süreç.

Karargahdaki ikili sohbetlerde bile daha sonra AK Parti’ye kapatma davasının temel gerekçelerinden biri olacak "AK Parti’nin eğilimi siyasal İslâmdır. Siyasal İslam’ın temel düsturu şeriattır. AK Parti, şeriatı amaç edindiği için kaynağını şeriattan alan takiyyeyi kullanıyor" ifadelerinin tartışıldığı bir süreç yani.

Siyasi iktidarın kulağına gelen bu minvaldeki haberler, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın yeniden yapılandırılması gerektiği tezini güçlendirir. Zira siyasi otoriteye bağlı olan MİT’in askeri oligarşiye hizmet ettiğinin en açık göstergesi, karargahdaki bu toplantılar ve darbe hazırlıklarına dair en küçük bilgi akışının sağlanmamış olmasıdır.

Hükümet, 2004’te MİT’e yönelik bir operasyon planlar.

MİT’in başına, henüz ortadan kaldırılmamış olan askeri vesayetin hareket kabiliyetini bilen, komuta katı dahil olmak üzere ordu içerisindeki olası darbe hazırlıklarına dair önleyici istihbarat başta olmak üzere her türlü istihbarat akışını sağlayacak bir isim üzerinde karar kılınır.

Bu isim dönemin Başbakanı şimdiki Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın da yakın tanıdığı ve sık sık görüştüğü Mustafa Levent Göktaş’tır.

Göktaş, 2004 yılında emekliye ayrılana kadar bilhassa Özel Kuvvetler Komutanlığı’ndaki görevinde üstün başarılara imza atar.

Genelkurmay 2. Başkanlığı’na bağlı Özel Kuvvetler Komutanlığı bünyesindeki Muhabere Arama Kurtarma (MAK) Birliği’nde de görev yapan Göktaş, kimsenin bilmediği bir çalışmanın da başındaki isim olmuştur.

Bu çalışma, Fetullah Gülen Cemaati’nin doğuşundan "sızdığı" kurumlara ve imza attığı birçok eyleme hepsini içinde barındıran ve 2000 sayfadan oluşan rapordur.

Göktaş’ın başında olduğu bu raporun çalışmalarında Binbaşı B.K, Yüzbaşı H.B, Yüzbaşı T.M, Yüzbaşı T.D ve Yüzbaşı Ş.A da yer almıştır. Öyle ki raporun hazırlandığı bilgisayarlar imha edilir.

Böylesine önemli bir çalışmaya imza atan Mustafa Levent Göktaş, dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök tarafından emekli olmaya zorlanır. Bu süreç öncesinde de, Göktaş’ın emrindeki üst subaylar teker teker karargaha çağrılarak bu rapor sorulur. Ancak raporun izine rastlanılamaz.

Göktaş’ın emekliliğini bilhassa silah arkadaşları ve himayesindeki askerler bu rapora dayandırır.

Gelelim tekrar MİT Müsteşarlığı konusuna…

Göktaş’ın 2004’te emekliye ayrılması üzerine, kendisine MİT Müsteşarlığı teklifi yapılır. Hatta iddiaya göre teklifi yapan bizzat ERDOĞAN’dır.

Teklifi alan Göktaş, ekibini kurma çalışmalarına başlar.

ÖKK’daki ekibinden güvendiği isimlere Daire Başkanlığı teklif eder. Bu isimlerden kabul edenler, ÖKK’da görev yaparken aynı zamanda MİT’te oryantasyon eğitimine bile alınır.

Bir süre sonra Göktaş için kararname hazırlığı başlar.

O dönem Başbakanı Erdoğan ve Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer arasında uzlaşma da sağlanır. Son olarak teamül gereği Genelkurmay Başkanı ile görüşülür. Ancak Hilmi Özkök refere etmez. Gerekçesi ise ilginçtir.

Özkök, "Göktaş’ın rütbesinin Albay olduğunu oysa müsteşarlık konumuna TSK kökenli bir ismin gelmesi için en az Korgenerallik rütbesine haiz olması gerektiğini, aksi durumda hiyerarşik kargaşaya sebep olacağını" öne sürerek, ayak direr.

Gül ve Erdoğan da belki o dönemin koşullarından kaynaklanan sebeplerle bu yönde ayak diremez.

İşte o Göktaş, 7 Ocak 2009’da, cemaat tarafından amacından saptırılarak rövanşist duygulara kurban edilen Ergenekon soruşturma sürecindeki onuncu dalga operasyonunda gözaltına alınır.

Birkaç gün sonra da "silahlı terör örgütü üyesi olmak" suçlamasıyla tutuklanır.

Öyle ki Göktaş, Operasyonun emniyet ve adliye ayaklarının servis ettiği manipülatif bilgilerden yola çıkılarak, Susurluk silahlarıyla bile irtibatlandırılır.

Sözün özü; bu hikayeden de anlaşılacağı üzere; Fetullahçı Terör Örgütü’nün devleti ele geçirmek için uygulamayacağı zulüm, hayata geçirmeyeceği plan yoktur.

Bakalım daha kimlerin hayatını hangi gerekçelerle karartıp, bu ülkenin en stratejik kurumlarını nasıl ele geçirdiler…

VİDEO LİNK : https://www.youtube.com/watch?v=QsukX-cx2dE

Albay Levent Göktaş kimdir?

Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan emekli Aybay Levent Öztürk, Öcalan`ı Türkiye`ye getiren ekipte miydi?

Ergenekon soruşturması kapsamında Prof. Dr. Yalçın Küçük`le birlikte tutuklanarak cezaevine gönderilen emekli Albay Levent Göktaş`ın, sayısız ödülü olduğu ve Öcalan`ın Şam`dan çıkarıldığı operasyonda görev aldığı ortaya çıktı.

`Ergenekon` soruşturması kapsamında tutuklananan emekli Albay Mustafa Levent Göktaş`ın PKK tarafından 25 kez pusuya düşürüldüğü ortaya çıktı. Star TV`de Uğur Dündar`ın sorularını yanıtlayan yine kendisi de emekli bir subay olan Sertar Öztürk, Göktaş`ın çok üstün vasıflara sahip bir asker olduğunu söyledi. İşte Öztürk`ün sözleri;

`SUBAYLAR ONA TAPARDI!`

Kendisi çok kahraman, tanıyan tüm subayların taptığı askeri bir liderdir. Yüksek irtifa serbest paraşütçüsü, su altı komandosudur. Özel kuvvetler içerisinde 92`den beri en kritik görevlerde yer almıştır. Eski bir savaşçı bir hukuk adamı, herkesin tanıdığı saygı duyduğu gıpta ile baktığı bir insandır. Kuzey Irak`ta çom önemli harekatların tamamına katılmıştır. Çünkü o operasyonların tamamında özel kuvvetler vardır. Özel operasyonların hepsinde de Levent Göktaş vardır.

`İKİNCİ BİR SUBAY DAHA YOK`

Üç tane silahlı kuvvetlerde hiçbir subayda üç tane üstün cesaret ve feragat madalyası yoktur. Sadece onda vardır. Altı tane Üstün Birlik Yetiştirme Beraatı, 180 tane takdirname, bir sürü şerit rozeti var. Yani TSK`da bir tane daha böyle bir subay yok!

`ÖCALAN`LA İLGİLİ SÖZLER ONUN MU?`

Uğur Dündar: Barzani`ye yakın bir internet sitesinde, `Memlekete hoşgeldin Göktaş` gibi bir sözle sanki intikam alırcasına bir ibare var. Yazıldı çizildi bu konuda ne söylüyorsunuz?

Serdar Öztürk: Yazılmış olması hiç bir şeyi değiştirmez. Askeri sır niteliğindeki görevlere ilişkin bilgi sahibi değilim. Bu operasyona kimler katıldı (Öcalan`ın Türkiye`ye getirildiği operasyon) kimler katılmadı bunları bizler bilmiyoruz. Bilinse dahi devlet sırrının ifşası niteliğindedir ve Ceza Kanunu`na göre mutlaka yaptırım uygulanması gerekir.

Levent Göktaş kimdir?

Ergenekon soruşturmasında tutuklanan Göktaş, TSK`dan albay rütbesiyle emekli olduktan sonra serbest avukatlık yapmaya başladı. TSK`daki muvazzaflık döneminde, terörist Abdullah Öcalan`ın Suriye`den çıkarılması ve Kenya`da yakalanarak Türkiye`ye getirilmesinde görev aldığı iddia edilen Göktaş, Genelkurmay Başkanlığı bünyesindeki Özel Kuvvetler Komutanlığı`na bağlı Muhabere Arama Kurtarma Birliği`nde de görev yaptı.

ÖZEL BÜRO GRUBU Sözcüsü ve İstihbarat Uzmanı Erkut Ersoy’un kaleminden Levent GÖKTAŞ:

Değerli ağabeyim E. Alb. Levent GÖKTAŞ’ın, yukarıda belirtilenlere ilave bazı özellikleri de şunlardır.

1. Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın en seçkin subaylarının eğiticisi ve bir çok birliğinin kurucusudur.

2. Yüksek atlama serbest paraşütçü, dağ ve sualtı komandosu olan ilk ve tek subaydır.

3. 2 erken terfisi olan ender subaylardan biridir.

4. Yalnızca bir seferde, yaklaşık 40 askeriyle Irak’taki terör kampına girip 240 civarında teröristi etkisiz hale getiren bir komutandır. Bu operasyonların sayısını kendi de hatırlamaz.

5. Arazide pusuya düşen ve kuşatılan askeri birlikle teröristler arasına tek başına girip, elindeki makinalı tüfekle teröristlere göz açtırmadan askeri birliğin pusudan çıkmasını sağlayan cesur bir askerdir.

6. Onun vücudunda et ve kemiğe ilave olarak metal de (Ameliyatla çıkarılamayıp halen vücudunda bulunan kurşunlar ve kırık kemikleri birbirine tutturmak için kullanılan metal parçalar) bulunur.

7. Barzani ve Talabani’nin, adını duyduklarında kaçacak delik aradıkları tek Türk’tür.

8. Beni ziyarete gelen Makedonya Genelkurmay Başkanı’nın; uluslararası bir ortamda, "Benim hocam (Özel Kuvvetler), hayran olduğum ve örnek aldığım subay’dır" dediği Türk Subayı’dır.

9. Eşi Yargıtay’da görevli bir hukukçudur.

*** En çok üstün cesaret ve feragat madalyası ve takdirname sahibi asker E.Albay Levent Göktaş Ergenekon tutuklusu.

***Kara Harp Okulu İşletme Bölümü mezunu.

***Gazi Üniversitesi İşletme Ana Bilim Dalı Üretim Yönetimi-Planlama yüksek lisansı sahibi.

***Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu

***İngilizce, Rusça, Arapça biliyor.

***Üç tane "Üstün Cesaret ve Feragat Madalyası" sadece onda var. Başka hiçbir subayda yok.

***Ayrıca altı tane "Üstün Birlik Yetiştirme Beratı" sahibi.

***180 tane "Takdirname" sahibi

***Sayısı bilinmeyen şerit rozeti

***Kuzey Irak’ta yapılan bütün operasyonlara katılmış.

Yukarıda da okuduğunuz gibi, Amerika ve Barzani açısından tam bir terörist .

Ya sizce.

ORTADOĞU DOSYASI : Güncel Ortadoğu Siyasetinde Suudi Arabistan ve İran Etkileri

Uluslararası Sistem ve Ortadoğu

Soğuk Savaş sonrası diye tasnif ettiğimiz uluslararası ilişkiler sisteminin, bugün belki de Amerikan süper gücünün dahi etkisinin en aza indiği ve çok kutuplu sistemin tanımının en bariz şekilde pekiştiği dönemden geçiyoruz. Batı odaklı uluslararası örgütleler, uluslararası politika ve üretim sisteminin, günümüzde uzak doğu eksenli, Asya merkezli, ucuz işgücü ve daha büyük pazarlara yayılma eğilimlinde olduğu tartışmasız bir gerçektir. Oluşan yeni sistemde Soğuk Savaş dönemine benzer rekabet ortamı oluşmakla birlikte “yeni soğuk savaşın” aktörleri iki kutuplu değil, çok kutupludur. ABD ve SSCB bloklaşmalarına benzer bloklaşmalar ortaya çıkmakta ancak yeni dönemde çok daha farklı bir rekabet ve uluslararası sistemin gelişimi söz konusudur.

Ortaya çıkan yeni sistemde Ortadoğu insanlık tarihindeki önemli yerini pekiştirmelidir. Tarihte Ortadoğu; üç büyük dinin doğduğu, Mezopotamya ve Mısır medeniyetlerinin geliştiği topraklar olmakla birlikte, Hindistan, Çin gibi Asya medeniyetleri ile Roma ve Yunan medeniyetleri arasında bir köprüdür, insanlık tarihinde bu önemli gelişmelere şahit olan Ortadoğu coğrafyası bugünün dünyasında da yükselen Asya ekonomisi ve geleneksel Batı ekonomisi ve teknolojisinin küreselleşen dünyadaki en önemli kesişme noktası olmalıdır. Sahip olduğu enerji kaynakları ve insan kaynağı ile Ortadoğu’nun jeopolitik önemi Batı karşısında yükselen Asya merkezli üretim ve pazar etkisi ile uluslararası sistemde daha ön plana çıkacaktır.

Ne yazık ki Ortadoğu coğrafyası çağımızda mutlaka aşılması gereken, etnik kökenli ve inanç eksenli düşüncelerin kıskacından henüz kurtulamadı. Bu açıdan baktığımızda uluslararası sistemin içinden geçtiği sancılı dönemde revizyonist bölge devletleri, büyük devletlerin veraset savaşına taraf ediliyor, bölge devletlerinin inanç ve etnik yapıyı ön plana çıkararak siyasi hedefler peşinde olduğu gözlemleniyor, uluslararası aktörler bölgesel aktörleri beslemeye devam ediyor.

İnanç merkezli düşünce Ortadoğu’nun hemen hemen bütün devletlerinde gözlemlenen bir gerçek, ancak inanç merkezli revizyonist tutumların en uç noktası ve bölgeyi tam anlamıyla tehlike içine sokan gerilime İran İslam Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan Krallık’ı arasındaki siyasal çekişme açısından bakılması önemlidir. Bu iki bölgesel gücün İslam’ın iki büyük mezhebi olan Sünnilik ve Şiiliği temsil etme eğilimleri, bölgenin hasret kaldığı istikrar, düzen ve egemenlik özlemini zora sokmaktadır.

İslamiyet-Mezhepler ve Ortadoğu

Tarih boyu İslamiyet’e bağlı olarak Ortadoğu coğrafyası, bir takım siyasal çıkarlar uğruna birçok kez mezhepsel rekabetin odağı haline gelmiştir. İslamiyet özü itibari ile tevhit düşüncesi üzerine kuruludur. Tevhit kelime anlamı olarak bir-birlik demektir, İslamiyet’in öğrettiği birlik Yaratıcının “Bir” olmasıdır ve İnsanlığın Tanrısı Tek ve Bir olursa insanlığa bahşedilen dinde de birlik olur, böylelikle inanç üzerinde herhangi bir ihtilaf kalmaz, doğabilecek bir anlaşmazlık, ancak yorum farkına dayanan küçük ve masum farklardan ibaret kalır. İslamiyet’in Müslümanlara anlattığı “dinin bir bütün olarak Allah’a has kılınmasıdır” kutsal kitap Kuran-ı Kerim’i insanlık ile buluşturan Hz. Muhammed’in vefatı ile Hz. Muhammed’in siyasi ardılı olarak seçilen Halifelerin seçimi meselesi, İslam’da mezhepsel ayrımları ortaya çıkarmıştır. Genel anlamı ile İslamiyet’te mezhepler Şii ve Sünni gruplar ve onlardan doğan kollara ayrılmıştır. Sünnilik ve Şiilik arasındaki temel fark, İslam toplumunun siyasal liderliğini kimin yürüteceği ve bu liderliğin boyutunun ne olacağıdır1 İslamiyet’te mezheplerin ortaya çıkışı siyasal temelli başlamıştır ve mezhepçilik halen siyasi nedenlere dayanan sebepler etrafında şekillenmektedir. Günümüz dünyasında egemen olan ulus devletler, siyasal amaçlarına hizmet etmek fikriyle mezhepsel bağları veya mezhep ayrılıklarını bahane edebilmekte mezhep konusu siyasi çekişmenin ve siyasi kutuplaşmanın aktörü haline getirilebilmektedir. Günümüz uluslararası sisteminde Mezheplerin siyasi çekişme aracı haline getirilmesi Ortadoğu’nun iki bölgesel gücü, İran ve Suudi Arabistan temelli olduğu ortaya çıkmaktadır.

ABD ve Rusya Federasyonu Açısından Suudi Arabistan ve İran

Suudi Arabistan dış politikası; dini unsurlar başta olmak üzere, Arap davalarına bağlılık, petrol ve dış ekonomik ilişkiler, bölgesel istikrar ve güvenlik şeklinde dört temel unsuru etrafında şekillenmektedir. Bilhassa bölgesel istikrar ve güvenlik boyutunda bakıldığında ABD ile olan ilişkiye ve bundan kaynaklı olarak İran ile ABD arasındaki gerilimde önemli rol oynamaktadır2 . Suudi Arabistan için en önemli ekonomik kaynak petrol gelirleridir, Suudi Arabistan’ın dünyadaki önemi yine petrolden kaynaklanmaktadır. Suudi Arabistan’da petrol arama ve çıkarma işlemleri ilk olarak Amerikan şirketleri tarafından gerçekleştirilmiştir3.

Suudi Arabistan ABD ilişkileri bir yandan Suudi Arabistan için hayati önem taşırken öbür yandan özellikle soğuk savaş yıllarının son dönemi itibariyle ABD için Suudi Arabistan vazgeçilmez bir müttefik olmuştur. Bu karşılıklı bağımlılık Saddam Hüseyin yönetiminin son bulması ile daha çok gelişmiştir. İran karşısında jeopolitik konumu (Basra körfezi gibi) ve ekonomik kaynakları bakımından Suudi Arabistan coğrafyası ABD politikasında vazgeçilmez unsur haline gelmiştir.

Rusya-İran arasındaki askeri-teknik ilişkilerin tarihi çok eskilere, 16. Yüzyılın başlarına dayanmaktadır. 1521 yılında İran-Rusya ilişkilerini geliştirmek amacıyla bir İran elçilik heyeti Moskova’ya gelmiştir4. Günümüz İran-Rusya Federasyonu ilişkileri yine bu bağlamda özellikle askeri alanda dikkat çekecek şekilde gelişmektedir. Rus- İran ilişkileri birçok fay hattı içermektedir. Ancak hem Rusya’nın hem de İran’ın Batı karşısındaki durumu iki devlet arasındaki ilişkilerin gelişmesine sebep olmuştur. Rusya Federasyonu, dünya silah ihracatında ikinci sırada5, İran ise otuz beş yıllık ambargo tarihinin yükü ile uluslararası sistemde yalnız bir ülke, 14 Temmuz 2015 Viyana’da yeni bir sayfa açılmasını bekleyen İran için en ümit verici tabloda dahi Batı ambargoları silah ve füze alanında ambargoların kalkması için beş yıllık bir süreç ön görmüştür6 bu durum İran’ın son dönemde müdahaleci tutumunu da göz önünde bulundurduğumuzda özellikle Silah pazarı konusunda İran, Rusya için müthiş bir Pazar haline gelmiştir. Rusya 30 Eylül 2015 Tarihinden beri Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı muhaliflere karşı hava operasyonları ile destekliyor Rusya’nın Esad desteğine Uluslararası alanda en güçlü desteği ise İran veriyor. Suriye’de ortak tutum iki ülkenin ilişkilerini son derece güçlendirdi. Rusya; Gürcistan, Ukrayna ve son olarak Suriye müdahaleleri ile Soğuk savaş sonrası Uluslararası sistemdeki pasifize edilmiş aktör imajını kırmayı başardı, İran ise Rusya’nın bu aktifliği sayesinde daha çok ciddiye alınması gereken bir aktör konumuna geldi, Rusya’nın Suriye müdahalesi İran’ın bölgede daha aktif olma dürtüsünü güçlendirmiştir, ancak unutulmamalıdır ki Rusya’nın genel olarak dış politikası ve özel olarak İran ile ilişkileri yeterince sağlam temellere oturmuş değil. Hazar Denizi hukuki rejimi, Orta Asya ve Kafkasya’da bölgesel çıkarların eskiye dayanan rekabeti, enerji piyasasında tedarikçi olma isteği ile rekabetçi tutumun gelişmesi durumu ortaya çıkabilir, iki ülke arasındaki son dönem yakın ilişkinin en büyük sebebi olan ortak Suriye politikası, İsrail-İran gerilimi ile Rusya-İran ilişkilerinde büyük bir krize sebep olabilir.

ABD-Suudi ilişkileri ile Rusya- İran ilişkileri bugün Ortadoğu’da uluslararası güçlerin bölgesel güçler üzerinden veraset savaşına dönüşme durumu olarak yorumlanabilir, iki bölgesel güç ise(Suudi-İran) bu siyasal rekabeti inanç temelli aktörler üzerinden gerçekleştirme eğilimindeler, bu tutum Ortadoğu coğrafyasına barış ve huzur ortamının gelmesini güçleştiriyor ve engelliyor.

Mezhepsel Aktörler Üzerinden Nüfus mücadelesi

Suudi Arabistan Krallığı ile İran İslam Cumhuriyeti arasındaki siyasal mücadelenin Arap Baharı denen süreç ve sonrasında daha belirgin ve daha rekabetçi bir hal aldığı gözlemleniyor. Bu bağlamda Suudi Arabistan-İran rekabeti iki ülke arasındaki yapısal farklılıklardan ve revizyonist tutumlardan kaynaklandığı söylenebilir. “Bahse konu olan yapısal unsurlara göz atıldığında, etnik kimlik olarak Fars, mezhep anlayışı olarak Şia ve yönetim tarzı olarak (teokratik) cumhuriyet olan İran İslam Cumhuriyeti ile etnik kimlik olarak Arap, mezhep anlayışı olarak Sünni ve yönetim şekli olarak (teokratik) monarşi olan Suudi Arabistan Krallığı, bu yapısal unsurların etkisiyle doğal olarak Basra Körfezi’nde karşılıklı olarak birbirlerini rakip olarak görmekteler ve üstünlük mücadelesi içerisine girmektedirler7” Suudi Arabistan Soğuk savaş sonrası dönemi devam ettirmek adına statükocu, İran ise daha revizyonist bir tutum sergilemektedir. Ancak gelişen uluslararası boşluk Suudi Arabistan’ı mevcut durumu koruma isteğinin yanında İslam Dünyası üzerinde daha belirgin bir nüfuz sağlama amacını doğurduğunu da göz ardı etmemek gerekir.

Arap Baharı süreci kapsamında Suudi Arabistan’ın mevcut durumu koruma isteği, ülkede Şiilerin çoğunlukta yaşadığı bölgeleri savunmak durumunda kalmış hem de ülkesi dışında ancak hem Suudi Arabistan’ı etkileyebilecek veya bölgedeki nüfuzuna tehdit olabilecek Mısır, Yemen ve doğrudan müdahale ederek Bahreyn’de mevcut rejimleri savunmuştur. Suudi Arabistan’ın son dönemde Suriye’ye müdahale etme isteği ise bilhassa Şii aktörlerden ve İran’dan tepki almıştır.

Irak’ta Bağdat yönetimi denilen Şia temelli yönetimin ortaya çıkması, İran İslam Cumhuriyeti’nin Ortadoğu’da nüfuz sahibi olma isteği daha net biçimde ortaya çıkmıştır. Irak incelendiğinde Mezhep odaklı çatışmalar ve gerilimin artmasında DAEŞ’in rolü de göz ardı edilmemelidir. Bağdat merkezi Şii yönetiminin varlığı Arap Baharı sürecinde İran’ın nüfuz elde etme isteğinde itici güç olmuştur. İran’ın etki alanı kast edilerek Şii hilali diye adlandırılan jeopolitik söylem, kendini Şii nüfuzun temsilcisi kabul eden İran İslam Cumhuriyeti’nin bugün bir şekilde beslediği aktörlerin mücadele alanı olduğu kabul edilebilir. Arap Baharı süreci ve 2003 ABD’nin Irak müdahalesi Ortadoğu’da belirsizlikleri arttırmış bu belirsizlikten bölge ülkeleri arasında etnik ve mezhepsel sebeplere bağlı mücadele ortaya çıkmıştır.

Şii din adamı Şeyh Nimr Bakır El-Nimr ve 47 kişi 2 Ocak 2016’da Suudi Arabistan’da idam edildi. İdamın ardından İran’da yapılan protestolar sırasında Tahran’daki Suudi Arabistan büyükelçilik binası ve Meşhed’deki konsolosluk binası ateşe verildi. Nimr Suudi Arabistan yönetimini eleştiren, Arap Baharı sürecinde Katif bölgesindeki protestoların başındaydı, Suudi Arabistan ve Bahreyn’deki genç Şiiler arasında önemli bir destekleyici kitlesi bulunuyordu, 2012 yılında tutuklandı ölüm kararı ise Ekim 2014 yılında verilmişti.8 .

İran’daki büyükelçilik ve konsolosluk saldırıları ardından, Suudi Arabistan İran ile diplomatik ilişkilerini kestiğini açıkladı, Suudi Arabistan’ı Bahreyn ve Sudan’ın diplomatik ilişkileri kesmesi izledi, Birleşik Arap Emirlikleri ilişkilerin seviyesini düşürme kararı almıştır9. İdamın yarattığı gerginliğin boyutunu diplomatik ilişkilerin kesilmesinden anlayabiliriz, devletlerarası diplomatik ilişkilerin kesilmesi bir nevi konuşulacak veya görüşülecek bir şeyin kalmamış olması anlamına geliyor. Suudi Arabistan ve İran arasındaki gerilimin Suudi Arabistan etkisi ile anında diğer Arap ülkelerinde karşılık bulması aynı şekilde İran etkisi ile de Şii dünyası üzerinde karşılık buluyor olması, dikkat edilmesi gereken başka bir boyuttur, Karşılıklı tehditvari açıklamalar Şii ve Sünni gruplar üzerinde anında karşılık bulmuştur. Suudi Arabistan ve İran gerilimi bölgede mezhep savaşı riskini her zaman barındıracaktır, bu devletlerin bu bağlamda ikili ilişkilerinde daima dikkatli olmaları gerekmektedir.

Körfez İşbirliği Konseyi Suriye’de Esad’ı destekleyen Hizbullah üyelerine 2013’ten beri yaptırım uyguluyordu 2016 yılına geldiğimizde ise KİK Lübnan’daki Hizbullah’ı terör örgütü ilan etti. Bu hamle karmaşık olan ve belirsiz Lübnan geleceğini ilerleyen dönemde etkileyecek ve Şii-Sünni gerginliğinde yeni bir çatışma ihtimalini arttıracaktır. İran ve Suudi Arabistan arasında veraset savaşının Şii ve Sünni aktörleri Lübnan’ı kaynayan kazan haline getirmektedir.

Jeopolitik Boyut

Müslüman bir Arap ülkesi olan Yemen ise jeopolitik konumu, tarihi ve tarıma elverişli toprakları ile önemli bir coğrafyadır. Zaten istikrarlı bir siyasi tarihi olmayan ve soğuk savaş yıllarında ABD ve SSCB arasındaki rekabetin etkilerini yaşayan Yemen; Arap Baharı sürecinde de Sünni-Şii çatışmaları ile ciddi iç karışıklıklara maruz kaldı. Ülkede azımsanmayacak sayıdaki Şii mezhebi mensubu ve çoğunluğu oluşturan Sünni nüfus arasındaki çatışmalar Suudi Arabistan ve İran’ın tarafları beslemesi, çatışmaların halen devam etmesine sebep olmuştur. Eylül 2014’te (güncel bağlamda) başlayan ayaklanmalar ile Şii Husi hareketi 2015’te ülkenin büyük bölümünü ele geçirdi. Suudi Arabistan öncülüğündeki Arap koalisyonu Husi milislere karşı operasyon başlatmıştı. Operasyonu başlatan etkenlerden biri Husi hareketinin Aden körfezine doğru ilerlemeleri oldu, Aden körfezi; Bab’ul Mendep Boğazını Kızıldeniz’e bağlar, işte bu stratejik nokta Suudi Arabistan’ın müdahalesinde etken olmuştur, Husi Hareketi’nin Yemen içinde güneye ilerleyişi hem Günye’deki Sünni grupları hem de jeopolitik sebeplerden Suudi Arabistan’ı harekete geçirmiştir. Bab’ul Mendep; Kızıldeniz ve Hint okyanusu arasındadır Tarih boyunca stratejik ve jeopolitik öneme sahip olmuştur, petrol taşımacılığında dünyanın en önemli boğazlarındandır, Bab’ul Mendep, Aden körfezi ile Hint okyanusuna ulaşmak için Bab’ul Mendep’i kullanacak bütün ülkeler için önemlidir, gerek Suudi Arabistan için gerekse İsrail için önemli olan bu güzergâh, İran destekli Şii grupların hedefi haline gelmiştir.

Yemen’nin durumuna diğer bir bakış açısı ile başlı başına bir Jeopolitik slogan haline gelen Şii Hilali söylemidir Şii hilali ilk olarak Ürdün kralı Abdullah tarafından söylenmiştir. Şiilerin azınlıkta yaşadığı ülkeler kast edilir, İran ise bu hilal ile kast edilen yerlerdeki Şiilerin örgütlenmesinden sorumlu tutulur. Yemen jeopolitik konumu itibariyle Şii hilali söylemi göz önüne alınırsa, bahsedilen Şii hilalinin son noktasıdır, Yemen’de Şii egemenliği gelişirse Suudi Arabistan Şii hilalinin kuşatmasında kalacaktır.

İki ülke arasında bir diğer jeostratejik rekabet sahası Basra Körfezidir; tarihi adı Pers körfezi olan körfez, İran politikasında “Milli Pers Körfezi” olarak isimlendirilmektedir. Arap ülkeleri ve Suudi Arabistan için körfez, “Arap körfezi” olarak isimlendirilmektedir, Bu bilgi ışığında bile Basra Körfezi’nin önemi ve nüfuz mücadelesine sahne olduğu gözlemlenmektedir. Dünya petrol üretiminin üçte biri körfez bölgesinde gerçekleştirilir, dünya petrol rezervlerinin de üçte ikisi bu bölgede bulunmaktadır10.

Mehmet Ali YURTTAŞER

Notlar

1- Cleveland, William l. (2015). Modern Ortadoğu Tarihi, İstanbul, Agora Kitaplığı

2- DİRİÖZ, Ali Oğuz, Mart 2016-cilt:4-sayı 39 Ortadoğu Analiz-ORSAM http://www.orsam.org.tr/tr/trUploads/Yazilar/Dosyalar/201238_mak7.pdf Erişim tarihi: 13.03.2016.

3- DİRİÖZ, a.g.m.

4- http://www.tasam.org/tr-TR/Icerik/213/rusya_federasyonu-iran_askeri-%20teknik_iliskileri TASAM Rusya (Moskova) Temsilciliği Erişim tarihi: 13.03.2016

5- https://tr.wikipedia.org/wiki/Silah_ihracat%C4%B1na_g%C3%B6re_%C3%BClkeler_listesi Erişim tarihi: 14.03.16

6- http://www.timeturk.com/iran-a-uygulanan-ambargonun-tarihcesi/haber-28499 Erişim tarihi: 14.03.16

7- Arap Baharı’nın İran-Suudi Arabistan İlişkileri Üzerindeki Etkisi. Akdoğan İsmail. Sakarya Üniversitesi Ortadoğu Çalışmaları Merkezi. Ortadoğu yıllığı 2012. https://www.ciaonet.org/attachments/27191/uploads Erişim tarihi: 14.03.16

8- http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/01/160103_nimr_kimdir

9- : http://tr.sputniknews.com/ortadogu/20160104/1019997645/bahreyn-iran-diplomatik-iliski.html#ixzz42SbBhWHq

10- https://tr.wikipedia.org/wiki/Basra_K%C3%B6rfezi

AMERİKA DOSYASI : Küba – ABD İlişkilerinde Yeni Yollar, Eski Sonuçlar

Son dönemin dikkat çekici gelişmelerinden biri ABD’nin aniden Küba ile ilişkilerde normalleşme yönünde adımlar atmaya başlaması oldu. ABD’nin Küba ile normalleşme çabalarını gerçekten normal saymak mümkün mü?

1959 yılında Fidel Castro’nun diktatör Batista’yı devirip Küba’ya sosyalizmi getirmesinin ardından Küba – ABD ilişkileri gergin bir noktaya taşınmış, Füze Krizi, Domuzlar Körfezi Çıkarması gibi olaylar bu iki ülke arasında büyük kırılmalara neden olmuştur. Küba, ABD’nin süper güç olma iddiasına karşılık Sovyet Rusya ile sıkı ilişkiler kurmuş ama Bağlantısızlar Hareketi içinde kalmaya da devam etmiştir.

2000li yıllara gelindiğinde ABD’nin Küba devrimi konusunda beklentileri, oradaki devrimin sürekliliğinin tek adama bağlı olduğu ve Castro’nun ölümü ile son bulacağı şeklinde yorumlanabilir. Aynı süreçte Latin Amerika ülkelerinde Chavez’le birlikte yeni bir sosyalizm akımının güçlü bir şekilde ortaya çıkması ve sol iktidarlara geçen ülkelerin Küba ile birçok işbirliğine gitmeleri, Küba devrimini 2000’li yılların teknolojik ve sosyal medya gelişmelerine karşı ayakta tutan etmenlerden olmuştur. ABD’nin Latin Amerika’daki sol hükümetlerle olan çekişmeleri ve bunlara muhalif adaylara kimi zaman açıktan verilen destek, bölgede Amerikan karşıtlığının daha da yükselmesine neden olmuştur.

2013 yılı ABD’nin Latin Amerika ve Karayipler bölgesinde yeni bir politika izlemesine olanak verecek bir gelişmeye sahne olmuş ve Latin Amerika’daki genel değişimin mimarı Chavez hayatını kaybetmiştir. Bunun öncesinde, 2011 yılında Küba’da iktidarı Fidel Castro’nun kardeşi Raul Castro devralmıştır. Bu noktada halen ABD’nin muhaliflere desteği bilinmektedir ama ABD aynı zamanda farklı bir strateji izlemeye karar vermiş ve kaleyi içten fethetme olarak tabir edebileceğimiz şekilde 2014 sonu itibariyle Küba ile ilişkileri geliştirme yolunu seçmiştir.

ABD ve Küba iki ülke arasındaki ilişkileri geliştirmek adına büyükelçiliklerini tekrar açmışlar[1] ve seksen sekiz yıl sonra ilk kez bir ABD başkanı Küba’yı ziyarete gitmiştir. Obama’nın, her ne kadar liberal partiden seçilmiş olsa da, Latin Amerika konusunda klasik Monroecu görüşten sapmadığı da göz önüne alındığında, başkanlık seçimlerinin yaklaştığı bir dönemde Küba’yı ziyaret etmesi, hem Küba’da hem kendi seçmenlerinde bir algı yaratıp, bundan fayda elde etmek amacında olduğunu göstermektedir. Bir yandan Küba’yı tekrar tanıyoruz mesajı verilerek affedici ağabey pozisyonu alınmaya çalışılmakta, bir yandan ise Küba’ya; halkınızı dünyadan siz dışlıyorsunuz mesajı verilmeye çalışılmaktadır. Ancak görüşmeler analiz edildiğinde Raul Castro’nun ABD’nin girişimleri karşısından devrimin prensiplerinden ödün vermediği görülmektedir. Küba üzerinde yaratılmak istenen algıyı kabul etmeyen Castro, ABD nezdinde Obama’nın Küba’yı eleştirme hakkını da “Yurttaşlarına ücretsiz eğitim ve sağlık hizmeti sunmayan bir ülkenin Küba’ya insan hakları konusunda ders vermeye çalışması anlaşılamaz”[2] diyerek Obama’nın elinden almıştır.

Küba ile ABD arasında ilişkilerin gelişeceğini söylemek mümkün, ancak bu ilişkilerin ABD’nin istediği yönde şekilleneceğini beklemek mümkün görünmüyor, özellikle Domuzlar Körfezi gibi bir olayı unutmayan Küba için, ABD’nin Küba’dan ABD’ye kaçanlar üzerinden oluşturmaya çalışacağı insan haklarına saygı baskısı şimdilik atlatılmış durumda. İlişkilerin normalleşmesini engelleyen diğer konular ise ABD’nin elli dört yıldır süren ambargosu ve özellikle Irak İşgali döneminde dikkat çeken, Guantanamo Körfezi’ndeki Küba tarafından ABD’nin toprak işgali[3] olarak görülen üs mesesi iki ülke arasında hemen çözümlenebilecek konular değiller. Bu süreçte ABD’nin daha ciddi adımlar attığı da gözlemlenmektedir, bunlardan en önemlisi Temmuz 2015’te Küba’nın terörizmi destekleyen ülkeler listesinden çıkarılmasıdır.[4] Bu adımları ise Küba yönetiminin ABD tarafından kabul edilir hale geldiği şeklinde yorumlamak mümkün değildir. Özellikle Fidel Castro ile casuslar savaşı denebilecek bir süreç atlatan ABD için şu an sadece aynı hedefe odaklanmış ama farklı araçlar kullanmaya başlamış denilebilir.

Küreselleşme ile Amerikan kültürünün Küba’ya empoze edilmesi ve Küba’ya Amerikan tarzı demokrasi götürülmesi fikri şuan için ABD’nin yeni stratejisi ancak elli beş yıldır devam eden sosyalist bir rejimin tam aksi bir ideolojiyle yönetilen ABD modeliyle yıkılması çok zor; özellikle Küba’nın sağlık ve eğitim konusunda gelişmiş haklara sahip olması ve Katrina Kasırgası gibi bir örnekte olduğu gibi ABD’nin kendi vatandaşlarının güvenliğini sağlayamaması ve özellikle siyahilerin yaşadığı bölgelerde yüzlerce kişinin bu kasırgada hayatını kaybetmesi; aynı dönemde ise Küba’da gerekli önlemlerin alınarak bir kişinin bile hayatını kaybetmemesi[5] gibi örnekler halen hatırlanıyorken.

Sonuç olarak Küba’da insanlar lüks tüketimi güvenliğe tercih etmediği müddetçe Küba devriminin antiemperyalizme bağlı kalacağı ve bunu devrimin ana dayanaklarından biri olarak kullanmaya devam edeceği açıktır. Tüm bu gelişmeler ışığında ABD’nin ilişkileri normalleştirme görüntüsü altında Küba devrimini esnetme çabaları ancak başarısız bir girişim olarak tarihteki yerini alacaktır.

Canan KIŞLALIOĞLU, Akdeniz Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü Doktora Öğrencisi.