ESKİ SOVYET ÜLKELERİ DOSYASI : Moldova Nereye Gidiyor ?

Devlet başkanının parlamento tarafından seçildiği Moldova’da, iktidardaki Batı yanlısı koalisyon hükümeti, devlet başkanının halk tarafından seçilmesini öngören bir anayasa değişikliğini, halkoylamasına sundu. Fakat, 5 Eylül tarihinde düzenlenen bu referandumda gerekli katılım sağlanamadığı için, referandum iptal edildi. Oysa, referandumdan önce yapılan kamuoyu yoklamaları, katılımın yüzde 50’den fazla olacağına ve sandıktan “evet” sonucunun çıkacağına işaret ediyordu. Bu nedenle, referandumun sonucu, hemen herkes açısından, sürpriz oldu. Devlet başkanlığı seçimi konusundaki kriz, referandum yoluyla aşılamayınca, parlamento feshedilerek, 28 Kasım’da erken parlamento seçimlerinin yapılması kararlaştırıldı.

Avrupa’nın en yoksul ülkesi olan Moldova’da, bir buçuk yıldan bu yana, devlet başkanı seçilemiyor. Devlet Başkanlığı’na, geçtiğimiz yıl seçilen Parlamento Başkanı Mihai Ghimpu vekalet ediyor. Ülke, son yıllarda, bir tarafta Rusya’ya yakın bir çizgiyi savunan Moldova Komünist Partisi ile, diğer tarafta liberal eğilimli ve Romanya ile birleşmeyi savunan partilerin oluşturduğu iki siyasi kutup arasında, sürekli gerilim içinde. Diğer taraftan, 33.800 kilometrekarelik yüzölçümüne sahip olan ülkenin doğusu, Abhazya, Güney Osetya ve Dağlık Karabağ’dan sonra eski Sovyet coğrafyasındaki dördüncü ayrılıkçı yönetim olan “Transdinyester Moldova Cumhuriyeti”nin denetiminde. Nüfusunun çoğunluğunu Rus ve Ukraynalıların oluşturduğu Transdinyester bölgesinin dışında, Moldova’nın diğer bölgelerindeki Ruslar, Ukraynalı ve Bulgarlar gibi Slav asıllı etnik gruplar ve bu arada, çoğunluğu Gagauz Özerk Bölgesi’nde (Gagauz Yeri) yaşayan Gagauz Türkleri de, Romanya ile birleşme yönündeki hareketlere tepki gösteriyor. Romanya yönetimi ise, hem Moldova’nın hem de bugünkü Ukrayna’nın bazı bölgelerinin kendisinin tarihsel toprakları olduğunu söyleyerek, buralarda yaşayan Rumen kökenliler üzerinde etkisini arttırmaya çalışıyor. Bütün bunlar, aşağıda daha ayrıntılı olarak belirteceğimiz üzere, Moldova’daki siyasi krizin devletin varlığı ve bütünlüğüyle ve bunun da ötesinde, bütün bölgedeki etnik sorunlarla bağlantılı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu nedenle, siyasi krizin etnik ve tarihsel boyutlarını daha yakından incelememiz gerekecek.

2009 yılının Nisan ayında düzenlenen parlamento seçimleri, komünistlerin kısmi başarısıyla sonuçlanmış, fakat muhalefet, seçimlere hile karıştırıldığını iddia etmiş ve bazı muhalif gruplar, parlamento binasını yağmalamış ve binanın tepesinde Romanya bayrağını dalgalandırmıştı. İktidar, bu karışıklıkları bastırdıysa da, yeni parlamento, devlet başkanını seçemedi. Zira, anayasaya göre, devlet başkanının seçilebilmesi için 101 sandalyeli parlamentoda en az 61 milletvekilinin olumlu oyu gerekirken, seçimlerde 60 sandalye kazanan komünistler, karşı kutupta yer alan dört partinin (Moldova Liberal Partisi, Liberal Demokrat Parti, Moldova Demokratik Partisi ve Bizim Moldova İttifakı) parlamentodaki oylamaları boykot etmeleri nedeniyle, kendi adaylarının seçilmelerini sağlayamadı. Bu şartlar altında, anayasanın ilgili hükmü gereğince, parlamento feshedilerek, erken seçimlere gidildi. 2009’un Temmuz ayında düzenlenen erken parlamento seçimleri ise, komünistlerin karşısında yer alan bu dört partinin zaferiyle sonuçlandı. 2001’den beri iktidarda olan komünistler muhalefete geçerken, seçimlerin galibi dört parti, “Avrupa Entegrasyonu İçin İttifak” adı altında, koalisyon hükümeti kurdu. Ne var ki, bu seçimin galipleri de, sadece 58 sandalye kazanabildikleri için, bunların da kendi adaylarını seçtirmeleri, mümkün olmadı. Ancak, anayasaya göre, parlamento aynı yıl içinde üst üste iki kez feshedilemediği için, yeni parlamentonun ve yeni devlet başkanının seçilebilmesi için, bir yıl daha beklemek gerekecekti. Böylelikle Moldova, yedi ay içinde ikisi parlamento seçimi, ikisi de parlamentonun düzenlediği devlet başkanlığı oylaması olmak üzere toplam dört seçim geçirmiş olmasına rağmen, 2010 yılına, siyasi belirsizlikler içinde girdi.

Peki, bu siyasi kriz, neden pek çok gözlemci tarafından, Moldova devletinin varolup olmama sorunu olarak değerlendiriliyor? Bu soruya yanıt verebilmek için, bölgenin geçmişine kısa bir göz atalım.

“Moldovalı” Diye Bir Millet, Var mı?

Moldovalılar, komşu Rumenlerle aynı soydan gelen, Latin kökenli bir halk.

Rumenlerin ve Batılıların önemli bir bölümü, Moldovalıları Rumen milletinin bir parçası sayar ve “Moldovalı” diye bir milletin olmadığını, bunun bir Sovyet icadı olduğunu savunur. Dinyester Nehri’nin doğu yakasındaki Transdinyester bölgesini saymazsak, bugünkü Moldova topraklarının tamamı, 1359’da kurulan Boğdan Prensliği’nin bir parçası idi (Boğdan’ın Rumence’deki ve Batı dillerindeki karşılığının da Moldavia olduğunu burada hatırlayalım). Boğdan Prensliği’nin Osmanlı himayesine girmesiyle birlikte, bu topraklar da, Osmanlı egemenliği altına girdi. 1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasındaki Bükreş Antlaşması’yla Boğdan Prensliği’nin topraklarının yarısı, yani, Prut Nehri’nin doğu yakasında bulunan ve bugünkü Moldova toprakları, Rusya’ya bırakıldı. Rusya, “Besarabya” adını verdiği bu bölgeye, bir taraftan Rusya’dan Rus göçmenleri, diğer taraftansa, Osmanlı topraklarından getirttiği Bulgar ve Gagauz göçmenleri yerleştirdi. Boğdan Prensliği’nin Prut Nehri’nin batı yakasında kalan bölümü ise, 1860’ta, Eflak Prensliği ile birleşerek, Romanya Prensliği’ni kurdu.

Rusya’da 1917 Sovyet Devrimi sonrasındaki karışıklıkların ve iç savaşın devam ettiği dönemde, Besarabya’da, Moldova Halk Cumhuriyeti kuruldu. Bu yönetim, Rumen askerlerinin Kişinev’e girmesinden sonra, Romanya iel birleştiğini ilan etti. I. Dünya Savaşı’nın galipleri olan İngiltere ile Fransa’nın bu birleşmeyi tanımasına karşılık, Sovyet yönetimi, bunun Romanya’nın Sovyet topraklarını işgali anlamına geldiğini söyleyerek, bu iltihakı tanımadı ve bugünkü ayrılıkçı Transdinyester yönetiminin bulunduğu, o zamanlar Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin bulunduğu bölgede, “Besarabya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti”ni kurdu. Besarabya’nın yakın bir gelecekte geri alınamayacağının anlaşılması üzerine ise, aynı bölgede bu sefer, Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti bünyesinde, Moldova Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu.

Besarabya’yı Romanya’ya kaptırmayı kabullenmeyen Sovyet yönetimi, bu bölgenin geri alınmasını, temel dış politika hedeflerinden biri olarak belirleyecekti. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde Nazi Almanyası ile Sovyetler Birliği arasında imzalanan Salsırmazlık Paktı’nın (Molotov-Ribbentrop Paktı) gizli hükümleri, Doğu Avrupa’yı Almanya ile Sovyetler Birliği arasında bölüştürüyor ve Prut Nehri’nin doğu yakasını, Sovyet yönetimine bırakıyordu. Sovyetler Birliği, 1940 yılında, bu antlaşmaya dayanarak, Almanya’nın müttefiki olan Romanya’dan, Kuzey Besarabya’nın (bugünkü Moldova’nın yüzde 88’i), Güney Besarabya’nın (bugünkü Ukrayna’nın Odessa ilinin batı bölgeleri) ve Kuzey Bukovina’nın (bugünkü Ukrayna’nın Çernovtsı ili) kendisine 48 saat içinde teslim edilmesini bildirerek, bu bölgeleri Romanya’dan geri aldı (Almanlar, Rumen yönetimine, yakın bir gelecekte bu bölgeleri tekrar ele geçireceklerini vaadederek onları bu tavize ikna etmişlerdi). Ukrayna’ya bağlı Moldova Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, Ukrayna’dan alınıp Besarabya bölgesi ile birleştirilerek, Moldova Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu. Almanların 1941’de Sovyetler Birliği’ne saldırmasıyla bu bölge yeniden Rumen yönetimine girdiyse de, bu durum üç yıl sürecek ve 1944’te bölgede yeniden Sovyet yönetimi kurulacaktı. Diğer taraftan Rumenler, komünist yönetim döneminde de, komünist yönetimin yıkılmasından sonra da, zaman zaman, “Prut’un iki yakasındaki tarihsel haklarını” dile getirmeyi sürdürdü.

Bu tarihsel gelişmeyi gözönünde bulundurarak, belirtmek gerekiyor ki, Moldovalılar, Rumenlerle aynı soydan gelseler de, 1812’den itibaren Rus yönetimine girdikleri için, modern Rumen ulusunun ve Romanya ulus devletinin oluştuğu 1850’li, 60’lı ve 70’li yıllarda, bu sürecin dışında kaldılar. Moldova’da kentli ve aydın kesimlerin gelişmemesi de, bu bölgede Rumen milliyetçiliğinin gelişmesine engel oldu.

Moldovalı etnik kimliği konusundaki tartışmalara paralel olarak, Moldovca diye bir dilin olup olmadığı da, yine belirttiğimiz bu kesimler arasında tartışılıyor. Romanya, Moldovca diye bir dilin olmadığı, Moldova diyalektinin, Rumence’nin beş diyalektinden biri olduğunu ve bu diyalektin, Prut Nehri’nin iki yakasında da konuşulduğu iddiasında. Burada kısaca belirtecek olursak, Prut’un doğu yakasında yaşayan ve Moldova diyalektini konuşan kitleler, Rumen dilinin 1860’ta Romanya’nın kurulmasından sonra geçirmiş olduğu gelişim sürecine yabancı kaldılar. Latin dil ailesinden olan Rumence, 1860’a kadar kiril alfabesinin bir türüyle yazılırken, bu tarihte Romanya Prensliği, Batılılaşma çabalarının bir parçası olarak, Latin alfabesine geçiş yaptı. Yine aynı dönemlerde, Rumence’ye, Fransızca’dan çok sayıda sözcük ithal edildi. Prut’un doğu yakası, bu gelişmelere uzak kaldığı gibi, Rusya, 1870’ten itibaren, yerel dilde eğitime son vererek, Rusça’yı tek eğitim dili ilan etti. Yine de, Sovyet Devrimi’ne kadar, Rus yönetiminin, bölge halkının Rumen olup olmadığı konusunda kesin bir söylem geliştirmediğini görüyoruz.

Moldova ulusal kimliğinin oluşturulması çalışmaları, asıl olarak, Sovyetler Birliği’nin kuruluşuyla başlayacaktı. Yukarıda sözünü ettğimiz Moldova Özerk SSC’de Moldovca resmi dil ilan edilirken, bu dile ve Moldova ulusal kimliğine yönelik çalışmalar yoğunlaştırıldı. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın müttefiki olan Romanya’nın bölgedeki politikaları da, yerli halkın Rumen kimliğinden yabancılaştırılması konusunda Sovyet politikalarına epey yardımcı oldu.

Moldova’da Romanya ile birleşme eğilimleri, Sovyetler Birliği’nin dağılma döneminde güçlendi. 1989’da kurulan Moldova Halk Cephesi, hem demokratikleşmeyi, hem de Romanya ile birleşmeyi savunuyordu. 1990’daki ilk çok partili seçimler, Moldova Halk Cephesi’nin zaferiyle sonuçlandı. 1991’de, Sovyetler Birliği’nden bağımsızlık ilan edilirken, Bağımsızlık Deklerasyonu’nda, Rumence ile Moldovca’nın aynı diller olduğu ifadesi yer aldı ve Rumen bayrağının üzerine Boğdan Prensliği’nin arması eklenerek, yeni bayrak kabul edildi.

Etnik Sorunlar (Gagauz Türkleri ve Slav Nüfus)

Romanya ile birleşme eğilimlerinin artması, Rumen milliyetçiliğinden kaygı duyan diğer etnik grupların (Transdinyester’deki Slavlar ve Gagauz Türkleri) kendi ulusal hareketlerini kurmalarına neden olacaktı. 1989’da kurulan ve Rus kökenli nüfusla yakın ilişkileri olan Gagauz Halk Hareketi’nin Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecinde Moldova’dan bağımsızlık girişimi Moldova yönetiminin güç kullanarak bastırmasıyla son bulduysa da, Türkiye’nin girişimleriyle, ülkenin güneyinde Gagauzların çoğunlukta olduğu bölgelere özerklik verildi. Diğer taraftan, Dinyester Nehri’nin doğu yakasında yaşayan Rus ve Ukraynalı kökenli nüfusun desteklediği ayrılıkçı hareket, Moldova açısından daha ciddi bir sorun teşkil etti. Buradaki Slav nüfus, bölgedeki Sovyet 14. Ordusu’nun desteğiyle, Moldova kuvvetlerine karşı kendisini savunma ve ayrılıkçı yönetimi sürdürme imkanına sahip oldu. Transdinyester topraklarının bütün Moldova’nın yüzölçümünün yüzde 12’sini oluşturmasına karşılık ülkenin bütün sanayi altyapısının bu bölgede kalmış olması (hatta, Moldova’nın doğu bölgelerinin elektriği ayrılıkçı Transdinyester yönetiminden sağlıyor olması), Transdinyester Sorunu’nun Moldova açısından önemi hakkında bir fikir verebilir. Bununla birlikte, bölgedeki etnik gruplar arasındaki gerilimin, eski Sovyet coğrafyasındaki diğer üç bölgeyle (Abhazya, Güney Osetya ve Dağlık Karabağ), kıyaslanmayacak kadar az olduğunu belirtmek gerekiyor. Gerek bu nedenden, gerekse Moldova ile Transdinyester’de hayatın pek çok bakımdan iç içe geçmiş olmasından ötürü pek çok uzman, Transdinyester Sorunu’nun bir “dondurulmuş çatışma değil”, yakın bir gelecekte çözülebilecek bir “dondurulmuş çözüm” olduğu görüşünde.

1990’ların başlarında Romanya’yla birleşmeye yönelik eğilimlerin güçlü olmasına karşılık, Romanya’nın o dönemde kendi ekonomik sorunları ile uğraşıyor oluşu ve Moldova’ya bir gelecek vaadedebilecek durumda olmaması, diğer taraftan da Rumen milliyetçiliğine tepki duyan diğer etnik grupların desteklediği ayrılıkçı hareketlerin güç kazanması, Moldova’da Doğu Almanya senaryosunun yaşanmasına engel oldu. 1994 Anayasası’nın resmi dilin Moldovca olduğunu belirtmesi ve 1996 yılında düzenlenen referanduma katılanların ezici çoğunluğunun (katılımın yüzde 75 olduğu referandumda, katılımcıların yüzde 75’inin) birleşik ve bağımsız bir Moldova’dan yana oy kullanmaları, Romanya ile birleşme konusunun, en azından devlet düzeyinde, bir süreliğine rafa kaldırılmasına neden olacaktı.

Günümüzde, etnik Moldovalılar içinde, kırsal kesimde yaşayanlarda ve orta yaşın üzerindeki kesimlerde kendisini “Moldovalı” olarak tanımlayanların ağırlıkta olduğunu, buna karşılık, büyük şehirlerde (özellikle başken Kişinev’de) yaşayanların ve genç neslin, kendisini “Rumen” olarak tanımlama eğiliminin daha güçlü olduğunu söyleyebiliriz.

Siyasi Krizin Dış Boyutu

2001’de komünistlerin galip geldiği parlamento seçimleri sonrasında parlamento tarafından devlet başkanlığına seçilen Moldova Komünist Partisi Başkanı Vladimir Voronin, Moldovalılık kimliğine vurgu yapan ve Romanya ile arasında mesafe koyan bir politikayı benimsemiş ve Transdinyester’in Moldova ile yeniden birleşmesi için, Rusya’yla yakınlaşma yoluna gitmişti. Fakat, gerek Rusya’nın planının (Kozak Planı) Moldova kamuoyunun tepkisini çekmesi, gerekse 2000’lerin ortalarına doğru eski Sovyet ülkelerinde peş peşe renkli devrimlerin yaşanmaya başlaması, Voronin’in, Rusya’dan uzaklaşmasına neden oldu. Özellikle 2004’te Ukrayna’da turuncu devrimin meydana gelmesi ve bunun sonucunda Batı yanlısı ve Moskova karşıtı Viktor Yuşçenko’nun devlet başkanlığına gelmesi, diğer yandan da Moldova’daki muhaliflerin de renkli devrime hazırlanması, Batı yanlısı yönetimlerle çevrilmiş durumda kalan Moldova yönetimini, dış politikada eksek değişikliğine gitmek zorunda bıraktı. Sonuçta Voronin, seçimlerden hemen önce, AB ve ABD’ye yönelik bir diplomasi atağında bulunarak, renkli devrim tehlikesini, en azından 2005 seçimleri için savuşturmayı başardı. Fakat, 2006 yılında, Transdinyester sorunu nedeniyle Rusya ile gerginliğin artması üzerine Rusya’nın Moldova şaraplarına ambargo uygulaması, Rusya pazarına bağımlı durumda olan Moldova’yı, Rusya ile yeniden yakınlaşmaya zorladı.

Diğer taraftan, Romanya yönetimi, bu dönemde Moldova muhalefetine açık destek verdi. ABD’li sivil toplum örgütleri de, Moldova muhalefetine dolaylı yoldan destek verdiler.

Dış dengelerde önemli bir değişiklik, Romanya’nın 2007’de AB’ye üye olmasıyla gerçekleşti. 1990’ların başlarında ve ortalarında Moldovalılar için çekiciliğini yitiren Romanya, AB’ye tam üye olduktan sonra, yeniden pek çok Moldovalı açısından bir çekim merkezine dönüşmüştü. Romanya’nın Moldova vatandaşlarının Rumen vatandaşlığı almasını kolaylaştıran düzenlemeleri yürürlüğe koyması sonucunda, yüzbinlerve Moldovalı, Rumen vatandaşlığına geçti. (Bugün, Romanya vatandaşlığına sahip olanların nüfusun yarıya yakınını oluşturduğu tahmin ediliyor).

Doğu Avrupa’da etkisini 2008 sonuda göstermeye başlayan küresel ekonomik kriz de, iktidardaki komünistlerin kamuoyu desteğini yitirmesine neden olan en önemli etkenlerden biri olurken, “statükoya karşı çıkan” muhalefet, bu şartlarda gücünü arttırdı.

Moldova ile Romanya yönetimleri arasındaki gerilim, 2009 yılının Nisan ayında Kişinev’de patlak veren olaylarla birlikte en üst noktaya çıktı ve karışıklıklardan Romanya’yı sorumlu tutan Moldova yönetimi, Romanya’nın Kişinev Büyükelçisi’ni, ülkeyi terketmeye zorladı.

2009’un Temmuz ayındaki seçimlerden Batı yanlısı partilerin galip çıkması ve devlet başkanlığı görevinin Romanya ile birleşmeyi en hararetli şekilde savunan yeni Parlamento Başkanı Mihai Ghimpu’ya vekaleten gelmesi, “Büyük Romanya” söylemini yeniden gündeme getirdi. Yeni yönetim, ilk icraatlarından biri olarak, eski Romanya Büyükelçisi hakkındaki “istenmeyen kişi” kararını iptal etti, hemen ardından da, devlet memurlarının çifte vatandaş olmasını sınırlayan düzenlemeyi kaldırdı. Böylelikle, ordu ve diğer güvenlik ve kolluk birimlerinde çalışanlar da dahil olmak üzere, devletin kilit mevkilerindeki bürokratlara, Rumen vatandaşı olma imkanı tanındı.

Romanya yönetimi de, Prut Nehri’nin doğu yakasındaki “tarihsel haklarını”, bu dönemde daha yoğun şekilde dile getirmeye başladı. Romanya Devlet Başkanı Trayan Başesku, Moldova Devlet Başkan Vekili Mihai Ghimpu ile görüşmesinde, Romanya’da hiçbir devlet adamının Moldova ile sınır anlaşması imzalamayacağını, zira böyle bir şeyin, (Moldova’nın Sovyet yönetimine girmesine yol açan) Molotov-Ribbentrop Paktı’nı tanımak anlamına geleceğini söylerken, Romanya Başbakanı Emil Boc da, Prut’un iki yakasının bir gün mutlaka birleşeceğini ifade ediyordu. (Romanya ile Moldova hükümetleri arasında 8 Kasım’da imzalanan sınır işbirliği anlaşmasının da sınır anlaşması niteliği taşımadığını burada belirtelim).

İktidarın Beklenmedik Yenilgisi

Yukarıda belirtildiği üzere, referanduma yönelik kamuoyu araştırmalarının tamaına yakını, halkın yüzde 70’e yakınının devlet başkanının halk tarafından seçilmesine destek verdiğini gösteriyordu. Parlamentoda komünistlerin engelini aşmak isteyen koalisyon hükümeti, referandumdan “evet” sonucunun çıkası için, yoğun bir propaganda çalışması yürüttü. Referanduma asgari katılım oranı yüzde 30’a düşürülmüş; Ruman pasaportuyla AB ülkelerine giden Moldova vatandaşlarının yurtdışında oy kullanabilmelerine de imkan sağlanmıştı. Muhalefetteki komünistler ise, “hayır” çağrısı yerine, referandumu boykot çağrısında bulundular. Moldova Komünist Partisi Genel Başkanı Vladimir Voronin, iktidarın referandum hile karıştıracağını, bu nedenle, hileli bir referandumda “hayır” demektense, referanduma hiç katılmamanın daha doğru olacağını söylüyordu. Sonuçta referanduma katılım, yüzde 28,6’lık oranla, bütün beklentilerin altında gerçekleşti. Peki, daha bir yıl önce “statükoyu yıkma” vaadiyle iktidara gelenler, nasıl oldu da, kendileri açısından yıkım anlamına gelen böyle bir sonuçla karşılaştı?

Buna, şu yanıtları verebiliriz:

1- Kamuoyu yoklamalarında katılımcıların yüzde 70’inin devlet başkanının halk tarafından seçilmesi gerektiği konusunda görüş bildirmesine karşılık referandumda düşük katılımın olması, halkın çoğunluğunun, referandumda neyin oylandığından çok, bu değişikliklerin halkoyuna kim tarafından sunulduğuyla ilgilendiğini gösterdi. Başka bir deyişle, başka şartlar altında devlet başkanının halk tarafından seçilmesini destekleyebilecek olan geniş bir kesim, sırf bu değişiklikler mevcut hükümet tarafıdan savunuluyor diye, boykotu tercih etti. Böylelikle referandum, geniş kesimler tarafından, iktidara güven oylaması olarak görüldü.

2- Referandumun iktidara yönelik güven oylamasına dönüşmesinde, iktidarın da büyük katkısı oldu. “Evet” kampanyasını yürüten koalisyon üyeleri (özellikle Devlet Başkan Vekili Mihai Ghimpu ile Başbakan Vlad Filat), bu referandumu, kendilerine devlet başkanlığını açan bir araç olarak değerlendirdikleri için olsa gerek (bunun, koalisyonun diğer üyelerinin de yorumu olduğunu burada vurgulayalım), referandum öncesi kampanyada anayasa değişikliğinin içeriğini anlatmaktan çok, kendi partielerinin vaatlerini sıralamayı seçtiler. Bu nedenle, toplumun önemli bir kesimi, referandumda neyin oylandığını bile öğrenme imkanına sahip olamadı.

3- “Değişim” vaadiyle iktidara gelenlerin bir yılda uyguladıkları ekonomik politikalar, hükümetin kamuoyu desteğini büyük ölçüde düşürdü.

4- İktidarın (özellikle Devlet Başkan Vekili Mihai Ghimpu’nun) Romanya ile birleşmeyi savunması, etnik Moldovalıların önemli bir bölümünü, diğer etnik gruplara mensup olanların ise tamamına yakınını “boykotçuların” safına itti. Ruslarla tarihsel olarak iyi ilişkilere sahip olan ve Moldova’nın Romanya ile birleşmesi durumunda Rumen çoğunluğun baskısına uğramaktan çekinen Gagauz Türkleri’nin büyük çoğunluğu, referandumu boykot etti. Ülke genelinde (Moldova Devleti’nin denetleyebildiği bölgelerde) referanduma katılımın en düşük olduğu yer, yüzde 12’lik katılım oranıyla, Gagauz Yeri oldu. (Burada belirtmek gerekiyor ki, Gagauz Yeri yönetiminin referanduma katılım yönünde yoğun çaba göstermesine rağmen böyle düşük bir katılımın gerçekleşmesi, mevcut Moldova yönetimi ile iyi ilişkikleri olan şimdiki Gagauz Yönetimi’nin de toplumsal desteğini kaybettiğini ortaya koydu. (Bu durum, Gagauz Yeri’nde 12 Aralık’ta yapılacak başkanlık seçimlerinde ortaya çok farklı bir tablonun çıkacağına işaret ediyor). Gerek Devlet Başkan Vekili Mihai Ghimpu, gerekse parlamento dışındaki bazı Rumen milliyetçisi partiler ve oluşumlar, bu referandumun Moldova ile Romanya’nın birleşmesi yolunda önemli bir aşama oalcağını söyleyerek, aslında kendi yenilgilerini hazırlamış oldular. Moldova Komünist Partisi, bu durumu iyi değerlendirerek, Romanya ile entegrasyon olasılığından rahatsızlık duyanları referandumu boykot etmeye çağırdı.

5- İktidarın kendi yenilgisine hizmet eden ve halkın tepkisini Romanya ile birleşme olasılığından daha fazla çeken uygulaması, Rusya iel ilişkileri gerginleştirmek oldu. Devlet Başkan Vekili Mihai Ghimpu, İkinci Dünya Savaşı’nın bitişinin kutlandığı 9 Mayıs Zafer Bayramı törenleri içibn Rusya Devlet Başkanı Dmitri Medvedev’in kendisine yaptığı daveti geri çevirerek, İkinci Dünya Savaşı’ndaki Sovyet Zaferi’nin Moldovalılar açısından kutlanacak bir tarafının olmadığını ileri sürdü. (Burada, II. Dünya Savaşı ileilgili tartışmaların, Rusya yönetiminin kırmızı çizgilerinden biri olduğunu hatırlatmakta yarar var. Ukrayna’nın önceki Devlet Başkanı Viktor Yuşçenko da, tarih alanındaki tavrı nedeniyle Kremlin yönetiminin şimşeklerini üzerine çekmişti). Ghimpu ayrıca, Moldova’nın Sovyet yönetimine girdiği 28 Haziran (1940) tarihini, “ulusal yas” günü ilan etti. Bu karar, iktidarın ılımlı kanadı sayılabilecek Başbakan Vlad Filat’ın girişimiyle Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildiyse de, tarih ders kitapları, tamamiyle, Romanya’daki tarih ders kitapalrı ile uyumlu hale getirilmiş durumda. Yeni ders kitaplarında Romanya ile soydaşlık ön plana çıkartılırken, Sovyet dönemi, “işgal dönemi” olarak anlatılıyor.

Ghimpu’nun Rusya karşıtı olarak görülen bu tavırları, onun NATO yanlısı politikaları ile de birleşince Rusya’nın tepkisini çekti ve Rusya, bu referandumdan bir ay önce, Ağustos ayında, Moldova tarım ürünlerine ambargo uyguladı. Bazı uzmanlar, Ghimpu’nun Rusya ile gerilimi bilinçli olarak tırmandırdığını, Rusya’nın tarım ürünlerine ambargo koymasını sağlayarak buna tepki duyacak köylüleri “evet” demeye ikna etme hesapları yaptığını söylüyordu. Oysa referandumun sonuçları, köylülerin bu ambargodan Rusya’yı değil, iktidarı soumlu tuttuklarını ve tepkilerini iktidara yönlendirdiklerini gösteriyor.

6- Batı yanlısı hükümet, geçtiğimiz yıl iktidara geldikten sonra, devlet kurumlarından sivil toplum ve basına varıncaya kadar, eski yönetimi destekleyen kesimlere baskı uyguladı. Bu baskı politikalarına ek olarak, hükümetin toplumun beklentilerini karşılayamaması ve bütün olumsuzlukların suçunu komünistlere yüklemeye kalkması, komünistlerin “mazlum” olarak görülmesine neden oldu. Bu durum, referandum sürecinde komünistlerin desteğini arttırdı.

7- Rusya, ambargonun dışında, Transdinyester’deki ayrılıkçı Rus nüfusa destek mesajları göndererek, Moldova yönetimine, Romanya ile olası bir entegrasyonun, Transdinyester’in ayrılması anlamına geleceği sinyalini verdi. Bu çerçevede, Transdinyester’in 2 Eylül’deki “bağımsızlık ilanı” yıldönümü törenine, ilk kez, Rusya ve Ukrayna’nın Kişinev büyükelçileri katıldı.

8- Son olarak, Moldova Komünist Partisi’nin referandumda “hayır” kampanyası yerine “boykot” kampanyası yürütmesinin de, -Moldova şartlarında- referandumun iptalinde önemli bir etken olduğunu vurgulamak gerekiyor. Zira, parlamento seçimlerinde şimdiki hükümeti desteklemiş olan bu kesimlerin önemli bir bölümü, iktidardan hayal kırıklığına uğramakla birlikte, Moldova Komünist Partisi’ne de soğuk yaklaşıyordu. Komünistler, boykot çağrısı yaparak, siyasetten doğuyan ve oy kullanka istemeyen geniş bir kesimi, kendilerine müttefik yapmış oldu.

Siyasi krizin referandumla aşılamaması üzerine, parlamento feshedildi ve 28 Kasım2da erken seçimlerin yapılacaığ açıklandı. Kamuoyu yoklamaları, Moldova Komünist Partisi’nin parlamentodaki 101 sandalyeden en az 51’ini alacağını gösteriyor. Diğer taraftan, asıl tartışılan konu, komünistlerin cumhurbaşkanını seçecek çoğunluğu elde edip edemeyecekleri (yani, en az 61 sandalyeyi alıp alamayacakları). Komünistler, parlamentoda salt çoğunluğu elde edememeleri halinde, diğer partilerle bir uzlaşma formülü bulacaklarını açıkladılar.

Referandumun sonuçlarından biri de, iktidardaki dört partinin, Rusya ile yakın ilişkiler kurma ve komünistleri Rusya’nın tek müttefiki olmaktan çıkarma çabasına girişmeleri oldu. Örneğin, koalisyondaki sosyal-demokrat çizgide olan (ve Sosyalist Enternasyonal üyesi olan) Demokrat Parti, Rusya’daki iktidar artisi Birleşik Rusya ile imzaladığı işbirliği anlaşması aracılığıyla Rusya yönetimiyle yakın ilişki kurmaya çalışırken, Başbakan Vlad Filat, Rusya hükümetindeki bazı bakanlar aracılığıyla Rusya hükümetiyle yakınlaşma çabasında. Koalisyon ortaklarından Bizim Moldova İttifakı Lideri Serafim Urekyan, hatta, yakın bir geçmişe kadar Rusya hakkında en sert açıklamaları yapan Devlet Başkan Vekili Mihai Ghimpu da, Rusya ile ilişkileri onarmaya gayret ediyor. Fakat kamuoyu yoklamaları, Urekyan’ın partisinin seçimlerde yüzde 4’lük barajı aşma olasılığının sıfıra yakın olduğunu gösterirken, Ghimpu’nun da bu şartlar altında yeni hükümete girmesinin mümkün olmadığı yolundaki deeğrlendirmeler ağır basıyor.

Değerlendirme

Bütün bu gelişmeler ışığında, Moldova’nın yakın geleceğine ilişkin olarak şu değerlendirmelerde bulunabiliriz:

1- 2000’li yılların ortalarından farklı olarak, Doğu Avrupa’da, Rusya’ya doğrudan cephe alan bir siyaset biçimi giderek zorlaşmakta, bu tarz bir siyaset uygulayanlar (Ukrayna’da Viktor Yuşçenko, Moldova’da da Mihai Ghimpu örneğinde görüldüğü üzere), toplumsal desteklerini yitirmektedir. Bunda, ABD ve AB’nin Rusya’yla yakınlaşmasının yanısıra, Batı’nın bu ülkelere enerji konusunda (Moldova’da ayrıca tarım ihraç ürünleri konusunda) henüz tam bir alternatif sunamamasının etkisi belirleyici olmaktadır.

2- Diğer taraftan, gerek genel olarak Doğu Avrupa’nın, gerekse özelde Moldova’nın tamamen Rusya’nın denetimine gireceğini söylemek, aceleci bir yaklaşım olacaktır. Ukrayna’da olduğu gibi, Moldova’da da, Rusya’yla yakınlaşmayı savunan partilerin hepsi (komünistler de dahil olmak üzere), AB üyeliğini savunmaktadır.

3- Romanya, Moldova’da erken parlamento seçimlerinin düzeneleneceğinin belli olmasından sonra, tavrını açıkça belli ederek, şimdiki koalisyonda yer alan partileri destekleyeceğini belirtti. Buna karşılık, Romanya ile entegrasyonu savunan partilerin kamuoyu desteklerini yitirdikleri ve Romanya’nın bizzat kendisinin zor ekonomik şartlar içinde bulunduğu gözönünde bulundurulursa, Romanya’nın Moldova’da “tarihsel haklarını” elde etme çabalarının, en azından yakın bir gelecek için zayıflayacağı öngörüsünde bulunulabilir. Romanya, sadece Moldova üzerinde değil, yine 1940 yılına kadar kendisine ait olan Ukrayna’nın Çernovtsı ili (Kuzey Bukovina) ve Batı Odessa (Güney Besarabya) bölgeleri üzerinde hak iddiasında bulunmakta ve Ukrayna yasalarının çifte vatandaşlığı yasaklamasına rağmen, Çernovtsi’de yaşayan Rumen kökenlilere Romanya vatandaşlığı vermektedir. Ukrayna yönetimi, Romanya’nın bu çabalarını, öncelikli ulusal tehditler arasında görmekte ve Ukrayna’da, Romanya’nın Moldova ile muhtemel bir birleşmesinden sonra sıranın Ukrayna’nın bu bölgelerine geleceği değerlendirmesi yapılmaktadır. Moldova’daki gelişmeler ve Romanya’nın içinde bulunduğu durum gözönünde bulundurularak, bölgedeki çeşitli ülkelerde yaşayan Rumen kökenlilerle bağlantılı etnik gerilimlerin en azından yakın bir gelecekte toplumsal patlamaya dönüşmeyeceği söylenebilir.

4- Rumen kökenli halk ve toplulukların yanısıra, bölgedeki Slav kökenli halklardan kaynaklanabilecek çatışmaların çıkma olasılığının da zayıfladığını söyleyebiliriz. Rusya’nın eski Sovyet coğrafyasındaki ayrılıkçı yönetimlerden Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlığını tanımasıan karşılık Transdinyester yönetimini görmezden gelmesi, Rusya’nın Transdinyester yönetiminin bağımsızlığını sağlama çabasında olmadığını, ortaya koymuştu. Rusya, kara bağlantısının bulunmadığı Transdinyester’deki ayrılıkçı yönetimi tanımak yerine, bu sorunu, Kişinev’le ilişkilerinde, özellikle onun Batı’yla ve Romanya’yla entegre olma olasılığına karşı bir koz olarak kullanagelmiştir. 28 Kasım’daki seçimlerde Rusya’nın kırmızı çizgilerini ihlal etmeyecek bir yönetimin geleceği olasılığının güçlenmesi, Transdinyester Sorunu’nda önümüzdeki dönemde sıcak gelişmelerin yaşanması olasılığını zayıflatmaktadır.

(17 Aralık 2010 tarihinde TÜRKSAM’da yayınlanan bu analiz, güncelliği sebebiyle yeniden sizlerle paylaşılmıştır.)

Reklamlar

Etiketlendi:, ,

ÖZEL BÜRO ///

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: