TARİH : 27 MAYIS SONRASI TÜRKİYE’DE PARTİLEŞME

I. Kurucu Meclis ve İlk Anayasa

Yirmiyedi Mayıs İhtilali ile Celal Bayar, Refik Koraltan ve Adnan Menderes başta olmak üzere DP liderlerinin tutuklanması ile on yıllık DP dönemi sona ermiştir. İhtilalin ardından Cemal Gürsel, kendisinin Milli Birlik Komitesi’nin (MBK) başkanlığına ve hükümet başkanlığına getirilmesine, MBK tarafından karar verildiğini bildirmiştir. Aynı gün kabineyi kurmuştur. MBK’nin 13 numaralı bildirisinde Prof. Dr. Sıddık Sami Onar’ın başkanlığında bir komisyonun anayasa hazırlayacağı açıklanmıştır. Yeni anayasanın ilanına kadar siyasi faaliyetler yasaklanmıştır.[1] 12 Haziran 1960 gün ve 1 sayılı geçici anayasa, 27 Mayıs’la, 12 Haziran 1960 günleri arasındaki fiili iktidar dönemini de kapsayacak biçimde yürürlüğe girmiştir.[2] 27 Mayıs’ta kendilerine MBK üyesi adını veren bir grup genç subayın, ordu adına ülke yönetimine el koyarak gerçekleştirdikleri ortak girişime rağmen aralarında bir görüş birliği bulunmamaktadır. İhtilalin ertesi günlerinde askeri komite içinde anlaşmazlıklar başlamış ve en azından iki farklı eğilim ortaya çıkmıştır. Birinci eğilimde olanlar (aşırılar), yıllardır darbe hazırlığı içinde olmuşlar, güçleri sınırlı olduğundan diğer gruplarla işbirliği yapmak zorunda kalmışlardır. Bu 21 subaydan 14’ü ılımlılar tarafından 13 Kasım 1960’ta tasviye edilerek yurt dışına sürgüne gönderilmişlerdir.[3] Ilımlılar ise İnönü’nün etkisi ile hukuki ve siyasi düzenlemeler yapıldıktan sonra hemen seçimlere gidilmesini ve meclise, iktidarın teslimini düşünmektedirler.[4]

Ondörtlerden başka, benzer görüşlere sahip başka subay grupları da vardır. Bunlar iktidarın sivillere devrine karşı çıkmaktadırlar. MBK’ni iktidardan vazgeçmeye zorlayan en önemli neden ekonomik ve siyasi programa sahip olmayışlarıdır. Böyle bir ortamda yeni bir anayasa hazırlayarak seçimlere gidilmesi için aldıkları Kurucu Meclis kararını yaşama geçiriyorlardı.[5] Böylece Kurucu Meclis kararını hazırlayan komisyon, yasayı kısa zamanda tamamlayıp 21 Kasım 1960 tarihinde Cemal Gürsel’e sunmuş, Bakanlar Kurulu tasarıyı ele almıştır. Tasarı, Kurucu Meclis egemenliğini CHP’ye vermektedir. Bu duruma itiraz edilerek ve bu tasarıya paralel, başka bir tasarı hazırlanması uygun bulunmuştur.

Bunun için de Ekrem Alican başkanlığında bir Bakanlar Komitesi kurulmuştur. Turhan Feyzioğlu komisyonunun hazırladığı tasarıya göre Kurucu Meclis; MBK ve Temsilciler Meclisi olarak iki ayrı organdan oluşacak; Temsilciler Meclisi, B.M.M. gibi, MBK de senato gibi çalışacaktı. MBK 23 kişiden, Temsilciler Meclisi 273 kişiden oluşacak; DP döneminde görev almış kişiler Kurucu Meclis için ne aday ne de seçmen olamayacaktı. Tasarı, CHP’ye diğer partilerden daha fazla kontenjan ayırmıştı. Bakanlar Kurulu adına başka bir proje hazırlayan Ekrem Alican ise DP döneminde görev almış olanlara seçmen olma hakkı tanıyor, ayrıca CHP’ye ayrılan kontenjanı 30 kişiye, Kurucu Meclis sayısını da 285’e indiriyordu. Sonuçta Maliye Bakanı Ekrem Alican ve Devlet Bakanı Amil Artüs tarafından ileri sürülen öneriler reddedilerek, Feyzioğlu başkanlığındaki komisyonun kararı aynen kabul edilmiştir.[6]

7 Aralık 1960’ta MBK’de kabul edilen yasaya göre Kurucu Meclis, MBK ve Temsilciler Meclisi’nden oluşmaktadır. Temsilciler Meclisi genel oya dayalı seçimle gelen bir organ değildir. Ama temsil niteliğini yaygın tutmak için o günkü koşullarda mümkün olanlar yapılmış, 67 ilde DP dışında siyasi partilerin ve çeşitli meslek kesimlerinin temsilcileri aşamalı olarak seçilmişlerdir. Temsilciler Meclisi oluşturulurken DP’lilerin dışlanmaları, ortaya CHP’lilerin çoğunlukta olduğu bir topluluk meydana getirmiştir. Kurucu Meclis ve Anayasa Komisyonu’nun katkıları ile hazırlanan yeni anayasa; insan ve mülkiyet hakları kadar, ekonomik ve sosyal programları da içeren bir uzlaşma belgesi olmuş, bununla beraber, toplumun bir kesimini anayasanın yapılışında dışarda bıraktığı gerekçesiyle eleştirilmiştir.[7] Basında yeni partilerin kurulmasına, siyasi faaliyetlere, zararlı akımlara engel olacak şekilde izin verileceği yolunda çıkan haberleri takiben[8] Kurucu Meclis, Feyzioğlu’nun 13 Kasım tasviyesinden bir gün sonra ileri sürdüğü gibi üç hafta içinde değil, 6 Ocak 1961’de,[9] Cemal Gürsel’in mesajıyla[10] ihtilalden 225 gün sonra, Gürsel adına MBK’den emekli Orgeneral Fahri Özdilek tarafından açılmış,[11] Meclis başkanlığına emekli General Kazım Orbay seçilmiştir.[12]

27 Mayıs 1960’ta parti faaliyetlerine konulan yasak 13 Ocak 1961’de kısmen kaldırılmıştır.[13] Bu sevindirici bir olaydır. Ancak siyasi faaliyetlere izin verilmesi, herkesin özgür ve serbest olarak siyasi faaliyette bulunacağı anlamına gelmiyordu. Tertipli bir siyasi izin söz konusu idi. İçişleri Bakanı Muharrem Kızıloğlu’nun yayımladığı bildiriye göre: “Yeni kurulacak partilerin 4 Temmuz 1960 ve 8 sayılı kanun hükümlerine göre il ve ilçe merkez örgütü kurmaları siyasi faaliyet sayılamaz. Eski ve yeni kurulacak partiler tüzüklerini 8 sayılı kanunun 4. maddesine göre bir ay içinde ilgili makamlara vermeye zorunludurlar. Yapılacak örgüt ve tüzük değişiklikleri sırasındaki propaganda faaliyetinde bulunmak yasaktır.”[14]

Siyasi faaliyetlerin serbest bırakılması, iktidarı elinde tutan askerlerin gelecekteki niyetleri hakkında bir gösterge olarak değerlendirilmiştir. Fakat MBK’ni gerileten olay Haziran 1961’de MBK Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel’i görevden alma ve yurt dışına gönderme kararını uygulatamamış olmasıdır. Bu olay sonrasında orduda gerçek güç Silahlı Kuvvetler Birliği (SKB) denilen ve askeri hiyerarşiyi temsil eden generallerin eline geçmiştir. Bununla birlikte MBK iktidarı görünüşte 15 Ekim 1961 seçimleri ile oluşan meclisin ilk toplantısına kadar sürmüştür.”[15]

II. Siyasi Ortam ve Siyasi Faaliyetlerin Başlaması

1950-1960 yılları arasında Türk parti sistemi biçim olarak iki parti sisteminin özelliklerini taşımış, DP ve CHP kullanılan oyların %90’ını ve kazanılan milletvekilliklerinin %98’ini, 1950, 1954 ve 1957 seçimlerinde kazanmışlar, diğer partilerden Hürriyet Partisi (HP) ve Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) ise aldıkları oy ve kazandıkları milletvekilliği açısından önemsiz kalmışlardır.[16]

Öte yandan sosyal ve ideolojik bir farklılaşma Türk partilerine yabancı kalmış, 1960’dan sonraki partiler de aynı şekilde her türlü çıkarları ve bütün sosyal sınıfları içine almak isteyen kitle partileri geleneğine saygı beslemişlerdir.[17] Başka bir deyişle İhtilal sonrası partileşme, toplumun sosyo-ekonomik gelişmesine paralel olarak yeni sosyal bölünme ve çatışmaların ifadesi değildir.[18] Tarık Zafer Tunaya’ya göre, İhtilal sonrası Türkiye’de sosyal ayrımlar ekonomik ve işlevsel olmaktan çok kültüreldir. Toplumdaki siyasal sorun ve konular da; din, eğitim, etnik gruplar vb. kültürel içeriklidir. İnsan ilişkilerinin içeriğini belirleyen özellikler içinde kanbağı, akrabalık, hemşehrilik gibi ilkel, geleneksel bağlar ağır basmakta, kökleri tarihte olan bir merkez-kenar ilişkileri sistemi; Cumhuriyetin ilk yıllarındaki devrimci bir merkezle, onun karşısındaki çok büyük ölçüde köylü ve eşraftan oluşan türdeşlikten uzak kenar ilişkileri, sanayileşmeden ve kentleşmeden kaynaklanan etkilerle değişmiş, merkez de tekdüzelikten çıkmıştır.[19] Türk toplumu 1950’lerden sonra hızlanan sosyal değişme süreci içerisinde bir yandan daha demokratik ve katılmacı siyasi kültür eğilimleri kazanırken, diğer yandan geçiş döneminin sorunlarını birlikte yaşamak zorunda kalmıştır.

Türkiye’de 1950’lerde hızlanan ve gittikçe yoğunluk kazanan sosyal, ekonomik ve kültürel değişme süreci siyasi yaşamın bütününü olduğu kadar ideolojik ve siyasi akımları da yönlendirmiş ve derinden etkilemiştir. 1950’lerde hız ve yoğunluk kazanan bu değişme süreci, 1960’larda daha da genişlemiş ve yeni boyutlar kazanmıştır. Askeri darbenin ardından yapılan yeni anayasa, siyasi partiler ve seçim kanunlarının resmi sınırlarını çizdiği siyasi sistem, geniş ve yoğun bir siyasi faaliyete imkan tanımıştır.[20]

Bu yüzden siyasi arena, Ali Gevgilili’nin ifadesiyle[21] “1961 Şubatının ilk haftaları biterken adeta çalışkan karıncaların yerin dibinden gelen uğultularını duyuyordu.”

27 Mayıs İhtilali ile DP’nin kapatılması siyasi partiler yelpazesinde bir boşluğa neden olmuş, bu yüzden gidilecek genel seçimler öncesinde yeni partiler kurulması gerekmiştir. Partileşme boşluğu, Cumhuriyetin devrimci kadrosunu oluşturan devletçi seçkinlerin karşısındaki gelenekçi libarellerde idi. DP’nin kapatılmasıyla bu kesim partisiz kalmıştı. Diğer bir deyişle partileşme İhtilal yönetiminin önemli bir sorunu olmuştur.[22]

Ali Gevgilili, bu ortamı şöyle anlatmaktadır:

“Kurucu Meclis Yassıada’daki DP’yi dışarıda bırakmasına karşın yine de uzun ve çetin tartışmalarla uğraşmak zorunda kalmıştır. Zira temsil niteliği bulunan her organ, en sonunda bir düzeni oluşturan ana sosyo-politik ilişkilerden, çelişki ve gerilimlerden uzak kalamaz. CHP önünde 15 yıl boyunca bir başka programın, bir başka dünya görüşünün özlemlerini temsil etmiş bulunan DP’nin ideolojik özlemleri, kendilerine yeni dönemlerde de bir ses arayacaklardır. Sağdan da, ortadan da soldan da bu sesi kendilerinin yükseltebileceğini söyleyenler vardı. Belki gerçekten öyle olmak istiyorlardı. Bazıları ise belki de bütün iktidara gelme beklentilerine karşın yine de bir büyük muhalefet partisiyle tek başına karşı karşıya kaldığında CHP’nin seçim yoluyla iktidara kolay yükselememesi olasılığına karşı, DP’nin oy tabanını bölmek için birkaç muhalefet partisini birden yaratmak gerektiğini düşünüyorlardı.”[23]

Kapatılan DP’ li kesimi gerçekten temsil edemeyecek bu partinin kadro ve program olarak ifadesi olamayacaktı, fakat bütün bunlara rağmen bu kitlenin oylarını almaya aday partileşme çabaları, siyasi faaliyetin yasak oluşuna rağmen hoşgörü ile karşılanmış, 13 Kasım tasfiyesi sonrasında demokrasiye geçişin kesinlik kazanmasıyla, yeni yönetim; siyasi faaliyetleri gizliden, fiilen yönlendirmeye çalışmıştır. Öyle partilerin kurulup güçlenmesi gerekiyordu ki “ne eski devrin hesabı sorulsun, ne de İhtilale karşı durulsun idi.” Bunun için de 27 Mayıs’la olası bir hesaplaşmanın önlenmesi için bu kesimdeki partileşme etkisizleştirilmeye, denetlenmeye çalışılmış, bu durum partiler üzerinde sınırlandırma ve baskılar doğurmuştur. Bu fiili durumun dışında hukuki düzenleme olarak “Gezici İnkılap Mahkemeleri” kurulmuştur. Bu mahkemeler dönem boyunca fiilen faaliyete geçmemiş, sadece bir tehdit unsuru olarak kullanılmıştır. 27 Mayıs sonrasında kapatılan DP’nin siyasi yaşamdaki yerini alabilecek denge olmayan sivilleşmeyi temsil edebilecek bir partileşme olgusunun önemli sınırlılıkları vardı. Çünkü İhtilal, DP iktidarına karşı yapılmıştı. 29 Eylül 1960’ta DP kapatılıp yöneticileri yargılanmaya başlanınca bu siyasi ve sosyal koşullar altında DP’nin siyasi değerlerinin, dağılmış örgütünün bir uzantısı olabilecek partileşme çabaları açıktan açığa cereyan edemezdi.[24] Partiler üzerindeki sınırlayıcı girişimlere örnek olarak basından birkaç alıntı vermek, o dönemin atmosferini yansıtmak için yararlı olacaktır:[25]

“Siyasi faaliyetlere, zararlı akımlara engel olacak şekilde izin veriliyor.”

“Yeni partiler ismi ve bünyesi ile ne sakıt DP, ne de başka partileri ihya ve canlandırmak durumunda olmamalı

(Dönemin Ulaştırma Bakanı Sıtkı Ulay’ın demeci.) ”

“Bu memlekette din ve mukaddesat istismarına dayanarak oy avcılığı yapmayacak siyasi partiler arasındaki mücadele ve ilişkiler ancak Türk demokrasisini kurar ve salim yola çıkarabilir. Aksi halde siyasi yaşamımız son on yılda görüldüğü gibi bir buhrandan kurtulamaz. Bu bakımdan devrimleri anlamış siyasi partilerin kurulmasında ancak yarar vardır. (Tarık Zafer Tunaya’nın 3. Parti Konusundaki Görüşleri) ”

“Demokrat geçinenlerin çoğu şimdi bana içerliyorlar. Telefonlar, mektuplar, yazılar! Neden demokratların parti kurma hakları olmazmış? Ben öyle demiyorum. Yahu! Koskoca İhtilal şakadan mı yapıldı? Bu kadar zahmet, meşakkat, sefalet ve felaket boşuna mı gidecek? (Burhan Felek) ”

“Adı, yönü, rengi, tutumu ve akımları belli olmayan her partiye şahsen girip macera peşinde koşmaya niyetli değilim. Milletin on yıldan beri oy avcılıklarıyla doğan ıstırabını giderip normal düzene kavuşturmak baş görevimizdir. İnkılaplarımıza, rejimimize sadık, milletin güvenini kazanmış partiler dururken, denenip, denenipte başarılı olamamış kimselerden oluşan partilere, herşeyi çok iyi anlayan Türk milletinin inanacağına kani değilim. (Sıtkı Ulay) ”

Böyle bir ortamda, DP kapatıldığı zaman dört milyon yandaşının açıkta kalması yüzünden bu boşluğun doldurulması için bir yarış başlamış, DP’li kitleye sahip olmak amacıyla seferber olunmuş, birbiri ardına siyasi partiler kurulmaya başlanmıştır.[26]

Yeni partilerin kurulmasına 12 Ocak-13 Şubat 1961 tarihleri arasında izin verilmiş olmasına rağmen, yeni kurulan siyasi partiler son şekillerini bu dönemde kazanmışlardır. Partilerin kurulması süreci 27 Mayıs’ın hemen sonrasında başlamıştır.[27] Daha sonra askeri yöneticiler DP’nin ülkedeki seçmeni sorununun farkına varmaya başlamışlardır. MBK’nin bazı üyeleri, bu oy potansiyelinden yararlanmak için Bayar-Menderes grubundan, bağımsız eski DP’lilerle birlikte bir parti kurmayı önermişlerdir.[28] Türkeş anılarında[29] Gürsel’in de MBK’yı bir siyasi parti halinde organize etme düşüncesini benimsediğinden, bu amaçla kendisine bir siyasi parti hazırlama görevi verdiğinden, İnönü’nün sonradan acele seçim diye baskıya başladığından, Ekrem Alican ve birçok bakanlığın ve MBK’nın de çoğunluğunun bu görüşte olmadığından Gürsel’in İnönü ile görüştükten sonra düşünce ve görüşlerinde büyük değişiklikler olduğundan söz etmektedir. Böylece MBK, kendi partisini kurmaya karşı çıkmıştır.[30]

Kapatılan DP, oylarını toplayacak olan siyasi partiyi denetim altında tutma isteği, komitenin bu yeni partilerle olan ilişkilerinin temel nedenidir. Komite yeni partileri denetleyerek hem eski demokratların öcünü alacağını, hem de yeniden demokratik olmayan eğilimlerin ortaya çıkmasını engelleyebileceğini umuyordu.[31] Gerici kuvvetler, DP’den sıyrılınca nereye bağlanacaklardı? CKMP hangi oyları sinesinde toplayacaktı? Eleştiriyi, denetimi kim yapacaktı? MBK üyelerinin bütün bu sorunlar üzerine eğildikleri, kendileriyle temas edenler tarafından anlaşılmıştır.[32] General Sıtkı Ulay’ın ifadesiyle seçimlerde “halkın gönül arzusu ile oy vereceği birkaç siyasi partinin daha bulunması, çok partili yaşamda daha demokratik bir davranış olacaktı.” Bu nedenle, yeni parti kurmak isteyenleri desteklemek ve serbest bırakmak gerekiyordu.[33]

1960 yılının son günleri, orduda ve siyaset alanında hızlı bir faaliyet ve örgütlenme içinde geçmiştir.[34] Bu dönemde MBK, başta Cemal Gürsel olmak üzere bu girişimleri desteklemişlerdir.[35] Gürsel DP’nin kapatılmasından sonra, eski DP’lileri saflarında toplayacak, kendisi ve MBK’ne de yakın olacak bir parti kurma girişimlerini her zaman sürdürmüştür.[36] Böyle bir ortamda yeni partilerin kurulması için belirlenen bir ay içinde, 13 siyasi parti kurulmuş ve Türk siyasi hayatında hukuken varlığını sürdüren partilerin sayısı 21’e yükselmiştir. Ancak iktidar alternatifi olabilecek yeni partilerin kurluş hazırlıkları birbirinden kopuk olmamıştır. Bir İhtilal döneminde kuruluşlarını gerçekleştiren bu yeni partiler için belirlenmesi gereken en önemli nokta, halkın siyasetten dışlandığı bir ortamda sınırlı oluşumlar olarak ortaya çıkmış olmalarıdır.[37]

İhtilalden sonra kurulan partilerden biri olan Yeni Türkiye Partisi’nin (YTP) kurulması sırasında basında çıkan haberler böyle bir izlenimi yansıtmaktadır.

Nimet Arzık, yeni kurulacak partinin kimliğini şöyle ifade etmektedir:[38]

“Yeni kurulacak partide baraj ve kanalizasyon partisi olarak düşünülüyordu. Hani gençler kötü yollara sapmasın diye kulüpler kurulur. O cinstendi işte…”

Bu dönemde Gürsel, çok partili demokrasi düşüncesini benimsediği için CHP’nin karşısına muhalif bir parti çıkarmasını istemiştir. O, DP oylarını kanalize edip, güvene kavuşturabilecek kişi olarak deneyimli ve dürüst bir kişi olan Ekrem Alican’ı görmüştür. Alican, DP milletvekili olarak mecliste bulunmuş, bu süre içinde bütçe konuşmalarında bilimsel eleştirileri ile Menderes’in karşısına çıkmıştı. Kendisinden devrime ihanet beklenemezdi. Gürsel bu yüzden O’nu, DP tabanını etrafında toplayacak bir parti kurması konusunda teşvik etmişti, Alican olumlu bakmamasına rağmen buna razı edilmişti.[39] Alican’dan başka, MBK üyesi olan emekli general Fahri Özdilekde Adalet Partisi’ni (AP) kuracak olan Ragıp Gümüşpala’yı desteklemiştir. Böylece İhtilalden sonra İhtilalin kendi mantığı çerçevesinde güdümlü bir demokrasi hareketi başlamıştır.[40]

Sonuç

27 Mayıs İhtilalinden sonra DP’nin kapatılması ve MBK’nin yönetime el koymasıyla, siyasi yaşamımızda 1965’e kadar sürecek olan bir geçiş dönemi başlamıştır.

1950’lerde hızlanan sosyal, ekonomik, kültürel değişim süreci 1960’larda daha da genişleyerek yeni boyutlar kazanmış; bu ortamda İhtilalden sonra yapılan yeni anayasa, siyasi partiler ve seçim kanunlarının çizdiği bir siyasi sistem, geniş ve yoğun bir siyasi faaliyete imkan tanımıştır.

DP’nin kapatılmasıyla ona bağlı olan tabanın açıkta kalması bu boşluğun nasıl doldurulabileceği sorununu gündeme getirmiştir. Böyle bir ortamda MBK, DP oylarını toplayacak siyasi partilerin “Ne eski devrin hesabı sorulsun, ne de İhtilale karşı durulsun” anlayışı içinde gelişmesini istemiştir. Tekrar 27 Mayıs öncesi parti kavgalarına dönülmemesi, huzurlu bir geçiş döneminin yaşanması gerektiği düşüncesi, MBK’nin kurulacak yeni partileri denetleyerek onları kendi istediği yöne kanalize etme çabasını ortaya çıkararak, sınırlı bir şekilde demokrasiye adım atılmasına izin vermiştir.

Yrd. Doç. Dr. Melek ÇOLAK

Muğla Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / TürkiyeYrd.

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 17 Sayfa: 85- 89

Reklamlar

Etiketlendi:, , ,

ÖZEL BÜRO ///

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: