KÜRT SORUNU DOSYASI : Kürtlerin Hakkı Hendek Siyaseti Olamaz

KAYNAK : Stratejik Düşünce Enstitüsü

Kürtlerin haklarını savunmak, kimlik mücadelesini vermek ve onları özgürleştirmek iddiasındaki PKK’nın bütün mücadelesinin Kürtler için anlamı, en somut biçimde kendi evlerinin önüne, sokaklarına, caddelerine kazılan hendeklerle ifadesini bulmuş durumda. Kürt halkına vaat edebileceği her şeyi en radikal şekilde ifade edebileceği bir siyasal zemin bulmuş olan HDP ise bu özgürlüğünü PKK gençliği marifetiyle kazılan hendeklere güzellemeler yaparak harcamış oluyor.

Güzellemenin ötesinde HDP milletvekilleri nerede bir hendek faaliyeti ve buna karşı güvenlik güçlerinin bir tedbiri varsa orada hendeğin öbür tarafında biterek o hendekleri savunmaya girişiyor. HDP milletvekilleri kendi aralarında hendek nöbet çizelgesi tutmuş durumda. Asıl işleri parlamentoda değil bu nöbet yerlerinde üstlendikleri görevler.

HDP’liler şehirleri savaş alanına çevirmiş bulunan, Kürtler için hayatı çekilmez hale getirmiş olan bu terör olaylarını “Hendek siyaseti” başlığı altında güzellemeye devam ediyor. Oysa hendek bizatihi siyaseti yok eden derin bir engel oluşturuyor.

Türkiye’de demokrasi HDP’nin bütün şımarıklıklarına ve terör örgütüyle olan bütün ilişkilerine şimdiye kadar belki bu hendekleri kapatır, silahların artık gereksizliğine ikna eder diye katlanmış oldu. HDP’nin kurumsal varlığı ve TBMM’deki temsili bizatihi PKK’yı silahsızlanmaya yeterince ikna edici bir etken olmalıydı. Oysa her geçen gün tam tersi bir ilişki daha fazla sergileniyor. HDP’nin silahlı gücü elde bir araç olarak gören PKK’nın yönetiminde ve onun bütün savaş faaliyetlerinin Meclis’teki temsilinden başka bir şey yaptığı yok. HDP asıl patron olarak davranan PKK için bir propaganda imkânından başka bir şey değil.

HDP’ninse kendisine yazılmış olan bu rolden yana ciddi bir şikâyeti yok. Bir demokraside milletvekilinden beklenen, her şeyden önce silaha, şiddete karşı bir duruş sergilemesidir. HDP milletvekilleri hendek kazılmasını engellemek veya kazılanları kapatmak bir yana, hiç bir hendek faaliyetinin olmadığı şehirlere gidip orada da bu faaliyetleri başlatmakla meşgul. Güneydoğu’da hendek kazılmayan yerleri adeta hain şehir ilan eden bir yaklaşımı sergilemekten geri durmuyorlar.

Bütün çabalarına rağmen, PKK ve HDP’nin elbirliğiyle yaptığı çalışmaya rağmen hendekler istenilen yaygınlığa ulaştırılamıyor. Bu siyasetin siyaset olmadığını bilhassa Kürt halkı görüyor ve PKK’yı bu eyleminde yalnız bırakıyor, HDP’yi de bu siyasetinde terk ediyor.

Bütün bu hendek siyasetiyle gerek HDP’nin gerek PKK’nın Kürtler için, Kürtlerin hayrına herhangi bir kazanımın peşinde olduklarına kimseyi ikna etmeleri mümkün değil. Devletin son on yıldır olaya yaklaşım biçimine karşılık HDPKK’nin ortaya koyduğu bu tepki HDP’yi de PKK’yı da Kürt siyasetinden her geçen gün fersah fersah uzaklaştırıyor. Ancak bu uzaklaşma PKK’nın hırçınlığını daha da artırıyor. Hendek siyaseti aslında gittikçe kayan bu zemine karşı PKK’nın çarpık bir tutunma çabası.

Kürtlerin gönlünü kaybettikçe zora başvurması tipik bir “ya benim olursun ya toprağın” psikopatik tepkisidir. Daha şimdiden bölgeden sırf hendekler yüzünden en az 200 bin insanın göç ettiği görülüyor. HDP’nin bundan yana hiç bir sorun hissetmiyor olması, bunu da adeta mücadelesinin bir kazanımı gibi görüyor olması da kayda geçiyor.

Bu arada devlet, hendeklere karşı mücadele ederken bilhassa sivil-terörist ayrımını titizlikle yaptıkça PKK’nın çılgınlığı daha da artıyor. Sebebiyet verdiği bütün ölümleri devletin hanesine bir katliam gibi yazma yönünde sergilediği propaganda performansı, insanı çileden çıkaracak cinsten. Ancak bu performansın yüksekliğiyle ters orantılı bir inandırıcılık ortaya çıkıyor, çünkü hendek siyasetinin maliyetini bizzat yaşayarak gören, hisseden ve bedelini ödeyen Kürt halkı oluyor.

“Özyönetim” diye, “demokratik özerklik” diye ifade ettiği talebin Kürt halkı için nasıl bir “mafya örgütlenmesi”ne dönüştüğünü Kürtler çok iyi görüyor artık. Özyönetimin evinin önüne hendekler kazarak şehrini yaşanamaz hale getirdiğini görüyor, kaçabilen bundan kaçıyor zaten.

Demokratik Özerkliğin içinde hiç bir demokratik kırıntı bulunmadığını bilfiil yaşıyor Kürtler. Özerk olanların halk değil onları yönetmeye kalkışan silahlı örgüt olduğunu da görüyor. PKK demokratik özerliği de özyönetimi de devletten talep ediyordu. Söylediğinin somut anlamı şuydu: Kürt halkını bana bırak ben yöneteyim. Açıkçası bu bir hak talebi değil bir imtiyaz talebiydi. Kürt halkı üzerinde devletten zorla bir ikta talebi. Bunu da silahlı terörün diliyle ifade ediyordu. Devleti ve Türkiye halkını bezdirerek bu imtiyazı elde edebileceğini düşünüyordu.

Peki PKK yönetmek üzere Kürtleri devletten talep ederken, Kürtlerin rızasını nasıl alacaktı? Bu noktada Orhan Miroğlu’nun tespiti durumu yeterince iyi açıklıyor: “PKK’nin Kürtleri ikna etmek gibi bir meselesi ise yok. PKK’nin Kürtlerle olan ilişkisi köle efendi ilişkisidir. PKK düşünür yapar, Kürt halkına destek vermek, oğlunu, kızını feda etmek düşer ve bu yıllardır böyle.

Hendek savaşları daha şimdiden 200 bin insanı göçe zorladı. Bu devlet için sorun ama PKK için bal kaymak! Giden gider, kalan kalır, o kalanlar özyönetime sadakat göstersin yeter! Kalanların sadakatten başka yapabilecekleri şey yok zaten.”

Ve Akademik Terör…

Siyasi tavırların akademik ölçülerle değerlendirilmeye çalışılması, akademik unvan, konum veya söylemlerin siyasi tavırların doğrulayıcısı veya meşrulaştırıcısı olarak görülmesi, en basit ifadesiyle bilimin kötü bir suiistimalidir. Ama bu suiistimal bir yandan da pozitivist bir ideolojinin de siyaset alanına kurnazca tahakküm etme gayretinin iptidai bir taktiğidir de. Modern dünyanın formasyonunda siyaset mühendisliği kendine bilimsel geçerlilikten veya bilimin iktidarından haklılık ve meşruiyet devşirmekte pek mahirdi.

Bilimselci söylemin arkasına sığınan siyaset bütün uygulamalarını bilimle meşrulaştırırdı. Siyaset bilim adına konuşma imtiyazını elbette bilimin herhangi bir argümanından üretmezdi. Tabii ki bilimin mantığı içinden, en pozitivist haliyle bile belli bir siyaseti iltizam edecek normatif bir ilke çıkarsanamazdı. Buna rağmen pozitivist bilim pratiği modern siyasetin ilahiyatı, hatta ilmihali gibi işlem görmekten kurtulamamıştır.

Akademik unvanlar veya seviyeler bir insanın siyasi duruşunu ne doğrular, ne de haklılaştırır. Aynı şekilde birilerinin siyasi duruşlarını akademik söylemlerle yargılamanın da bir yeri yoktur. Siyasi duruşu beğenilmeyen birine yöneltilen eleştiriye akademik unvanının karıştırılması yanlış ama bir o kadar da sık yapılan bir şey. Hasbelkader edindiğimiz akademik unvan dolayısıyla muhaliflerden en sık duyulan eleştiri “profesör olmuş ama…” eleştirisidir.

Bu eleştirinin altını kazıdığınızda bilimden yana, akademiden yana bütün siyasi duruşları tüketecek bir metafizik beklentinin olduğunu veya çok daha banal bir düzeyler karmaşasının yattığını rahatlıkla görebiliriz.

Geçtiğimiz aylarda Ömer Laçiner’le girdiğimiz bir tartışmada benim siyasi duruşuma yönelttiği eleştiriye direk Profesörlük unvanıma sataşmayla başladığını gördüğümde, bu düzeyler karmaşası içinde bocalayanlara sadece acıma hissi duymuştum. Atilla Yayla’yla da girdiği bir tartışmada aynı yerden girdiğini hatırlıyorum. Oysa yaptığın tartışma benimle veya Atilla Yayla ile bir akademik tartışma değil, tamamen siyasi bir tartışma. Siyasi duruşunu beğenmediğimiz birinin akademik unvanını tartışma konusu yapmak biraz düzeyler şaşkınlığı, biraz da ucuz taktiğe açgözlü bir dalış tabi. Nasılsa tribüne oynuyorsan, muhatabının akademik seviyesine vurayım derken insani ve entelektüel seviye noktasında sefaletin dibini bulduğunun farkına bile varmazsın.

Ben şahsen hiç bir siyasi duruşumu veya görüşümü akademisyen unvanımın arkasına sığınarak ortaya koymuş değilim. Akademisyen kişiliğimle bile her görüşümün tartışma konusu olabileceğinin idrakinden hiç bir zaman uzaklaşmam ki, siyasi duruşumu akademik unvanımla tartışılmaz kılma kurnazlığına hiç bir zaman rağbet etmedim. Bilimsel alanda üretilen bilgi de tartışılmaz değilse bile akademik söylem ile siyasal söylem arasındaki farkı yitirdiğinizde her şeyi birbirine karıştırmış olursunuz.

“Akademisyenlerin bildirisi” olarak kamuoyuna duyurulan bildirinin birincil sorunu orada şu veya bu konuda ileri sürülen görüşle ilgili değil. Her şeyden önce son derece yüzeysel derme çatma siyasi bir metnin “akademisyenlik” mesleğinin sahip olduğu varsayılan kutsiyete müracaat edilerek, o kutsiyetten bir kudret umularak sunulması önemli bir sorundur. Metne siyasal bir eleştiri yapmayı o yüzden gereksiz görüyorum. Siyaseten hiç kimsenin aynı görüşte olması gerekmiyor. Ama madem bildiri bir akademisyenler metni olarak lanse ediliyor, akademik olarak eleştirilmeyi daha fazla hak ediyor.

Açıkçası, metin tutarlılık açısından dökülüyor, dil itibariyle tam bir fecaat örneği, gerçeklerle bağı itibariyle de tam bir propaganda metni havasında. Türk akademisyenlerinin akademik seviyesi adına utanılacak bir durum. Türkiye’de bir terör gerçeğinin varlığından ve bu teröre karşı bir mücadele verilmesi gereğinden bihaber gibi. Daha kötüsü tabii ki var olan terörün propaganda diline teslim olmuş olması, o dilin sözcüsü olması. O kadar akademisyenin bu kadar gerçeklikten uzak bir bildiriye imza atabilecek durumda olması her şeyden önce Türk akademisi açısından rezil bir durum.

Terörle mücadeleyi Kürt halkına karşı bir katliam olarak niteleyen ve Türk devletini bu katliamlardan vazgeçmeye çağıran bir ifade Güneydoğu veya Kürt gerçekliğinden kesinlikle son derece kopuktur. Çoğu sosyal bilimci olan bu akademisyenlerin gerçeklikten bu kadar uzak, hele bir de olayın tarafı bir örgütün propaganda diline teslimiyeti bir defa sosyal bilim pratiğini ve melekesini felç edecek bir yaklaşımdır.

Bildiriye imza atanların büyük çoğunluğu belli ki Güneydoğu’yu, yani olayın cereyan ettiği yeri bilmiyorlar, gitmemiş, görmemişler.

Bir kısmı da belli ki örgütün irtikâp ettiği terörü, mevcut iktidara karşı bir tür “kurtarıcı şiddet” olarak kutsayabilecek bir kafaya sahipler. Bu kurtarıcı şiddetin Kürt halkını hendek siyasetine, KCK çetelerine ve YPG faşizmine nasıl mahkûm ettiğinden de, bu siyasetin bölge Kürtlerinin büyük çoğunluğu nezdinde insanlık dışı bir iktidar talebi olarak mahkûm olduğundan da haberleri yok veya o çığlıklara kulaklarını kapatmış durumdalar.

Onlar için terör, halkın oylarıyla, demokrasi ve siyasetin sınırları içinde teşekkül etmiş mevcut meşru-siyasi iktidardan kurtulmak için tek şans ise iyidir, haklıdır, sevimlidir.

Teröre açıkça destek olan bu bildirinin siyasi eleştirisi ve değerlendirmesi elbette ki ayrıca yapılacaktır ama ilk satırından son satırına kadar siyasi olan metnin “akademisyen” bildirisi olarak yayınlanmış olması dolayısıyla ilk elde akademik açıdan değerlendirmeyi hak ettiğini düşünüyorum. Bu açıdan bakıldığında ise görülen sadece bir akademik sefalettir. Bu sefaletse Türkiye üniversitelerinin bütün siyasi desteğe rağmen neden hala dünya akademisi içinde bir yer edinemediğini açıklıyor.

Reklamlar

Etiketlendi:, ,

ÖZEL BÜRO ///

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: