TARİH : TÜRKLERİN HADİS İLMİNE KATKISI

İlahî olma iddiasına sahip olan dinlerin ana kaynaklarının da ilahî olması ve insanlar tarafından hiçbir müdahaleye uğramaması gerekir. İslâm’ın ilk ana kaynağı olan Kur’ân-ı Kerîm, Allah’tan geldiği şeklini bugüne kadar hiçbir değişikliğe uğramadan koruyabilen ve bundan sonra da kıyâmete kadar koruyacağından şüphe edilmeyen yegâne ilahî kitaptır.

İslâm dininin ikinci ana kaynağı ise, Hadîs’tir. Hz. Peygamber’in sözleri, fiilleri ve onayladığı davranışlar anlamında kullanılan Hadîs terimi, aynı zamanda Müslümanlar tarafından vücûda getirilen bir bilim dalının da adıdır. Zulümden, isyandan ve bâtıla sapmaktan, Allah tarafından korunmuş kişiler olan Peygamberlerin sözleri, hiç şüphesiz ki inananlar için bağlayıcı ilkelerdir. Çünkü onlar Allah’ın elçisidirler ve ancak Allah’ın rızasına uygun olan şeyleri söyler ve yaparlar. İnsanlardan da sadece Allah’ın rızasına uygun olan şeyleri yapmalarını isterler. Buna göre Peygamberlerin insanlardan istedikleri şeyler, aynı zamanda Allah’ın istedikleridir. Onlar aynı zamanda getirdikleri dinin nasıl yaşanacağını da gösterirler.

Hz. Peygamber’in hadîsleri konusunda Müslümanların karşılaştığı en önemli sorun, Hz. Peygamber’in söylemiş olduğu sözü veya yapmış olduğu davranışı sağlıklı şekilde tespit edebilmektir. Hadîslerin erken dönemde yazıya intikal etmemiş olması, bu sorunun esas kaynağıdır. Bu tespiti sağlıklı şekilde yapabilmek için de tarih boyunca Müslümanlar, ulaşımın ancak deve sırtında yapıldığı bir çağda aylarca seyahati göze alarak sahîh hadîsleri toplamaya çalışmışlar, çok ciddi prensipler koyarak Hz. Peygamber’in sözlerinin tahrife uğratılmasını veya başka sözlerle karıştırılmasını engellemeye gayret göstermişlerdir. Bu alanda ciddi bir metodoloji geliştirmişler ve bu yolla Hz. Peygamber’e isnâd edilmek istenen sözleri ayıklamaya çalışmışlardır. Büyük emekler sarf ederek sahîh hadîsleri müstakil eserlerde toplamışlar, zayıf ve uydurma olan rivâyetler için de müstakil eserler kaleme almışlardır. Hadîs rivâyet eden şahısların ilmî ehliyetleri ve güvenilirlik durumları hakkında da insanlık tarihinde eşi görülmemiş bir bibliyografya vücuda getirmişlerdir.

Arap Yarımadası’nın Hicaz bölgesinde doğmuş olan İslâmiyet, Hz. Peygamber hayatta iken Yarımada’nın hemen tamamına egemen olmuş ve civar devletlerle de temasa geçmişti. Bu manada olmak üzere Hz. Peygamber, Bizans Kayseri Herakliyus’a İran Kisrâ’sına ve Mısır Sultanı Mukavkıs’a elçiler ve İslâm’a davet mektupları göndermişti. Hz. Peygamber’in vefatından hemen sonra başa geçen Halifeler de, İslâm’ı yayma işine büyük bir gayretle sarılmışlar ve yaklaşık bir asır zarfında bir ucu Atlas Okyanusu’na, diğer ucu Çin Seddi’ne varan büyük bir İmparatorluk vücûda getirmişlerdi. Gayet tabiîdir ki, bu ülkelerde yaşayan, farklı ırklara ve dinlere, değişik kültürlere mensup olan pek çok millet de bu yeni dine girmişti. İslâmiyet’i kabul eden herkes de, gönülden gelen bir iştiyakla bu dine sarılmış, onu korumak, yaşamak, yaşatmak ve yaymak için büyük gayret göstermişlerdir. Bir taraftan da bu yüce dinin bilimsel ürünlerini korumak, geliştirmek ve disipline etmek için çalışmışlardır. Bu dini kabul eden her kişi ve millet, gücü ve yeteneği oranında ona hizmetten geri kalmamıştır.

İşte bu milletlerden biri de Türklerdir. Türk milleti de oldukça erken sayılabilecek bir dönemde bu dine intisap etmiş ve İslâm’a her alanda çok önemli hizmetler yapmışlardır. Cephede İslâm düşmanlarına karşı canlarını siper etmeleri yanında, bilim dünyasında da ciddi ürünler ortaya koymuşlar, İslâm dinine bilimsel anlamda da önemli katkılarda bulunmuşlardır. Pek çok alanda kaynak eser niteliğini hâiz eserler vücuda getirmişlerdir.

Türklerin önemli katkılar yaptıkları ve ciddî kaynak eserler tasnif ettikleri alanlardan biri de Hadîs ilmidir. Onların İslâm’a girdikleri tarihten itibaren bu alanda telif ettikleri eserlerin önemli bir bölümü günümüze kadar ulaşmış, ama tahmin edileceği üzere önemli bir bölümü de tarihin tahribatından kurtulamayarak kaybolup gitmiştir.

Bilindiği üzere Türkler tarih boyunca, dünya coğrafyasının Horasan ve Mâverâünnehir denilen bölgesinde yaşamışlardır. İlk dört asır içersinde, yani Türklerin henüz Anadolu’yu vatan edinmedikleri dönemde yaşadıkları Horasan-Mâverâünnehir bölgesindeki birçok şehrin, İslâmî anlamda bir ilim merkezi haline geldiğini görürüz. Bunların en önemlileri Buhara, Semerkand, Tirmiz, Şâş, Nesa, Nesef, Serahs, Büst, Herat, Belh, İsferayin, Tus, Merv ve Nisabur’dur. Bunlara daha sonra Anadolu’yu da ilave etmek gerekir.

İlginç olan husus, hadîsin anayurdu Hicâz olmasına rağmen, bu konuda en ciddi ve önemli eserlerin Horasan-Mâverâünnehir bölgesinde verilmiş olmasıdır. Kütüb-ü Sitte olarak tanıdığımız altı ana hadîs kitabının müellifi de bu bölgenin insanıdırlar. Bu altı müelliften üçü Mâverâünnehir bölgesine mensuptur; Buharî Buharalı, Tirmizî Tirmizli, Nesaî de Nesalı’dır. Diğer ikisi ise Horasanlıdır; Müslim Nisaburlu, Ebû Davud Sicistanlı’dır. Altıncı müellif İbn Mâce de İran Kazvinli’dir.

Eski kaynaklarda ilim adamlarının milliyeti konusunda her zaman yeterli bilgi bulunamayabilmektedir. Bu durumda onların yaşadıkları bölgeden hareketle milliyetlerini tespite çalışmaktan başka yol da kalmamaktadır. Aşağıda isimlerinden söz edeceğimiz âlimlerin en azından bir kısmının milliyetini tespit konusunda bu durumun göz önüne alınması gerekir. Bu açıdan bakıldığında yukarıda adı geçen Kütüb-ü Sitte müelliflerinden ilk üçünün, mensup oldukları bölge itibariyle Türk olmaları ihtimâli vardır. Hadîs ilminin en büyük otoritesi sayılan Buhârî’nin ise Türk olduğundan şüphe edilmemektedir.

İslâm ilimler tarihini kronolojik bir metotla tarayacak olursak, Hadîs ilmine önemli katkılar yapan, bu alanda telîf ettiği ciddi kaynak eserleriyle temayüz eden Türk ırkına mensup ilim adamlarının da her çağda ve her nesilde önemli bir orana ulaştığını görürüz. İşte burada 1950 yılına kadar yetişen ve eserleriyle temayüz eden Türk muhaddislerin önde gelen bazılarından söz edilecektir.

  • Önce Türklerin İslâm ile ne zaman tanıştıklarına temas etmek gerekir. İslâm ordularının Horasan bölgesine yönelmeleri, Hz. Ömer’in halifeliği döneminde başlamıştır. Bu aynı zamanda Türklerin ilk defa İslâm’la karşılaştıkları dönemdir. Hz. Osman Dönemi’nde de devam eden bu fetih hareketleri, özellikle Muâviye Dönemi’nde bütün Horasan ve Mâverâünnehir’in İslâm hâkimiyetine girmesiyle sonuçlanır. Ceyhun’a kadar olan bölgeler 51/671 yılına kadar ele geçirilmiş, 56/676’ya kadar da Beykend, Buhara, Semerkand ve Tirmiz Müslümanların eline geçmişti. O sırada Türkler arasında Mecûsîliğin oldukça yaygın bir din olduğu, hatta Buhara’daki en eski Mecûsî mabedini Alp Er Tunga’nın yaptırdığı ve özellikle Buhara’nın mecûsîlerin önemli bir dinî-kültürel merkezi haline geldiği, bu yüzden İslâm’ın da en büyük mücadeleyi bu dine karşı verdiği rivâyet edilmektedir.[1] Bu durum göz önüne alındığında Buharî’nin büyük dedesinin Mecusî olmasını izah etmek mümkün olmaktadır.

İslâm’ın gelişme ve yayılma seyrine bakıldığında hicretten sonraki ilk asrın Türkler için bir İslâmlaşma dönemi olduğu, dolayısıyla onlar arasında İslamî anlamda bilimsel bir faaliyetten söz edilemeyeceği anlaşılır.

  • Hicretin ikinci asrında da Türk muhaddislerin sayısının son derece sınırlı olması anlaşılır bir durumdur. Aslen Mervli olan Abdullah b. Mübarek[2] (ö. 181/797) bu asırda yetişen en büyük Türk muhaddisidir. Abdullah’ın babası Türk, annesi Harzemli idi. Büyük bir evi ve çok zengin bir kütüphanesi vardı ve orada her gün ilmî müzakereler yapılırdı. Aynı zamanda büyük bir mücahit olan Abdullah, Bizanslılarla yapılan bir savaşta Musul yakınlarında şehit düşmüştü. Tefsîr, Sünen ve Müsned gibi önemli eserleri bilinen Abdullah b. Mübarek’in Kitabu’l-Cihâd[3], Kitabu’z-Zühd[4] ve Divan’ı[5] neşredilmiştir.
  • Hicrî üçüncü asırda ilk akla gelen kişi ise, Kur’ân-ı Kerîm’den sonra en güvenilir eserin müellifi olan, kaleme aldığı eserlerden on beş tanesi günümüze kadar gelip neşredilen, Hadîs ilminin en büyük otoritesi kabul edilen Buharî’dir (ö. 256/870). Otuzu aşkın kitap yazan Buharî’nin en önemli eseri, hiç şüphesiz ki el-Câmiu’s-Sahîh’dir.

Sadece sahîh hadîsleri toplamayı gaye edinen Buharî, on altı yılda te’lîf ettiği eserinde, tekrarlarıyla birlikte 9082 hadîs toplamıştır. Tarihte, sadece sahîh hadîsleri toplamak amacıyla yazılan ilk eser olan el-Câmiu’s-Sahîh’de Buharî’nin, hadîslerin tasnifi sırasında “bâb” adını verdiği konu başlıklarında yaptığı değerlendirmeler, onun ilmî ve fıkhî ehliyetinin üstünlüğüne delil sayılmıştır. İslâm dünyasında Kur’ân-ı Kerîm’den sonra en çok güvenilen ve en çok değer verilen bu eser üzerine bugüne kadar dört yüzü aşkın ilim adamı beş yüzü aşkın eser kaleme almıştır.[6] Bu eserlerin önemli bir kısmı da Batı dünyasında kaleme alınmıştır. Buharî’nin eseri İslâm dünyasında, savaş, zelzele, kıtlık gibi çeşitli felaketlere karşı hatmedilmesi geleneğine sahip olan tek kitaptır. Hatta TBMM ilk açılacağı sırada ülkenin her yerinde Sahîh-i Buharî hatmi yapılması bizzat Atatürk tarafından talep edilmişti.[7]

Bu asırda Buharî’nin dışında isminden söz edilebilecek başka muhaddisler de vardır. Beykendli Muhammed b. Sellâm el-Bîkendî[8] (ö. 227/841); Müsnedu’s-sahâbe adlı eseri ve ilmî birikimiyle tanınan, Buharî’nin hocası Abdullah b. Muhammed el-Müsnedî[9] (ö. 229/844); Müsned’i ve Tefsir’i ile meşhur Semerkandlı Abd b. Humeyd[10] (ö. 249/863); Müsned sahibi Semerkandlı Dârimî[11] (ö. 255/869); Nesef’te ilk üç asrın allâmesi kabul edilen, Müsned ve Tefsîr müellifi İbrahim b. Ma’kıl[12] (ö. 295/908) bunlardandır.

  • Hicretin dördüncü asrında öne çıkan isimlerden bazıları şunlardır: el-Câmiu’s-sahîh ve Tefsîr müellifi Semerkandlı Ebû Hafs Büceyrî[13] (ö. 311/923); el-Müsnedu’l-kebîr adlı eseriyle meşhur Şâşlı Heysem b. Küleyb[14] (ö. 335/946); el-Üstaz lakabıyla şöhret bulan Müsned müellifi, Buharalı Abdullah b. Muhammed el-Kalâbâzî[15] (ö. 340/952); Buharî ricâline dair eseriyle meşhur Ebû Nasr el- Kalâbâzî[16] (ö. 398/1008) ve döneminde Mâverâünnehir’in en büyük otoritesi sayılan, küçüklü-büyüklü dört yüz eser yazdığı rivâyet edilen, bunlar arasında hadîs ricâline dair eseri de bulunan Ahmed b. Ali el-Bîkendî el-Buharî es-Süleymanî[17] (ö. 404/1013).
  • Hicrî beşinci asrın muhaddisleri arasında da; Harzem’in Berkan köyünden Sahîhayn’ı bir araya toplayan ve bir de Müstahrec kaleme alan Ebû Bekr el-Berkanî[18] (ö. 425/1034); on üç eser telîf eden Cafer b. Muhammed el-Müstağfirî[19] (ö. 432/1041); Müsned’i ve Sahîhayn’a yaptığı çalışmalarıyla tanınan Ömer b. Ali el-Leysî el-Buharî[20] (ö. 466/1074) ve Buharî’ye yazdığı şerhi ile tanınan Fahrülislâm el-Bezdevî en-Nesefî[21] (ö. 482/1089) isimleri öne çıkmaktadır.
  • Hicrî altıncı asrın önemli muhaddisleri de şunlardır: On yedi eser kaleme alan, bunlar arasında en-Nihâye gibi garîbu’l-hadîs alanının en önemli kaynağı da bulunan ve ayrıca Câmiu’l-Usûl adıyla Kütüb-ü Sitte’yi ilk defa bir araya getiren Cizreli Mecduddîn İbnu’l-Esîr el-Cezerî[22] (ö. 606/1210); çoğunluğu fıkıh alanında olmak üzere 15 eser kaleme alan Buharalı Ebû Hafs Ömer b. Abdülaziz el-Buharî[23] (ö. 536/1141) ve Buharî şârihi Semerkandlı Ebû Hafs Ömer b. Muhammed es- Semerkandî en-Nesefî[24] (ö. 537/1142).
  • Hicrî yedinci asırda da; pek çok eseri arasında Kitabu’l-Erbaîn’i de bulunan Urfalı Abdülkadir b. Abdullah er-Ruhâvî[25] (ö. 612/1215); Abdülğâfir b. Şucâ et-Türkmânî el-Mahallî[26] (ö. 629/1232); sahâbe tabakatına dair en önemli kaynaklarından biri olan Üsdü’l-ğâbe adlı kitabıyla ve ayrıca kaleme aldığı yirmi bilimsel eseriyle haklı bir şöhret kazanan Cizreli İzzeddîd İbnu’l-Esîr el-Cezerî[27] (ö.630/1232); usûle dair bir eseri bulunan İbrahim b. Osman b. Özertuk et-Türkî el-Kaşgarî[28] (ö. 645/1247); Harranlı İsa b. Selâme el-Harrânî[29] (ö. 652/1254); Buharî’yi Ebû’l-Vakt’tan rivâyet eden Hakkârili Abdullah b. Hasan el-Hakkârî[30] (ö. 652/1254); tarihçiliği yanında önemli bir Tefsîr de yazan, ayrıca Müslim’i de şerh eden ve başka pek çok eseri de bulunan Yusuf b. Kızoğlu[31] (ö. (654/1256) ve Siirtli Takıyyuddin Ubeyd b. Muhammed el-İs’irdî[32] (ö. 692/1293) öne çıkan isimlerdir.
  • Hicretin sekizinci asrı, büyük muhaddislerin yetiştiği ve önemli kaynak eserlerin kaleme alındığı bir dönemdir. Bu asrın en parlak ismi, hiç şüphesiz ki Silvanlı muhaddis Muhammed b. Ahmed b. Osman b. Kaymaz ez-Zehebî et-Türkmânî’dir[33] (ö. 748/1348). Zehebî, Hadîs ilminin muhtelif konuları hakkında, özellikle de râvîlerin cerh ve ta’dîllerine, muhaddislerin biyografilerine dair yazdığı son derece önemli eserleriyle haklı olarak bu sahanın en büyük otoritesidir ve iki yüzü aşkın eser kaleme almıştır. Kaleme aldığı Tezkiretu’l-huffâz, Mîzânu’l-i’tidâl ve Siyeru a’lâmi’n-nübelâ gibi eserleri, alanının en önemli temel kaynaklarıdır ve bütün tarih boyunca referans kitapları olarak el üstünde tutulmuşlardır.

Zehebî’nin dışında bu asırda Sağânî’nin Meşârik’ini şerh eden Erzincanlı Ömer b. Abdülmuhsin el-Erzincanî[34] (ö. 743/1342); elliyi aşkın eseri arasında hadîse dair Müşkilu’s-Sahîhayn adlı kitabı da bulunan, ayrıca Müslim’i ve Tirmizî’yi ihtisâr eden müderris Halil b. Keykeldî Selahattin el-Alâî[35] (ö. 761/1359); Buharî’ye 20 ciltlik bir şerh yazan, ayrıca İbn Mâce ve Ebû Davud’u da şerh eden, İbn Hibbân’ın Sahîhayn’a zevâidini cem eden ve hadîs alanında yazdığı pek çok eserle şöhret bulan Muğaltay b. Kılıç[36] (ö. 762/1361); Buharî’yi şerh eden ve Sahîhayn ricâline dair bir eser yazan Hakkârili Ahmed b. Ahmed el-Hakkârî[37] (ö. 763/1362); Kırımlı Buharî şârihi Rükneddin Ahmed b. Muhammed el-Kırımî[38] (ö. 783/1381); Sağânî’nin Meşârik’ini şerh eden Bayburtlu Muhammed b. Muhammed el-Babertî[39] (ö. 786/1384); aslen Amasyalı olup Muğaltay’ın Buharî şerhini ihtisar eden ve ayrıca Sağânî’nin Meşarik’ini de şerh eden Celaleddin Rasûl b. Ahmed et-Tebbânî[40] (ö. 793/1391); Buharî şârihi Bedruddin Muhammed b. Bahâdır ez-Zerkeşî[41] (ö. 794/1392); İbn Melek diye meşhur Tireli Meşâriku’l-envâr şârihi Abdüllatif b. Abdülaziz er-Rûmî[42] (ö. 801/1398) hicrî sekizinci asrın en önemli Türk muhaddisleridir.

  • Hicretin dokuzuncu asrında da önemli isimler görülmektedir: Beğavî’nin Mesâbîhu’s- sünne’sini şerh eden İznikli Kutbuddin İznikî[43] (ö. 821/1418) ile yine aynı eseri şerh eden ve İbn Ferişte diye bilinen Muhammed b. Abdullatif b. Melek[44] (ö. 854/1450); tarih boyunca Buharî’ye yazılan en önemli iki şerhten biri olan Umdetu’l-karî adlı çok kıymetli eseri ile şöhret bulan Antepli Bedreddîn Mahmud b. Ahmed el-Aynî[45] (ö. 855/1451); Hadîs usûlüne dair Riyâdu’l-ezhâr adlı eseri bulunan Sivaslı Şihabuddin Ahmed b. Muhammed es-Sivasî[46] (ö. 860/1456); Sağânî’nin Meşârik’ini şerh eden Erzincanlı Vecîhuddin Ömer b. Abdülmuhsin el-Erzincanî[47] (ö. 871/1467 d.s.); Bergamalı veya Saruhan Gökçeköylü olup hadîse ve usûlüne dair eserleriyle tanınan Muhyiddin Muhammed b. Süleyman el-Kâfiyeci[48] (ö. 879/1474); Buharî şârihi Molla Güranî[49] (ö. 893/1488); Sarı Lütfi ve Molla Lütfi diye meşhur olup Buharî’yi şerh eden ve çeşitli medreselerde müderrislik yapan Tokatlı Lutfullah b. Hasan et-Tokadî[50] (ö. 900/1495), hicrî dokuzuncu asrın ilk akla gelen Türk muhaddisleridir.
  • Hicrî onuncu asırda yetişen muhaddislerin önde gelenlerinden bazıları da şunlardır: Cizreli Muhammed b. Davud el-Bâzilî el-Hamevî[51] (ö. 925/1519), hadîse dair üç ciltlik Buharî ricâlini yazmış ve ayrıca başka eserler de kaleme almıştır. İzmitli Muhyiddin Seyyidî Muhammed b. Muhammed el- Kocevî[52] (ö. 931/1524), Malkara, İznik Orhan Gazi, Edirne Dârulhadis, İstanbul Eski İbrahim Paşa, Koca Mustafa Paşa ve Semâniye medreselerinde müderrislik yapmış, Yavuz Dönemi’nde önce İstanbul Kadısı, sonra Anadolu Kazaskeri, arkasından da Mısır Kadısı olmuş, II. Bayezıt’a ithâfen kaleme aldığı el-Müstahrec mine’l-Buharî adlı eserinde saltanat ahkâmının gerek duyduğu hadîsleri Buharî’den seçmiş ve bunları İbn Battâl, Nevevî ve Hattâbî’nin şerhlerinden de yararlanarak şerh etmiştir. Muhammed Şah b. Hasan er-Rûmî[53] (ö. 939/1532) de İstanbul Davud Paşa, Edirne Çifte Minare, Kurşunlu, Bursa Muradiye medreselerinde müderrislik yapmış, Buharî’nin sülâsiyatına güzel bir şerh yazmıştır. Muhtelif ilim dallarında yüzlerce eser kaleme alan meşhur Şeyhulislâm ve Müderris Kemal Paşazâde’nin[54] (ö. 940/1533) yazdığı kitaplar arasında hadisle ilgili önemli eserler de bulunmaktadır ve bunlardan Buharî şerhi ile Sağânî’nin Meşârik şerhi ve Beğavî’nin Mesâbîh şerhleri ilk akla gelenleridir. Merzifonlu veya Kastamonulu olduğu rivâyet edilen Hayreddin Hızır b. Mahmud el-Atûfî[55] (ö. 948/1541) de muhtelif eserler kaleme almış, bu arada Sağânî’nin Meşârik’ine üç ciltlik bir şerh yazmıştır. İzmitli Şeyhzâde diye meşhur, İstanbul Hoca Hayreddin Medresesi Müderrisi Muhyiddin Muhammed b. Muslihiddin el-Kocevî er-Rûmî’nin[56] (ö. 951/1544) muhtelif eserleri arasında Meşârik şerhi de bulunmaktadır. Hadîs usûlüne dair Nuhbetu’l-fiker’e bir hâşiye yazan ve el- Irakî’nin Elfiye’sini şerh eden Fatih Camii İmamı İbrahim b. Muhammed b. İbrahim el-Halebî[57] (ö. 956/1549) de birçok eser yazmıştır. Taşköprülüzâde diye meşhur Miftâhu’s-saâde müellifi Ahmed b. Mustafa b. Halil er-Rûmî[58] (ö. 968/1560), çeşitli eserleri yanında Kirmânî’nin Buharî şerhine de bir hâşiye yazmıştır. Surûrî lakabıyla meşhur olup pek çok ilimde mâhir olan ve Kanunî’nin şehzâdesi Sultan Mustafa’nın da hocası olan Gelibolulu Muslihiddin Mustafa b. Şaban[59] (ö. 969/1562) da Buharî’ye önemli bir şerh yazmış, resmi görevleri arasında İstanbul’da kadılık, Gelibolu Sarıca Paşa ve Kasımpaşa medreselerinde müderrislik yapmıştır. Birgi Medresesi Müderrisi olan Balıkesirli Takıyyuddîn Muhammed b. Pîr Ali el-Birgivî[60] (ö. 981/1573) de yirmiyi aşkın eser kaleme almış, hadîse dair de Risâle fi usûli’l-hadis’i yazmıştı. Zenbilli Ali Efendi’nin büyük oğlu olduğu için Zenbillizâde Fudayl Çelebi diye meşhur Aksaraylı Fudayl b. Ali el-Cemâlî el-Bekrî[61] (ö. 991/1583) de Buharî’ye kısa bir şerh yazmıştır.
  • Hicrî on birinci asırda ilk akla gelen Türk muhaddislerinden; Bergamalı İbrahim b. Mustafa el-Bergamavî[62] (ö. 1014/1605), İbn Melek’in Meşârik şerhini Envâru’l-bevârik adıyla bâblara ve fasıllara göre yeniden tertip etmiştir. Üsküdar Vâlide Sultan Dârülhadîs müderrisi İznikli Vahyîzâde Muhammed b. Ahmed el-İznikî[63] (ö. 1018/1609) de İbn Melek’in Meşârik şerhine hâşiye yazmıştır. Dursunzâde diye meşhur Abdülbaki b. Dursun er-Rûmî[64] (ö. 1015/1606) de, Sağânî’nin Meşârik’ini şerh etmiştir.
  • Hicrî onikinci asırda yetişen muhaddislerin önde gelenlerinden; İstanbullu Süleyman Fâdıl Efendi[65] (ö. 1134/1722) Müslim’i şerh etmişti. Şirvanlı Yusuf b. İbrahim eş-Şirvânî[66] (ö. 1134/1722), Mişkâtu’l-mesâbîh’e üç ciltlik bir şerh yazmıştı. Aslen Buharalı olan, ama Edirne’de doğup büyüyen İbrahim Fıtrî Efendi[67] (ö. 1135/1723), Buharî’ye güzel bir şerh kaleme almıştı. Osmanzâde diye tanınan Süleymaniye müderrisi, Halep ve Mısır kadısı olan İstanbullu Ahmed Tâib Efendi[68] (ö. 1136/1724), Sultan III. Ahmed’in emriyle Meşâriku’l-envâr’ı Ahmedu’l-âsâr adıyla tercüme etmişti. Aydos’ta doğan, ama aslen İstanbullu olan Celvetî şeyhi İsmail Hakkı b. Mustafa’nın[69] (ö. 1137/1725), elliyi aşkın eseri arasında Usûlu’l-hadîs ve Şerhu Nuhbeti’l-fiker’i de bulunmaktadır. Arıcızâde diye meşhur Kayserili Bekr b. Ali Ferdî[70] (ö. 1145/1732) de Buharî’ye güzel bir haşiye yazmıştı.

Aslen Amasyalı, ama Üsküdar Çavuşderesi Celvetî dergâhı şeyhi olan Yakub Afvî b. Mustafa Fenâî[71] (ö. 1149/1737) Mesâbîh’i şerh etmişti. Lübbî lakabıyla tanınan Muhammed b. Abdullah er- Rûmî[72] (ö. 1166/1753), Şifâ’yı ve Meşârik’i tercüme etmişti. Yusuf Efendizâde diye meşhur Amasyalı, Reisülkurrâ ve Müderris Abdullah Hilmi b. Muhammed el-Ahıskavî el-Amasî[73] (ö. 1167/1754), Buharî[74] ve Müslim’i ayrı ayrı şerh etmişti. Karslı Müderris Davudu Karsî[75] (ö. 1169/1756 d.s.), Birgivî’nin Usûlu’l-hadîs’ini[76] şerh etmişti. Aslen Kemahlı olan, ama İstanbul’a yerleşen müderris Osman b. Yakub b. Hüseyin el-Kemâhî[77] (ö. 1171/1758), Muvatta’yı şerh etmiş ve Ebû Hanîfe’nin Müsned’i üzerine bir çalışma yapmıştı. Aslen Bandırmalı olan, ama İstanbul’da dünyaya gelen Küçük Hâmid Efendi diye meşhur Hâmid b. Yusuf b. Hâmid el-Bandırmavî[78] (ö. 1172/1759), hadîs usûlüne dair Ukûdu’d-dürer ve ayrıca çoğu hadîsle ilgili 18 eser kaleme almıştı. Akkirmanlı müderris ve Mekke kadısı Muhammed b. Mustafa Hamîd el-Kefevî[79] (ö. 1174/1760), on altı eser kaleme almış, bu arada Buharî’ye de bir şerh yazmıştı.

Himmâtzâde diye bilinen Türkmen asıllı Muhammed b. Hasan Himmât ed-Dımaşkî[80] (ö. 1175/1761), hadîs usûlüne dair Istılahatu’l-muhaddisîn, Netîcetu’n-nazar ve Kalâidu’d-dürer adlı eserleri yanında hadîse dair çeşitli eserler de kaleme almıştı. Üsküdarlı İsmail b. Abdullah el- Üsküdarî[81] (ö. 1182/1768), Buharî’yi, Müslim’i ve Şerhu’ş-Şifâ’yı ihtisar etmişti. Küçük Ahmedzâde diye bilinen Diyarbakırlı Ebû Bekr Hasan el-Âmidî[82] (ö. 1190/1776) de Buharî’yi şerh etmişti. Kurşunlu diye bilinen Mustafa b. Ömer er-Rûmî[83] (ö. 1190/1776) de Müslim’i şerh etmişti. Balıkesirli Salâhî Abdullah b. Abdülaziz er-Rûmî[84] (ö. 1197/1783), kaleme aldığı kırk eseri arasında Şerhu Usûli’l-hadîs de bulunmaktadır. Medenî Efendi diye meşhur Trabzonlu Muhammed b. Mahmud b. Salih’in[85] (ö. 1200/1786) yazdığı 16 eseri arasında Nuhbetu’l-fiker’e yazdığı bir hâşiye ile İthâfâtu’s-seniyye adlı kudsi hadîslere dair bir eseri de bulunmaktadır. Müstakımzâde diye meşhur İstanbullu Süleyman Sadeddin b. Abdurrahman b. Muhammed er-Rûmî[86] (ö. 1202/1788), aralarında hadise dair muhtelif kitapların da bulunduğu 52 eser kaleme almıştı. Hacı Emirzâde diye meşhur Aydınlı Muhammed b. Hamza el-Aydınî’nin[87] (ö. 1204/1790) muhtelif eserleri arasında mevzû hadîslere dair de bir kitabı bulunmaktadır.

  • Hicrî on üçüncü asrın muhaddislerinden bazıları da şunlardır: İskilipli müderris Muhammed b. Ömer[88] (ö. 1210/1795 d.s.), hadîs usûlüne dair Nuhbetu’l-fiker’in şerh ve hâşiyelerini de göz önüne alarak ihtisar ve tercüme etmiştir. Aslen Ahıskalı olan Ayasofya müderrisi Abdullah b. Muhammed Ahıskavî[89] (ö. 1212/1797), yazdığı 15 eseri arasında Kütüb-ü Sitte’ye yaptığı Levâmiu’l-envâr adlı muhtasarı da bulunmaktadır. Buhara Türklerinden Saîd b. Muhammed el-Hâdimî[90] (ö. 1213/1798), Şifâ’yı ve Buharî’yi yarısına kadar şerh etmiştir. İstanbullu müderris İsmail Müfid b. Ali el-Attâr er- Rûmî[91] (ö. 1217/1802), Kenzu’l-ummâl’ı ihtisar etmiş, ayrıca Tirmizî’nin Şemâil’ini ve Nevevî’nin kırk hadîsini şerh etmiştir. Aslen İşkodralı olan Üsküdar Şemsi Paşa Medresesi Müderrisi İbrahim Sıdkı b. İbrahim er-Rûmî[92] (ö. 1247/1831 d.s.), hadîsle ilgili küçük çapta muhtelif eserleri yanında hadîs usûlüne dair bir kitabı da bulunmaktadır. İstanbullu Reisulkurrâ Abdullah b. Muhammed Salih el- Eyyûbî[93] (ö. 1252/1836), muhtelif eserleri arasında hadîse dair kitaplar da kaleme almıştır. Siirtli Halil b. Hüseyin el-Ömerî[94] (ö. 1259/1843), 23 eser kaleme almış, bunlar arasında Usûlu’l-hadîs ve ayrıca hadîse dair başka kitaplar da bulunmaktadır. Mardinli Abdüsselâm b. Ömer b. Muhammed el- Mardinî[95] (ö. 1259/1843), hadis usûlü ve ricâline dair eserler kaleme almıştır. Diyarbakırlı Muhammed Ragıb Efendi[96] (ö. 1264/1848), muhtelif eserleri arasında Buharî’nin bâb başlıkları hakkında Tercemetu’t-terâcim adlı bir eseri ile gaziler hakkındaki hadisleri toplayıp şerh ettiği bir kitabı da vardır. Hadîs usûlüne dair eserler yazan Burdurlu Halil Efendi[97] (ö. 1269/1853) de, Ali el-Karî’nin hadîs usûlüne İrşâdu’l-karî adlı bir hâşiye yazmıştır. İstanbullu müderris Ahmed Nazif b. Mustafa er- Rûmî[98] (ö. 1275/1859), çeşitli eserler kaleme almış, bu arada hadîs usûlüne dair Nuhbetu’l-fiker’i de tercüme etmiştir. Çarşamba Arnavut Ali Bey Medresesi Müderrisi Seyyid Hasan b. Hasan Sofizâde[99] (ö. 1279/1862), Buharî’deki sahâbelerin biyografilerini ve her birinin rivâyet ettiği hadîslerin miktarını verdiği bir eser yazmıştır. Hoca Hüsâm Efendi diye meşhur İstanbullu Nakşî şeyhlerinden Hasan b. Muhammed b. Hasan b. Muhammed[100] (ö. 1282/1865), Buharî’nin ilk on beş cüzünü ve Tirmizî’nin Şemâil’ini şerh etmiştir. Babakaleli, Galata kadısı Abdülaziz Ahmed Efendi[101] (ö. 1282/1872 d.s.), Davudu Karsî’nin hadîs usûlüne dair Birgivî şerhini tercüme etmiş, ayrıca kırk hadîs şerhi yazmıştır.

Şevket Efendi diye meşhur İstanbullu müderris Mustafa b. Salih Rıfkı er-Rûmî[102] (ö. 1291/1874) ve Harputlu Yusuf Şükri b. Osman Harputî[103] (ö.1292/1875) de Davudu Karsî’ye birer hâşiye yazmışlardır. Kâmil mahlasıyla tanınan Elbistanlı kadı Yemlihazâde Mustafa b. Muhammed er- Rûmî’nin[104] (ö. 1294/1877), çeşitli eserleri arasında hadîs usûlüne dair Manzûmetu’l-aliyye adlı eseri ile Nuhbetu’l-fiker’e yazdığı bir hâşiyesi de bulunmaktadır.

  • Nihayet hicrî on dördüncü asırda yetişen Türk muhaddislerden bazıları da şunlardır: Ankaralı Muhammed Şükri Ankaravî[105] (ö. 1305/1888 d.s.), Miftâhu’l-Buharî adıyla Buharî’ye bir fihrist yapmış, bir de Usûlu’l-hadîs yazmıştır. Adanalı Ramazanzâde Abdünnâfi İffet Efendi’nin[106] (ö. 1308/1890), Tercüme-i Nuhbetu’l- fiker adlı bir eseri vardır.

Gümüşhaneli, Bayezıt Medresesi Müderrisi ve Nakşî şeyhi Ahmed Ziyâuddin Gümüşhânevî[107] (ö. 1311/1893), Râmûzu’l-ehâdîs adlı önemli bir eser yazmış, sonra bunu Levâmiu’l-ukûl adıyla şerh etmiş, ayrıca yine hadîse dair Garâibu’l-ehâdîs adlı bir eser yazmış, onu da Letâifu’l-hikem adıyla şerh etmiş, bir de özlü manalar ihtiva eden kırk hadîs yazmıştır. Tokatlı Muhammed Şerif b. Mustafa et- Tokadî (ö. 1312/1894) de Miftâhu’s-Sahîhayn adlı eserinde Sahîhayn ile Buharî’ye yapılan İbn Hacer, Aynî ve Kastalanî şerhlerinin ve Müslim’in de Nevevî şerhinin fihristini yapmış, ayrıca Ahkâmu’s- Sahîhayn adlı bir eser kaleme almıştır. Malatyalı Muhammed Râsim b. Ali Rıza el-Malatyavî[108] (ö. 1316/1899), Kimyâu’s-saâde adıyla Buharî’ye muhtasar bir şerh yazmıştır.

Aslen Ankaralı, ama İstanbul doğumlu olan Ahmed Hamdullah b. İsmail Hâmid el-Ankaravî[109] (ö. 1317/1899), Kastalânî şerhine Nucûmu’d-derârî adıyla bir fihrist yapmıştır. Mehmed Zihni Efendi (ö. 1332/1914) de, Suyutî’nin Câmiu’s-sağîr’i ile Sağânî’nin Meşârik’ini tercüme ederek el-Hakaik mimma fi Câmii’s-sağir ve’l-Meşârik min hadîsi hayri’l-halâik adıyla bir eser yazmıştır. Akşehirlizâde Ali Haydar Bey’in[110] (ö. 1333/1914) muhtelif eserleri arasında Minhâcu’n-necâh adlı hadîs usûlüne dair bir kitabı da bulunmaktadır. Bu eseri Musacalızâde Akhisarlı Muhammed Said şerh ve İmaduddin Tarsusî de Türkçe’ye tercüme etmiştir. Mahmud Esad Seydişehrî (ö. 1336/1917), Usûlu’l-Hadîs adıyla bir eser yazmıştır. Dagıstanlı Lezgi Türklerinden ve Ahmed Ziyâuddin Gümüşhanevî’nin halifesi olan Ömer Ziyauddin Dağistanî (ö. 1340/1921), Sünenu akvali’n-nebeviyye adlı eserinde, senedlerini ve mükerrerlerini hazfederek Buharî’yi ihtisar etmiş, sonra onu da ihtisar ederek Zübdetu’l-Buharî’yi yazmış, sonra da bu eseri Türkçe’ye çevirmiştir. İzmirli İsmail Hakkı’nın[111] (ö. 1946) da Tarih-i Hadis ve Binbir Hadîs ile Ahlâk ve Tasavvuf Kitaplarındaki Ahâdîs Hakkında adlı eserleri vardır. Babanzâde Ahmed Naim[112] (ö. 1934), Nevevî’nin 40 hadîsini tercüme etmiş, ayrıca Zebîdî’nin Buharî muhtasarını tercüme ve şerhe başlamış, ilk üç cildini tamamlamış, vefatı üzerine de bu görevi Kâmil Miras devam ettirmiştir. Konyalı Mehmed Vehbi[113] (ö. 1949) de, Sahîh-i Buharî Tecrîd-i Sarîh adlı çalışmasında Buharî muhtasarını tercüme etmiştir.

İslâm tarihine genel olarak bakıldığında, bütün İslâmî değerlerin aslî hüviyetiyle nesilden nesile aktarıldığı ve her nesilde dürüst ve ehliyetli insanlar tarafından korunup geliştirildiği görülür. Bu, İslâm’ın tabiatı olduğu kadar, aynı zamanda önemli bir şansıdır. İslâm’ı hurâfe ve bozukluklardan koruyan da onun bu özelliğidir. Bu durum aynı zamanda İslâm’ı diğer dinlerden ayıran bir özelliktir. Dikkatle incelendiğimizde, İslâm’ın tarih boyunca sağlıklı şekilde devamlılığını sağlayan nesiller arasındaki zincirde hiç kopukluk olmadığını görürüz. Zaman zaman bazı hurafelerin ortaya çıkması ise, hayatın tabiî seyri içersinde görülebilecek olan kaçınılamaz hüviyette şeylerdir. Ama asıl önemli olanı, İslâm’a bulaştırılmak istenen bu hurâfeleri silkeleyip atacak ehliyetli ve samimi insanların her nesilde var olmasıdır. İslâm dini de bu sayede on beş asır boyunca aslî hüviyetini koruyabilmiştir.

Aynı durum, Hadîs ilmi açısından da geçerlidir; bu alanda da zincirde hiç kopukluk olmamıştır. Zaman zaman Hz. Peygamber’in sözlerine hurâfe bulaştırmak veya onları çarpıtmak isteyen kişiler görülmüşse de, her nesilde ortaya çıkan ehliyetli insanlar, onları bu hurâfelerden korumasını bilmişlerdir.

İşte mensubu olduğumuz Türk milleti de, Müslüman olan her millet gibi bu zincirin halkalarından birini teşkil etmiştir. Hem de bu dinin en güçlü halkası olmak gibi yürekten gelen bir arzu ve heyecanla… Müslüman oldukları tarihten itibaren bugüne kadar geçen sürede Türklerin, mensubu oldukları İslâm dinine her alanda çok önemli hizmetler verdikleri inkâr edilemeyecek bir hakikattir. Onların ilim alanında yaptıkları da görmezden gelinemeyecek düzeydedir. Yukarıda başlangıçtan 1950 yılına kadar, eserleri ve birikimleriyle Hadîs alanında katkıda bulunan Türk muhaddisler hakkında zikrettiğimiz isimleri daha da çoğaltmak mümkündür. Ama bir ansiklopedi maddesi çerçevesinde özet yapmak zarureti, ancak bu kadarına imkân vermiştir. Ayrıca adını verdiğimiz muhaddislerin tek tek ele alınıp her birinin hayatı, eserleri, ilim dünyasına katkıları ve insanlığa kazandırdıkları üzerinde de durulması gerekir. Bu, en azından kendi kültür dünyamız ve ilim tarihimiz açısından yapılması gereken önemli bir kültür hizmetidir.

Prof. Dr. Kemal SANDIKÇI

Karadeniz Teknik Üniversitesi Rize İlahiyat Fakültesi / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 5 Sayfa: 702-709

Reklamlar

Etiketlendi:, ,

ÖZEL BÜRO ///

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: