ORTADOĞU DOSYASI : ABD’NİN ORTA DOĞU POLİTİKASI

Ortadoğu ABD için gerek ekonomik gerek siyasi yönden büyük öneme sahip bir bölgedir. Daha önce değinildiği gibi bölgede petrol ve doğalgaz gibi birincil enerji kaynakları yoğun oranda bulunmaktadır. Petrol söz konusu olduğunda bu durum ABD için özel önem teşkil etmektedir. ABD hem dünyanın en büyük petrol üreticileri arasında yer almakta, hem de dünyanın şu anda en çok petrol tüketen ülkesi konumundadır. Ülke dışında yer alan petrol bölgelerine yönelik politikalar, kendi çıkarlarını savunma girişimleri ve enerji hatlarının güvenliği üzerinde söz söyleme eylemleri ABD’nin enerji stratejilerinin çekirdeğini oluşturmaktadır. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından başlayan Soğuk Savaş döneminde batı dünyasının lideri durumunda yer alan ABD, Ortadoğu’da etkin rol oynamaya, bu bölgede etkinliği Sovyetler Birliği’ne kaptırmamaya çalışmıştır. Bu bağlamda bir devletin kaybının diğer devletin kazancına eşit olacağı için uluslararası politikada sıfır toplamlı bir oyun dönemi yaşanmış, bölgede üstünlük kurma çabaları çatışma ortamına da zemin hazırlamıştır. Bu dönemde bölgede İran petrollerinin millileştirilmesi, Süveyş krizi, Arap İsrail savaşları, 1973 petrol krizi, İran Devrimi, İran-Irak Savaşı ve Camp David anlaşmaları gibi önemli gelişmeler yaşanmıştır. Soğuk Savaş sırasında bu bölge, kurulan ittifaklar, stratejik iletişim ve petrol ihracatı açısından bir ilgi odağı olmuş; Soğuk Savaş’ın bitmesiyle Ortadoğu, petrol üretimi ve ihracı konusunda global bir merkez olma özelliğini devam ettirmiştir. Soğuk Savaşın sona ermesi ve Sovyetler’in dağılmasıyla birlikte Tek güç haline gelen ABD, bölgeye yönelik yeni politikalar geliştirme çalışmaları içinde olmuştur. Sovyetler Birliği’nin dağılması bölgedeki dengeleri değiştirmiştir. Soğuk Savaş döneminde Sovyetlerle dostça ilişkiler içinde olan Arap ülkeleri, Sovyetlerin dağılmasıyla önemli bir desteğini kaybetmiş ve ABD’nin bölgeye girmesi kolaylaşmıştır. Düşman olarak nitelendirilen Sovyetler ve komünizmin çöküşü ile birlikte yeni düşmanlar ve tehditler arayışı içine girilmiştir.

Bu bağlamda Huntington’un ‚Medeniyetler Çatışması‛ adlı eserinde bundan sonraki mücadele ortamının Hristiyan dünyası ile İslam dünyası arasında bir çatışma olacağı gibi düşünceler de ileri sürülmüştür. ABD’nin ise Soğuk Savaş sonrası için politikası yükselen İnsan Hakları, Demokrasi gibi kavramlar ile birlikte bu kavramların yayılmasına engel olarak görülen diktatör yönetimlere karşı mücadele etmek olmuştur. Soğuk Savaş boyunca North Atlantic Treaty Organization (NATO) aracılığıyla komünizme karşı mücadele eden ve ülkeleri bu yolla kendine bağlayan ABD Soğuk Savaşın sona ermesiyle dışa açılmak için yeni hedefler bulmak zorunda kalmıştır. ABD bu dönemde ‚Yeni Dünya Düzeni‛ kavramını ortaya çıkarmıştır. Demokrasi ve özgürlüğü tüm dünyaya taşımayı amaç edinen ABD, bir anlamda kendi düzenini tüm dünyaya empoze etme amacıyla yola çıkmıştır. ABD’nin dış politikasında Soğuk Savaş sonrası bu gelişmeler yaşanırken Ortadoğu’ya yönelik önemli gelişmeler belirmiştir. ‚ABD dış politikası ile ABD petrol stratejileri ve çıkarları arasında, hedefler paralelinde ortak önemli ilişkiler mevcuttur. Yabancı petrol kaynaklarına ulaşabilme ve erişebilme, ABD için birçok kez ulusal güvenlik konusu olarak belirtilmiştir‛. Hatta Ortadoğu’daki petrol kaynaklarının başıboş bırakılması ABD için bir felaket olarak belirtilmiştir. Büyük Ortadoğu Projesiyle ABD bölgeye yönelik amaçlarını gerçekleştirmeye çalışmıştır. Bu proje kapsamında enerji kaynaklarının bölge ülkelerinde bulunduğu ve bu ülkelerin demokrasi bakımından zayıf, İnsan hakları konusunda gelişmemiş ve kişisel özgürlüklerin olmadığı ülkeler olarak vurgulanmıştır. Amaç Ortadoğu ülkelerine demokrasi ve insan haklarını getirmek olarak gözükse de asıl amaç kendi amacına hizmet edebilecek demokrasiyi, kültürel gelişimi sağlamak ve bölgede dost yönetimler kurmak olmuştur. Bölgedeki sorunlara karşılık tek süper güç durumundaki ABD, Birleşmiş Milletler (BM) ve NATO ile bölgeye sıcak temasta bulunmuştur. ABD’nin bu projeyi hayata geçirmesinde en önemli sebep bölgede bulunan enerji kaynaklarıdır. Bölge ülkelerinin birçoğunda tek adam egemenliği görülmekte ya da siyasi çalkantılar yaşanmaktadır. Ayrıca bölgede terör olaylarının yaşanması ve terör örgütlerinin bu bölgeden beslenmesi de önemli bir olgu olarak ortaya çıkmaktadır. ABD bölgedeki otoriter yönetimlere sahip, siyasi karışıklıklar yaşanan bu ülkelere enerji kaynaklarının kontrolünü bırakmamak amacıyla bu ülkelere yönelik kendi sözünü geçirebileceği ve bölgeye yayılmasına olanak sağlayacak yönetimleri destekleme ve bu tarz yönetimler oluşturmaya çalışmıştır. Tüm bu amaçlarının özünde ise ABD bazlı yönetimler oluşturmak ve ABD’nin hegemonyasını bölgede devam ettirmek yer almıştır. Jeopolitikçilerin belirttiği gibi Ortadoğu’ya egemen olan ülkenin dünyaya egemen olacağı düşüncesi, ABD dış politikasında da etkin bir şekilde görülmüş ve önemsenen bir görüş olarak ön plana çıkmıştır. ABD’nin bölgedeki enerji kaynaklarına sahip olduğu takdirde bu bölgedeki enerji kaynaklarına ihtiyacı olan ülkelere karşı da üstünlük sağlayacağı aşikâr bir gerçektir. Irak’ın Kuveyt’i işgaline karşılık ABD’nin izlediği metot ve müdahale, bir anlamda ABD için Ortadoğu ve enerji kaynaklarının önemini bir kez daha ortaya koymuştur. ABD, bölge ülkelerinde Batı yanlısı yönetimler kurma ve bölgede oluşabilecek siyasi istikrarsızlıkları kendi lehine çevirme amacı gütmektedir. Bu amacın oluşmasında en önemli noktalardan biri ise enerji güvenliğinin sağlanmasıdır. ABD açısından enerji güvenliği önem teşkil etmektedir. 1967 yılında Arap-İsrail Savaşı sonrası Süveyş Kanalının 8 yıl süreyle kapalı kalması, 1982-1988 yılları arasındaki Irak-İran Savaşında Hürmüz Boğazı çıkışlı petrol ticaretinin durma noktasına gelmesi gibi örnekler, Orta Doğu enerji güvenliğinin dönem dönem sıkıntılı boyutlara ulaştığını göstermekte ve ABD’nin bölgeye yönelik enerji politikalarının ne yönde gelişeceğinin göstermektedir.

I.Körfez Savaşı

1.Körfez Savaşı yeni Dünya düzeninin harekete geçirildiği ilk olay olmuştur. Savaşa Irak’ın perspektifiyle bakıldığında Irak, Kuveyt’e kalıcı bir işgal sayesinde Suudi Arabistan’ın OPEC’ deki etkinliğine sahip olacağı muazzam rezervlere dayanarak kırabilecekti.Böylece Körfez Ülkelerini kendi alt emperyalist sistemine alma gücüne kavuşacaktı. Ayrıca Kuveyt’in petrolde ucuz fiyat stratejisi uygulaması Irak’ın zararına neden olmuştur. Fakat bu durum ABD’nin bölgedeki stratejisine zarar veriyordu çünkü ABD kendi çıkarları dışında hareket eden bir gücün bölgede aktif rol oynamasını istememiştir. ‚ABD, Irak’ın Kuveyt’i işgalini; dünya petrollerinin % 20’sini ele geçirme, OPEC’te denetim sağlama, Orta Doğu’da egemen güç olma, İsrail’in varlığına tehdit ve nükleer güce sahip olma bağlamında değerlendirmiştir‛. Oysa Iran- Irak savaşında ABD ve birçok Avrupa ülkesi Irak’ı desteklemiştir. Bu savaş sonunda İran’ın muhtemel bir tehdit olma durumu geciktirilmiş buna karşılık öngörülmeyen olmuş ve Irak bölgesel bir güç olarak ön plana çıkmaya başlamıştır. Irak’ın Kuveyt’i işgali aynı zamanda Saddam Hüseyin’in Arap dünyasının lideri olma çabalarını bir göstergesidir. ABD’nin Irak’a desteği ise Kuveyt’i ilhak etmesiyle son bulmuş ve Irak, beklenmedik bir şekilde karşılarında ciddi bir tepki bulmuşlardır. Irak’ın Kuveyt’i işgali üzerine BM, Irak askerlerinin Kuveyt topraklarından çekilmesi yönünde karar almıştır. Lakin bu karar Saddam Hüseyin’in planlarında bir değişikliğe sebep olmamıştır.Eğer Saddam Hüseyin Kuveyt’i almayı ve tutmayı başarsaydı, OPEC üretiminin % 20’si, dünya petrol rezervlerinin de % 20’sinin doğrudan kontrolünü ele geçirmiş olacak ve komşu ülkeleri sindirecek konuma gelecekti‛. Ancak güç dengelerinin Irak yönünde bozulması başta ABD olmak üzere Batılı küresel güçlerin ekonomik ve siyasi çıkarlarına ters düşmüştür. Kuveyt’in petrollerinin Irak’ın eline geçmesine müsaade etmeyecek olan ABD, BM desteği ile birlikte yaptığı eylemi meşrulaştırarak askeri müdahalede bulunmuştur. Savaşın amacı her ne kadar Kuveyt’in bağımsızlığını geri kazandırmak gibi görünse de yarattığı sonuçlarına bakıldığında Irak’ın askeri olarak yükselişi engellenmiş ve Saddam Hüseyin’in bölgedeki gücü bastırılmıştır. Irak’ta Saddam Hüseyin karşıtı ayaklanmalar yaşanmıştır. Ayrıca batı dünyası için olası petrol sevkiyatına zarar verebilecek bir tehdit ortadan kaldırılmıştır. Savaşın ardından ortaya çıkan bir diğer konu ise Ortadoğu’daki güvenlik sorunu olmuştur. Bölgede yakın dönemde yaşanan Iran-Irak savaşı ve üç yıl sonra yaşanan Körfez Savaşı, bölgedeki ülkelerin savunma alanında harcama yapmalarına neden olmuştur. Bu ülkelerin birçoğu petrol üreticisi ülkelerdir. Dikkat edilecek nokta ise Petrol fiyatlarına bağlı olarak değişen gelirlerinin bazen % 10, bazen % 40’ını silahlanmaya ayıran bu ülkelerin önemli bir kısmı kurulduğu günden bu güne kadar herhangi bir uluslararası ya da bölgesel çatışmaya veya savaşa bile katılmamış olmasıdır. Körfez Kriziyle yaşanan silahlanma yarışı ile birlikte silah şirketlerinin Ortadoğu’daki pazarları büyümüştür. Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü verilerine göre Ortadoğu ülkelerinin Körfez Krizinin yaşanmaya başladığı dönemlerde özellikle Irak’a komşu ülkelerin askeri harcamalarında artış olduğu görülmektedir. Irak’ın işgalinin Kuveyt’ ten sonra Suudi Arabistan’a olacağı endişesi ile Suudi Arabistan’da bu yıllarda yüksek oranda askeri harcamalar yapılmıştır. Suudi Arabistan’ın askeri harcamaları 1990 yılı itibariyle 23 milyar doları aşmıştır. Kuveyt’in askeri harcamaları ise 1990 yılında bir önceki yıla göre yaklaşık dört kat artması da krizin yarattığı sonuçlar içinde dikkat çekici bir noktadır. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle silahlanmaya yapılan harcamanın azalması beklenen günlerde yaşanan Körfez Krizi, bölge ülkelerinin silah harcamalarında artışa neden olmuştur. Ayrıca dikkat çekici bir diğer husus silah satış anlaşmalarında ABD şirketlerinin bölgedeki etkisidir.1988 yılında gelişmiş ülkelerle yapılan silah satış anlaşmalarında ABD’nin payı % 16,5 iken, Körfez Krizi sonrası Orta Doğu ülkelerinden gelen siparişlerin etkisiyle bu oran 1990’lı yıllarda aşamalı bir şekilde % 55’e yükselmiştir‛. Açıktır ki Körfez savaşı sonrası ABD, Ortadoğu’da en etkili güç haline gelmiştir. Bununla birlikte kurmak istediği düzene karşı çıkanlara güç uygulayacağını açık bir şekilde ortaya koymuştur. Ortadoğu artık ABD’nin çıkarlarına göre düzenleyeceği bir yapıya kavuşmuştur. Arap ülkeleri cephesinden bakılacak olursa, Yom Kippur Savaşı ve sonrasında uygulanan petrol ambargosu ile Arap ülkeleri arasında oluşturulan dayanışma ve birlik, Irak’ın başka bir Arap ülkesi Kuveyt’e saldırması ve bunun sonucunda Irak’a karşı oluşturulan koalisyon güçlerinde Arap ülkelerinin de yer almasıyla zarar görmüştür. Bu durum ABD ve İsrail’in bölge ülkeleriyle yakınlaşmalarına şüphesiz avantaj sağlamıştır.

11 Eylül Sonrasi ABD’nin Ortadoğu Politikası

11 Eylül 2001 günü İkiz kulelere yapılan saldırılar tüm dünyada şok etkisi yaratmakla kalmamış aynı zamanda tüm dünyanın terör algısının da değişmesine yol açmıştır. 11 Eylül’ün ardından ABD, Soğuk Savaş sonrası aradığı düşmanı, çıkarları için en büyük tehdidi bulmuştur; bu tehdit terörden başka bir şey değildir. İkiz Kulelere yapılan saldırıların ardından ABD yönetimi dış politikasını terörizmle mücadele başlığı altında yürütmeye başlamıştır. Terörist gruplar ve terörizme destek veren ülkeler ABD’nin yeni hedefleri olmuştur. Saldırıların arkasında ise El Kaide terör örgütünün olduğu bildirilmiştir. Başkan George W. Bush tarafından 2002 yılında Bush Doktrini olarakta tanımlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi açıklanmıştır. Bu doktrine göre ‚Soğuk Savaş sonrası tehdit ve güvenlik kavramlarını yeniden tanımlayan Amerikan yönetimi, kendi güvenliğine ya da ulusal çıkarlarına bir saldırı ya da tehdit oluştuğuna dair şüpheler edinirse, bu hedeflere yönelik önleyici saldırılarda bulunacaktır‛. ABD’nin yeni stratejisi içerisinde Ortadoğu bir anlamda hedef bölgesi haline gelmiştir. Ortadoğu’da İslami kaynaklı terör örgütlerinin varlığı ve bölgedeki bazı ülkelerin terör eylemlerine göz yumması ABD için kendi varlığına ve çıkarlarına karşı yapılmış bir hareket olarak görmesine neden olmuştur. Bu saldırı aynı zamanda Bölgedeki hareket alanını arttırmak isteyen ABD için önemli bir fırsat olmuştur denilebilir. 11 Eylül sonrası Hristiyan Dünyası ile Müslüman dünyası arasındaki oluşan gergin ortam ise dikkat çekici bir boyuta ulaşmış ve radikal İslam ABD için bir tehdit haline gelmiştir. ABD için tehdit ve düşmanlar artık belli olmuş, sıra düşmanlara karşı müdahaleye gelmiştir. ABD teröre karşı küresel savaş ilan ederek, bir taraftan El Kaide’ye yataklık ettiği, teröristlere eğitim alanı olarak hizmet ettiği gibi gerekçelerle, bölgedeki ABD şirketleri için gerekli olan istikrarı Afganistan’a getireceği beklentisi ile 1990’larda desteklediği Taliban rejimini Aralık 2001’de devirmiştir‛.

II.Körfez Savaşı

11 Eylül saldırıları sonrasında güvenlik stratejisini değiştiren ABD aynı zamanda kendisini tehdit edebilecek durumlar oluştuğu takdirde müdahalede bulunabileceğini açıklamıştı. Hatta ABD yönetimi bu hedefleri açık bir şekilde dile getirmişti. ‚ABD Başkanı George Bush, 29 Ocak 2002’ de ulusa seslenişte ‚Şer Ekseni‛ tanımlamasıyla İran, Irak ve Kuzey Kore’yi de Amerikan güvenliğini tehdit eden ülkeler olduğunu ileri sürmüştü‛. ABD açısından bu üç ülkenin bir diğer ortak özelliği ise kitle imha silahı üretmeleridir. Şimdiki bilinmeyen, Afganistan’dan sonra sırada bu üç ülkeden hangisinin olacağıdır. Başkan Bush döneminde Irak ve Saddam yönetimi, ABD için değiştirilmesi gereken yönetimlerden biri olarak gözükmekteydi. ABD yönetimi söylemlerinde demokrasi adına rejim değişikliklerinin yaşanması gerekliliğini vurgulamaktaydı. 11 Eylül sonrası caydırıcılıktan çok, güç kullanmaya daha hevesli görünen ABD, 2003 yılının Mart ayında Irak’ı işgal etmiştir. ABD’nin Irak işgali sadece Saddam Hüseyin’den kurtulma ya da kitle imha silahlarının ele geçirilmesi operasyonu değil aynı zamanda yeni bir düzen oluşturma operasyonu olmuştur.Temel hedef, Orta Doğu ve Orta Doğu’daki enerji kaynakları üzerinde bölge dışı rakip bir gücün bölgeye girişini engellemek ve bölge içinden ABD’ye ve ABD’nin bölgedeki müttefiki İsrail’e meydan okuyacak bir devletin varlığını engellemek olarak tanımlanabilir‛. Orta Doğu petrollerinin dünyadaki toplam petrol kaynakların % 60–65’ine tekabül ettiği düşünüldüğünde bölgede etkin olmanın aynı zamanda büyük ekonomik kazançlar getireceği açıktır. Bölgede kendine dost yönetimler oluşturmak ABD için önemli bir strateji aracı olmuştur. Müdahale bir anlamda enerji güvenliğini sağlama amacı da gütmüştür. ABD bu müdahale ile rakip küresel güçlere karşı bir hamle de yapmış olmaktadır. ABD’nin tutumu Rusya ve Fransa gibi bölge ülkeleriyle petrol anlaşmaları yaparak bölgeye giren rakip güçleri bertaraf etmek için çevreleme teorisine benzer bir düzen oluşturarak bölgeyi kendisi için kontrol etmektir. Zira Çin, Rusya ve AB ülkelerinin enerji politikaları ABD çıkarlarını etkilemektedir. Bu bakımdan dünyanın en önemli enerji kaynağı olan Orta Doğu üzerindeki rekabet de hızla artmaktadır. Benzer şekilde, Hazar Petrolleri, Kafkasya ve Karadeniz üzerinde de bir rekabet yaşanmaktadır. Bu durum Orta Doğu’nun önemini daha da arttırmaktadır. ABD hegemonyasının 21. yüzyılda da sürdürülebilirliği bölge enerji kaynaklarının kontrolüne bağlıdır, ABD’nin enerji kaynaklarına erişimi ve bölgedeki hegemonyasını devam ettirme amacına yönelik yaptığı Irak müdahalesi Çin ve Rusya gibi güçler tarafından eleştirilse de İsrail ve İngiltere tarafından desteklenmiştir. Bu destek ise son derece normal karşılanmalıdır. İngiltere ile bölgedeki çıkarlarının ortak olması İngiltere ile ABD’yi bölgede beraber hareket etmeye sevk etmiştir. İsrail’in varlığının korunması ise ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesinde yer alan başlıklardan biri olmuştur. 11 Eylül saldırıları bir anlamda ABD’nin bölge ülkelerine müdahalesini kolaylaştırmış ve kendisine göre haklı bir sebep yaratmış bir anlamda askeri müdahalelerini yasallaştırma imkanı bulmuştur. 11 Eylül sonrası Afganistan ve Irak müdahaleleri ile bölgedeki gücünü göstermiş, bölgedeki petrol kaynaklarını kendi kontrolüne almıştır.

Reklamlar

Etiketlendi:, , ,

ÖZEL BÜRO ///

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: