TARİH : İNGİLİZ KAYNAKLARINA GÖRE TÜRKİYE’DEKİ 27 MAYIS DARBESİ

Yirmi yedi Mayıs 1960 darbesi ile Menderes hükümeti devrildi ve Türkiye’de savaş sonrası dönemin ilk askeri yönetimi iş başına geldi.[1] 27 Mayıs 1960 günü Amerikan Dışişleri Bakanlığı adına basına yapılan açıklamada Menderes hükümetinin devrilmesinin Washington için tam bir sürpriz olduğu belirtildi.[2] Anlaşıldığı kadarıyla ABD Dışişleri Bakanlığı Ankara büyükelçisi tarafından bilgilendirilmemişti. Büyükelçi Fletcher Warren bakanlık ile yaptığı yazışmalarda Menderes’in çok güçlü olduğundan ve ordunun onu desteklediğinden ve Genelkurmay Başkanı Elderhun’un Başbakan’ın emirlerine uygun hareket ettiğinden bahsetmekteydi. Ünlü gazeteci ve İsmet İnönü’nün damadı Metin Toker’e göre, Ankara’daki entellektüel kesim Amerikan büyükelçisine “uzun boylu ahmak” lakabını takmıştı. Waren’ın boyu yaklaşık iki metreydi ve hükümetine geçtiği yanlış bilgiler nedeniyle “ahmak” diye tanımlanmıştı.[3]

Diğer taraftan İngiliz Dışişleri Bakanlığı için Türkiye’deki darbe bir sürpriz değildi. Ankara’da İngiliz büyükelçiliği Türkiye’nin iç durumu hakkında bütün bilgileri düzenli olarak geçmekteydi. 22 Nisan 1960 tarihli uzun bir raporunda büyükelçi Burrows, 1955 ile 1960 arası daha sakin bir dönem olmakla birlikte, bu dönemde belli aralıklarla şiddet ve sertliğin patlak vermesinin nasıl Türkiye’deki iç politik durumun bir özelliği haline geldiğini detayları ile belirtti. Yine bu raporda Menderes yönetimin muhalefet ve özellikle de Demokrat Parti’deki “… muhalefet ve basına karşı baskıcı önlem alma” eğilimini ele alış tarzında yaptığı son hatalara da dikkat çekti:

DP’de var olan bu eğilim, Batı’da uygulanan en gelişmiş demokrasinin Türkiye için uygun olmadığı, bu demokrasiler taklit edilmeye çalışılırsa kendi kimliğini yitireceği inancında rasyonel bir dayanak bulmaktadır. Her ne kadar Başbakan geçmişte bu anlayışı uygulamaya koyacak önlemler almaktan sakınmışsa da, bu anlayışın ona cazip geldiğine inanmak için bazı nedenler vardır.[4]

Büyükelçi sadece altı aydır Ankara’da görev yapıyor olmasına rağmen, Türk siyasetini mükemmel ve doğru biçimde anlamıştı; büyükelçilik görevlilerinin ona verdiği büyük destek de bunun bir göstergesidir.

Bu raporun geçilmesinden üç gün önce, 19 Nisan’da Burrows, bilgi kaynaklarının ifade ettiğine göre taşrada tansiyonun yükselmekte ve 18 Nisan 1960 DP sözcüsünün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) yaptığı konuşmada yaptığı çirkin şahsi saldırı sonrasında ordunun kaynamakta olduğuna dikkat çekmişti. Bu söylentilerin gerçeğe uygunluğunu araştırmak için doğrudan bir yol olmamasına rağmen, bunların abartılmış olduğundan, ancak yine de ülkede oluşturulan genel havayı yansıttığından söz etti. Yine Türkiye’deki siyasi ortamın sağlıklı görünmediğine vurgu yaptı, çünkü Meclis Tahkikat Komisyonu’na siyasi liderleri tutuklamak dahil soruşturmayı kolaylaştıracağını düşündüğü her istediği şeyi yapabilmesi yönünde çok geniş yetkiler verilmişti ve muhalefet Komisyon’un yetkisini tanımamakta kararlı görünmekteydi.[5] Burrows müdahaleden bir ay önce gönderdiği raporlardan birinde potansiyel olarak ‘ihtilal ortamının’ var olabileceğini de belirtti. Bu görüş özellikle 22 Nisan 1960 tarihli raporunda bulunabilir. Rapor, “Tahkikat Komisyonu’nun” kuruluşundan sonra yazılmıştı. Raporda bildirildiğine göre:

Komisyon ülkedeki bütün siyasi parti faaliyetlerini ve toplantılarını bu dönem için halen yasaklamış bulunmaktadır. Gelecekte neler olacağı belirsizdir. Potansiyel olarak bir ihtilal ortamı vardır. Sayın İnönü ve partisi şimdilik meseleyi var gücüyle takip etmek niyetinde gibi görünmemektedir. Gerçekten de 18 Nisan’daki Meclis görüşmelerinde yaptığı ikinci konuşmasında İnönü özellikle bu tür bir eğilimin karşısında olduğunu söylemiştir. Hükümet içinde bütünlüğün olmayışı, ordunun tavrının ne olacağından emin olmamaları ve çok kısa bir zaman içinde -gelecek ayın başında- İstanbul’da NATO Bakanlar Toplantısı yapılacak olması nedenleri, Hükümet tarafını konuyu aşırıya götürmekten alıkoyabilir.[6]

İngiliz Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, 27 Mayıs’ta darbe olmasından hemen sonra Londra’da yaptığı açıklamada darbeyi Türkiye’nin bir iç meselesi olarak tarif etmiş ve konunun diğer boyutlarına ilişkin yorum yapmamıştı.[7] 27 Mayıs akşamına kadar İngiliz vatandaşlarının herhangi bir zarara uğradığına ilişkin Londra’da hiç bir duyum olmadığı belirtilmişti. Sözcü, Türkiye’de İngiliz vatandaşı ya da İngiliz korumasından yararlanan yaklaşık 3500 kişinin bulunduğunu da eklemişti.

3 Haziran’da -darbeden yaklaşık bir hafta sonra- Burrows, durumu doğru bir biçimde açıklayan gizli raporu Londra’ya gönderdi. Bu raporda kendini toplumun okumuş kesimleri ile özleştiren ve muhalefet yanlısı orta ve alt düzey subayların uzun süredir DP hükümetinin icraatından hoşlanmadığına işaret etti. İlaveten bahsedilen subaylara ödenen ücret düşük ve hizmet kötüydü.[8] Üst düzey subaylar şüphesiz astlarının ne düşündüğünün farkındaydı. Onlar İnönü’nün partisinden daha çok şahsiyetine büyük bir saygı göstermekteydi. Hükümetin öğrenci gösterilerini bastırmak amacıyla orduyu kullanmasına şiddetle karşı çıkmışlardı ve “orduyu siyasetin dışında tutmak ve halkla yakın bağlarını sürdürmek” istemekteydiler.[9]

Darbe öncesi gelişmeler incelenirken genellemeler yapmak yanlış olabilir. Orduda bu konuda farklı tavırlar vardı. Pek çok subay, Atatürk’ün silah arkadaşı İnönü’nün Cumhuriyet Halk Partisi’nden daha çok şahsına bağlılık duymakta; diğerleri ordunun siyasal amaçlar için kullanılmasından rahatsız olmakta ve bir başka grup ise Türkiye’nin siyasi geleceğine ilişkin daha kapsamlı ve radikal fikirler taşımaktaydı. Bu sonuncular en azından bütün siyasetçilerin kötü olduğuna, sadece Türkiye’yi mevcut siyasi krizden çıkarmak için değil aynı zamanda en azından belli bir süre için Türkiye’nin idari sisteminde kapsamlı değişiklikler yapılmasının gerekli olduğuna inanmışlardı. Onlara göre, Atatürk’ün eserini tamamlamak amacıyla, yeni seçilecek bir hükümetin üstlenemeyeceği kadar katı nitelikte yeni -ve bazen halkın hoşlanmayacağı- uzun vadeli reformlara ihtiyaç vardı. Bu farklı unsurlar planlama aşamasında bir araya geldiler ve ihtilali çok etkin ve başarılı bir tarzda gerçekleştirdiler.[10]

DP hükümeti, 1955-60 döneminde tam anlamıyla olmak üzere, entelektüel kesimin desteğini yitirdi. Entelektüeller hükümetin üniversitelere doğrudan müdahalesini, basın üzerindeki kısıtlamaları ve hükümetin radyoyu halkın yararına değil de iktidar partisinin propagandası için kullanmasını eleştirdi. Hükümet karşıtı öğrenci gösterileri ile aynı zamanda entelektüeller de pasif direniş başlattı. CHP, entelektüeller ve basın hükümet karşıtı bir grup oluşturdu. Bu tehlike ile başa çıkmak amacıyla 18 Nisan 1960’da DP milletvekilleri Meclis’te tamamı Demokrat Partili üyelerden oluşan 15 kişilik bir ‘Meclis Komisyonu’ kurdular.[11]

Komisyonun görevi muhalefetin siyasi faaliyetlerini soruşturmaktı. Muhtemelen dönüşü olmayan noktaya, bütün siyasi faaliyeti yasaklamak amacıyla bu Komisyona fiilen sınırsız yetkiler verilmesi – Komisyon çalışmalarına ilişkin Mecliste yapılan tartışmaların yayınlanması dahi yasaklanmıştı- ile birlikte ulaşıldı.[12] Muhalefet grupları Komisyon’un anayasaya aykırı ve anti-demokratik olduğunu iddia ettiler. Muhalefet Ankara, İstanbul ve İzmir caddelerinde durumu protesto etti ve ordunun onları bastırmaması anlamlıydı. Müdahale yapıldı, çünkü ordu, hükümetin gösterilerin bastırılması isteğine karşı pasif direnişin Türkiye’nin içinde bulunduğu krizin çözümü için yeterli olmadığının ve bunun yerine durumu iyileştirmek amacıyla ordunun ‘taraf olması’ gerektiğinin sonunda farkına vardı.[13]

Burrows Ankara’daki Amerikan Büyükelçisi Warren ile yakın ilişkilere sahipti. Warren darbenin hemen ertesi günü Cemal Gürsel ile gayri resmi düzeyde bir görüşme yaptı.[14] Türkiye’nin yeni Dışişleri Bakanı Selim Sarper, eğer İngiliz tarafı arzu ederse Gürsel’in İngiliz büyükelçisi ile görüşmekten memnun olacağını, fakat İngiliz tarafını görüşmeye resmen davet etmek için zamanın uygun olmadığını söyledi. Büyükelçi o zaman kendi Dışişleri Bakanlığı’ndan, yeni hükümet tanınmadan önce Gürsel ile görüşüp görüşmeyeceği konusunda acil talimat bekliyordu. Bakanlık görüşmenin yapılmasına izin verdi ve yeni rejimle hemen ilişki kurmanın önemini göz önüne alarak – Amerikan elçisinin Gürsel ile zaten görüştüğünden bahsedildi- Ankara’daki büyükelçisinin görüşüne katıldığını belirtti. İngiliz elçisine mümkün olan en kısa zamanda Gürsel ile özel görüşme yapmaya çalışması tavsiye edildi.[15]

Dışişleri Bakanlığı’nın yeni Türk yönetimine ilişkin Amerikan tavrı konusunda edindiği bilgilere göre, Amerikan Dışişleri Bakanlığı bir gün önce Washington’daki Türk büyükelçisinin kendileri ile kurduğu temasın, yeni Türk hükümetini gecikmeden tanımalarını haklı kılmak için yeterli bir sebep oluşturduğu görüşündeydi. 30 Mayıs’ta Ankara’daki Amerikan elçisi, Türk hükümeti ile normal ilişkilerin başlatılması konusunda Washington’un talimatını aldı.[16]

İngiliz Dışişleri Bakanlığı 29 Mayıs 1960’da Türkiye’deki askeri yönetimin tanınmasına ilişkin bir yönerge gönderdi. Bu belgeye göre Burrows ABD elçisi ile bu meselede yakın ilişki kurmalıydı; İngiliz hükümeti yeni rejimi ABD ile aynı anda tanımayı çok arzulamakta, “arkada kalmış” görüntüsü vermek istememekte idi.[17] Ankara’daki Kanada, Pakistan ve Hindistan büyükelçileri İngiliz büyükelçisi ile yakın irtibatlarını sürdürüyorlardı ve kendi hükümetlerinin tanımayı uzun süre geciktirmeyeceğini tahmin etmekte idiler.

İngiliz hükümeti, 30 Mayıs 1960’da İngiliz Dışişleri Bakanlığı Londra’daki Türkiye büyükelçiliğinden bir mektup aldığı zaman yeni Türk hükümetini tanıdı. Bunun üzerine İngiliz hükümeti şöyle bir cevap gönderdi:

İngiliz Kraliyet Hükümeti, Türk hükümetinin iki ülke arasında memnuniyet verici düzeyde gelişen ilişkilerin sürdürülmesi isteğine tamamen katılır ve karşılık verir.

İngiliz Büyükelçiliği bunu fırsat bilerek Dışişleri Bakanlığına en derin saygılarını sunar.[18]

İngiliz Uluslar Topluluğu üyeleri, Topluluk İlişkileri Bürosu tarafından gönderilen 30 Mayıs tarihli bir telgrafla durumdan haberdar edildi. İngilizlerin yeni Türk hükümetini NATO ve CENTO’daki müttefikleri ile fikir telakkisinde bulunmadan tanıdığını belirtmek önemlidir. Dışişleri Bakanlığı, Kıbrıs görüşmeleri nedeniyle İngiltere’nin özel bir konumda olduğunu gayri resmi düzeyde belirtmesini isteyen talimatlar göndermişti. İngiliz hükümetinin Kıbrıs görüşmelerinde normal süreci en az gecikme ile sürdürebilmesi önemliydi.[19] İngiltere’nin Türkiye ile ilişkilerinde önceliğin Kıbrıs’a verildiği, Türkiye’deki siyasi durumun daha az önemli bir mesele olduğu da belirtilmelidir.

Dışişleri Bakanlığı Ankara’daki büyükelçiye, Gürsel ile yapacağı görüşmeye ilişkin detaylı talimatlar gönderdi. Elçi Gürsel’e şunları söylemeliydi:

Elbette İngiltere Türkiye’nin iç işlerine müdahale etme niyetini taşımadı ve böyle yapmanın gayet yersiz olacağının bilincindeydi. Yine de Süveyş meselesi, Bağdat Paktı’nın kuruluşunun ilk zamanları Irak ihtilali ve Kıbrıs krizleri vasıtasıyla Sayın Menderes -daha sonra kendisine Sayın Zorlu yardımcı olmuştu- gerçek bir dost ve müttefik ve Türkiye’nin İngiltere ile ittifakını desteklemede Türk ulusunun değerli bir sözcüsü olarak hareket etti. İngilizler, Türkiye’de taraflar arasında siyasi düşmanlık olduğu böyle bir zamanda, bu durumun eski liderler lehine bir unsur olarak hatırlanabileceğini ve yeni hükümetin onlara karşı davranış tarzını etkileyebileceğini düşündü.[20]

Büyükelçi bu görüşleri gayri resmi düzeyde, İngiltere’nin eski dost ve meslektaşlarının kaderine meşru ilgisinin bir göstergesi niteliğinde olarak ve hiçbir şekilde onların Türkiye’nin iç siyasi meselelerindeki tavırlarını övmeksizin iletmeliydi.[21]

Burrows 31 Mayıs’ta Gürsel ile yaptığı görüşmede yeni Türk hükümetine ilişkin İngiliz tavrını açıkladı. İngiltere’nin başka bir ülkenin iç gelişmeleri hakkında yorum yapmasının pek yanlış olduğunu; İngiltere’nin dostu ve müttefiki Türkiye’nin sıkıntı içinde bulunmasından doğal olarak üzüntü duyduğunu ifade etti. Aynı zamanda İngiltere Türkiye’yi istikrarlı ve güçlü bir ülke olarak görmek isteğini belirtti. Burrows, İngiltere’nin Türkiye ile temas noktalarını şöyle özetledi: NATO, CENTO, Kıbrıs, kültürel faaliyetler, Türkiye’nin ekonomik kalkınmasına yapılan katkılar ve İngiltere’nin yardımı ile Türk Silahlı Kuvvetlerine malzeme alımları (savaş gemileri). Bütün bunlar İngiltere ile Türkiye’nin dünya sorunlarına ilişkin ortak yaklaşımının yansımaları niteliğinde idi. Büyükelçi, yeni hükümetin dış politikasının temelde aynı çizgide devam edeceğini öğrenmekten özellikle memnun olduğunu vurguladı.[22]

General Gürsel bunlara iki ülke arasındaki ilişkilerin geliştiği çok sayıda alana ve ortak çıkarlara vurguda bulunarak karşılık verdi ve iki ülke ilişkilerinin daha da yakınlaşması ve hiç bir şeyin ilişkilere gölge düşürmemesi gerektiğini ifade etti. Aynı zamanda eski politikacılar hakkında da konuştu. Büyükelçi, onların sağlık ve güvenliği konusunda güvence verilmesi gerektiğini söyledi. Büyükelçi, İngiliz Dışişleri Bakanı Selwyn Lloyd’un eski bakanların geleceği konusuna şahsi alaka gösterdiğini biliyordu. Gürsel cevaben, İngiliz yetkililerin daha önce bu derece yakın işbirliği yaptıkları kişilere karşı insancıl duygular beslemelerinin çok doğal olduğunu ve onların bu konudaki fikirlerini tamamen takdir ile karşıladığını belirtti. Kendisinin eski yöneticilere karşı hiç bir şahsi düşmanlık duygusu taşımadığının altını çizmek istedi. Belli kişilere karşı tavır almak isteği ile değil, fakat sadece kendi görevi olduğu düşüncesiyle girişimde bulunduğunu ifade etti.[23] Daha sonra eski hükümet mensuplarına ilişkin İngiliz ricası yine büyükelçi vasıtası ile düşmanca olmayan bir tarzda Türk tarafına tekrar iletildi.[24]

Selim Sarper, 28 Mayıs 1960 günü askeri cunta tarafından Dışişleri bakanı olarak atanmadan önce Türk Dışişleri Bakanlığı genel sekreteri idi. İngiliz Dışişleri Bakanlığı müsteşarı Sir F. H. Miller ona, Türkiye’nin iç işleri üzerine yorum yapmanın kendisine düşmediğini belirten dostça bir mesaj gönderdi. Bununla birlikte o, eski bir arkadaşı ve güvenilir bir meslektaşının, yeni hükümette Dışişleri Bakanı koltuğuna oturmasından memnundu. Yine Miller, 1951’de Birleşmiş Milletler’de ilk karşılaşmalarından bu yana Sarper’e çok saygı duyduğundan ve ona karşı dostça duygular taşıdığından bahsetti. Sarper’le de selefleri ile kurduğu ölçüde yakın işbirliğinin teminini umarak ona en içten iyi dileklerini gönderdi. Ne zaman ve hangi şartlarda mesajı ileteceği konusunda karar vermeyi büyükelçiye bıraktı.

Miller büyükelçiden, yeni hükümetin iktidarı tam olarak ele geçirdiğini düşündüğü zaman, mesajını Sarper’in aldığı ilk mesajlardan biri olacak biçimde iletmesini istedi.[25]

Büyükelçi Sarper’le Dışişleri Bakanı olması sonrasında ilk görüşmesini 31 Mayıs’ta yaptı. Sarper, Burrows’a yeni Türk hükümetinin programı ile dış politika yönelimini ve askeri yetkililerin – özellikle de General Gürsel’in- genel amaçlarını açıkladı. Son olarak Sarper, büyükelçiye söylediklerinin bir kısmının yeni hükümetin sırları arasında yer aldığını ifade etti. Büyükelçi de bunun üzerine Dışişleri Bakanlığı’na yapacağı önerilerin hiçbirinde -o konu Türkiye’de kamuoyuna açıklana kadar- ipucu vermemesini önerdi.[26]

Bu raporun, Büyükelçi ile Türk Dışişleri Bakanlığı arasındaki ilişkiyi ortaya koyduğu belirtilmelidir. Rapor, Ankara Büyükelçiliği’nin Türkiye’nin iç ve dış politikası hakkında İngiliz Dışişleri Bakanlığı’nı önceden bilgilendirdiğini de göstermektedir.

Askeri yönetim adına ilk kamuoyu açıklaması Albay Türkeş[27] tarafından darbe gecesinin sabahında Türk radyosundan yapıldı. Açıklamada askeri yönetimin dış politika amaçları da belirtildi. Türkeş, yeni yönetimin Türkiye’nin NATO ve CENTO ittifaklarına karşı yükümlülüklerini ve Kıbrıs anlaşmazlığına ilişkin olanlar da dahil diğer uluslararası yükümlülüklerini yerine getireceğini özetle ifade etti. Bu açıklama sonrasında İngiliz hükümeti yeni yönetimle ilişkileri sürdürmeye istekliydi.

Haziran 1960’ta Dışişleri Bakanlığı Burrows’a, Türkiye’nin iç politikası ve dış ilişkilerine ilişkin görüşlerini açıklayan önemli bir mesaj gönderdi. Bu mesaj, İngiliz Dışişleri Bakanlığı’nın kanaatine büyükelçinin Sarper ile görüşmekten kaçınmayacağını; Türk iç politikasındaki muhtemel bir gelişmenin İngiliz tarafının da doğal olarak çok önem verdiği bir mesele olması nedeniyle bu görüşmelerin İngilizler için büyük bir değer taşıdığını gösterir. Diğer taraftan İngiliz Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı A. D. M. Ross şunları yazmıştı:

(İngiliz tarafı) Gerçekte (Türk yetkililerden) her şeyi seçim sandığı hevesine bırakmalarını bekleyemez ve bu Türklerle Türkiye’nin diğer müttefikleri için kötü bir şey olmayabilir. Ross, son zamanlarda devlet harcamalarına ilişkin durumun giderek kötüleşmesini durdurmaya, yönetimin üst kademelerinde yolsuzluğun denetim altına alınmasına ve genel olarak Atatürk döneminin ruhuna dönülmesine kararlı sıkı, bir otoritenin (ordu) Türkiye’yi yönetmesi gerektiğini de ekledi.[28]

İngiliz yöneticilerin, Türkiye’nin demokratik gelişimine özel bir alaka göstermedikleri kolaylıkla anlaşılabilir. Onlar gerçekte siyasal, ekonomik ve askeri alanlardaki İngiliz çıkarları üzerinde yoğunlaşmışlardı. Askeri müdahalenin Türkiye’nin dış ilişkileri üzerindeki etkisi şaşılacak ölçüde küçüktü.[29] Darbe yapıldığında İngiliz Dışişleri Bakanlığı Türk dış politikasında köklü değişiklikler yapılmamasından çok memnun olmuştu. Albay Türkeş tarafından yeni askeri hükümet adına yapılan ilk kamuoyu açıklamasını okudukları zaman, yeni hükümetin politikasının, özellikle Kıbrıs politikasının, İngiltere için olumsuz hiç bir durum ortaya çıkarmadığını anlamışlardı. Askeri hükümet, önceki hükümetin yüklendiği bütün uluslararası yükümlülüklere bağlı olduğunu ve onlara uyacağını belirtti.

İngiliz hükümeti daha çok Kıbrıs üzerine kaygıları nedeniyle Türkiye’nin iç gelişmelerine ilgi gösterdi.[30] Her şeyden önce İngiltere, Kıbrıs meselesinde inisiyatifi kaybetmek istemedi.

DP hükümetinin eski üyelerinin ve milletvekillerinin yargılanmasına, müdahaleden dört buçuk ay sonra-14 Ekim 1960 tarihinde Marmara denizindeki Yassıada’da başlandı. Mahkeme 14 Ekim 1960’tan 15 Eylül 1961’e kadar yaklaşık 11 ay devam etti. Sanıklar arasında eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar, eski Başbakan Adnan Menderes ve eski Meclis Başkanı Refik Koraltan, kabine üyelerinin tamamı, meclisteki bütün Demokrat Parti milletvekilleri, birkaç eski il valisi, eski Genelkurmay Başkanı, hareket serbestisini kısıtlayan ve üniversitelerdeki silahlı çatışmalara katılan yerel yetkililer ve polis memurları ve yolsuzluk olaylarına bulaşan bir kısım iş adamı vardı.[31] Bunların çoğu Haziran’ın başından itibaren adada tutuldu.

Yargılama öncesi soruşturmalar, üyelerini askeri rejimin seçtiği 31 kişilik bir özel Yüksek Soruşturma Kurulu tarafından yapıldı. Kurul, delilleri toplamak ve iddia makamı için davaları hazır hale getirmek amacıyla ara vermeksizin çalıştı. Suçlanan 592 kişinin mahkemesi, Kurulun bu çalışmasını tamamlayabilmesi için dört aydan fazla bir süre ertelendi.[32] Mahkemede Ömer Altay Egesel’in başkanlığını yaptığı bir savcılar heyeti ve Milli Birlik Komitesi (MBK) tarafından seçilen dokuz yargıcın oluşturduğu bir jüri vardı. 11 aylık yargılama dönemi boyunca 202 duruşma yapıldı ve duruşmaları yaklaşık 150 000 kişi izledi. Duruşmaların tamamlanmasını takiben kararlar 15 Eylül 1961’de açıklandı. Sonuçta, 15 ölüm cezası, -bunlardan dördü oy birliği ve on biri oy çokluğu ile alınmıştı- ve 31 ömür boyu hapis cezası verilmişti. 418 sanığa altı ayla yirmi yıl arasında değişen hapis cezası verildi, 123 sanık berat etti ve beş sanık hakkında takipsizlik kararı verildi.[33]

Anayasaya göre ölüm cezaları MBK tarafından onaylanmalıydı. Yargılama sürecine otoritelerin müdahalede bulunmadığı söylenemez. Hakimler ve savcılar doğrudan MBK’nın oluşturduğu hükümet tarafından atanmıştı. Ankara’daki İngiliz büyükelçisi mahkemelerin kurulmasının değişik sebepleri olduğuna dikkat çekti. En önemli neden muhtemelen müdahaleyi haklı kılma arzusuydu. Büyükelçi, “Türklerin hukukun detaylarına önem veren bir halk” olduğu yorumunu yaptı.[34]

Bu isabetli bir tahlildi, çünkü İstanbul Üniversitesi’nden hukuk dalındaki öğretim üyeleri -Rektör Profesör Sıddık Sami Onar dahil- MKB’ya darbeyi hukuki bir zemine oturtmaları tavsiyesinde bulundular. Darbe yapıldığında, darbeci subayların niyeti üç ay içinde yeni seçimleri yapmak ve arkasından da iktidarı sivil hükümete devretmekti. Akademisyenler, eski hükümetin bakanlarının ve Demokrat Parti üyelerinin yeni seçimler yapılmadan önce yargılanmaları konusunda darbe liderlerini teşvik ettiler. Onlara göre, şayet bu kişiler seçimlerden önce yargılanıp suçlu bulunmazlarsa yeniden seçilmeye hak kazanırlar ve daha sonra tekrar iktidara gelebilirlerdi. Hükümeti kurmaları ile yargılanmalarının sona ermesi arasındaki dönemde darbeye katılan askeri görevlileri tutuklayabilirlerdi. Akademisyenlerin hukuki sürecin gereği gibi takip edilmesi yönündeki tavsiyesi mahkemenin 11 ay geç sonuçlanmasına yol açtı. MBK üyelerinin, kısa süren bir mahkeme sonucunda eski hükümet üyelerinin daha çabuk bertaraf edilebileceklerini düşündükleri anlaşılmaktadır. Yargılamanın uzayıp kararın çıkmaması seçimlerin ertelenmesine ve sivil rejime dönüşün daha sonraya bırakılmasına neden oldu.

Bazı entelektüellerin Türkiye’deki askeri darbeyi doğrudan desteklediği ve onların tavsiyelerinin basit bir darbeyi bir ihtilale dönüştürdüğü söylenebilir.[35] MBK, mevcut anayasayı yürürlükten kaldırdı ve bir komisyon tarafından yeni bir anayasanın hazırlanmasını emretti. Onlar, önceki anayasaya göre kendilerinin suçlu olduğunun farkına vardılar, anayasayı değiştirdiler ve ordunun hem önceki hem de mevcut anayasaya göre vatan sever olmanın gereklerini yerine getirmekten öteye bir şey yapmadığını iddia ettiler.[36] Böylece başlangıçtaki darbeyi hukuki bir zemine oturttular.

Askeri hükümetin “hareketlerinin herhangi bir kişinin veya sınıfın lehine ya da aleyhine” olmadığını ifade eden ilk kamuoyu açıklaması[37] ile Yassıada mahkemelerinin yapılması arasında bir tezat söz konusuydu. Burada tek suçlanan eski iktidar partisi üyeleri ve destekçileriydi. Bu, darbenin aslında kesinlikle Demokrat Partiye karşı yapıldığı anlamına gelmekteydi. Bununla birlikte askeri hükümetin başı General Gürsel, eski bakanlardan hiç birinin idam edilmeyeceğinin altını çizdi.

İngiliz hükümeti Türkiye’deki gelişmelerin aldığı yönden önemli ölçüde kaygılıydı. İhtilalden hemen sonra ve duruşmaların başlangıcında büyükelçi, yargılamalar ve muhtemel kararlar -özellikle de eski Başbakan ve diğer bakanlara ilişkin olanlar- hakkında düzenli raporlar gönderdi. İngiliz büyükelçisi 21 Haziran’da Sarper ile yaptığı görüşmede özellikle seçim tarihi ve ilk seçime Demokratların katılıp katılamayacağı hakkında bilgi edinmek istedi. Aynı zamanda önceki hükümetin üyelerine ne yapılması düşünüldüğünü özellikle öğrenmek istedi. Sarper, eski hükümet üyelerinin yargılamasının tamamen tarafsız olduğunu ve siyasal baskılara maruz kalmadan yapıldığını iddia etti. Sarper’in açıklamalarına inanmayan büyükelçi, “Sayın Sarper’in mahkemelere ilişkin açıklamaları şimdi, görüşme esnasında inandığımdan daha az gerçeği yansıtmaktadır” şeklindeki görüşünü üstlerine bildirdi. Rapor, örneğin sadece ölüm cezalarının MBK tarafından onaylanacağına ilişkin hükmün, yargılamalar sona erene kadar askeri hükümetin iş başında kalacağını açıkça belirtir nitelikte gibi göründüğünü ifade ederek devam etti. Görüşmeden bu yana geçen sürede büyükelçilik MBK’ya yakın bir kaynaktan, MBK’nın iktidarı devretmeden önce mahkemelerin tamamlanması niyetini taşıdığını öğrendi.[38]

Dışişleri Bakanı Sarper, Ankara’da yabancı temsilcilerle yaptığı toplantıda onlara Türk hassasiyetlerini dikkate alarak, meselenin en iyi biçimde nasıl ele alınabileceği konusunda tavsiyelerde bulundu. İngiliz Dışişleri Bakanlığı’nın Güney Dairesi başkanı R. F. G. Sarell, Sarper’in tavsiyelerini tuttuğu notta şöyle özetledi:

(Türk hükümeti ile yapılacak herhangi bir) Yazışmada ölüm cezası konusu gündeme getirilmemelidir, çünkü bu şahsen idamlara karşı olduğunu kesin bir dille ifade eden Gürsel’i sadece üzer ve rahatsız eder. O, Sarper’e bundan öteye bir şey sormayacağını belirterek ölüm cezalarından herhangi birinin ifa edilmesi durumunda istifa etmeye karar verip vermediğini sordu… Sarper ölüm cezası verilmesi ihtimalinin yüzde elli olduğunu ve ölüm cezası verilmesi halinde 80/20 ihtimalle cezanın uygulanmayacağını tahmin etti.[39]

Diğer bir Dışişleri Bakanlığı bilgi notunda şunlar belirtildi:

Çok ilginç. Eminim ki Sarper’in tavsiyelerine uymalıyız. Başbakan bu notu görmek isteyebilir.

Bunun üzerine Başbakan’a şu tavsiyede bulunuldu:

Anlaşıldığı kadarıyla gelişmeler şu anda istediğimiz doğrultudadır. Bakanlığın görüşü, Sarper’in tavsiyelerini kesinlikle takip etmemiz gerektiği yönündedir.[40]

Burrows bu görüşe katıldığını ifade etti:

Yabancı basına yapılacak bir yorumun, eğer Türk hassasiyetlerini rencide etmemek amacıyla iyi bir zamanlama ve özenle seçilmiş ifadeler kullanılarak yapılırsa, genel olarak Batı dünyasının düşüncelerinin belirtilmesi açısından en etkin yollardan biri olabileceğine inanmaktayım.[41]

Burrows, CHP’nin önde gelen genç üyelerinden ve partinin gazetesi Ulus’un günlük köşe yazarlarından Ecevit ile yaptığı görüşmede şu açıklamalarda bulundu:

Mahkemeler konusu hemen her görüşmede olduğu gibi bu görüşmede de gündeme geldi ve ona yabancıların yargılamaların sonucuna ilişkin fikirlerinin Türk yetkilileri etkileyip etkilemeyeceğini sordum. Milli Birlik Komitesi (MBK) üyeleri ve diğer yetkililerin, dış basında yazılanların yabancı ülkelerde oluşan kanaat üzerindeki etkisi konusunda net bir fikre sahip oldukları ve bunun onlar nazarında bir ölçüde önemi olduğunu söyledi. Yine de herhangi bir resmi yabancı müdahale olması durumunda bunun büyük ihtimalle onları rahatsız edebileceği ve onların idamları yerine getirmek konusunda daha kararlı yapabileceği görüşündeydi. (Burrows’a göre) Ecevit’in daha önce eğer idamlar yerine getirilmezse demokrasiye geçişin önemli ölçüde kolaylaşacağını ifade etmesi, bu görüşünü daha ilginç kılmıştı.[42]

Burrows herhangi bir dış müdahalenin MBK ile ilişkilerde güçlüklere neden olacağını anladı ve ekledi:

… ifade ettiğim gibi oldukça, eminim ki, şimdilik resmi bir girişimde bulunulması bir hata olabilir.[43]

Burrows içerdeki gelişmelere ilişkin bilgiyi genellikle Sarper’den almaktaydı. Ankara’daki İngiliz diplomatları ve Dışişleri Bakanlığı, Sarper’in verdiği bilgilere ve askeri hükümet ve Gürsel’in politikasına ilişkin tavsiyelerine bel bağlamışlardı. Burrows’un önerileri Dışişleri Bakanlığı’nca benimsendi ve eski Başbakan ve iki eski bakanın idamlarını önlemek amacıyla MBK’ya doğrudan müdahale etmekten kaçınıldı.

Dışişleri Bakanlığı, İngiliz görüşünün belli edilmesi için Başbakan’dan Gürsel’e bir mektup gönderilmesinin yeterli olacağı görüşündeydi. Kasım 1960’ta Başbakan Macmillan, Yassıada yargılamalarına ilişkin Ankara’daki büyükelçi vasıtasıyla iletilecek bir şahsi mektubun Gürsel’e gönderilmesini onayladı. Büyükelçiye mesajda istediği değişiklikleri yapma yetkisi ve ne zaman ve nasıl Gürsel’e mesajın iletileceği konusunda inisiyatif verildi. Burrows 9 ay bekleyerek bu mesajı 4 Ağustos 1961’de, yargılamalar sona yaklaşırken ve olumsuz hüküm verilmesi ihtimali doğduğu bir zamanda iletti. Mesajın içerdiği başlıca görüşler şunlardı:

Bu Türkiye’nin bir iç hukuk meselesidir ve yargılamalar ve kararlara ilişkin yorum yapmak bize düşmez. Başbakan sadece, idamların ‘Birleşik Krallık’ta yapacağı muhtemel etkilere General Gürsel’in dikkatini çekmek ister. Biz Türkiye ile dostluk ve ittifaka büyük önem vermekteyiz. Sayın Menderes ve iş arkadaşları Türkiye’nin Batı bağlantısı ile NATO ve CENTO’nun sadık savunucuları olarak tanınmışlardı. Onlar Kıbrıs anlaşmasının yapılmasında büyük rol oynadılar. Bu kişilerin idam edilmesi, Birleşik Krallık’ta, Türkiye ve İngiltere’nin (eksik) Batı toplumunun yüksek idealleri ile uyuşmadığı şeklinde değerlendirilebilir.[44]

Burrows, Başbakan’ın mesajının önemli komutanlar arasında yaygın biçimde okunduğunu bildirdi.[45] Dışişleri Bakanlığı mesajın önemli ölçüde etki bıraktığını belirten iyimser bir yorum yaptı.

Dışişleri Bakanlığı Burrows’a konuya müdahale etmesini, ancak bu müdahalenin Türkiye tarafının dış müdahale suçlamalarında bulunarak yarardan çok zarar getirmesinden kaçınmak amacıyla mümkün olan son ana kadar beklemesini tavsiye etti.[46] Bakanlık yazısında belirtildiğine göre, resmi yazıyı Türkiye’nin Batı dünyasındaki dostlarını etkileyebilecek gereksiz yere sert cümlelere dayandırma tehlikesine karşı Burrows’un her halükarda önlem alması tavsiye edildi. İngilizlerin bu tavrının, İngiltere’nin temasta bulunduğu Ankara’daki yabancı misyonun ve ABD hükümeti dahil diğer hükümetlerin genel yaklaşımı ile aynı doğrultuda olduğu anlaşılmaktaydı. Burrows’un başlıca müttefik ülkelerden meslektaşları ile ortaklaşa çalışması istendi ve Dışişleri Bakanlığı ona Ankara’daki İran büyükelçisi ile de yakın ilişki içinde olmasını tavsiye etti.[47]

Macmillan’ın mesajı ulaştırılmadan bile önce, İngiliz hükümeti her fırsatta Türk yetkililere düşüncelerini ifade etti.[48] Aralık 1960’da, şimdiki Maliye Bakanı ve eski Dışişleri bakanı Selwyn Lloyd, OECD toplantısı esnasında Türk Dışişleri Bakanı Sarper ile görüştü. Lloyd Sarper’e mahkemeleri hakkında soru sordu. Sarper, sanıklara kendilerini savunmaları için bütün imkanların sağlandığı ve yargılamanın adil olduğunu söyledi. Lloyd yargılamaların sonuçlarını da soruşturdu. Sarper, General Gürsel’in de içinde bulunduğu güçlü bir baskı grubunun ölüm cezalarına karşı olduğundan bahsetti. Maliye Bakanı bunu duymakla rahatladığını, çünkü kan dökülmesinin her zaman tekrar kan dökülmesine yol açtığını ve eğer herhangi bir idam infaz edilirse bunun Türkiye için bir trajedi olabileceğini söyledi. Yine yargılananların zamanında Batı’nın iyi dostları olduklarına vurgu yaptı. Sarper bu sözlere tamamen katıldığını ve hiç bir ölüm cezasının infaz edilmeyeceğine dair Bakana güvence verebileceğini düşündüğünü söyledi.[49]

İngiliz büyükelçisi, mahkemelerin sonunda ölüm cezası verilmesi ihtimaline ilişkin müttefik ülkelerin Ankara’daki diplomatik misyonları ile sıkı bir ortak çalışma yaptı. Bundan başka, Dışişleri Bakanlığı da müttefik ülkelerin Londra’daki büyükelçilikleri ile irtibat kurdu. Federal Alman büyükelçisi 7 Kasım 1960’da Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Hoyar Miller ile görüştü. Her ikisi de zamansız bir müdahalenin yanlış olacağı ve herhangi bir resmi şikayette bulunulmasının bu tür belgelerin en etkili olabileceği ortaya çıktığı ana kadar ertelenmesi üzerinde görüş birliğine vardılar. Hoyar Miller bu vesile ile, Federal Alman hükümetinin bir zaman bu sorunu, Almanya’nın Türkiye ile ekonomik ilişkileri ile alakalandırdığını İngilizlerin düşündüğünü ekledi. Hoyar Miller, iki meseleyi birbiri ile ilişkilendirmenin yanlış olacağı ve bu türden bir baskının kendi kendini bozguna uğratıcı bir nitelik taşıyabileceğini düşünmekteydi. Federal Alman büyükelçisi bunu anladığını ifade etti ve Alman otoritelerinin şimdi bu düşünceyi bir kenara bıraktıkları izlenimini verdi.[50]

Ankara’daki Amerikan büyükelçisi Fletcher Warren, müdahalenin daha ilk günlerinde kendisinin Gürsel’e idamların Amerikan yaklaşımı üzerinde olumsuz etki yapabileceği ve bundan dolayı Amerikan yönetiminin Türkiye’ye yapılacak yardım için Kongre’nin onayını almasını daha da zorlaştıracağını söylediğini bildirdi. Burrows, Alman ve Fransızların bu konuda Türkleri Ortak Pazar görüşmeleri vasıtasıyla etkilemeye çalışabileceklerinden söz etti. Bu ekonomik saikin bu işe katılmasının büyük bir hata olduğunu düşündüğüne işaret etti. Aslında Amerikan büyükelçisinin bu iki konunun ayrılması gerektiğini idrak edip etmediğinden şüphe eden Burrows şunları ekledi:

Türkler, çıkarcı bir tarzda ekonomik kaygıların gündeme getirilmesine karşı şereflerini savunmaktan hoşlanılacak kadar doğulu bir zihniyete sahiptir. Medeni bir millet olarak onların prestijine hitap etmek daha başarılı olabilir.[51]

Burrows’un bu kanaati Türklerin genel özelliğini en iyi anlatan bir ifadeydi.

Türk hükümeti diplomatik misyon başkanlarına duruşmalara katılmaları için davetiyeler gönderdi. Dışişleri Bakanlığı bu durum hakkında Ankara’ya bir yazı yazdı. Bu yazıda büyükelçinin dost-müttefik ülke diplomatik misyonları ile, özellikle Amerikalı meslektaşıyla, uyumlu davranmasına vurgu yapılmıştı:

Ekselanslarının duruşmalara şahsen katılmasının uygun olduğunu düşünmüyorum -bu tavsiye değinilen türden bir uyumun sağlanması durumunda gözden geçirilecektir-, fakat büyükelçilik personelinden birinin gözlemci olarak sizi temsil etmesinde bir sakınca görmüyor ve hatta bunun bazı avantajları olduğunu düşünüyorum. Bu tarz katılım, Türk yetkililere karşı herhangi bir nezaketsizlik yapmaktan sakınmanızı ve sizin dava süreci hakkında, duruşmaların ve bunların sonunda verilecek hükümlerin onaylandığını ima etmeksizin doğru bir değerlendirme yapabilmenizi mümkün kılacaktır.[52]

Bu mesaj İngiliz hükümetinin içinde bulunduğu ikilemin bir göstergesidir. Mevcut Türk hükümeti ile iyi ilişkilerin sürdürülmesi arzulanırken, bu esnada askeri rejimin ve önceki hükümet üyelerini yargılamak amacıyla özel bir mahkeme kurulmasının onaylanmasından kaçınılmaktadır. İngilizler askeri otoritelerin denetimi altındaki hükümetin muhtemelen bir süre daha iktidarda kalacağını hesapladılar. Stratejik ve ekonomik sebeplerle, CENTO ile NATO üyeliği ve Kıbrıs sorunundan dolayı, mevcut Türk yöneticiler ile dostça ilişkileri sürdürmeye ihtiyaç duydular. İngiliz çıkarları göz önüne alındığında bu politika anlaşılabilir nitelikte idi, ancak insancıl ve ahlaki bir bakış açısından İngiliz hükümeti ödün vermişti. Yine de İngilizlerin idamların infazını durdurmaya çalıştığı belirtilmelidir. 10 Ekim tarihli bir mesaj ile Burrows’a, eğer ölüm cezası verilirse İngiliz kamuoyunun muhtemel olumsuz tepkisini gözönüne alarak nasıl bir karşılık vereceği konusunda talimat da verildi.

Burrows, 3 Mart 1961’deTürk Dışişleri Bakanı’ndan çok kuvvetli bir ipucu edindiğinden söz etti. Sarper, eski Cumhurbaşkanı, Başbakan ve diğerlerinin Yassıada’daki yargılaması sonucunda ölüm cezasına çarptırılır ve bu ceza infaz edilirse bunun yurt dışında neden olacağı olumsuz imaj hakkında Kraliçe’nin 6 Mart’ta Ankara’ya yapacağı ziyarette Gürsel’le görüştüğü zaman şahsen birşeyler söylemesinin çok faydalı olabileceğinin altını çizdi. Burrows, Kraliçe’nin bu tür bir meseleyi gündeme getirmesinin çok sıra dışı bir şey olacağını düşündüğünü, fakat kendisinin Sir H. Miller’a bu konuda şahsi bir mesaj göndereceğini ifade etti. Sarper, böyle bir teklifi kendisinin getirdiğinin bilinmemesinin şahsı açısından hayati öneme sahip olduğunu vurguladı.[53]

Sarper DP hükümeti döneminin en seçkin diplomatlarından biriydi. Darbenin hemen sonrasında askeri yönetim onu Dışişleri Bakanı yaptı. O, uluslararası kuruluşlar ve yabancı ülkeler hakkında engin bir deneyim sahibiydi.[54] Şahsen ölüm cezalarına karşıydı ve bu cezaların uluslararası alanda Türkiye’nin şöhreti üzerinde yapabileceği olumsuz etkinin farkındaydı. Burrows ve Miller ile yakın bir ilişki kurmuştu. Sarper çok muhtemelen bu trajik durumun önlenmesi amacıyla İngilizlerle birlikte çalışmanın mümkün olduğuna inanmış olabilirdi. Burrows, Sarper’in 3 Mart’ta kendisine belirttiklerini şu şekilde anladığını Dışişleri Bakanına bildirdi:

Başka bir devlet başkanı tarafından (idamlar konusuna ilişkin görüşleri ifade eden) bir açıklamanın General Gürsel’e iletilmesi her şeyden daha etkili olabilir ve ölüm cezalarının hafifletilmesini sağlayacak bir kararın alınması çabasında onu güçlendirebilir. (Sarper), General Gürsel’in bu tarz bir görüşmeyi mümkün kılmayı umuyor ya da istiyor olabileceği izlenimini bile verdi, çünkü Gürsel gizli bir konuşmanın yapılabilmesi için havaalanındaki resepsiyon odasında bulunacak kişilerin sayısının sınırlı tutulması (Kraliçe, Edinburgh Dükü [Kraliçe’nin kocası Prens Philip], Sayın Sarper ve siz) isteğini kendisine bildirdiğini söyledi.[55]

Burrows şunları da ekledi:

Sayın Sarper’in önerisi üzerinde önemle düşünmemiz gerektiği kanaatindeyim. O, General Gürsel’e yakındır ve bu hassas konuda neyin en yararlı olacağını bilmek açısından en iyi konumda olan kişidir.[56]

Kraliçe’nin yukarıda değinilen biçimde Gürsel ile buluşması, Kraliçe’nin uçağının Londra’dan Tahran’a giderken Ankara havaalanında mola verdiği zaman gerçekleşti. 6 Mart 1961’de Kraliçe, havaalanının salonunda Gürsel ile kısa bir görüşme yaptı.Görüşmede Edinburg Dükü, Home Kontu (İngiliz Dışişleri Bakanı) ve Selim Sarper de hazır bulunmuştu. Türkiye’nin siyasi durumuna ilişkin soruya Gürsel, planlarının arzulanan yönde geliştiğinden söz ederek cevap verdi. Ona göre:

Hukukun gereklerinin yerine getirilmesine müdahale edilemezdi. Sanıklara iyi avukatlar temin edilmişti ve hakimler Türkiye’nin en iyi hakimleriydi. Mesele onların vicdanına bırakılmalıydı. Fakat kararı kendisi ve Milli Birlik Komitesi temyiz edecekti. Bu aşamada, eğer gerekirse ve bu doğru ise, kendisi suçlulara merhamet gösterilmesi adına müdahale etme fırsatını bulacaktı.[57]

Gürsel elbette yargılamanın sonucunu tahmin edemezdi, fakat hükümetinin kansız bir ihtilal yaptığını ve onu kan akıtmadan korumak istediğini ileri sürdü. Prens Philip cezaların indirilmesi yönünde bir kararın elbette Türkiye’nin yurt dışında edindiği çok sayıda dostunun tamamına memnuniyet vereceğini ima etti.[58] Rusya konusunda birkaç söz söylendi ve Sarper görüşmeye katılanlara bir Türk atasözünde şu tavsiyede bulunulduğunu hatırlattı:

Ruslarla yemek yiyenin kaşığı uzun olmalıdır. Türkiye ile ilgili olarak Ruslar kur yapmak ile suiistimal etmek arasında değişik teklifler sunmaktadır. Türkiye’ye ekonomik olarak çok cazip şartlarda ticaret önerileri yapıldı fakat Türkiye bu tür ilişkilere girmekten kaçındı.[59]

Bu görüşmede Sarper yeni askeri hükümetin Sovyetlere karşı dış politikasını açıkça ifade etti. İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Home bu konuda şunları kaydetti:

General Gürsel’in bende uyandırdığı izlenim, uzun bir siyasi hayatı olamayabileceği yönünde idi. Fakat o zihnen uyanıktı ve amacının ne olduğunu tam olarak bilmekteydi. Anayasal reformları sonuna kadar götürmesinin sağlığının elverip vermeyeceğine bağlı olduğunu düşünmeden edemiyorum.[60]

Ankara havaalanındaki görüşme diplomatik açıdan önemliydi, çünkü bu Türk ve İngiliz devlet başkanları arasında yapılan ilk resmi görüşmeydi. Kral VIII. Edward 1936 yılında İstanbul’da Kemal Atatürk ile buluşmuştu, ancak o zamandan bu yana hiçbir İngiliz kralı “Türkiye’nin hala sade bir yer niteliğindeki başkenti Ankara’yı” ziyaret etmemişti. Kraliçe aynı zamanda askeri darbeden beri Türkiye’yi ziyaret eden ilk yabancı devlet başkanıydı.[61]

Dışişleri Bakanlığı’nın Burrows’un görüşmeye katılanların sayısının sınırlanmasına ilişkin önerisine ve eski parlamenterlerin yargılanması ve onlara ölüm cezası verilmesi ihtimali hakkındaki İngiliz bakış açısına ilişkin verdiği fikre uygun davrandığı belirtilmelidir. İngiltere’den başka hiç bir ülke devlet başkanının askeri yönetimden eski milletvekilleri için merhamet gösterilmesi talebinde bulunmaması da önemlidir.

Burrows, Macmillan’ın mesajını iletmeyi 4 Ağustos 1961’e kadar dokuz ay erteledi. Bu mesaj Sarper’in bir yabancı ülke dışişleri bakanından aldığı ikinci yazılı mesajdı. Sarper’in büyükelçiye söylediğine göre, Almanların mesajı konuya İngilizlerinkinden biraz farklı bir bakış açısından yaklaşmıştı. Yine de Sarper, Alman mesajının da aynı ölçüde etkili ve potansiyel olarak faydalı olduğunu düşündüğü izlenimini verdi.[62] Toplantıda Sarper MBK’nın iç durumu ve neler olabileceği konusunu Burrows’a açıkladı. Orduda kendisini ordunun gerçek temsilcisi diye tanımlayan ve Silahlı Kuvvetler Birliği (SBK) adı verilen diğer bir grubun kurulduğunu belitti. Sarper SBK’nın gizli bir komiteye benzediğini ve idamlardan bir kısmının infaz edilmesini istediğinden söz etti. Sarper, MBK üyelerinden infazlara karşı olanları desteklemek için dış yardım talebinde bulundu. Bu üyeler MBK başkanı Gürsel dahil yaklaşık 22 kişi idi.[63]

15 Eylül’de mahkeme kararları açıkladı. Bunlar arasında dördü oy birliği ile ve geri kalanı çoğunluk oyu ile alınan 15 ölüm cezası kararı vardı. Yassıada hakimlerinin oy birliği ile kararlaştırdığı ölüm cezalarını MBK 14’e karşı sekizlik bir çoğunlukla onayladı. Yassıada hakimlerinin oy çokluğu ile verdiği 11 ölüm cezası MBK tarafından müebbet hapse çevrildi; oy birliği ile ceza verilen dört kişi eski Cumhurbaşkanı Bayar, Başbakan Menderes, Dışişleri Bakanı Zorlu ve Maliye Bakanı Polatkan’dı. Hüküm verildiği zaman 78 yaşında olan Bayar, yaşlı olması nedeniyle infazdan kurtuldu.[64]

Bütün ölüm cezaları Türk Ceza Kanunu’nun 146. maddesine dayanılarak verilmişti. Bu madde ölüm cezalarının “Türkiye Cumhuriyeti anayasasını kuvvet kullanarak değiştirmeye, yerine başkasını getirmeye veya ortadan kaldırmaya çalışanlar” için verileceği hükmünü içermekteydi. Duruşmalar esnasında uzmanlar birbiri ile çatışan deliller ortaya koymalarına rağmen, sanıkların bu suçu işlediklerinin ispat edildiğine karar verdi.[65]

Ölüm cezaları ve cezaların 24 saat içinde infaz edileceğine ilişkin haberler Londra’ya ulaştığında, Burrows’tan -eğer Başbakan üzerinde bir etki yapabileceğini düşünürse- yeni bir mesaj daha iletmesi istendi. Burrows hemen şu mesajı Gürsel’e iletti:

Ekselansları son mektubumda ifade etmeye çalıştığım yargılamaların durumuna ilişkin görüşleri şüphesiz hatırlayacaklardır. Orada belirtilen görüşler, Türk-İngiliz dostluğunun ve bir bütün olarak Batı İttifakı’nın menfaatleri göz önünde alındığında, kanaatimce mevcut durum için özellikle alakalıdır. Bu yeni mesajı gönderirken hissettiklerimi Ekselanslarının takdir edeceğinden eminim.[66]

Sör Winston Churchill de -artık emekli olmuştu- Gürsel’e benzeri bir mesaj gönderdi.[67]

Mahkemenin kararını öğrenir öğrenmez Amerikan, İngiliz, Alman, Fransız ve Pakistan hükümetleri, Gürsel’e infazların ertelenmesi çağrısında bulundular. Başka çok sayıda MBK’ya ulaşan cezanın hafifletilmesi istekleri İnönü, Türkeş, Başkan Kennedy[68], Kraliçe Elizabeth, De Gaulle ve Eyüb Han’dan geldi. Eyüb Han, sürgüne gönderilmeleri durumunda Menderes ve Bayar’a sığınma teklif etti.[69] Bunların tamamı MBK tarafından gözardı edildi. İngiliz hükümeti ve diğerlerinin mesajları MBK üzerinde etki doğuramayacak kadar geç bir zamanda ulaştı. Mesajların dikkate alınmamasının birkaç nedeni vardı. İlk önce, Ankara’daki diplomatik temsilciler mesajlarını doğrudan Gürsel’e ulaştırmak yerine Sarper’e verdiler. İkincisi, Gürsel MBK üzerindeki otoritesini zaten yitirmişti. Üçüncüsü Genelkurmay Başkanı Sunay ölüm cezalarının onaylanmaması durumunda bunun orduda “hoşnutsuzluğa” yol açacağını belirtti.[70] Türkiye’nin içinden ve yurt dışından gelen mesajları MBK üyeleri okumamışlardı. Bundan öteye, Hale’e göre ordudaki radikal ve aşırı gruplar MBK üyeleri üzerinde idamların yerine getirilmesi doğrultusunda baskı yapabilecek güçte idiler.[71] MBK’nın general üyeleri infazlara karşı olmasına rağmen,[72] alt rütbe sahibi üyeler infaz taraftarıydı ve Generaller bunu kabullenmek zorunda kaldı.

Eski Dışişleri Bakanı Zorlu ve Maliye Bakanı Polatkan 15 Eylül 1961’de İmralı adasında asıldı.[73] Menderes uyku hapı yutarak intihar girişiminde bulundu fakat kurtarıldı. Daha sonra -15 Eylül’de- o da diğer bakanlarla aynı yerde idam edildi.[74]

İngiliz basını infazları kınadı. The Sunday Telegraph belirtti ki:

Nuremberg yargılamaları ile aynı öneme sahip olduğunu iddia eden bu zorlu mahkeme süreci, tarafsız bir hukuki süreç değil fakat bir siyasi çarpıtmaydı.[75]

Türkiye’de neden kararlara ve infazlara karşı geniş kapsamlı bir halk tepkisi olmadığını sormak önemlidir. Bunda iki önemli faktör rol oynamıştı. Birincisi, sıkı yönetim uygulanmaktaydı ve en katı güvenlik önlemleri alınmıştı. Askeri hükümet mahkeme süreci hakkında kamuoyu tartışması yapılması hakkını ağır cezalarla müeyyide altına almıştı.

Menderes lehine yapılacak herhangi bir gösteri -üzüntü nedeni ile bile yapılmış olsa- tehlikeli idi. Basın üzerinde sansür de uygulanmaktaydı. 21 Ağustos’ta sıkı yönetim yetkililerinin son anda koyduğu sansür nedeniyle, iki Türk gazetesinin baş sayfaları boş çıkmıştı. Sansürden geçmeyen haberler Yassıada mahkemesinin ölüm cezası vermemesi gerektiğini savunan iki parti lideri – Bölükbaşı ve Alican- ile ilgiliydi.[76] İkinci ve daha tartışmalı nitelikteki faktör Türk halkının karakteri ile alakalıydı. İngilizler genel olarak Türkleri gösteri yapma eğiliminde olmayan bir halk diye tanımlamıştı.[77] Bu doğru olabilir, fakat infazların yapıldığı dönemde Türk halkı işçi sendikaları ve tarım birlikleri, büyük medya kuruluşları veya üniversiteler ya da yüksek öğrenim kuruluşları içerisinde örgütlenmemişti. Bu nedenle, ülkeye hakim olan genel sessizlik, bireylerin gerçekte ne düşündüğünü yansıtmamaktaydı.

1961 yılı Türkiye’nin yönetimine ilişkin pek çok değişikliğin yapıldığı ve demokratik gelişme ümidinin var olduğu bir yıldı. Yeni bir anayasa Kurucu Meclis’e sunuldu; orada detaylı bir biçimde tartışıldı ve sonunda ciddi değişiklikler yapılmadan onaylandı. Anayasayı yapanların temel amacı, siyasi iktidar gücünün iktidar partisi tarafından kötüye kullanılmasını önlemekti. Yeni anayasanın Kurucu Meclis’ce kabul edilmesi sonrasında 9 Temmuz 1961’de referanduma sunuldu;[78] referandumda anayasa beklenenden daha az bir çoğunlukla -%60 lehte ve %40 aleyhte oyla- kabul edildi.[79] Referandum aslında eski Demokrat Partisi destekçilerinin devam eden gücünün açık bir delili idi.

Seçimler, neredeyse infazların hemen arkasından, 15 Ekim 1961 tarihinde yapıldı ve infazlara halk tepkisinin iki boyutunu ortaya çıkardı. Seçimler hiç bir siyasi rahatsızlığa yol açmadı ve hem hile karıştırılmaması ve hem de siyasi partiler dahil toplumun adil olduğuna inanması açısından prensip olarak adil ve dürüst biçimde yapıldı. Fakat sonuç, seçimlerin yapılmasını sağlayan ordunun ve o dönemde ihtilalin yapılmasının çıkarlarına hizmet ettiği düşünülen CHP’nin büyük ölçüde, beklenenden daha fazla aleyhine idi.[80]

Üç parti kendilerini DP’nin mirasçısı olarak gördüler. Bunlar Adalet Partisi, Yeni Türkiye Partisi ve Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi idi ve CHP karşısında toplam oyun %62’sini aldılar.[81] Bu sonuç Menderes ya da eski Demokrat Parti için bir zafer olarak nitelendirilebilir.[82] Diğer bir deyişle, ihtilal ve infazlar seçmenin %62’sinin karşı olmasına rağmen geçekleşmişti. CHP’nin lideri İnönü, entelektüeller ve ordu CHP’nin mutlak çoğunluğu elde etmesini beklemekteydi. 3 Haziran 1960 tarihli bir raporunda Burrows da “yapılacak ilk seçimde CHP’nin çok büyük bir çoğunluk elde edeceği kesindir” şeklinde tahminde bulunmuştu. Burrows’un seçimin sonucuna ilişkin bu tahmini isabetsizdi, çünkü o entelektüeller ve politikacılar, diplomatlar ve üst düzey askeri personel ile yakın ilişki içindeydi, fakat büyük şehirler haricinde Anadolu’nun tamamı hakkında yetersiz bilgiye sahipti. DP’ye verilen destek çoğunlukla kırsal kesimden gelmişti. Dikkate alınması gereken diğer bir nokta entelektüeller ve subayların çoğunun CHP yanlısı olması ve bu nedenle onların tahminlerinin gerçekçi olmaktan çok subjektif nitelik taşımasıydı. Burrows, askeri yönetim döneminde Türkiye’deki durumu Dışişleri Bakanı -Home Kontu- için hazırladığı 1961 yılı raporunda şöyle tahlil etti:

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin şimdiye kadar neredeyse bir bütün görünümüne sahip yapısında oldukça belirgin çatlaklar görünmeye başlamış olmakla birlikte, ordu içindeki güç dengesinden kaynaklanan genel irade, -bu eski siyasal liderlerin temelde siyasi nedenlerle idam edilmeleri pahasına gerçekleşmiş olsa bile- takdirle karşılanmalıdır. 1960 ihtilalini uygulama ve ilk aşamalarını yönlendirmek amacıyla oldukça garip bir tarzda bir araya gelen iki unsur -Subay grupları ve entelektüeller- yıl içinde birbirlerini gücendirdiler ve anayasa referandumu ile seçim sonuçları her iki grubun da halkın çoğunluğu ile temas kurmadıkları ya da temaslarını sürdürmediklerini gösterdi ve bütün bu gelişmeler sonrasında hangi görüşten siyasetçilerin demokratik sistemin temel unsuru olduğunu hatırlattı.[83]

Sonuç

Darbeden hemen önceki dönemin, darbenin, darbe sonrasının ve İngiliz tepkisinin detaylı bir incelemesinden ne tür sonuçlara ulaşılabilir? Menderes dönemi, çok partili demokraside sağladığı ilerleme bakımından önemliydi. 1950’de yapılan seçim sonucunda DP’nin iktidara gelmesi Türk demokrasisinde yeni bir dönemin başlangıcı idi.

1950’li yıllarda, Türkiye Batıdan -özellikle ABD’den- dış askeri ve ekonomik yardımlar yanında dış kredi aldı. Bunlar öncelikle tarım, teknoloji ve yol yapımı için kullanıldı. Bu ekonomik politika ilk beş yılda başarılı oldu, fakat ikinci beş yılda yabancı ülkeler, Türkiye’ye verilen kredi ve yardımları ekonomik durumun belirsizliği nedeniyle durdurdular. Ekonomik durumun kötüye gitmesi hükümetin siyasi istikrarını etkiledi. Muhalefet, basın ve entelektüeller hükümete yönelik eleştirilerinin dozunu artırdılar. Hükümet buna sansür uygulaması ve diğer önlemlerle karşılık verdi. Bu şartlar altında bir grup subay hükümete karşı darbe hazırladılar. Subaylar kendilerini devletin koruyucusu olarak nitelendirdi. Bu anlayış Türk askeri-devlet geleneğinden esinlendi. Daha önceki Türk devletlerinin Sultanları -Osmanlılar ve Selçuklularda olduğu gibi- aynı zamanda başkomutan sıfatını taşımaktaydı. Bu ise hem idari hem de askeri güçlerin tek bir kurumda toplanması anlamına gelmekteydi. Fakat böyle bir şey ordunun sivillerin emrinde olmasını gerektiren demokratik idare tarzı ile uyumlu değildi.

Menderes döneminde ABD ve İngiltere, DP hükümetinin Balkanlar ve Orta Doğu bölgelerine ilişkin dış politikasından genellikle memnundu. Türkiye Balkan ve Bağdat paktlarının kuruluşunda önemli bir rol oynadı. Kıbrıs görüşmelerinde ılımlı bir yol benimsedi. Bunun sonucunda İngiltere, DP hükümetinin politikası İngiliz çıkarları ile uyumlu olduğu için, DP hükümeti ile yakın ilişkiler kurdu. Bu dönemde DP çok katı bir Sovyet-karşıtı politika izledi.

Darbe sonrasında İngiliz karar vericiler bir ikilem ile yüzyüze geldiler. Bir taraftan, demokratik süreç demokratik olmayan bir darbe ile kesintiye uğratılmıştı. İngiltere’nin demokrasiye verdiği destek, yeni yönetimi desteklememesini gerektiriyordu. Diğer taraftan İngiliz ekonomik, stratejik ve askeri çıkarları, askeri yönetim ile ilişkileri sürdürmesini teşvik etti. İngiliz hükümeti bu ikilemi, durumu ABD ile müzakere ederek, kısa sürede çözdü. Her iki ülke yeni Türk yönetimini darbeden sadece üç gün sonra, 30 Mayıs 1960’ta, tanıdı.

İngiliz hükümeti görüşlerini Türk yetkililere Ankara’daki büyükelçi ve doğrudan Kraliçe’nin Gürsel ile görüşmesi gibi vasıtalarla bildirdi. Temelde İngiliz politikası, Burrows’un tavsiyelerine uygun biçimde şekillendirildi. Büyükelçi, yargılamalar ve ölüm cezalarının infazı konularında ortaya çıkan sorunların ele alınmasında Sarper’in önerilerine özel bir önem verdi. Kraliçe’nin yaptığı görüşme, devrilen yönetime ve askeri yönetime karşı İngiliz tavrının belirtilmesi açısından kayda değer bir girişimdi, fakat trajik infazların önlenmesi için yeterli olmadı. Bu makalenin yazarı şu sonuca ulaşmıştır ki, şayet Batılı demokratik hükümetler, neredeyse anında darbe liderlerini tanımak yerine örneğin askeri ve ekonomik yardımları askıya alma tehdidinde bulunmak ve Türkiye’nin Batı’daki itibarı açısından sonuçlarını vurgulamak suretiyle daha fazla baskı yapsalardı, MBK ölüm cezalarının infazı konusunda muhtemelen tereddüt ederdi.

Ordu içindeki aşırı grup, infazların onaylanması konusunda MBK üzerinde baskı yaptı. Eğer onlar idam edilmezse, eski milletvekillerinin öldürülecekleri tehdidinde bulundular. Burrows’un doğru olarak belirttiği gibi:

General Gürsel’in son tahlilde her şeyin, şu anda Türkiye’nin istikrarının temelde dayanağı niteliğindeki ordu içinde açık bir bölünmeden daha iyi olacağını düşündüğünü varsaymaktayım ve dış müdahalenin bakanlar ile MBK üyelerinin fikirlerinin oluşumunda ve böylece onaylanan ölüm cezası sayısının sınırlı tutulmasında önemli bir rol oynamış olabileceğini, fakat ölüm cezalarından bir kısmının infazının gerekli olduğu şeklindeki subay grubunun çoğunluğu tarafından benimsenen sonucu belirleyici görüş üzerinde hiçbir etkisi olmadığını düşünmekteyim.[84]

Askeri yönetim, devrilen yönetimin üyelerini yargılanmak amacıyla özel bir mahkeme kurdu. Yargılamaların, DP’nin Türk halkı nazarında itibarını düşürmek amacıyla planlandığı açıktı. Bu amaç gerçekleştirilemedi. MBK ölüm cezalarından dördünü onayladı. İki bakan ve eski Başbakan Menderes idam edildi. Menderes’in idamı şüphesiz ki MBK’nın pozisyonu ile birlikte Yassıada mahkemelerinin bitiminden kısa bir süre sonra yapılan seçimlerde CHP’nin şansı üzerinde olumsuz etki yaptı.[85] İdamlar kağıt üzerinde anayasaya uygundu, fakat gerçekte Türk halkı merhamet duygularını idamlardan sadece bir ay sonra -15 Ekim 1961’de- yapılan ilk seçimlerde gösterdi. Seçim sonucu CHP ve destekçileri için büyük ölçüde sarsıcıydı. Onlar, demokraside ordu ile yakın ilişkilerini kullanmak yerine sivil kurallar ve demokratik prensiplere göre hareket etmeleri gerektiğini anladılar.

Birleşik Devletler, İngiltere, Almanya, Fransa ve Pakistan hükümet başkanları, durumu öğrenir öğrenmez, en azından idamların yerine getirilmesinin ertelenmesini Gürsel’e telkin eden mesajlar gönderdiler. MBK üyeleri bu arzuları tamamen görmezlikten gelip insan haklarını ve demokratik ahlaki değerleri ihlal ettiler. Demokratik dünya Türkiye’deki bu anti-demokratik eylemi 1961’de durdurmadı. Onların aldıkları tedbirler bakanların hayatlarını bile kurtaramayacak kadar geç kalmıştı. Yabancı hükümetlerin, özellikle İngiliz hükümetinin, Türkiye’nin iç işlerine karışıyor imajını vermemek için büyük bir gayret sarf ettiklerini belirtmek de önemlidir. Yine de, Türkiye’nin bir iç meselesi olmasına rağmen, bu olayların aynı zamanda demokrasi ve insan hakları bağlamında uluslararası boyutları vardı. İngiliz hükümeti, Türkiye’de demokratik hakları ve insan haklarını desteklemek için daha çok şey yapabilirdi ve yapmalıydı da. Fakat öncelik varolduğu düşünülen mevcut ulusal çıkarlara verildi.

Darbe ve idamlar Türkiye’de istikrarsız bir siyasal ortam oluşturdu. 1960’daki darbeden 1965 yılına kadar olan dönem, Türk siyasetinde geçiş dönemi olarak adlandırılabilir. 27 Ekim 1965’te Demirel başbakan olana kadar geçen bu süre içinde zayıf hükümetler ve askeri yönetim benzeri rejimler iş başındaydı. 1960 darbesi Türkiye’de demokrasinin gelişimini tahrip etti. Yine bu darbe 1971 ve 1980’de olduğu gibi, sivil hükümete karşı başka askeri müdahaleler yapılmasının kapısını açtı.

Yrd. Doç. Dr. Cihat GÖKTEPE

Kafkas Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi /Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 17 Sayfa: 54-65

Reklamlar

Etiketlendi:, , , ,

ÖZEL BÜRO ///

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: