İSRAİL DOSYASI : Osmanlı Devleti’nden Günümüze İsrail

Devlet olma bilincine erişmiş en eski milletlerden biri olan Türkler; günümüze kadar küresel siyasete aktif yön vermiş, onu etkilemiş, onun bir parçası olmuş, sayısız nice devlet kurmuşlardır.İslamiyet’in kabulü ile İslam kültürüyle yoğrulmaya başlayan Türk toplumları binlerce yıldır İslam sancağını gururla taşımaktadır. Osmanlı devletinin yıkılmasından sonra köklü reformlarla şiddetli kültürel sarsıntılar geçiren milletimiz zor da olsa kendini bu reformlara kısmen entegre etmiş, kısmen kendisine göre şekillendirmiştir. Geçmişine olan bağlılığı, onu koruma ve yaşatma azmi yeniden Türkiye halkının ortak kararlılığı olmuştur.

Cumhuriyet sonrası dönemde yapılan geçmişle bağlarını koparma, yanlış batılılaşma, milli ve manevi değerlerimize zıt kefede olan yanlış modernleşme çabalarına karşı her zaman kalbinde geçmişine olan sevgiyi büyütmüş ve beslemiştir. Şüphesiz kendi döneminde bu devlet, Doğu Avrupa, Güney Batı Asya ve Kuzey Afrika’ya kadar topraklarını genişletmiş ve sınırlarını; batıda Cebelitarık, doğuda Hazar Denizi ve Basra Körfezi’ne, kuzeyde Avusturya, Macaristan ve Ukrayna’nın bir bölümüne, güneyde ise; Sudan, Eritre, Somali ve Yemen’e kadar dayandırmıştır. Bu kadar geniş topraklara sahip olmak, farklı milletlerden insanları huzur, birlik ve beraberlik içerisinde yaşatmak, bu ulu devletin adalet ve hoşgörü politikasının ne denli halkın içine sindiğinin muhteşem bir tezahürüdür. Her milletten tebaası olan bu devlet, hiçbir zaman ırkçı politika gütmemiş, kendi tebaasının huzur ve refahını en üst düzeyde tutmak için elinden gelen bütün gayreti göstermiştir. Öyle ki kendi dönemlerinde kendi iç siyasi sorunlarıyla uğraşıp yerinde saymak yerine dünyanın neresinde olursa olsun insani, askeri, ekonomik ve diplomatik yardımlarını hiçbir din, dil ve ırk gözetmeksizin dünyanın bütün çevresine yaymıştır. Kanuni Sultan Süleyman Alman imparatoru Şarlken’e esir olan François’ya yardım ederken din, dil veya ırk gözetip mi yardım etmiştir? Daha doğrusu Avrupa’nın en güçlü devletlerinden birisinin annesi neden oğlunun esaretten kurtulması için tek kurtuluş yolu olarak Kanuni Sultan Süleyman’dan yardım istemiştir? Acaba Sultan Abdülmecit 1845-1850 yılları arasında büyük kıtlığın baş gösterdiği ve bir milyona yakın İrlandalının yaşamını yitirdiği dönemde bu ülkeye yardımlarını gönderirken hangi dil, din veya ırk’ı gözetmiştir? 2010 yılının mart ayında Türkiye’ye ilk resmi Cumhurbaşkanlığı düzeyinde ziyaretlerini gerçekleştiren İrlanda Cumhurbaşkanı Mary McAleese neden “İrlanda halkı bu eşine az rastlanır bonkörlük girişimini asla unutmadı” demiştir? 1855 yılında yine Sultan Abdülmecid ABD’nin askerî yardım talebi üzerine 34 adet askerî amaçlı nakliyat develerini ABD’ye gönderirken hangi dil, din veya ırkı gözeterek bu yardımı yapmıştır?

Toprak bütünlüğüne de çok büyük önem veren Osmanlı devleti ordusunu ve istihbarat teşkilatını casus devletlerin sinsi ve parçalayıcı politika ve planlarına karşı güçlü tutmayı belli bir zamana kadar başarılı bir şekilde yürütmüştür. Her zaman bu devletin bütünlüğünü bozmak ve bu ülkeyi tarih sahnesinden silip atmak için çok sayıda politik ve askeri saldırılar düzenlenmiştir. Kendilerine Filistin ve çevresinin Tanrı tarafından kutsal toprak olarak bahşedildiği tezini savunan Yahudiler ise, o dönemde Osmanlı hâkimiyetinde bulunan bu topraklarda bir Yahudi devleti kurmak için yoğun diplomasi yürütmüşlerdir.

Bu amaçla 1897 yılında Theodor Herzl tarafından Dünya Siyonist Teşkilatı kurulmuştur. Hedeflerine yavaş, fakat güçlü adımlarla ilerlediklerini belirten Herzl, İsviçre’nin başkenti Basel’de toplanan bu teşkilatın ilk toplantısında; “Ben bugün burada Yahudi Devleti’ni kurdum, ancak bunu yüksek sesle söylersem bütün dünya güler. Fakat beş sene içinde ya da elli sene sonra bunu herkes böyle bilecektir.” diyerek Yahudi devletinin yıllar öncesinden kurulduğunun haberini vermiştir. 17 Mayıs 1901 tarihli Sultan II. Abdülhamid görüşmesine kadar çeşitli devletlerden yardım talebinde bulunmuştur. Bunlardan ilki, hiç kuşku yok ki İngilizlerdir. O dönemde Filistin topraklarının Osmanlı egemenliğinde olmasından dolayı bir sonuç alınamayan bu görüşmeden sonra Herzl, rotasını o dönem Osmanlı ile arası iyi olan Alman imparatoru II. Wilhelm’e çevirmişse de tekrar umduğunu bulamamıştır ve en nihayetinde 17 Mayıs 1901 tarihinde Sultan II. Abdülhamit ile görüşme olanağı bulan Herzl o bilindik meşhur teklifini Sultan II. Abdülhamit’e sunmuştur. Osmanlı’nın bütün dış borçlarının Avrupa’daki Yahudi bankerleri tarafından ödenmesinin, Filistin’in kendilerine verildiğinde mümkün olabileceğini söylemiştir. Sultan Abdülhamit ince dehasıyla teklifi; “Ben bir karış dahi olsa toprak satmam, zira bu vatan bana değil, milletime aittir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır” diyerek reddetmiştir. 4 Temmuz 1901’de ikinci bir görüşmenin ardından aynı cevabı alan Herzl, bu devletten artık Filistin topraklarını parayla satın alamayacağını anlayarak bu planını rafa kaldırmıştır.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiliz manda ve himayesine giren bu topraklarda artık bu devletin kurulmaması için hiçbir neden kalmamıştır. 1917 yılında İngiliz Dışişleri Bakanı olan Balfour’un yayımladığı deklarasyonla temeli atılan bu girişim 1948 yılında resmî olarak İsrail devletinin kurulmasıyla sona ermiştir. Bu tarihten sonra devamlı olarak Filistin içlerine doğru yerleşim ve işgal politikalarıyla ilerleyen İsrail, kendilerinin “The Great Israel State” olarak adlandırdıkları büyük İsrail devletine doğru adım adım ilerlemektedir. Bugün İsrail’in dört bir tarafı Müslüman ülkelerle çevrili olmasına rağmen bu hedefi için binlerce masum insanı öldürmesine Orta Doğu’daki Müslüman devletlerden tepki gelmemesi ilginçtir. Mısır Darbesi’nden sonra iktidarı ele geçiren General Sisi’nin İsrail’le iyi ilişkiler kurmasının bunda büyük bir payı vardır. Keza bu bölgede yer alan en güçlü devletlerden biri olan Mısırın İsrail’le iyi ilişkilerinin olması, İsrail’in öncelikli politik hedefleri arasında yer almaktadır.

Türkiye gibi bölgedeki denklemlerin önemli bir parçası olan ülkenin, İsrail’in bu denli hukuksuz politikalarına karşı verdiği sert tepkiler maalesef arkasında yeterli desteği göremediğinden dolayı amacına ulaşamamaktadır. Her zaman uluslararası toplumu bu vahşet ve bu zulme karşı ortak bir tavır takınmaya çağıran Türkiye, Ortadoğu’da hiçbir zaman barışçıl çabalarının meyvelerini toplayamamıştır. Jeopolitik önemi, stratejik yer altı kaynakları ve güçlü orduya sahip olması, bölgede Türkiye’yi her zaman stratejik denklemlerin önemli bir parçası hâline getirmesine rağmen uluslararası toplum, Türkiye’nin haklı çağrısına, çıkarlarının insan hayatından daha önemli olduklarını düşündükleri için sırt çevirmektedir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulunun üzerine düşen mesuliyetleri yerine getirmemesi bu kuruluşun dünya toplumlarında imajını zedelemektedir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulunun beş daimi üyesinin olması ve ayrıca uluslararası meselelere çözüm bulma noktasında devletlere çıkarları doğrultusunda Genel Kurulu kilitleyici politik manevra alanlarının bırakılması, günümüzde bu Kurulun reforme edilmesi gerekliliğini bir kez daha gün yüzüne çıkarmaktadır. En kısa zamanda Birleşmiş Milletler ve diğer insan hakları örgütleri bu gidişata karşı takındıkları tavrı değiştirmeleri ve kendi içlerinde köklü reformlara gitmeleri gerekmektedir.

Reklamlar

Etiketlendi:, ,

ÖZEL BÜRO ///

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: