TARİH : TARİHİ VE ETNİK AÇIDAN KARAÇAY-MALKAR TÜRKLERİNİN KÖKENİ

Kafkasya’nın merkezî bölümünde, Kafkaslar’ın en yüksek dağı Elbruz’un doğu ve batısında yer alan dağlık arazide yaşamakta olan Karaçay-Malkar Türklerinin bu bölgeye hangi tarihte ve nereden geldikleri konusu henüz bilim çevrelerinde tam olarak aydınlığa kavuşturulamamış bir mesele olarak karşımızda durmaktadır. Konuştukları dil açısından ele alındığında, Karaçay-Malkarlıların dillerinin Türk dillerinin Kuzey-Batı kolunu oluşturan “Kıpçak” lehçeleri grubuna girmesi onların da Kıpçak kökenli bir Türk boyu ve dolayısıyla 12-13. yüzyıllarda Kafkasya’da hâkimiyet kuran Kıpçak Türklerinin torunları oldukları düşüncesini akla getirmiştir. Ancak Karaçay-Malkar Türklerinin etnogenezlerinin Kafkasya olduğu ve onların taşıdıkları etnik isimlerini dışarıdan getirmedikleri, etnik boy adlarına Kafkasya’da sahip oldukları göz önüne alındığında onların tarihî ve etnik kökenlerinin daha derinlerde aranması gerektiği ortaya çıkmaktatır.

Kafkasya değişik etnik kökenden gelen ve farklı dillerde konuşan pek çok etnik grubun bir arada yaşadığı bir coğrafyadır. Karadeniz ile Hazar denizi arasındaki topraklarda yaşayan Abhazlar, Adige (Çerkes) boyları, Abazalar, Karaçay-Malkarlılar, Osetler, Çeçen-İnguşlar, Kumuklar, Lezgiler, Avarlar, Laklar, Dargılar farklı etnik kökenlere ve dillere sahip olmakla birlikte, yüzyıllar boyunca aralarında yaşanan etnik ve sosyo-kültürel bütünleşme ve etkileşim sonucunda ortak bir kültür ve hayat tarzı etrafında birleşmişlerdir. “Kafkas Kültür Alanı” adını verdiğimiz bu etnik ve kültürel coğrafyada yaşayan halklar ise “Kafkasya Halkları” olarak adlandırdığımız toplumu meydana getirmektedirler.

Kafkasya halklarının sosyo-kültürel yapılarının tarihî ve etnik kökenleri Kafkasya’yı dışarıdan etkileyen çeşitli medeniyet ve kavimlerle yakından ilişkilidir. Tarihin çeşitli dönemlerinde, gerek Sibirya-Orta Asya-Güney Rusya bozkırları yolu ile kuzeyden, gerek Anadolu-Ön Asya-Mezopotamya yolu ile güneyden, gerekse Karadeniz yolu ile batıdan Kafkasya’ya gelen çok çeşitli kavim ve medeniyetler, beraberlerinde getirdikleri pek çok kültürel özellikleri ve etnik unsurları Kafkasya’da bırakmışlar ve Kafkasya’nın yerli unsurları ile karışan bu sosyo-kültürel özellikler, Kafkasya halklarının sosyo-kültürel yapılarının ortaya çıkmasında ve gelişmesinde son derece etkili olmuşlardır.

Tarih öncesi devirlerden Orta Çağ’a kadar, gerek ticaret amacıyla, gerekse savaşlar ve fetih yoluyla Kafkasya’ya giren eski Anadolu ve Mezopotamya kabileleri, Yunan, Roma ve Ceneviz ticaret kolonileri, Kimmer-İskit gibi proto-Türk kavimleri ile Hun-Bulgar, Alan, Hazar, Kıpçak gibi Türk kavimleri Kafkas sosyo-kültürel yapısının temel taşlarını oluşturan medeniyet unsurlarını da beraberlerinde Kafkasya’ya getirmişler ve Kafkasya halklarının sosyo-kültürel yapılarının şekillenmesinde en önemli rolü oynamışlardır.

Kafkasya halklarının ve Kafkas kültürünün ayrılmaz bir parçası olan Karaçay-Malkar Türklerinin etnik ve tarihî açıdan kökenlerini araştırmaya proto-Türk kavimlerinden başlanması gerekmektedir.

M.Ö. 1700 tarihinden itibaren Orta Asya’da göçebe ve savaşçı bir kavime ait kültürün yavaş yavaş hâkim olmaya başladığı görülmektedir. Altay ve Tanrı dağlarını kaplayan ve antropologlar tarafından “Andronova insanı” olarak adlandırılan bu kültürün yaratıcıları Türk kavimlerinin proto tipini teşkil ediyordu.[1]

M.Ö. 1700-1200 yıllarında Yayık ve Balkaş gölü, İrtiş ırmağı boyları ve Obi ırmağının baş kısımlarına yayılan Andronova kültürüne mensup kavimlerin başta at, koyun, inek olmak üzere çok miktarda ehli hayvan besledikleri ve başta bronz (tunç) olmak üzere madenciliği de geliştirdikleri bilinmektedir.[2]

Karaçay-Malkar Türklerinin tarihî kaynaklardan takip edebildiğimiz ataları Hunlar ile başlamaktadır. Hunlar esas itibariyle göçebe bir kavimdiler. Ancak Çin kaynakları onların hayvan sürüleri ile meşgul olurken ziraat ile de uğraştıklarını belgelemektedir. Altay bölgesinde Hun Dönemi’nde açılmış çeşitli su kanalları ileri derecedeki ziraatçiliğin en belirgin delilleridirler. Hun çağındaki ziraat kültürü ile ilgili saban demirleri, oraklar, hububat öğütmek için kullanılan taşlar bu kültürün en önemli eserleri arasındadır.[3]

Kafkasya’da bilhassa günümüzdeki Kuzey Osetya Cumhuriyeti sınırları içinde kalan Digorya ve Vladikafkaz’da ortaya çıkarılan Hun eserleri Macaristan’daki Hun çağı eserler ile büyük benzerlik göstermektedir. Hunların bu devrine ait Kafkas buluntularına Kırım ve Kerç kültürlerinin çok kuvvetli tesirler yaptıkları, bilhassa ele geçirilen toka şekillerinin karşılaştırılmalarından anlaşılmaktadır.[4]

Hunların Orta Asya’dan batıya göç ederek M.S. 370-375 yıllarında Volga ırmağını geçip, Kafkaslar’ın kuzeyinde yaşayan Kuban Alanlarını boyundurukları altına aldıkları bilinmektedir.[5]

Batı Hunlarının bir kolu olan Bulgar Türklerinin 3-4. yüzyıllarda Kuban bölgesine yerleştikleri anlaşılmaktadır.[6] Bizanslı tarihçi Diyonysius de Charax Hunların 330 tarihlerinde Kafkaslar’ın güneyine kadar indiklerini kaydetmiştir. Bunlar da Hunların Bulgar kolu idi.[7] M.S. 3. yüzyılda yaşayan Suriyeli tarihçi Mar Abas Katuni’ye göre ise Bulgar Türkleri M.Ö. 149-127 yıllarında Kafkasların kuzeyinde bulunuyorlardı.[8]

558 yılında Kafkasya’ya gelen Avar Türkleri bir kısım Bulgar boyları ile birlikte Balkanlar’da Tuna bölgesine göç ettiler. 671 yılında liderleri Asparuk komutasında Balkanlar’a giden ve bugünkü Bulgaristan’a adlarını veren Bulgar Türkleri orada Slav kabileleri arasında eriyip yok oldular. Kafkasya’da kalan Kuban Bulgarları ise Alan ve Adige boyları ile yaşamaya devam ettiler.[9]

Bizans kaynakları Bulgar Türklerinin 7. yüzyıla kadar Kuzey Azak bozkırlarında göçebe hayatı yaşadıklarını ve Hanları Kubrat’ın ölümüyle dağıldıklarını yazmaktadır. Kubrat’ın büyük oğlu Batbay Azak’ta kalmış, Kotrag adındaki ikinci oğlu Don ırmağının karşısına yerleşmiştir. Üçüncü kardeş Asparuk ise, Tuna boylarına göç etmiştir. Azak denizinin kuzey kıyılarında yerleşen Batbay’ın kabilesi Bizans ve Rus kaynaklarında Kara Bulgarlar adıyla geçmektedir.

Rus bilim adamlarından A. Miller yaptığı arkeolojik çalışmalar sonucunda elde ettiği bilgilere dayanarak Kafkasya’daki Karaçay-Malkar halkının Kara Bulgarların torunları oldukları görüşünü ileri sürmüştür. Ancak A.Miller’in 1933 yılı sonlarında Sovyet hükümeti tarafından tutuklanarak Sibirya’ya sürülmesi ve orada ölmesiyle bu konudaki çalışmalar yarıda kalmıştır.[10]

Kafkasya’da Şarkel dolaylarında, Kafkasya’nın orta kesimlerinde ve Kuban bölgesinde ele geçirilen M.S. 6-7. yüzyıla ait toprak bakraçlar Bulgar Türklerinin tipik bir yemek kabıdır.[11]

Don bölgesinde Novoçerkassk’ta bulunan Bulgar Türklerine ait kazanlar ile Aşağı Dinyester ve Tuna boylarında ele geçirilen kazan parçaları aynı kültürel özellikleri göstermekteydi. Bu arkeolojik eserlerin dağılımı Bulgar Türklerinin Azak’tan Tuna’ya doğru olan göç yollarını gösteriyordu. Aynı kaplara Kuzey Osetya’da yapılan araştırmalarda da rastlanması üzerine A. Miller Azak bölgesindeki Kara Bulgarların bir bölümünün Kafkasya’ya gelip yerleştiğini ve bunların günümüzdeki torunlarının Karaçay-Malkarlılar olduğu tezini ileri sürdü.[12]

1930’lu yılların başında ileri sürülen bu tezin doğruluğunu ispatlayacak veriler daha sonraki yıllarda yapılan araştırmalarla ortaya konmuştur.

Son yıllarda Kafkasya’nın Karaçay-Malkar bölgesinde ortaya çıkarılan runik harfli yazıtların dilinin çözülmesi Karaçay-Malkar halkının etnik kökeni ile ilgili birçok sorunun aydınlatılmasına yardımcı olmuştur. Önceleri Adigelerin yada Osetlerin atalarından kaldığı sanılan runik harfli kaya yazıtlarının Adige ve Oset dilleri ile çözülememesi sonucunda bu yazıtların Türkçe olabileceği düşünülmüştür. 1943-1944 yıllarında Orta Asya ve Sibirya’ya sürgüne gönderilen Karaçay-Malkar halkının 1957 yılından sonra Kafkasya’ya dönmesiyle Karaçay-Malkarlı bilim adamları bu yazıtları incelemeye başlamışlar ve runik harfli yazıtların Hun-Bulgar Türkçesinde yazıldığını ortaya koymuşlardır.

Türkoloji araştırmaları Kafkasya’da yaşamış olan Kuban Bulgarlarının Karaçay-Malkar halkının etnik ve sosyo-kültürel yapısındaki önemli yerini belirleyen başka delilleri de ortaya çıkarmaktadır. Bunlardan biri de bugün Macarcada yaşayan ve Macar diline Kuban Bulgar Türkçesinden giren kelimelerdir.

Urallardan göç ederek Kuban bölgesine gelen Macarlar uzun yıllar Kafkasya’da Bulgar Türklerine komşu yaşadılar. Bu ortak yaşam sırasında kültür yönünden daha ileri olan Bulgar Türklerinden Macarcaya pek çok kelime girdi. Macar Türkolog Zoltan Gombocz, Macarların Kafkasya’da Kuban bölgesinde yaşadıkları dönemde Bulgar Türkçesinden Macarcaya geçen üç yüz kadar kelimeyi tespit etmiştir.[13] Macarların 4. yüzyılda Bulgar Türklerinden aldıkları kelimelerin çoğu son derece gelişmiş olan hayvan ıslahatına, ziraat kültürüne, sosyal ve idarî teşkilata dairdir. Bulgar Türklerinin kültürünün çeşitli zaman ve mekanda komşu milletlere büyük tesirler yaptığı bundan da anlaşılmaktadır.[14] Bu kelimelerden birçoğu günümüzde Karaçay-Malkar dilinde yaşadığı gibi, bazıları Adige ve Oset dillerine de girmiştir.[15] Günümüzde Karaçay-Malkar Türkçesi ile Macarcada yaşayan Kuban Bulgar Türkçesine ait ortak kelimelerden bazıları şunlardır:

Karaçay-Malkar Türkçesi Macarca

eger “tazı, av köpeği” agar

kavra “kamış parçası” koro

keli “havan” k ölyü

kürüç “dişbudak ağacı” köris

çavka “bir tür karga” csoka

urçuk “iğ, kirman” orsó

purç “karabiber” bors

kep “kalıp” kep

çum “kızılcık” som [16]

Macarlar Kafkasya’da yaşadıkları dönemde etnik ve sosyo-kültürel açıdan Bulgar Türklerinin güçlü tesiri altında kalmışlardı. 6. yüzyıl sonlarında Ermeni tarihçi Khoreneli Moses Kuban ırmağı kıyılarında yaşayan Macarları Türk olarak adlandırmaktaydı.[17]

Karaçay-Malkarlıların Bulgar Türkleri ile olan etnik yakınlıklarını ortaya çıkaran pek çok arkeolojik belge bulunmaktadır. Karaçay’da İndiş ırmağı başındaki ve Humara köyü yakınlarındaki eski Bulgar şehirlerinin kalıntıları, Töben Çegem ve Laşkuta köylerinde bulunan eserler, Kaşha Tav yakınlarında ortaya çıkarılan Bulgar kurgan tipi mezarları ile Ogarı Çegem’de Lıgıt denilen yerde bulunan Bulgar mezarları Bulgar Türkleri ile Karaçay-Malkarlılar arasındaki etnik ve sosyo-kültürel akrabalığı ve ilişkiyi belgelemektedir.[18]

Karaçay-Malkar Türklerinin etnik yapısında önemli yeri olan bir başka kavim de Alanlardır. Alanlar miladın ilk yıllarında Orta Asya’dan gelerek Kafkasya’da Aşağı Kuban boylarına yerleşmişlerdi.[19] Çin kaynaklarında Alanlar “Alang-ni” adıyla bir Türk boyu olarak gösterilmektedir.[20] Yine Çin kaynakları onlara An-tsi, Romalılar Alani adını vermişler, Bizanslılar ise Asioi demişlerdir. Alanların bir diğer adı da As’tır. Bir çok tarihî kaynakta Alanlar As adıyla geçmektedir.

İkinci yüzyılda günümüzdeki Adigey bölgesine girmeye başlayan Alanlar en başta hayvancılık ve tarımla uğraşıyorlardı. Bashan (Baksan) ırmağı civarından çıkardıkları bakırı işledikleri gibi, demirden alet yapımında da ileri gitmişlerdi. M.S. bin yılı sonlarında Alanlar Kuban ırmağının kaynak bölümlerinde -bugünkü Karaçay’da- merkezlenerek toplanmaya başladılar. 11-13. yüzyıllarda Alan kavimleri birliği birbirine düşman bir feodal parçalanmaya uğradı. 1230 yıllarında Alan ülkesinde bulunan Katolik Rahibi Julian, Alanlar hakkında şunları yazmaktadır:

“Ne kadar küçük bölge varsa o kadar da prens (derebeyi) vardır. Bunların hiçbiri diğerini dinlememektedir. Bu nedenle bir prens diğeri ile, bir bölge de bir başka bölge ile sürekli savaş içerisindedir”.[21]

Alanların Bizans, Hazar, Gürcü, Ermeni, İran ve başka halklarla ticarî ilişkileri vardı. Alan prensleri 921-925 yılları arasında Abhaz Kralı Gorgi’nin etkisiyle Hıristiyanlığı kabul ettiler ve çok sayıda taş kiliseler yaptırdılar. Bunlardan Karaçay’da Kuban ırmağı yamaçlarında Çuvana, Teberdi ırmağı yamaçlarında Sıntı adlarıyla iki Alan kilisesinden başka, Karaçay’ın Zelençuk ırmağı kıyılarındaki Arhız bölgesinde de bir Alan kilisesi bulunmaktadır.

Avrupalı bazı bilim adamlarınca Hint-Avrupa kökenli İranlı bir kavim olarak kabul edilen Alanların bu yüzden bugün Kafkasya’da İran kökenli bir dil konuşan Osetlerin ataları oldukları ileri sürülmektedir. Osetlerin İran kökenli bir dil konuştukları gerçektir. Ancak tarihteki Alanların dilleri hakkında tatmin edici bir belge bulunamadığı için Alanların dili konusunda kesin bir şey söylenememektedir.

Alanların Türk mü yoksa İran kökenli mi oldukları konusu bilim dünyasında henüz kesin olarak aydınlığa kavuşturulamamıştır. Alanların en azından Türk ve İran kökenli iki zümreden oluştukları kabul edilmektedir. Ancak ilginç olan taraf, Bizanslı ve Arap tarihçilerin, gezginlerin eserlerinin hepsinde Alanların Türkçe konuşan bir halk oldukları yazılmaktadır. Yapılan son araştırmalar da Alan zümreleri içinde Türk unsurunun hâkim olduğunu belgelemektedir.

“Alan” adının proto-Türk kavimleri döneminden beri Türk kültür sahasında yaygın bir isim olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır.

Rusya’da Moloçnaya ırmağı kıyısındaki Vinogradnıy köyü yakınlarında yapılan bir kazıda, M.Ö. 3000 yılı sonları ile 2000 yılı başlarına ait eski bir mezardan çıkarılan bir kap üzerinde runik harfli eski Türk dilinde yazılmış bir metin ele geçirilmiştir. Metinde şunlar yazılıdır:

“Sadak ok ança anın sanç Alan Köbes eki”

(Alan ile Köbes iki hana yay oku sertçe saplandı)

Bilimadamlarına göre bu mezarlar Alan ve Köbes adlı iki Türk hanının gömüldükleri mezarlardır.[22]

Rusya’nın Kırım yakınlarındaki Herson (Sarı Kerman) bölgesinde bulunan, M.Ö. 3000 yılı sonlarına ait bir başka mezarda ele geçirilen bir kap üzerinde runik harfli şöyle bir metin vardır:

Üş Alan Alanç
Anal Alaş Alban üş
Apa Turus

Bir soy şeceresi olduğu anlaşılan bu metin şöyle tercüme edilmiştir:

Üç Alan. Alanç, Anal ve Alban. Üçünün büyüğü Turus.[23]

Bu kısa metinden Alanç, Anal ve Alban adlı kişilerin Alan milletinden/halkından oldukları ve büyüklerinin de Turus adını taşıdığı anlaşılmaktadır.

M.S. 1. yüzyılda yazılan Yosif Flaviy’in “İvdeyskaya Voyna” adlı kitabını 12. yüzyılda Rusçaya tercüme eden bir yazar “Asların dili Peçenek dili ile aynıdır”, diye yazmaktadır.[24]

Arap tarihçilerinden Biruni de Alanların dilinin Peçenekçe ile Harezmce karışımı bir Türk lehçesi olduğunu bildirmektedir.[25]

Eski Arap coğrafyacılarından Sa’id el Magribi Alan ülkesinin Gürcistan’ın doğusunda bulunduğunu ve Alanların Hıristiyanlaşan Türk kavimlerinden olduğunu yazmaktadır.[26]

Karaçaylılar bugün Kafkasya’da Gürcü-Mingrel halkı tarafından “Alan” adıyla tanınırlar. Osetler de Malkarlılara As, Malkar bölgesine Asiya, Karaçay’a ise Ustur Asiya (Büyük Asiya) adını verirler. As, bilindiği gibi Alanların diğer bir adıdır.

Bütün bunların yanı sıra Karaçay-Malkar halkı bugün dahi birbirine “Alan” diye hitap eder. Alan adı Karaçay-Malkar dilinde soydaş, dost, kardeş anlamlarına gelmektedir ve Kafkasya’da yalnızca Karaçay-Malkarlılar birbirlerine Alan diye hitap etmektedirler.

Osetlerin tarihteki Alanlar ile akrabalığı ve ilişkisi şüphelidir. Bunlar Osetleri Hint-Avrupa kökenli halklara bağlama gayreti içinde olan bazı Avrupalı bilim adamlarının temelsiz yakıştırmalarından ileriye gidememektedir. Oset bilimadamı G. A. Kokiyev Alanların Osetlerin değil, Karaçay-Malkarlıların ataları olduklarını kabul etmektedir.[27]

Avrupa’da kurulan ilk Türk devletleri arasında en kuvvetlisi ve en uzun ömürlüsü, 400 yıla yaklaşan tarihi ile Hazar İmparatorluğu’dur. Hazar Devleti’nin, birçok Türk kavmini içine alan Batı Göktürk Devleti’nin bir devamı olarak ortaya çıktığı bilinmektedir.[28] Karaçay-Malkar Türklerinin etnik oluşumunda Hazar Türklerinin de önemli ölçüde paylarının olduğu anlaşılmaktadır.

Daha 4. yüzyılın ikinci yarısında Hunların hâkim bulundukları Güney Rusya bozkırları ve özellikle Kafkasya ile Azak denizi arasındaki bölge, 5. yüzyılda yine doğudan gelen Türk-Ogur kavimlerinin hâkimiyeti altına girmişti. Orta Asya’dan hareket eden Ogur kavimleri Volga (İdil) ırmağını geçerek Karadeniz kıyısında ilerlediler ve Kuban ırmağı ile Azak denizi arasındaki araziye yerleştiler.

Ogurların arkasından gelen bir başka Türk kavmi Sabirler de 506 yılında Kafkasya’nın kuzeyine yerleşmişlerdi. Sabirler 558 yılında Avar Türklerinin Kafkasya’yı istila etmelerine kadar Kafkasya’da hüküm sürdüler. Özellikle Bizans kaynakları 6. yüzyılın ilk yarısında onlardan bu bölgede güçlü ve savaşçı bir kavim olarak bahsederler. Göktürklerin baskısıyla İç Asya’dan batıya göç eden Avarlar Kafkasya’ya girerek buradaki bütün kavimleri hâkimiyetleri altına aldılar. Ancak, 576 yılında Göktürk ordularının Kafkasya’ya yönelmeleri sonucunda Avarlar Kafkasya’yı terk ettiler. Böylece Volga-Don ırmakları ile Kafkas dağları arasındaki bölge Göktürklerin hâkimiyetleri altına girdi. Burada yaşayan Onogur, Alan gibi Türk kavimleri de Göktürklere tabi oldular. 7. yüzyıl başlarında Göktürkler Kafkasya’da yaşayan Sabir, Ogur, Onogur gibi bütün Türk kavimlerini kuvvetli bir birlik haline soktular ve bu tarihten itibaren bu birliğin adına “Hazar” denildi. Böylece Göktürklerin Kafkasya’daki kuvvetlerinin temelini Hazarlar oluşturdular. 8. yüzyıl Çin ve Bizans kaynakları onlardan “Türk Hazar” adıyla bahseder.[29]

Hazar ülkesinin asıl sahası Don, Aşağı Volga ve Kafkaslar’ın sınırladığı bölgeydi.[30] Aşağı Volga (İdil), Dağıstan, Kuban boyları, Azak denizi çevresi ve Karadeniz’in kuzeyinde Orta Dinyeper’e kadar uzanan geniş sahadaki Hazar Kağanlığı’nın 8. yüzyıl içinde siyasî, askerî ve ekonomik yönlerden mühim bir faktör teşkil ettiği muhakkaktır. Güneyden gelen Arap istilasına karşı durabilmeleri, Hazarların önemli bir askerî güç olmalarının açık bir delilidir.[31]

Hazarların antropolojik özellikleri, yaşayış tarzları, giyimleri, kültürleri, dilleri hakkında esaslı bir bilgi elde edilememiştir. Hazarlara ait birtakım ziraat aletleri ve ev eşyası Orta Don havalisinde ziraat ve hayvancılığın gelişmiş olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Hazarların şehirleri bulunmasına, ziraatin ve özellikle ticaretin gelişmiş olmasına rağmen, ekonomik hayatın esası yine de hayvancılık idi.[32]

Hazarlara ait arkeolojik buluntular Hazar ülkesinin yüksek teknik gelişmişliğini göstermekle kalmamakta, el sanatlarının ileri bir aşamada olduğunu kanıtladığı gibi Hazar ülkesinde tarımdan da, hayvancılıktan da anladıklarını göstermektedir. Bunun, Orta Çağ başlarında bozkırlarda yaşayan halklar hakkında hükme varılmasında bugün de ağırlığı olan olumsuz yaklaşımlara karşı son derece büyük önemi vardır. Bulunan bir Hazar sabanının hem saban kulağı hem de asimetrik demir ucu vardı.

Bunlar o dönemde Avrupa’da kullanılan en yüksek teknoloji düzeyi ile eşdeğerdi. Bunların yanı sıra Hazarlar kazmayı, demir ucu, ocağın iki tipini, kısa tırpanı, üzüm budama makasını, değirmen taşını biliyorlardı. Hayvancılık için gerekli aletler arasında Hazarlara ait köstek, koyun kırkma makası, çıngırak gibi aletler bulunmuştur. Zıpkınlar, oltalar, ağ ağırlıkları balıkçılık yapıldığını göstermektedir. Tahta işlemek için kullandıkları aletler arasında testere, planya, keski, delgi, balta bulunmaktadır. Madenleri işlemek için kullandıkları aletler arasında ise çekiç, kerpeten, kıskaç, örs, eğe, zımba demiri, çekiç, pense ve iki bölümlü demir eritme fırını yer almaktadır. Kafataslarında yapılmış delgi ameliyatları cerrahlık bilgisinin yüksek düzeyini kanıtlamaktadır. Hatta bir defasında kafatasından kesilmiş bir kısmın gümüş levha ile kapatıldığına bile rastlanmıştır. Kazı bölgelerinde bulunan hayvan kemiklerinin oranı, daha ilk bakışta, ziraatle tamamlanan hayvancılık şeklindeki bir hayat tarzını belgelemektedir.[33]

Hazarların çok gelişmiş kent merkezleri vardı. Durmadan göçebe bir savaşçılar topluluğu olmaktan uzaklaşıyor, yerleşmiş çiftçilik, hayvancılık, balıkçılık, ticaret ve küçük sanatlar toplumu olmaya doğru gelişiyorlardı. Hazarların ileri uygarlık düzeyinde olduklarını belgeleyen pek çok arkeolojik eser ele geçmiştir. Birkaç bin metrekarelik alana yayılmış kent kalıntıları, dehlizlerle ahırlara bağlanmış evler, geniş ahır ve ağıllar, bütün bu yapılardan başka, ileri işçilik düzeyinin varlığını gösteren öküz sabanları, araç-gereçler de bulunmuştur. Özellikle ilginç olan, toprak altında bulunan temellerdir. Bunlardan anlaşıldığına göre yapılar çember biçiminde kurulmuştur. Yuvarlak yapılara ait bu temeller taşınabilir çadırlardan temelli konutlara, göçebelikten yerleşik düzene geçme döneminin simgesidir. Arap yazılı kaynakları Hazarların kış süresince kentte oturduklarını, yaz gelince çadırlarını alarak sığır ve koyun sürüleriyle birlikte bozkırlara çıktıklarını anlatmaktadır.[34]

Bizans ile Hazarlar arasında Kafkasya ve Kırım sahillerinde ekonomik ilişkilerin geliştiği bilinmektedir. Kuban nehrinin Karadeniz’e döküldüğü yerdeki Tamatarhan şehri Hazarların bir ticaret iskelesiydi.[35] Hazarlara ait arkeolojik kalıntılardan elde edilen paralar, bazı takılar, kemik tarak, ipekli kumaş parçaları, Kafkaslar’da sık rastlanan cam bardaklar ve bileziklerle sırlı seramik Bizans ile Hazarlar arasında sıkı ilişkiler bulunduğunu gösteren belirtilerdir. Bulunan amforalar şarap ve yağ ticaretinin de var olduğunu göstermektedir. Ön Asya’daki çömlekçilik ürünleri, Mısır orijinli ipekli kumaşlar buralara Bizans aracılığı ile gelmiştir. Hazar ülkesinde müstakil para basma denemesinde bulunduklarını gösteren bazı belirtiler de vardır. Ele geçen bir paranın üzerinde Arap yazısıyla, paranın basıldığı yer olarak “Hazarlar Ülkesi” yazmaktadır.[36]

9. yüzyılda Hazarların bir kabilesi olan Kabar boyu Hazar İmparatorluğu’na isyan etti. İsyan sonunda yenilen Kabarlar Kuban kıyısında yaşamakta olan Macarlarla birlikte 896 yılında bugünkü Macaristan topraklarına göç ettiler. Kabar Hazarları yetenekli altın ve gümüş işçileri olarak olarak ün yapmışlardı.[37] Kabar adı “baş kaldıran, isyan eden” anlamına geliyordu.[38]

10. yüzyılda Hazar İmparatorluğu’nun çökmesiyle Hazarlardan pek çok aile Kafkasya’da Adigeler (Çerkesler) arasına sığınarak onlara karışmış ve bazıları Adigelerin soylular sınıfına girmişlerdi. Bir kısım Hazar ailelerinin de Digor-Osetlere karışarak onların soylular sınıfını meydana getirmiş oldukları muhakkaktır.

Hazarların Kabar boyundan ayrılan bazı klan ve ailelerin, bugün Kafkasya’da Adigelerin en kalabalık boyu olan Kabardey halkının prens ve soylular sınıfını oluşturduğu ve Kabar adını Kabardey biçiminde bu kabileye verdiği düşünülebilir. Kabardeyler Kafkasya’da siyasî-sosyal yapı ve örgütlenme açısından diğer Adige kabilelerinden ayrılan oldukça farklı özellikler taşımaktadırlar. Kökenlerini “Kabarda Tambiy” adlı bir prense bağlayan Kabardeylerin en azından prens ve soylular tabakasını oluşturan bazı ailelerin Hazar-Kabar kökenli olmaları uzak bir ihtimal değildir.

Hazarlar, imparatorluğun gücünün doruğa vardığı yıllarda otuzu aşkın ulus ya da kabileyi denetimleri altına almış, Kafkaslar’dan Aral gölüne, Ural dağlarından Ukrayna bozkırlarına kadar olan alanda yaşayan toplumları haraca bağlamışlardı. Hazar egemenliği altında yaşayan toplumlar arasında çeşitli Kafkas kavimleri, Bulgar Türkleri, Macarlar, Slavlar gibi milletler bulunmaktaydı.[39]

Hazarların örf ve âdetleri, sanatları, giyim-kuşamları, daha açık bir ifadeyle Hazar kültürü çok geniş bir sahaya yayılmıştı. Kafkasya’dan Orta Rusya’ya kadar tek bir kavmin elinden çıkmış ve her bakımdan Hazar özelliği gösteren muhteşem bir kültürün yaşadığı açıkça görüldüğü gibi, Hazar Devleti’nin yıkılmasından sonra da bu kültür pek çok milletin kültürünü etkilemiş ve onların gelişmesine yardım etmişti. Rus bilim adamları Hazar kültür çevresinin devamını Karaçay-Malkarlılar, Tatlar ve diğer çeşitli Kafkasya halkları ile Karaimler arasında aramışlardır.[40]

Bugün Polonya ve Rusya’da yaşayan Karaim (Karay) Türkleri Kıpçak ve Hazarların karışımından ortaya çıkmış ve Hazar Yahudi dinini günümüzde de yaşatan bir Türk boyudur. Hazar Devleti’nin yıkılmasıyla Kafkaslar’a gelen Kıpçaklar Hazar unsurlarını içlerinde erittiler. Bu sırada bazı Hazar boyları Kırım üzerinden Rusya içlerine ve Polonya’ya kadar gittiler. Karaimlerin Polonya’ya Kafkasya’dan gittiklerini ispatlayacak dil ve kültür verileri mevcuttur. Bu veriler bize ayrıca Hazar kültürünün Kafkasya’daki mirasçılarının kimler olduğunu da belgelemektedir. Bunlar Karaçay- Malkarlılardır. Çünkü bugün Polonya’daki Karaimler ile Kafkasya’daki Karaçay-Malkarlıların dilleri dışında başka hiçbir dilde rastlanmayan bazı ortak kelimeler vardır. Gelin tarafının damat tarafının akrabalarına gönderdiği hediyeler anlamına gelen “berne” kelimesi bunlardan biridir.[41]

Karaim (Karay) kültür materyallerinin en önemlilerinden biri “talki” denilen alettir. Bu alet Karaimlerde hamur yoğurmak için kullanılır. Sivri uçlu uzun bir tahta, sofanın bir tarafına bağlanır ve bir taraftan diğer tarafa doğru aşağı-yukarı hareket ettirilerek hamur yoğurulur. Bu alet Kafkasya’da Karaçay-Malkarlılar tarafından “talkı” adıyla kullanılmakta olup, Hazar kültüründen günümüze kalmıştır.[42]

Karaçay-Malkar dili ve kültürü üzerinde en etkili olan kavim onların etnik yapısına en son karışan Kıpçak Türkleridir. Doğu kaynaklarında Kıpçak, Batı kaynaklarında ise Koman (Kuman) adıyla tanınan bu kavim, Rus kaynaklarında Polovtsı şeklinde geçmektedir. 13. yüzyıl Gürcü kaynaklarında Kıpçaklara Gürcü dilinde “Kivçaked” adı verilmektedir. Kafkaslar’ın kuzeyindeki en büyük siyasî güçlerden biri saydıkları Kıpçak Türklerine Gürcü tarihçiler 13. yüzyılda “Didi Kivçakti” (Büyük Kıpçak halkı) adını vermişlerdi.[43]

11. yüzyılda Orta Asya’daki İrtiş ırmağı boylarından Uralları aşarak Volga (İdil) sahasına gelen Kıpçaklar burada İdil Bulgarları ile karışmaya başlamışlardı. Aşağı İdil boyuna giden Kıpçaklar ise Peçeneklerden boşalan yerleri işgal ederek Kafkaslar’da Kuban boylarına kadar inmişlerdi.

Tarihî araştırmalar Kıpçak adını taşıyan Türk boylarının Kafkasya’da çok erken tarihlerden itibaren görünmeye başladıklarını belgelemektedir.

Gürcü kaynakları Kıpçak ve diğer Türk boylarının Hazar denizi ile Karadeniz arasında, yani Kafkasya’da Makedonyalı İskender’den çok daha öncelerden beri yaşayageldiklerini göstermektedir.[44] Gürcü tarihçileri M.Ö. 4. yüzyılda İskender zamanında Bunturki ve Kıpçak adlı iki Türk kavminin kuzeyden Gürcistan’ın Kura (Kür) ırmağı boylarına gelip yerleştiklerini bildirmekteydiler.[45] 6. yüzyılda yaşamış Gürcü yazar Leonti Mroveli yazdığı eserinde Kura (Mtkvari) vadisinde yaşayan Buntur ve Kıpçakların insan eti yediklerini yazmaktadır.[46]

1. yüzyıl yazarlarından Plinius’un verdiği bilgilerden de milat çağlarında Kıpçakların Kafkasya’da yaşadıkları anlaşılmaktadır. Plinius, Kafkas dağlarına yakın yaşayan Kamak ve Oran adlı iki kavimden bahseder. Kamak ve Oranlar Orta Asya’da Maveraünnehir bölgesinde yaşayan eski Türk kavimleridir. Bunlar, Kıpçaklar’ın boylarıdır.[47]

1223 yılında Cengiz Han’ın orduları ile karşılaşan Kıpçaklar Alanlarla birleşmek istediler. Önce Alanlar üzerine yürüyen Cengiz Han ordusu onları yenerek Kuban kıyılarındaki Kıpçaklara doğru harekete geçti. Kıpçakların büyük kısmı kuzeydeki bozkırlara kaçarken, küçük bir kısmı da öteden beri bu bölgede yaşayan Türk kavimlerinden Kuban Bulgarları ve Alanlarla birleşerek Kafkas dağlarına sığındılar. Karaçay-Malkar halkının etnik yapısının oluşumunda bu tarihî olayların büyük etkisi olmuştur.

Dede Korkut kitabında Oğuz Türklerinin başlıca düşmanları olarak Kafkaslar’ın kuzeyinde yaşayan Kıpçaklar gösterilmektedir. Bunlar Daryal geçidinden güneye akınlar yapan Dağıstan Hakimi Alaca atlı Şavhal-Melik, onun sağ kol (Kuban ırmağı başında Karaçay-Malkar) beyi Bogaçuk-Melik ile sol kol (Koysu-Ilısu boyları) beyi Kara Tokan-Melik olarak tanıtılmaktadır. Yine Dede Korkut kitabında Kuban ırmağı boyu hakimi olarak Demir Yaylı Kıpçak-Melik gösterilmektedir.[48]

Kıpçaklar 12. yüzyılda Gürcistan’da da faaldirler. Gürcistan’ın en parlak çağının büyük başbuğu Kubasar Kıpçaklıdır. Gürcü kraliçesi Tamara’nın damarlarında da Kıpçak kanı vardır.[49]

Ebulgazi Bahadır Han 1660 yılında yazdığı Şecerei Terakime adlı eserinde 1237 yılında Cengiz Han’ın büyük oğlu Cucı (Coçi) Han’ın ordusuna yenilen Kıpçaklar’ın güneye kaçarak Kafkasya’da yerleştiklerini anlatır. Kıpçakların “Çerkes ve Tuman” yurtlarına yerleşip karıştıkları ifade edilen bu bölümdeki Tuman yurdu Karaçay-Malkar ve Kuzey Gürcistan’ın dağlık Svanetya bölgeleridir.

Kıpçakların esas kitlesi göçebe hayatı sürüyordu. Ancak yerleşik hayata geçiş süreci yer yer başlamıştı. Feodalleşmekte olan bir düzene tabi bulunan göçebelerin tarım bölgelerine bitişik alanlarda yerleşik hayata geçtikleri bilinmektedir. Aşağı Volga boyunda çiftçilikle uğraşan Hazar köylerinin yer aldığı bölgelerde Kıpçaklar da bu hayat tarzını benimsemişlerdi. Don ve Aşağı Volga havzasında kısmen yerleşik hayata geçmiş olan Kıpçaklar gerek dil gerekse etnik açıdan güçlüydüler.

12-13. yüzyıllarda bu bölgede Hazarlardan başka Alan zümrelerine de rastlanıyordu.[50]

13-14. yüzyıllarda Altınordu İmparatorluğu Dönemi’nde Kıpçak bozkırlarına gelmiş olan Moğol boyları Kıpçaklar arasında asimile oldular. Kıpçakların Kıpçak bozkırında esas göçebe kitlesini teşkil ettikleri Arap gezgin Al-Omari’nin şu sözlerinden de anlaşılır:

“Bu devlet (Altınordu) eskiden Kıpçakların yurdu idi. Lakin Moğollar tarafından işgal edilince Kıpçaklar onlara tabi oldular. Sonra Moğollarla Kıpçaklar karışıp akraba oldular. Toprak onların tabiat ve soylarına galip geldi. Moğollar tamamıyla Kıpçaklaştılar”.

Moğollar Kıpçak bozkırlarında yaşayan esas halk kitlesine nispetle sayıca pek fazla değillerdi. 14. Yüzyılda Altınordu İmparatorluğunda Moğolca yerine Türkçe bir edebi dilin teşekkül etmiş olması Moğol unsurunun kısa sürede asimile edildiğini göstermektedir.[51]

14. yüzyılda Altınordu İmparatorluğu Kök-Orda ve Ak-Orda adında iki parçaya bölündü. Kök- Orda Devleti’nin elindeki topraklar İdil ırmağından batıya uzanan topraklar ile Kırım ve Kafkasya’dan oluşuyordu. Arap gezgin Al-Omari’nin belirttiğine göre Kök-Orda’nın esas unsurunu Kıpçaklar oluşturuyordu.

Kök-Orda’nın 14. yüzyıldaki Han’ı Tohtamış ile Timur arasında 1395 yılında Kafkasya’nın Terek ırmağı kıyılarında büyük bir savaş oldu. Timur’un ordusu bu savaşta Tohtamış’ın ordusunu yendi. Ali Yezidi adlı Arap tarihçinin o dönemde kaydettiğine göre Tohtamış’ın askerleri ve halkı başlarında liderleri olmadan dört bir tarafa dağıldılar. Bu sırada Kıpçakların bir kısmı da Kafkas dağlarının sarp ve yüksek kısımlarına ulaşan derin vadilere sığınarak yerleştiler. Karaçay-Malkar halkının etnik yapısının bir bölümünü oluşturan Kıpçak unsuru onlara böylece karıştı.[52]

Kafkasya’da Karaçay-Malkar bölgesinde ortaya çıkarılan Kıpçaklara ait arkeolojik eserler, mezarlar ve heykeller Kıpçakların bu bölgenin etnik ve kültürel yapısının oluşmasında oldukça etkili olduklarını belgelemektedir.

Karaçay’da Kuban ırmağının sol kıyısındaki Kubina köyünün beş kilometre kadar uzağında ortaya çıkarılan höyükler Kıpçak özelliği taşımaktadır. Fazla derin olmayan bu kurgan tipi mezarların tabanları taş döşelidir. Ölünün yanında atı da gömülüdür. Her mezarda odun kömürü parçaları ve birer-ikişer çakmaktaşı bulunmuştur. Mezarlar yuvarlak biçimde yapılmış, kemikler meşe tabutlarda kurganların tam ortalarına konulmuştur.[53]

Yine Karaçay’da Baytal Çaphan’da bulunan mezarlarda birer ölü vardır. Yalnız birinde iki ölüye rastlanmıştır. Bu mezarda erkek sırtüstü yatırılmış, kolları yanına uzatılmıştır. Kadın da aynı biçimde yatırılmış, yüzü ise erkeğe doğru dönmüştür. Yanlarında eşya olarak bir koyun kırkma makası bulunmuştur. Mezarlar meşe ağacı tahtasından yapılmıştır. Altlarına ince tahtalar döşenmiş, ölünün içine konulduğu tabut ise ikiye yarılmış bir ağaç tomruğu ile örtülmüştür. Mezarda topraktan yapılmış eşyalara rastlanmamıştır. Ölülerin yanında silahları da gömülüdür.

Erkek mezarlarında uzun eğri kılıçlar, uçları sivri küçük bıçaklar, demir uçlu oklar, süngüler, çakmak taşları, deriden yapılmış çizme bağları bulunmuştur.

Kadın mezarlarında yuvarlak küpeler, makaslar, küçük demir bıçaklar, gümüş yüzükler ele geçirilmiştir.

Baytal Çaphan’da görülen ölü gömme âdetleri 14-16. yüzyıllardaki Kıpçak geleneklerine uymaktadır. Bu mezarların çokluğu 14. yüzyılda Karaçay’da Kuban kıyısında Kıpçakların yaşadıklarını göstermektedir.[54]

1958 yılında Karaçay’ın Kart-Curt köyündeki eski Karaçay mezarlarını inceleyen Rus bilim adamı E.P. Alekseyeva, en az dört yüz yıllık olan bu mezarlardaki ölü gömme biçimlerinin Kıpçakların ölü gömme âdetleri ile büyük bir benzerlik gösterdiğini tespit etmiştir.

Doğu-batı yönünde uzanan bu mezarların uzunlukları 3-4 metre, genişlikleri 2-3 metredir. Ölüler 1-1,5 metre derinlikte bulunmaktadır. Sırtüstü uzanan ölülerin başları batı yönünde, yüzleri ise güneye bakmaktadır. Baş ve ayak uçlarına odun kömürü dökülmüştür. Mezarların başları taşlarla kapatılmıştır.[55]

1250’li yıllarda Kıpçaklar arasında yaşayan meşhur Flaman gezgini Rubruk Kıpçakların ölü gömme âdetleri hakkında şunları yazmaktadır:

“Kıpçaklar ölülerinin üzerine büyük bir tepecik yaparlar ve onun üzerine de bir insan heykeli dikerler. Heykelin yüzü daima doğuya çevrilir. Zenginler mezarın üzerine büyük bir piramit yaptırırlar. Bu bir tür küçük evden ibarettir. Mezara ölünün yiyip içmesi için et ve kımız koyarlar”.[56]

Rubruk’un bahsettiği heykellerin birisi Karaçay’da Zelençuk ırmağı kıyılarında bulunmuştur. Malkar bölgesindeki Ogarı Çegem köyü yakınlarında ise Kıpçaklardan kalan piramit şeklindeki mezarlar hala ayaktadır.

1848 yılında Karaçay’da bulunan Rus tarihçisi G. Tokarev şunları yazmaktadır:

“Bu topraklarda Komanlar (Kıpçaklar) yaşamışlar. Onlar kendi beylerine piramit şeklinde sivri çatılı evler inşa etmişler. Koban (Kuban) ırmağının adı hiç şüphesiz Komanlardan kalmıştır”.[57]

Karaçaylılar arasında yaşayan çeşitli efsaneler, destanlar ve halk rivayetlerinde de Karaçay halkının ortaya çıkışı ile ilgili folklorik bilgiler yer almaktadır. Tarihî gerçekliği konusunda fazla güvenilir olmamakla birlikte, rivayetlerde anlatılanlar tarihî belgelerle desteklendiğinde Karaçay-Malkar Türklerinin “Karaçay” etnik adıyla bir Kafkas halkı olarak ortaya çıkışları ile ilgili bazı bilgilere ulaşmak mümkün olmaktadır.

Karaçay-Malkar halkı arasında yaşayan destan ve rivayetler Karaçay halkının ceddini “Karça” adını taşıyan bir beye dayandırır. Destanda anlatıldığına göre Karça, yanına Adurhay, Budyan ve Navruz adlı arkadaşlarını alarak, beraberlerindeki kabile ile birlikte Kırım’dan Kafkasya’ya gelir. Bu sırada onlara, yanındaki altmış aile ile birlikte Kırım’dan gelen Botaş da katılır. Karça’nın liderliğindeki kabile Kafkas dağlarına sığınarak, Elbruz dağının doğu eteklerindeki Bashan (Baksan) vadisinin yukarı kısımlarına yerleşir ve orada yaşamaya başlar. Karça Bashan ırmağı üzerine bir köprü yaptırmak ister. Ancak, köprü yapılırken suya düşen yongaları, ırmağın aşağı taraflarında yaşamakta olan Kabardeyler fark ederler. Kabardey Prensi Kaytuk oğlu Aslanbek dağlarda kendisine vergi vermeden yaşayan bir kabilenin yerleştiğini anlar ve askerleri ile birlikte Bashan ırmağının yukarısına çıkarak Karça’nın kabilesiyle yaşadığı yeri bulur. Kaytuk oğlu Aslanbek Karça’nın kendisine vergi vermesini ister. Karça bunu kabul etmez ve gelen elçileri geri gönderir. Kabardeyler Karça’nın kabilesine saldırarak savaşırlar ve Karça yenilir. Bunun üzerine Karça Kafkas dağlarının ardında yaşayan Gürcü-Svan halkından yardım ister. Svanlar yardım olarak Karça’ya asker ve silah gönderirler. Karça’nın Svanlardan yardım aldığını öğrenen Kabardey Prensi Kaytuk oğlu Aslanbek Karça’nın barış şartlarını kabul eder. Buna göre, Kabardeyler Karça’ya ondan gasp ettikleri hayvan sürülerini ve esir aldıkları adamları geri vereceklerdir. Kabardeyler Karça’dan esir aldıkları adamları geri verirken iki savaşçının eksik olduğu görülür. Savaşta ölen bu iki kişinin yerine Kabardeyler Kaytuk soyunun Dohşuk sülalesinden ve Tambiy soyundan iki delikanlıyı, kan borcu karşılığı Kafkas geleneklerine göre Karça’nın kabilesine verirler. Bunlardan Karaçay’da Tohçuk ve Tambiy adlı iki soy meydana gelir. Bir süre sonra Karça kabilesini alarak Elbruz dağının doğusundaki Bashan vadisinden, Elbruz dağının batısındaki Yukarı Kuban vadisine göç eder ve halkı orada çoğalarak Karaçay halkını meydana getirir. Karça’nın adı zamanla değişerek Karaçay biçimine dönüşür ve onun halkının adı olur.

Destanda anlatılan olayların tarihî gerçeklik payı taşıdığı düşünülebilir, çünkü destanda adı geçen Adurhay, Budyan, Navruz, Botaş, Tohçuk ve Tambiy bugün Karaçay halkı arasında yaşayan büyük soyların cedlerinin adlarıdır. Karaçay etnoniminin de destanda adı geçen Karça isimli beyin adından geldiği açıktır.[58] Yazılı kaynakları takip ettiğimizde Karaçay adını ancak 1649 yılına ait Rus yazılı kaynaklarında görebilmekteyiz. Karaçay adı etnik bir isim olarak 1649 yılında Moskova’dan Gürcistan’a giden Rus elçileri P. Zaharev ve F. Elcin’in bıraktıkları notlarda karşımıza çıkmaktadır. Kafkas dağlarını aşıp Gürcistan’a giden Rus elçileri on beş gün Karaçaylılar arasında misafir olmuşlar ve onların yardımıyla Kafkas ötesine aşarak Gürcistan’a ulaşmışlardır.[59]

Karça’nın destanında Karaçaylılara karışan değişik etnik unsurlarla ilgili bilgiler de yer alır. Anlatılanlara göre, Karça ve kabilesi Kafkas dağlarında kendilerine sığınacak ve yerleşecek bir yer ararken onlara Gürcistan’ın Megrel bölgesinden Hubiy (Hobiy) soyu, Svanlardan Özden (Uzdiani) soyu, Kabardeylerden Tohçuk (Dohşuk) ve Tambiy soyları da katılmıştır.

Karaçay-Malkarlılar ile komşu Kafkas halkları arasında bir etnik karışma ve bütünleşme olduğu sosyolojik araştırmalarla da belgelenmektedir. Karaçay-Malkarlılar arasında etnik kökenleri diğer Kafkas halklarına dayanan pek çok soy günümüzde varlığını sürdürmektedir.

Geçtiğimiz yüzyıllarda Osetlerle Karaçay-Malkarlılar arasındaki etnik ilişkiler güçlüydü. 18. yüzyıl başlarında birçok Oset ailesi Malkar yöresine göç etmişlerdi. Birçok Malkar ailesi de Osetya’nın Digorya bölgesine yerleşmişlerdi. Her iki halkın dili farklı olmakla birlikte ortak pek çok kelimeye sahiptiler.[60]

Karaçaylılar arasında da değişik etnik kökenlere sahip soyların sayısı oldukça fazlaydı. Örneğin Karaçay’ın Kart Curt köyünde Gürcü-Svan, Megrel, Abhaz, Dağıstan, Kabardey bölgelerinden kan davası ya da başka sebeplerden dolayı, tek başlarına ya da aileleri ile kaçıp gelerek yerleşen pek çok soy vardı.[61]

1875 yılında Karaçay’ın Mara vadisinde kurulan Ogarı Mara ve Töben Mara köylerinde 1885 yılına gelindiğinde 168 Karaçaylı aile (981 kişi), 6 Abhaz aile (35 kişi), 2 Kumuklu aile (10 kişi), 4 Nogay aile (22 kişi), 5 Gürcü-Svan aile (32 kişi) yaşıyordu.[62] Farklı etnik kökenlere sahip aileler zamanla asimile olarak Karaçaylılaştılar. “Arguyan” soyu Karaçay’a Gürcü-Svanlardan, “Karamirza” soyu ise Nogaylardan gelmişti. “Aydabul” soyu da Megrel kökenliydi.

Malkar’da Yukarı Bashan bölgesinin prensleri olan Orusbiy soyunun aynı adı taşıyan köylerinde, 1867 yılında yazılan belgelere göre Bızıngı, Karaçay, Çegem, Malkar bölgelerinden gelen ailelerin yanı sıra Gürcistan, Adigey, Kabardey, Çeçen ve Dağıstan bölgelerinden gelip yerleşen soylar da yaşıyordu.

Ogarı Malkar bölgesinde yaşayan Malkarlılar ile Kafkas dağlarının ötesinde yaşayan Svanlar arasında da etnik ilişkiler güçlüydü. Ogarı Malkar’da yaşayan Eristav, Karça, Gela, Kaygırmaz, Sardiyan gibi soylar Svan kökenliydi. Bazı Karaçay-Malkar soylarının etnik kökenleri de şöyleydi: Abdulla (Kumuk), Afaşok (Çerkes), Ahköbek (Gürcü/Abaza), Aliy (Kumuk), Appo (Kabardey), Borça (Oset), Caza (Oset), Curtubay (Çerkes), Çoçay (Oset), Çora (Oset), Goçiya (Svan), Gola (Megrel), Kurdan (Gürcü), Marşankul (Kabardey), Otar (Svan), Rahay (Svan), Şahmurza (Gürcü), Şaman (Çerkes), Tavken (Kabardey).

Tarihî, linguistik ve sosyolojik araştırmalar Karaçay-Malkar Türklerinin etnik kökenlerinin Kafkasya’yı üç bin yıl öncesinden beri etnik ve kültürel etkileri altında tutmuş olan ilk proto-Türk kavimleri Kimmerler ve İskitlerle birlikte, miladın başlangıcından beri hâkimiyetlerini Kafkasya’da pekiştiren Türk kavimlerinden Hunlar-Bulgarlar, Hazarlar, Alanlar ve Kıpçaklara dayandığını, bu arada Kafkasya halkları ile yaşadıkları etnik ve sosyo-kültürel etkileşim neticesinde Kafkasya halkları ile de karıştıklarını ortaya koymaktadır.

Dr. Ufuk TAVKUL

Araştırmacı-Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 2 Sayfa: 562-571

Reklamlar

Etiketlendi:, ,

ÖZEL BÜRO ///

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: