KADIN HAKLARI DOSYASI : Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet

Toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve ardından gelen kadına yönelik şiddet Türkiye’de araştırılması gereken, her geçen gün artan temel sorunlardan birisidir. Kadına yönelik şiddet; toplumsal hayatın çeşitli alanlarında kadınların yaşadığı ayrımcılığın en belirgin göstergelerinden birisidir. Cinsiyet eşitsizliğinin en gözle görünür yönü olan kadına yönelik şiddet ise bu sorunun belki de vicdanları rahatsız eden boyutudur. Kadın Türk toplumsal hayatının içerisinde ataerkil kültürün izin verdiği ölçüde kendisine yer bulabilmekte. Bu kültürün tek sonucu maalesef kadına yönelik şiddet değil, kadının sosyo-ekonomik durumunun kötüleşmesi, eğitim seviyesinin dünyaya oranla daha yavaş ilerlemesi, siyasi mercilerde yer bulabilme oranlarının düşmesini de tetiklemektedir. Ayrıca bu diğer sonuçlar da kadına yönelik şiddetin daha da çözüme uzak bir hal almasına neden olmaktadır. İşte bu nedenle kadına yönelik şiddetin daha iyi kavranabilmesi için toplumun iç dinamiklerinin, gelenek ve göreneklerin, devletin ve hükümetlerin uyguladığı politikaların ve devlet adamlarının bu hususta belirttiği düşüncelerin incelenmesi gerekir. 2009 yılında gerçekleştirilen “Türkiye’de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet” araştırmasına göre; ülke genelindeki kadınların %39’u fiziksel şiddet, %15’i de cinsel şiddet yaşarken, kadınların %42’si iki şiddetten en az birini yaşadığını ifade ediyor. Adalet Bakanlığı’nın 2010 yılı Ağustos ayında yaptığı açıklamaya göre, kadın cinayetleri son 7 yılda %1400 artmış durumda. Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Komutanlığı’ndan basına verilen bilgilere göre, 2010 yılının sadece ilk 7 ayında 226 kadın öldürüldü. Benzer şekillerde, Bağımsız İletişim Ağı (Bianet)’in resmi olmayan 2011 yılı basın yılı taraması sonuçlarına göre 2011 yılında 257 kadın öldürüldü, en az 102 kadın ve 59 kız çocuğuna tecavüz edildi. Kadına yönelik şiddetin birçok farklı nedeni olsa da bu sonuçlar şiddetin yapısal faktörlerden beslendiğine işaret etmektedir. Kadına yönelik şiddetin altında yatan kaynaklara inildiği zaman ataerkil toplum, kadının bir obje olarak görülmesi, kadınların toplumda hak ettiği değeri görememesi gibi nedenler yatmaktadır.

Kadına yönelik şiddet, toplumun geneline yansıyan bir olgu olduğu için sosyal bir sorun halini almıştır. Kadınların bulundukları bölge, yaş, eğitim ve gelir düzeyleri arasındaki farklılıklar çeşitli aşamalarda şiddetle karşılaşmaları ile sonuçlanmıştır. Bununla birlikte Türkiye dışına baktığımızda uluslararası araştırmalar, dünyada yaklaşık kadınların %20’sini ve erkeklerin %5-10’unun çocukken cinsel şiddete maruz kaldığını belirmektedir. Örneğin; Japonya’da kadınların %15’i, Etiyopya’da %70’i hayatlarının bir döneminde partnerlerinden fiziksel ya da cinsel şiddet gördüklerini dile getirmektedir. Bunun yanı sıra genel olarak dünyada %0,3 ile %11,5 oranları arasında kadın bir yabancı tarafından cinsel şiddet gördüğünü belirtmektedir. Tüm bunların ışığında kadına yönelik şiddetin Türkiye’ye has bir sorun olmadığı dünya geneline yayılmış global bir problem olduğu görülmektedir. Dünyanın farklı coğrafyalarında yaşanan kadına yönelik şiddetin değişik nedenlerle ortaya çıkması, bu sorunun daha ayrıntılı bir şekilde uluslararası düzenlemeler çerçevesinde incelenmesi gerekliliğini ortaya çıkarmaktadır. Bu bağlamda kadına yönelik şiddetin dili, dini, ırkı olmadığı gözler önüne serilmektedir.

“Erkek, dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde.

Hakk’ın yarattığı, her şey yerli yerinde

Bizim nazarımızda, kadın erkek farkı yok

Noksanlık, eksiklik senin görüşünde.”

Hacı Bektaş Veli’nin bu dörtlüğü kadınların erkeklerden farkı olmadığını açıklamaya delil olarak gösterilebilir. Kadına yönelik şiddetle mücadele konusunda çeşitli ülkelerin deneyimlerinin incelenmesi ve geliştirilen uluslararası sözleşmelerin toplumda yürütülmesine aracılık edecek mekanizmaların oluşturulmasına ihtiyaç vardır. Şiddet kadınların kaderi olmamalıdır.

Özetle bu makale; kadına yönelik şiddetin sosyo-kültürel ve ekonomik faktörlerden beslenen toplumsal bir sorun olduğunun altını çizmektedir. Felsefik bakış açısıyla geçmiş ile günümüz arasında bir bağ oluşturularak kadının toplumdaki rolü incelenmiştir. Bu eşitsizlikçi anlama mahal veren etkenler göz önüne serilerek olayın kaynağına inilmeye çalışılmıştır.

A. Kadının Toplumdaki Yeri

1.Platoncu Bakış Açısıyla Kadının Toplumdaki Yeri

Platoncu bakış açısıyla kadının toplumdaki yerine bakmadan önce yaşadığı dönem itibariyle Antik Yunan dünyasında kadının toplumdaki yerine bakmak gerekir. Antik Yunan’da kadın ile erkek arasında büyük bir farkın olduğu söylenmektedir. Kadının zihin seviyesinin erkekten düşük olduğu görüşü hakimdir. Bu nedenle kadın tek başına hiçbir işi halledemez, sokağa çıkması gerekecekse bile tek başına çıkamaz. “Kadının polis içerisinde önemsiz bir yeri vardı; evde, evin birinci kadında kendisine ayrılmış bir odada yaşardı. Aile içinde değeri vardı ve değer görürdü. Ancak dört duvar arasında kaldığı için kamu yaşamına katılamazdı.” (EskiYunan’daKadın,http://www.girgin.org/ansiklopedi/yunandakadin.htm) Buradan da anlaşılacağı gibi kadın sadece gelecek nesle katkı sağladığı ve erkeklerin hayatını kolaylaştırdığı için sadece ev sınırları içerisinde değer gören bir varlıktı.

Antik Yunan Dünyası’nın önemli filozoflarından birisi olan Platon, kadını, yaşadığı dönemde kadının toplumdaki yerinin aksine farklı bir şekilde konumlandırır. Platon yazdığı Devlet kitabında ideal devlette kadının yerini sorgular. Ona göre kadın ile erkek yaradılıştan ayrıdır ancak bu ayrılık bir cinsiyet ayrılığından öte değildir. Platon bu ayrılığı önemsemeyecek ve devlet bekçilerinin eşleri ile birlikte aynı işleri görmeleri gerektiğini ileri sürecektir. “Platon’a göre birey olarak insan söz konusu değildir. İnsan ancak toplum içerisinde varlığı sürdürebilir. İnsanlar mutlu olmak için yaşarlar ve mutluluğa ancak bir kurum içerisinde erişebilirler.” (Eski Yunan’da Kadın, http://www.girgin.org/yunandakadin.htm) İşte Platon kadın ile erkek arasındaki farkı ileri sürdüğü bu sav ile ortadan kaldırır. Kadın ile erkeği farklı iki cins olarak görmek yerine devlete hizmet edecek bireyler olarak görür. Platon kadın ile erkekleri aynı kefeye koyarken bu eşitliğin gerçekleşebilmesi için her ikisinin de aynı eğitimi almaları gerektiğini savunur.

Platon kadın ile erkek arasındaki ayrılığı sadece cins ayrılığı olarak görse de “cinslerin zayıflığı göz önünde tutularak, onlara erkeklerden daha kolay işler verilecektir.”( Platon, Devlet, 457b) diyerek yine kadın ile erkek arasında bir ayrılık olduğunu gözler önüne serer. Platon Devlet kitabında o zamanın düşüncesine aykırı bir sav daha öne atar. “Bekçilerimizin kadınları hepsinin arasında ortak olacak, hiçbiri hiçbir erkekle ayrı oturmayacak.” (Platon, Devlet, 547e) Ona göre devlet savunmasında görev alacak kadınlar kamunun ortak malı sayılacak ve karşı cinsle hiçbir şekilde iletişime geçmeyecek. Kadın sadece topluma yarar sağladığı ölçüde vardır. Aslında bu sava kendisinden sonra “Bilimin Babası” olarak anılan Aristo karşı çıkmıştır. Aristo’ya göre kamunun ortak malı olarak sayılan bir şeye karşı kimse pek özen göstermez. Çünkü hiç kimse onu sahiplenemediği için ona karşı bir aidiyet duygusu geliştiremeyecektir. İşte Platon’un “İdeal Devlet” düzenindeki bekçi kadınlar kamunun ortak malı sayıldığı için toplumun gözünde yararlı ölçüde var olacaklardır. Bu yararlılık da bireye ait olmadığı için kadınlara karşı bir sahiplik yoktur ve değersizdirler.

Aslında bu sorunlar günümüzde de karşı karşıya kaldığımızı söyleyebiliriz. Türk toplumunun geniş aile kurumunda kadın birçok kişiye karşı farklı misyonlarla algılandığı için herkese ait olan ama hiç kimsenin olmayan birisi olmuştur. Çocuklarına, eşine, eşinin veya kendisinin anne babasına karşı farklı görevler ve sorumluluklarla bezenen kadın onların gözünde birer yardımcıdan başka bir şey değildir. Ve bu kadını gittikçe değersizleştiren bir birey haline dönüştürmüştür.

2.Modern Toplumda Ve Türkiye’de Kadının Yeri

“Kadın sorununa biri tarihi gelişim süreci açısından, diğeri modern hayatta içinde bulunduğu sosyo-kültürel açıdan bakacak olursak; erkek hegemonyasının ağırlık kazandığı tarihi gelişim süreci itibariyle kadının en genel anlamıyla bir tür ”kimliksizlik” sorunu ile karşılaştığını söyleyebiliriz.” (BAHADIR Abdülkerim, Tarihte ve Günümüzde Kadın) Dinden uzak kalmış ya da dini değerlere bağlı toplumlarda kadın;

  • Ya ölmüş kocasıyla birlikte gömülmek zorunda kalacak kadar erkeğe bağımlı kılınarak, kocasının hakimiyetine mahkum edilmiş,
  • Ya bütün hayatı işgücü, cinsellik, üreme, gibi bir takım dar kalıplar arasında sıkıştırılarak sınırlandırılmış,
  • Ya temel nitelikleri bastırılarak, toplumdan soyutlanmış kimliksizleştirilmiş
  • Ya da varoluş mücadelesi dahilinde hak etmediği bir kimliği kabul etmek zorunda bırakılmıştır.

Kadın, her zaman toplum içinde bir baskı mekanizması içerisine hapsedilmiş ve ona riayet edilmesi istenmiş varlık olarak tanımlanmıştır. Ataerkilliğin getirdiği özgüven sonucunda erkekler, kadınlar üzerinde bir egemenlik kurmuş bu durumu gayet doğal olarak içselleştirmişlerdir. Kadınlar, erkeklerden bağımsız düşünülemez bireyler olarak toplumda yerini almıştır.

“Kadının toplum içerisinde ‘erkek iradenin’ izin verdiği ölçüde kazandığı konumu; kadının toplumsal yaşama katılımı, sosyo-ekonomik düzeyi, eğitim imkanlarına erişimi ve ataerkil kültürel yapıda yaşadığı çok yönlü eşitsizliklerin farklı tezahürleridir.” (KARAL Dilek-AYDEMİR Elvan, Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet, sayfa 7)

Türkiye’de kadının toplumdaki yeri hakkında konuşmadan önce birkaç devlet adamının söylediği cümlelere bakmak gerektiğini düşünüyorum.

“Ben zaten kadın ile erkek eşitliğine inanmıyorum.”

(Recep Tayyip ERDOĞAN, Kadın dernekleri ile yaptığı toplantıda)

“Tecavüze uğrayanlar doğursun, gerekirse devlet bakar.”

(Recep AKDAĞ/ Eski Sağlık Bakanı, Kürtaj tartışmaları hakkında)

“Kadın ahlaklı olsun, kürtaj yaptırmak zorunda kalmasın.”

Melih GÖKÇEK/ Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı)

“Yalnız bırakılan ya davulcuya ya zurnacıya…”

(Recep Tayyip ERDOĞAN, Münevver KARABULUT cinayeti hakkında)

“Medya olayları abartıyor. Kadına yönelik şiddet olayı seçicilik.”

(Fatma ŞAHİN / Eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı)

“Türk kadını evinin süsüdür.”

(Vecdi GÖNÜL / Eski Milli Savunma Bakanı) ( Sözcü Gazetesi )

Devletin önemli mekanizmalarında yer alan kişilerin kadına ve kadına yönelik düşüncelerine yer vermemin sebebi olarak üst kademenin kadını nasıl algıladığını gözler önüne sermek olarak açıklayabilirim. Çünkü Hz. Muhammed’in de dediği gibi “Nasılsanız öyle yönetilirsiniz.” Bakanların, başbakanın sözleri aslında bizim toplumumuzun sözleri. Onlar bizim toplumumuzda var olan düşünceleri dile getiriyorlar. Kadının ikinci sınıf vatandaş sayılması toplumumuzun iliklerine kadar işlemiş vaziyette. “Ataerkil yapıların kökleşmesi, kadına yönelik toplumsal cinsiyet eşitsizliğini etkileyen, eşitsizliğin aile içinde ve toplumda yaygınlaşmasına neden olan bir faktör olarak değerlendirilebilir.” (Uluslararası Stratejik Araştırma Merkezi, Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet, sayfa 19)

Türkiye’de kadın olmak kısıtlanmaktır. Rahat gülememek, rahat ağlayamamak, rahat konuşamamaktır. Her zaman gözlerin üzerinde olmasıdır, ‘kim ne der?’ diye hayatına istediğin gibi yön verememektir. Türkiye’de kadın olmak ‘elinin hamuruyla erkek işine karışmamak’tır. Erkeğin gölgesinde kalmaktır. Bey’i ne derse ona riayet etmektir. Düşünememek, düşünmesi garip karşılanmaktır. Türkiye’de kadın olmak ‘karnından sıpası, sırtından sopası eksik olmamak’tır. Baba evine dönemeyeceğinden mecbur her şeyi kabullenmektir. Başını pencereden uzattı diye 12 yerinden bıçaklanmaktır bazen. Kendi istediği hayatı değil de ona ‘layık’ görülen hayatı yaşamaktır.

Velhasıl-ı kelam; “Türkiye’de kadın olmak doğmadan ölmektir çoğu zaman.” (Uludağ Sözlük)

B.Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet

Şiddet kelimesinin sözlük anlamı “sertlik, katı ve kaba davranış, bedene zor uygulama, bedensel zedelenmeye neden olma, kişisel özgürlüğü zorlayıcı yollarla kısıtlama, haşinlik, rahatça gelişim sağlanmasını ya da tamamlanmasını engellemek üzere bazı doğal süreçlere, alışkanlıklara v.b. yersiz kısıtlamalar getirme yönünde ki davranışlara” işaret etmektedir. Bu bağlamda şiddet kelimesi hem fiili hem de sözlü eylemleri içerisinde barındırmaktadır. “Kadına yönelik şiddet ilk kez 1993 yılında Birleşmiş Milletler Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılmasına Dair Bildirge’de tanımlanmıştır. Bildirgede kadına yönelik şiddet “ister kamusal ister özel hayatta olsun bu tür eylemlerle tehdit etme, zorlama veya özgürlükten keyfi olarak yoksun bırakma dahil olmak üzere kadınlara, fiziksel , cinsel veya psikolojik zarar veya acı verme sonucu doğuran veya bu sonucu doğurması muhtemel olan, cinsiyete dayalı her türlü şiddet eylemi olarak tanımlanmıştır.” (USAK, Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet)

Kadına yönelik şiddette şiddettin türlerinin de bilincine varılması şiddetin boyutlarının nedenli büyük ölçüde olduğunu gözler önüne sermektedir.

“Şiddet Türleri

a)Fiziksel Şiddet

1.Vurma

2.Yaralama

3.Kavga etme

4.Dövme

b)Sözlü-Duygusal Psikolojik Şiddet

1.Aşağılama

2.Dalga geçme

3.Kişisel gelişimine engel olma

c)Cinsel Şiddet

1.Taciz

2.Tecavüz

3.Ensest

4.Zorla evlendirme

d)Ekonomik Şiddet

1.Zorla çalıştırma

2.Çalışmaktan alıkoyma

3.Kişisel malın izinsiz kullanımı”(USAK, Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet)

Yukarıda yer alan bu kategorilendirme kadına karşı uygulanan şiddetin nedenli büyük olduğunu göstermektedir. Kadına şiddet tarihsel süreç içerisinde ‘aile içi mesele’ olarak kabullenildiği için üstü kapatılmak istenmiştir. Fakat toplumsal olarak yarattığı tahribat bu meselenin örtbas edilecek bir mesele olmadığını göstermiştir. “Araştırmalara göre Türkiye’de her 10 kadından 4’ü eşi veya birlikte olduğu kişi(ler) tarafından şiddet görmektedir. Bunun yanısıra, Türkiye’de fiziksel ve cinsel şiddetin yaygınlığı bölgeler arasında değişim gösterse de şiddetin ülke geneline yayılan bir mesele olduğu göze çarpmaktadır.” (USAK, Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet) Türkiye’de yaşanan şiddet olaylarının tespitinde sağlıklı istatistiki verilere ulaşılamamaktadır. Çünkü şiddet mağduru kadınların %92’si hiçbir yere başvurmuyor.

Kadınların birçoğu uygulanan şiddetin kabul edilemez bir şey olduğunu söylese de bu çoğunluk yaşadığı şiddeti paylaş(a)mamaktadır. Bunun nedenleri arasında sosyo-kültürel ve ekonomik birçok neden sayılabilir. “Araştırmalar çocuk sahibi olan kadınların çocuklarını bırakmak zorunda kalabileceği korkusu, şiddeti ciddi bir sorun olarak görmemesi, şiddeti uygulayan kişinin değişebileceği düşüncesi, kadının gördüğü şiddetten korkması veya utanması ve toplumun genel bakış açısı ve yargılarından çekinilmesi kabuller olduğuna işaret etmektedir.” (USAK, Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet)

Türkiye’de kadına yönelik şiddet gelecek nesilleri de olumsuz yönde etkilemektedir. Şiddete uğrayan kadınların erkek çocukları için şiddet uygulamak gayet sıradan bir hale gelirken, kız çocukları için şiddet ise kabullenilmesi gereken bir durum olarak algılanır. Durumun bu halde algılanmasında sosyo-kültürel etmenler ve konunun mahrem olarak görülmesi nedeniyle şiddet olayları gün yüzüne çıkamamıştır. “Batı toplumlarında bu konuyla ilgili bilimsel çalışmalar yaklaşık son 50 yılı kapsıyorken, ülkemizde ancak son 20 yıldır konuyla ilgili çalışmalar bulunmaktadır.” (VATANDAŞ Celalettin, Aile ve Şiddet: Türkiye’de Eşler Arası Şiddet, Ankara Uyum Ajansı, 2009)

Ethem Can KANAR, Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü öğrencisi.

Reklamlar

Etiketlendi:, , ,

ÖZEL BÜRO ///

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: