TARİH : Kurtuluş savaşının efsane kılıcı.

10 Eylül 1922 günü, İzmir körfezinin suları bir başka türlü dalgalanıyordu. Yıllarca süren tutsaklık sona ermiş; bir gün önce Türk süvarilerinin İzmir’e girmesi ve göndere Türk bayrağını çekmesiyle o kara günler sona ermiş; bir coşku ve sevinç tufanı, bir gün öncesinden buyana bütün İzmir’i sarmıştı.

Ve o gün; yani 10 Eylül cumartesi günü, Gazi Paşa diğer paşalarla birlikte İzmir’deydi. Halkapınar üzerinden rıhtıma ulaşan ve buradaki coşkuya tanık olan Gazi burada bir süre dinlendikten sonra hükümet Konağı’na doğru hareket etmişti. İzmir halkı, kumanda heyetlerine çiçek ve lavantalar serpiyor, şeker ve çikolatalar dağıtıyordu. Ortalık alkışa boğuluyor ve ‘Yaşa’ sedaları arasında minnet ve şükran duygularını dile getiriliyordu. Paşanın otomobiline, 9 Eylül gazisi kahraman süvariler eşlik ediyorlardı. Hükümet Konağı’nın önünde, meydanlığa, binlerce insan toplanmıştı. Kuşluk vakti, Paşa ve refakatindekiler İzmir halkı tarafından tebrik ediliyordu.

Böylece, 10 Eylül sabahı “…Büyük Gazi, Fevzi ve İsmet Paşalar ve diğer kumandanlarla beraber kurtardığı İzmir’in sine-i muhabbet ve hürmetinde misafir oluyordu” . Paşa Hükümet Konağı’nda bir süre kaldı. Gazi’nin yanında Nurettin Paşa vardı. Dışarıda üstleri tozlu topraklı subayların oradan oraya koşturduğu görülüyordu. Gazi Paşa’nın bulunduğu yerde bir masa vardı. Ve masanın üzerinde, İzmir’e ilk giren kişiye verilmek üzere olan bir kılıç duruyordu . Bu kılıç, Sakarya Savaşı’ndan hemen sonra, Buhara’dan getirilen ve İzmir’e ilk olarak girecek İzmir fatihine vermek üzere Mustafa Kemal Paşa’ya teslim edilmiş, 1402’de İzmir’in Timur tarafından alınışında belinde bağlı bulunan kılıçtı. . Gazi Mustafa Kemal Paşa, kendisine emanet edilen Kuran-ı Kerim ve kılıçları kabul ettikten sonra, kurulun önünde son derece titizlikle seçilmiş sözcüklerden oluşan bir konuşma yaptı. Bu konuşma, o dönemde Ankara Hükümeti’nin yarı resmi yayın organı olan ve Atatürk’ün isteğiyle çıkarılmış bulunan Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde bire bir yer aldı . Paşa konuşmasına Buhara Halk Şuraları Cumhuriyeti halkının ve hükümetinin Yürütme Kurulu ve Bakanlar Şurası adına gelen muhterem heyete Türk halkı, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve onun hükümeti adına “hoş-amedi”/eyliyordu. Ardından da “Buharalıların milletimizle ırki ve dini revabıtı/(bağlantısı) açıktır” diyordu. Ona göre, bu bağların o zamana dek faaliyet alanına geçmesine, istilacı ve zalim güçlerin varlığı neden olmuştu.

Paşa burada, bir parça da diplomasi gereği, Türk-Sovyet yakınlaşmasını düşünerek ve Sovyetler’in de bir parça Batı kapitalizmine karşı savaşmasından güç alarak, “Şark İnkılab-ı Kebiri” deyimi ile Bolşevik Devrimi’ne vurgu yapıyordu. Bu büyük devrim, Kahraman Türk ordularının da büyük bir iftiharını kazanmıştı. Bu büyük olay, mazlum doğuluları günden güne sağlamlaşan bağlarla birbirlerine kenetlemişti. Paşa, kurulun önünde devam ediyordu: “Her ulusun kendi yazgısını kendisinin belirleyeceği hakkını, yalnız kuramda değil, eylemde de tanıyan Rusya Devrimi’nin bir parçası olan bağımsız Buhara Şuraları temsilcilerini Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin başkanı sıfatıyla hükümetinize teşekkür ederim…” “Buhara ahalisinin, Türkiye’deki Türk ve Müslüman kardeşlerine” armağan olarak gönderdiği Kuran-ı Kerim ile Türkiye Halk Ordusu’na bir takdir ve tebrik nişanı olarak gönderdiği kılıcın; iki önemli yadigâr (hatıra) olduğunu belirtti. Bu iki değerli yadigâr, dine ve Tanrı’ya hizmetçi olan gücü temsil ediyordu. Paşa, Recep Bey’e hitap ederken devam ediyordu: “Bu emanetleri elinizden alırken, kalbim heyecan ile dolu. Halkımız ve ordumuz, uzaklardaki kardeşlerimizden gelen teşciat ve tebrigat nişanelerinden şüphesiz çok mütehassis ve mesrur (duygulu ve mutlu) olacaklardır. Dindaş ve karındaş Buhara halkının arzusunu yerine getirerek, bu kitab-ı mukaddesi (kutsal kitabı) millete, seyf-i muazzezi (kutsal kılıcı) de İzmir fatihine teslim edeceğim. Allah’ın inayeti ile İnönü ve Sakarya muzafferiyetlerini kazanan milli ordumuz, inşallah pek yakında bu kılıcı da kazanmış olacaktır”.

Sonra kılıcı Batı Cephesi Komutanlığı’na teslim etmiş; cephe komutanlığı da bir müsabaka açarak, İzmir’e ilk girecek olan fatihe kılıcın doğrudan Gazi tarafından verileceğini ilan etmişti .

Kurul üyeleri bu kılıcın ve Kuranın Türk Emiri Timur’a ait olduğunu söylüyordu.

Üçüncü Kılıç, tam bir yıl aradan sonra, yeniden gözler önündeydi.

Bu kılıç kimin olacaktı?

Daha o gün, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın İzmir’e girdiği ve Hükümet Konağı’nda, Nurettin Paşa yanında olarak, Üçüncü Kılıç’ı masanın üzerine koyduğu andan itibaren, bu kılıcın kime verileceği biliniyordu. Bu olayların tanıklarından birisi Kurtuluş Savaşı’na eylemli olarak katılarak, “Onbaşı” rütbesini alan ünlü roman ve öykü yazarı Halide Edip (Adıvar)ti. O, İzmir’in işgali üzerine, İstanbul’da yurtseverlerin yaptığı mitinglerin ateşli konuşmacısıydı. Kurtuluş Savaşı başlar başlamaz, pek çok yurtsever gibi o da Anadolu’ya, Ankara’ya koşmuş, Mustafa Kemal Paşa’nın yanında yerini almıştı. Savaşın en kanlı zamanlarında, değişik cephelerde bulunmuş; yaralı gazilerin yaralarını sarmış, eliyle yemeğini yedirmiş, yamasını dikmiş; o zor günlerde Türk kadınlarının simgesi olmuştu. Sürekli askerlere manevi destek veren bu aydın Türk kadını, gün gelecek, Türkiye’nin en seçkin edebiyat dehalarından birisi olacak, yazdığı romanlarla Türk kültürünün yükselmesine katkıda bulunacaktı.

İşte, Halide Edip Hanım Kurtuluş Savaşı’nın Halide Onbaşı’sıydı. İzmir’e yürüyen kara birliklerinin arasında, kimi zaman atının üzerinde, kimi zaman yaya olarak yürümüş; o zorlu yürüyüşe yakından tanıklık etmiş; Türk Ulusu’nun giriştiği ölüm kalım savaşının en zor anlarını doğrudan kendisi de yaşamıştı.

Halide Edip Hanım, sonradan yazdığı Türk’ün Ateşle İmtihanı adlı anılarında, bütün bu süreci ayrıntılı olarak anlattı. O, İzmir’e orduyla birlikte girdiğinde, Hükümet Konağı’nda Mustafa Kemal Paşa’yı Üçüncü Kılıç’la birlikte görmüş, üstelik İzmir’e ilk olarak girerek, kılıcı almaya hak kazanmış kişiyi de o gün, yani Gazi Paşa’nın İzmir’e geldiği gün hem de Gazi’nin yanı başında tanıma olanağını ele geçirmişti.

10 Eylül günü Halide Onbaşı, İzmir Hükümet Konağı’ndaydı. Konağın büyük sofasının aynalarında, üstleri tozlu, toprak rengi elbiseli bir grubun oturduğunu görüyordu. Buraya açılan bir odada, Mustafa Kemal Paşa ile Nurettin Paşa bulunuyor ve onlar aralarında askeri sorunları tartışıyorlardı. Bu arada Kadifekale’de Türklerle Rumlar arasında boğuşmalar olduğu, Ermeni mahallelerinde pencerelerden bombalar atıldığı söylentileri orta yerde dolaşıyordu. Sokaklarda, kalabalık arasında garip kıyafetli kişiler söylevler veriyorlardı. Halide Edip bunu, her zaman bir başarıdan sonra, köşede bucakta sinmiş adamların birer mantar gibi meydana çıkışı olarak görüyordu. Bu düşünceler içinde olan Halide Onbaşı’nın ilgisini, İzmir’e ilk girene verilmek üzere bir kılıç çekti. Halide Hanım, bu kılıcın, doğu illerinden gönderildiğini sanarak, yanılmıştı. Kılıç doğruydu, ancak kılıcın geldiği yer doğu illeri değil, Buhara’ydı. Ardından Halide Onbaşı; aynı anda başka başka yerlerden şehre giren insanlar olduğu için, bu kılıcı almaya hak kazanan birden fazla insan olduğunu düşünmekteydi. Ancak, İzmir rıhtımına ilk gelmiş olan süvari birliğinin komutanı Yüzbaşı Şerafettin’in buna hak kazandığını da günlüğüne not etti.

Hükümet Konağı’nın içinde dolaşan Halide Edip, o gün, yani 10 Eylül günü sofanın ortasında başı sargılı ufak tefek bir adam gördü. Onun bütün varlığından serüven havası sezilen genç bir çocuk gibi başından geçenleri anlattığını ayırt etti. Halide Edip, bu genç süvarinin anlattıklarına kulağını dikti. O gün, o genç insandan duyduklarını da not defterine kaydetti. Genç adam şöyle konuşuyordu: “Rıhtım bomboştu. Orada gördüğümüz bir adam bir Fransız amiraliydi. Uzun bir nutuk söylemeye ve Hıristiyanlara iyi davranılmasını öğütlemeye başladı. Amirale rıhtımın kendisi için güvenilir bir yer olmadığını söyledim. Bu kehanet gibi bir şey oldu. Bu laflar ağzımdan çıkarken, pencerelerden birinden bir bomba atıldı ve tüfek sesleri gelmeye başladı. Biz hemen amirali bu tehlikeli alandan uzaklaştırmak için harekete geçtik. Başımdaki sargı o hareketin hatırasıdır”…

Bunları anlatan Yüzbaşı Şerafettin’di. O gün, Gazi Mustafa Kemal Paşa İzmir’e girip, Hükümet Konağı’na geldiğinde, Üçüncü Kılıç yanındaydı. Gazi; İzmir’e ilk giren kişiyi tanımak istemiş ve başı sargılı olan Yüzbaşı Şerafettin Bey’le görüşüp, onu kutlamıştı … Sonra da düzenlenen bir törenle kılıç, Yüzbaşı Şerafettin Bey’e verilmişti.

Bu kılıç, İzmir’e ilk kez giren İzmir Fatihi için verilen, dönemin leteratüründe böyle adlandırılan; Hükümet Konağı’na arkadaşları Teğmen Ali Rıza ve Hamdi Beylerle birlikte Türk bayrağını çeken Yüzbaşı Şerafettin tarafından alınmaya hak kazanılan Timurlenk’e ait kılıçtı.

O kılıç, ilk olarak 1402 tarihinde İzmir’i Türkler’e kazandırmıştı. İkinci olarak da 9 Eylül 1922 günü, Yunan işgalinden kurtarmıştı.

İzmir; Kan dökülerek alınmıştı ve Atatürk’ün deyimiyle en aşağı 40 asırlık bir atalar yurduydu .
Prof.Dr. KEMAL ARI

ATATÜRK İLKELERİ VE İNKILAP TARİHİ ENSTİTÜSÜ
9 EYLÜL ÜNİVERSİTESİ

Reklamlar

Etiketlendi:, , ,

ÖZEL BÜRO ///

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: